Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

velilerden,yardım ummak

chamdali

New member
Katılım
28 Nis 2006
Mesajlar
647
Tepkime puanı
123
Puanları
0
seyfullah putkıran' Alıntı:
sorarım size onların demesimi önemli Allah ın kitabının demesimi ? arapça metin okuyanlar bakabilirlerki orda ulul elbab yazar onun için benide kurandaki adlarını kullanıyorum çünkü herkes farklı çeviriyor onlar ulul elbabdır. ulul= sahib olmak , elbab= sırlardır, eğer türkçeye çevrirsek oda sırra sahip olanlardır. verdiğiniz meallerin kaçında ulul elbab yahut sırra sahip olanlar kelimesi geçiyor?

Seyfullah, sözlüğe baktım. Ancak elbab (tekili; lübb) için sırlar karşılığını bulamadım. Sen hangi lugate dayanarak bu anlamı verdin? Ayrıca bu meal yazarları bu kelimenin sır anlamına geldiğini bilmiyorlar mı?

Bu insanlar neyin sırrına sahipler?
Bu sırlara nasıl sahip olmuşlar?
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
chamdali' Alıntı:
Seyfullah, sözlüğe baktım. Ancak elbab (tekili; lübb) için sırlar karşılığını bulamadım. Sen hangi lugate dayanarak bu anlamı verdin? Ayrıca bu meal yazarları bu kelimenin sır anlamına geldiğini bilmiyorlar mı?

Bu insanlar neyin sırrına sahipler?
Bu sırlara nasıl sahip olmuşlar?

bincisi , şefaat için yaptığımız açıklamayı kabul ettiniz sanırm ,şefaatten ulul elbaba geçmiş bulunuyorsunuz. madem ayette bildirlen şefaati kabul ettiniz size inşallah ulul elbabıda açıklayalım;


Ulûl,sahipleri”, elbab da “lübbler” demektir. Ulûl’elbab; “lübblerin sahipleri” demektir. Lübb çift “b” ile yazılıyor. Beş duyumuzla ulaşamadığımız, onun daha ötesindeki bir şeylere sahip olan demektir. Gözlerinin ötesinde, kalp gözüne sahip olan bir kişi, kulakların ötesinde, kalp kulağına sahip olan bir kişi demektir. Allahû Tealâ’nın kendisine kalp gözüyle grülemeyeni gösterdiği kişidir. Allahû Tealâ’nın kendisine gösterdiklerini anlattığı ve kalp kulağına söylediği kişidir.

hatta bunu kavramak için şu ayetlere bakalım ...


2/BAKARA-269: Yu'til hikmete men yeşâu, ve men yu'tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

(Allah) HİKMET'i dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse andolsun ki; ona çok hayır verilmiştir. Bunu da ancak ulûl' elbab tezekkür edebilir.

Bunun diğer bir ispatı da Zümer Suresinin 9. âyet-i kerimesinde ve Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesinde verilmektedir.



39/ZUMER-9: Em men huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhırete ve yercû rahmete rabbih(rabbihi), kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn(ya'lemûne), innemâ yetezekkeru ulûl elbâb(elbâbi).

Gece boyunca secde ederek ve kıyamda (ayakta) durarak kanitin olan, ahiretten çekinen (korkan) ve Rabbinin rahmetini dileyen mi? De ki: “(Hiç) bilenle bilmeyen bir olur mu? Ancak ulûl'elbab (daimî zikir sahipleri) tezekkür eder.”



Demek ki bilenler ulûl'elbabtır. Bunu Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesi de teyid etmektedir.



3/AL-İ İMRAN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te'vîlih(te'vîlihi), ve mâ ya'lemu te'vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).”


O (Allah) ki; Kitab'I, sana O indirdi. O'ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, ümmülkitapta dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab')ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O'na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl'elbab tezekkür edebilir.

ulul elbabın hangi sırlara ship odluğunu sizde görmüş oldunuz...
Kimler ulûl’elbab olabilir? Herkes olabilir.

ama bunu dilemeniz ve gayret etmeniz gerekir;

MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Rabbinin (Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na dön

Bildiğiyle amel edene Cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadis-i şerifte de; "Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü Teâlâ bilmediğini öğretir. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ kazancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir".


ulema-ı zahir olan alime Rabbim ulema-ı rasıhın olan alimin makamını verir. sizin işiniz ulema-ı zahir olmaktırki ve bilidğinizle amel etmektirki, Rabbim size ulema-ı rasihin makamını nasip etsin işte ozaman imam-ı Rabbaniler gibi sırlara vakıf olan ulul elbablardan olasınız...
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
52
bunları söylüyorsun ama delilin nedir?ayetlerle çürüt yanlış diyorsam düzelt

Kişinin mürşidini istemesi, mürşidine ulaşması asıldır. Ulaşmazsa ne olur? Kişi dalalette kalır. İşte 10 âyet-i kerimede Allahû Teala bu büyük hakikati anlatıyor bizlere:

1-"Fein lem yesteciybû leke fa'lem ennemâ yettebi'ûne ehvâehüm, ve men edallü mimmenittebe'a hevâhü bigayri hüden minallah, innallahe lâ yehdiylkavmezzâlimiyn." Kasas-50 Habibim, eğer senin davetine riayet etmezlerse, bil ki onlar heva ve heveslerine tâbî olmuşlardır. Kim Allah'ın davetçisine tâbî olmayıp da, kendi hevasına tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?
2- Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).KEHF-17
(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz
3-"Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv, feimmâ ye'tiyenneküm minniy hüden femenittebe'a hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ" Taha-123
Hadi hepiniz ordan aşağı inin! Birbirinize düşman olarak. Yaşadığınız devirde size bizden Hidayetçi geldiği zaman; kim Hidayetçimize tâbî olursa, onlar dalâlette kalmazlar, (hidayete ererler) ve şaki de olmazlar.

4-"Efere'eyte menittehaze ilâhe hü hevâhü ve edallehullahü alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhi ve kalbihi ve ce'ale alâ basarihi gışaveh, femen yehdiyhi min ba'dillâh, efelâ tezekkerûn." Casiye-23
Habibim, o (nefslerini kendilerine), hevalarını kendilerine ilâh edinenleri, (nefslerine, hevalarına tâbî olanları) görmüyor musun? Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakmıştır ve kalplerini ve kalplerindeki semi (işitme) hassasını mühürlemiş ve basarı (kalpteki görme hassası)nın üzerine gışaveh adlı bir perde kılmıştır (çekmiştir). Onları Allah'tan sonra kim hidayete erdirir? Tezekkür etmezler mi?

5-"Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkiyhim ve yü'allimühü mülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn." Cuma-2
O dur ki (Allah'tır ki) ümmilerin içinde onlardan resûller ba's eder, (hayatta getirin). (Ait oldukları kavmin içindeki) insanlara, (onların lisanıyla), Allah'ın âyetlerini okusunlar diye, onların (nefslerini) tezkiye etsinler diye, onlara kitap öğretsinler diye, onlara hikmet öğretsinler diye. Bu mürşidlere, bu resûllere tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.
6-"Lekad mennallahü alelmü'miniyne iz be'ase fiyhim resûlen min enfüsihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkiyhim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn." Al-i İmran-164
And olsun ki mü'minler üzerine bir nimet olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinde bir Resul bâ's ederiz, onların aralarında onlara Allah'ın âyetlerini tilavet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (o mürşide tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler...
7-"Ve men lâ yücib dâ'ıyallahi feleyse bimu'cizin fiyl'ardı ve leyse lehü min dûnihi evliyâ', ülâike fiy dalâlin mübiyn" Ahkâf-32
O Allah'ın davetçilerine, Allah'a davet edenlere tâbî olmayanlara (sesleniyorum diyor Allahû Tealâ.) Onlar, Allah'ı yeryüzünde aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Oysa ki, onların da Allah'tan başka dostları yoktur. Onlar, (Allah'ın davetçisine tâbî olmadıkları için) apaçık bir dalâlet içindedirler.
8-"Ve lekad be'asnâ fiy külli ümmetin resûlen eni'büdullahe vectenibûttâguût, feminhüm men hedallahü ve minhüm men hakkat aleyhiddalâleh..." Nahl-36
Biz bütün ümmetler içinde resûller ba's ederiz. Bu resûller (o kavimlerde yaşayan insanları) şeytana kul olmaktan kurtarıp, Allah'a kul ederler. Onların bir kısmı hidayete erdiler. (O resûllere tâbî oldukları için) bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (O resûllere, mürşidlere tâbî olmadıkları için).
9- "....Zâlike hüdallahi yehdiy bihi men yeşâ..." Zümer-23
İşte bu Allah'ın hidayetidir ki, Allah bununla dilediklerini hidayete erdirir.
"...Ve men yudlilillâhü femâ lehü min hâd."
Kimi de dalâlette bırakırsa o kişi için bir Hidayetçi yoktur.

10-"Men yudlilillâhü felâ hâdiye leh, ve yezerühüm fiy tuğyânihim ya'mehûn."
Araf-186 Allah kimi dalâlette bırakırsa o kişi için bir hidayetçi yoktur. O kişiyi Allah, isyanı içinde şaşkın bir halde bırakır.

Görülüyorki mürşidine ulaşamayan herkes dalalettedir. Neden dalalettedir? Çünkü ruhu vücudundan ayrılmamıştır, Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmamıştır. Ve ulaşmamışsa Allah'a vasıl olmak üzere bu kişinin ruhu yola çıkmamıştır. Yani bu kişi hidayete adım atmamıştır. Bir kişinin hidayete adım atması demek, hidayet Allah'a ulaşmak, ruhun Allah'a ulaşması olduğuna göre o kişinin Allah'a doğru yola çıkması anlamına geliyor. Eğer insanoğlu Allah'a doğru yola çıkmamışsa ruhunu Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırmamışsa o zaman bu kişi için hidayette olmak söz konusu değildir. Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde de olmak söz konusu değildir. Öyleyse bu kişi tevhid akidesinin gerektirdiği tevhidin muhtevası içinde değildir. Fırkalardan birine tâbîdir. Ama Sırat-ı Müstakiym üzerinde değildir. Öyleyse tevhid akidesinin sınırlarının dışında kalmış ve fırkalara tâbî olmuştur. Bu kişi için kurtuluş ümidi de normal şartlarda yoktur. Meğer ki Allahû Teâla onu af etmiş ola. Biz bütün insanları Allahû Teâla'nın affetmesini ve bütün insanları cennetine almasını Allahû Teâla'dan dileriz ve tevhidin bütün insanlar için tahakkuk etmesini Allahû Teâla'dan dileriz. Öyleyse hepimiz mutlaka, ama mutlaka Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmak mecburiyetinde olanlarız. Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmaksa gördünüz ki mürşide ulaşmadan gerçekleşemiyor

Mürşide ulaşamayan kişiler dalalettedir" buyuruyor Allahû Teâla. Dalalette olurlarsa ne olur? Sadece iki grup âyet-i kerimeyle dalalette olanların mutlaka cehenneme ulaşacaklarını söyleyelim.

İşte Araf-179’da Allahû Teâla buyuruyor:
"Ve lekad zere'na li cehenneme kesiyren minelcinni vel'insi lehüm kulubün lâ yefkahune biha ve lehum a'yunun lâ yubsirune biha ve lehüm azanün lâ yesmeune biha, ülâike kel'en'ami belhüm edall, ülâike humülgaafilûn."
Araf-179
Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onunla fıkıh edemezler (idrak edemezler). (Kalplerinde) gözleri vardır ama onunla göremezler. (Kalplerinde) kulakları vardır. Ama onunla işitemezler. Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da daha çok dalâlettedirler. Onlar gafillerdir.
Öyleyse ne görüyoruz? Dalalette olan bu insanların cehenneme gidecekleri kesin.
İşte Nisa Suresinin 167,168,169. âyet-i kerimeleri:
"İnnelleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi, kad dallu dalalen ba'iyda. Innelleziyne keferu ve zalemu lem yekûnillâhü liyagfirelehüm. Ve lâ liyehdiyeküm tariykaâ, illâ tariyka cehenneme. Halidiyne fiyha ebeda."
Onlar ki küfür üzeredirler, onlar insanları Allah'ın yolundan, (Sırat-ı Müstakiym’den) saptıranlardır. Onlar uzak bir dalalet içindedir. Muhakkakki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler. Allah onlara asla mağfiret etmez, (günahlarını sevaba çevirmez). Allah onları Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırmaz. Allah onları sadece cehennem yoluna ulaştırır. Orada ebedi kalacaklardır.
İşte görüyorsunuz dalalette olan insanlar cehennem yoluna ulaşacaklar. Cehenneme gidecek olan insanlar. Bu insanlar Allah'ın yolundan başkalarını saptıranlar. Kendileri Allah'ın yolunda olsalardı ne yapacaklardı? Başka insanları da Allah'ın yoluna davet edeceklerdi. Kendileri Allah'ın yolunda değiller, Sırat-ı Müstakiym üzerinde değiller, başkalarını da Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

O istikametteki bir gayretin sahipleri. İşte bunlar bu insanlar ne yazık ki Allahû Teala’nın indinde hedeflerine ulaşmaları mümkün görülmeyen insanlar, dalalette olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym’e ulaşamamış olan insanlar, Sırat-ı Müstakiym’in dışında kalan, sırat-ı cehim üzerinde bulunan insanlar. Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmak asıldır. İşte bunlar Allah' Teala'nın yolundan saptıranlardır. Dalalette olanlardır. Dalalette olanlarınsa Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmasının mümkün olmadığını söylüyor Allahû Teala. Sırat-ı Müstakiym’in üzerinde bulunmayanlar ise tevhidin dışında kalanlardır, birliği bu istikamette ne yazık ki bozanlardır
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
abdulkayyum' Alıntı:
Allahi Birakip Ona Buna Yetis Diyen Musriktir.birde Biz Ehlisunnetiz Diyorlar Ya Soyle Kafalarini Keseceksin Allah Dusmanlarinin.

O yardıma gelen veliler Allah izin verdiği için gelirler...Allah pekala yardımına insanların veli kullarınıda gönderebilir...Çanakkale destanını bilmiyorsunuz sanırım;)
 

chamdali

New member
Katılım
28 Nis 2006
Mesajlar
647
Tepkime puanı
123
Puanları
0
seyfullah putkıran' Alıntı:
bincisi , şefaat için yaptığımız açıklamayı kabul ettiniz sanırm ,şefaatten ulul elbaba geçmiş bulunuyorsunuz. madem ayette bildirlen şefaati kabul ettiniz size inşallah ulul elbabıda açıklayalım;


Ulûl,sahipleri”, elbab da “lübbler” demektir. Ulûl’elbab; “lübblerin sahipleri” demektir. Lübb çift “b” ile yazılıyor. Beş duyumuzla ulaşamadığımız, onun daha ötesindeki bir şeylere sahip olan demektir. Gözlerinin ötesinde, kalp gözüne sahip olan bir kişi, kulakların ötesinde, kalp kulağına sahip olan bir kişi demektir. Allahû Tealâ’nın kendisine kalp gözüyle grülemeyeni gösterdiği kişidir. Allahû Tealâ’nın kendisine gösterdiklerini anlattığı ve kalp kulağına söylediği kişidir.

hatta bunu kavramak için şu ayetlere bakalım ...


2/BAKARA-269: Yu'til hikmete men yeşâu, ve men yu'tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

(Allah) HİKMET'i dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse andolsun ki; ona çok hayır verilmiştir. Bunu da ancak ulûl' elbab tezekkür edebilir.

Bunun diğer bir ispatı da Zümer Suresinin 9. âyet-i kerimesinde ve Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesinde verilmektedir.



39/ZUMER-9: Em men huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhırete ve yercû rahmete rabbih(rabbihi), kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn(ya'lemûne), innemâ yetezekkeru ulûl elbâb(elbâbi).

Gece boyunca secde ederek ve kıyamda (ayakta) durarak kanitin olan, ahiretten çekinen (korkan) ve Rabbinin rahmetini dileyen mi? De ki: “(Hiç) bilenle bilmeyen bir olur mu? Ancak ulûl'elbab (daimî zikir sahipleri) tezekkür eder.”



Demek ki bilenler ulûl'elbabtır. Bunu Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesi de teyid etmektedir.



3/AL-İ İMRAN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te'vîlih(te'vîlihi), ve mâ ya'lemu te'vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).”


O (Allah) ki; Kitab'I, sana O indirdi. O'ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, ümmülkitapta dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab')ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O'na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl'elbab tezekkür edebilir.

ulul elbabın hangi sırlara ship odluğunu sizde görmüş oldunuz...
Kimler ulûl’elbab olabilir? Herkes olabilir.

ama bunu dilemeniz ve gayret etmeniz gerekir;

MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Rabbinin (Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na dön

Bildiğiyle amel edene Cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadis-i şerifte de; "Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü Teâlâ bilmediğini öğretir. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ kazancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir".


ulema-ı zahir olan alime Rabbim ulema-ı rasıhın olan alimin makamını verir. sizin işiniz ulema-ı zahir olmaktırki ve bilidğinizle amel etmektirki, Rabbim size ulema-ı rasihin makamını nasip etsin işte ozaman imam-ı Rabbaniler gibi sırlara vakıf olan ulul elbablardan olasınız...

Şefaat ile ilgili söylediklerinize katılmıyorum. Düşüncelerimi ifade eden bir yazı asmıştım. Onunla ilgili ciddi bir itirazınızı göremedim.

Lübb kelimesine verdiğiniz anlam hangi lugate ait söylememişsiniz.
 

HaNiF

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
22 Tem 2006
Mesajlar
201
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
34
Konum
iN QuRaN
Aysegul' Alıntı:
O yardıma gelen veliler Allah izin verdiği için gelirler...Allah pekala yardımına insanların veli kullarınıda gönderebilir...Çanakkale destanını bilmiyorsunuz sanırım;)

Gerçek dua/medet umma yalnızca O’nadır. O’ndan başka dua ettikleri, kendilerine hiçbir cevap veremezler. Bunların durumları, suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adama benzer. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kafirlerin duası sapıklıktan başka bir şey değildir. (13/14)


Lütfen bu ayeti tekrar tekrar okuyunuz... Allah'tan başka dua edilen kimse asla dua edene yardım edemez....

Çanakkale destanıyla konunun hiçbir alakası yok... O insanlar İmanları ile kazandılar o savaşı... Velilerden yardım umarak değil... Ben çanakkale destanını okumuş olmama rağmen, hiç bir yerde "Onlar, velilerden yardım umarak kazandılar" veya "Allah, savaşı kazanmaları için onlara veliler gönderdi" diye bir ifade geçtiğini görmedim...

Sizin söylediğiniz sadece zandan ibarettir... Oysa zan gerçek adına hiçbir şey ifade etmez! Şöyle ki:

Hucurat Suresi 12 "Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır.................."
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
O verdiğiniz ayetin konuyla uzaktaan yakındaaan alakası yok...siz bence okuyun o ayeti...orada puta tapanlardan bahsediliyor
 

HaNiF

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
22 Tem 2006
Mesajlar
201
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
34
Konum
iN QuRaN
Aysegul' Alıntı:
O verdiğiniz ayetin konuyla uzaktaan yakındaaan alakası yok...siz bence okuyun o ayeti...orada puta tapanlardan bahsediliyor


Puta tapanlarla, evliyaları kendilerine put edinenlerin bence hiçbir farkı yok!

Allah, kendisinden başkalarına yardım umarak dua eden insanları Kafir olarak nitelendiriyor...

Eğer Allah, bu davranışı kötü görmeseydi, bunu yapanlar için kafir sıfatını kullanmazdı... Demek ki, Allah'tan başkalarından yardım ummak, kafirlere has bir özelliktir... Bu demek oluyor ki, herhangi bir insan (müslüman veya gayri müslim) her kim olursa olsun bu davranışı yaparsa yani Allah'tan başkalarından yardım umarsa kafir davranışı yapmış olur...

Sizin düşüncenize göre hareket edersek,

müslümanlar gayri müslimlerin yaptıklarını yaparsa iyi bir fiil, gayri müslimler yaparsa kötü bir fiil...

Bu adalet değildir... Allah'ın kanunlarında hiçbir değişiklik yoktur (Fatır 43)... Kötü her zaman kötü, iyi her zaman iyidir...

Vesselam...
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
HaNiF' Alıntı:




Çanakkale destanıyla konunun hiçbir alakası yok... O insanlar İmanları ile kazandılar o savaşı... Velilerden yardım umarak değil... Ben çanakkale destanını okumuş olmama rağmen, hiç bir yerde "Onlar, velilerden yardım umarak kazandılar" veya "Allah, savaşı kazanmaları için onlara veliler gönderdi" diye bir ifade geçtiğini görmedim...




Bu senin kendi fikrin...Savaşan gazilerin tanık olduğu binlerce olay var...Sen inanmıyorsan inanma yani o kadar insan yalan söyleyecek değil herhalde...Sen kuranı eline al...Peygamberi tanımadan kuran oku tabi sana faydası olursa!


ABDİL DEDE;
Denizli'nin Acıpayam ilçesine bağlı Darıveren kasabasında medfundur. 1071'de Sultan Alparslan'ın Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'da İslâmiyeti yayan derviş gazilerdendir. Avşar ovasında Bizanslılarla yapılan savaşlarda gösterdiği kahramanlık ve kerâmetleri halk arasında söylene gelmektedir.

Yılmaz Öztuna'nın Büyük Türkiye Tarihi kitabdan alınmıştır.


Osmanlı tüm dünyaya meydan okuyan bir Allah dostları cennetiydi. Allah dostlarının nelere kaadir olduğunu tüm dünyaya gösterdiler. Onlar Nizam-ı Âlemdi. Öyleyse Osmanlı; evde, sokakta, çarşıda, askerde tüm dünyaya hep örnek oldular.

Osmanlı demek Allah'ın evliyaları demekti. .



Dört yüz sene içinde küçük bir beylikten cihana hükmeden koca bir imparatorluğa dönüştü Osmanlı. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethi için aylarca uyumadı. Yavuz Sultan Selim insanı iliklerine kadar kavuran çölü ordusuyla 13 günde geçti. Yeniçeriler, Akıncılar "Allah, Allah" diye koşardı savaşa, huşu içinde, korkusuzca. Ulubatlı Hasan vücuduna isabet eden oklara rağmen kalenin burcuna bayrağı dikti. Hiçbir fetih kuru bir cihangirlik davası uğruna değildi. Sadece ilây-ı kelimetullah için savaş verilirdi. Onların herşeyleri; ama herşeyleri Allah içindi.
Başta Allah'ın bir Mürşidi, ona bağlı padişahı ve bu şekilde uzanan bir zincir içerisinde Âdem-i Merkeziyet sistemi her alanda Allah'a itaati temsil etti. Yıldırım Bayezid'in ordusunun savaşlarda yıldırım gibi hareket etmesinin sırrı, ordunun yüzde yüz itaatinden başka bir şey değildi. Osmanlı ordusu her zaman seri hareket ederdi.
 

HaNiF

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
22 Tem 2006
Mesajlar
201
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
34
Konum
iN QuRaN
Aysegul' Alıntı:
Bu senin kendi fikrin...Savaşan gazilerin tanık olduğu binlerce olay var...Sen inanmıyorsan inanma yani o kadar insan yalan söyleyecek değil herhalde...Sen kuranı eline al...Peygamberi tanımadan kuran oku tabi sana faydası olursa!


ABDİL DEDE;
Denizli'nin Acıpayam ilçesine bağlı Darıveren kasabasında medfundur. 1071'de Sultan Alparslan'ın Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'da İslâmiyeti yayan derviş gazilerdendir. Avşar ovasında Bizanslılarla yapılan savaşlarda gösterdiği kahramanlık ve kerâmetleri halk arasında söylene gelmektedir.

Yılmaz Öztuna'nın Büyük Türkiye Tarihi kitabdan alınmıştır. ......................................

Görüldüğü gibi sadece bir söylentiymiş... Yani gerçekliği meçhul :cool: Bu ispat veya delil değildir.... Evliya ve alimlerinizin kerametleri de sadece söylentidir...

Dinimiz İslam, Kitabımız Kur'an... Ve İslam Kur'an'da ise (şüphesiz öyle), delil getirdiğiniz her ne olursa olsun Kur'an dışı olursa din dışıdır... Yani Kur'an dışı delil sandığınız şeyler din adına değil, masal adına delildir... Vesselam...
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
HaNiF' Alıntı:
Görüldüğü gibi sadece bir söylentiymiş... Yani gerçekliği meçhul :cool: Bu ispat veya delil değildir.... Evliya ve alimlerinizin kerametleri de sadece söylentidir...

Dinimiz İslam, Kitabımız Kur'an... Ve İslam Kur'an'da ise (şüphesiz öyle), delil getirdiğiniz her ne olursa olsun Kur'an dışı olursa din dışıdır... Yani Kur'an dışı delil sandığınız şeyler din adına değil, masal adına delildir... Vesselam...

Ya tamam sen inanma biz diğer müslüman kardeşlerimizle inanıyoruz...Sen inanmasan bir kayıp değil yani herkes aynı şeye inanmak zorunda değil...Biz kur'ana inandığımız gibi peygamberimize ve onun varisleri evliyaullahada inanıyoruz sen rahat ol;)
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
Yılmaz Öztuna'nın Büyük Türkiye Tarihi kitabdan alınmıştır.

Bir İngiliz tarihçisi Downey şöyle diyor:

"Osmanlı Türklerini bu kadar küçük bir başlangıçtan, o kadar elverişsiz şartlar altında, bu derece sürekli bir devlet kudretine erişmesi, cihan tarihinin en fevkalâde tezâhürlerinden biridir. İstiklâllerini kazandıkları andan itibaren, 2 asırdan biraz fazla bir zaman içinde, bütün Akdeniz medeniyetini bir imparatorlukta birleştirmeye teşebbüs edecek kudret ve kabiliyetteydiler."

Dünyanın en kudretli devletinin Osmanlı Devleti olduğunu, pek çok hristiyan yazar da yazmaktadır. Avrupa devletlerinin Türk Devleti örnek alınarak ıslah edilmesi fikri ve tecrübeleri pek çoktur. Bunun için Poncet. 1572 de müstakil bir eser kaleme almış ve Fransa Kralığı'nın Osmanlı İmparatorluğu örnek alınarak, nasıl ıslah edilebileceğini anlatmış ve 9. Charles'a bu teklifleri sunmuştur. Poncet'in Fransa Kralı'na sunduğu tekliflerin arasında şunlar mevcuttur:

"İç isyanları önlemek için halka, Osmanlı'da halka sağlanan hayat şatlarını temin etmelidir. Gene hükümdara karşı baş kaldırmaları önleyebilmek için , Osmanlı'da nasıl bunu yapacak asil aileler yoksa, Fransa'da da asilzâdelerin yetkileri kral lehine büyük ölçüde kısıtlanmalıdır."

Fransa'da Poncet'in bu teklifleri birçok menfaati sarstığı için tepki görmüş ve o sırada tatbik edilememiştir.

Güçlü bir otorite, adaletli bir yönetim sahibi olan Osmanlı'nın asırlar boyunca iktisadî bakımdan kendi kendine yeterli, dünyanın belki de tek devleti olduğu bir gerçektir.

Yine Osmanlı için Fernard Grenard'ın görüşleri şöyledir:


"Osmanlı toplumunda itaat etmek bir şeref, âmirin emri altında can vermek, münâkaşa götürmez bir vazife idi."

Moğollar'ın Türkistan'ı istilası sırasında, batıya doğru kaçan yüzlerce gruptan biri de; Kayı Boyu'ndan Ertuğrul Gazi'nin aşiretidir. İstiladan, Moğollar'ın henüz ulaşamadıkları Anadolu'ya gelen bu Türkmenler, Selçuklular tarafından kabul edilip batıya yerleştiriliyorlar ve başlarındaki reislerine Uç Beyi deniliyordu.
Adlarına "Horasan Erenleri" denilen tarikat ehli kişiler, uç beylikleri arasında dolaşarak sohbet edip, insanları Allah'a çağırıyorlardı. Göçebe kitlelerin çoğu, bu erenlere samimiyetle bağlanıyorlardı.

Şeyh Edebâli, Ahmet Yesevî Hazretleri'nin Uzakşark'ta yetiştirip, mürşid, muallim, mübelliğ olarak Batı Türklüğüne gönderdiği Horasan erenleri zincirindendir.

Anadolu, bu şöhretsiz evliyaların ve Hak erenlerinin eliyle şekillendi. Devlet, onların yüzü suyu hürmetine şahlandı.

Osman Bey, Şeyh Edebâli Hazretleri'ni sık sık ziyaret eder, onun tatlı sohbetlerini dinlemekten çok zevk alırdı.

Edebâli Hazretleri, Allah'ın kendisine bildirmesiyle biliyordu ki; Osman Bey'in kuracağı devlet, teslim dînini tüm dünyaya yaymak için yaşayacak, âleme nizam verecek, Allah için savaşacaktı. Bu devletin temelini atma vakti geldiği zaman, Edebâli Hazretleri mübarek eliyle bizzat Osman Bey'e kılıç kuşattı ve Osman Bey adına okunan ilk hutbenin besmelesini de kendisi çekti.

Bununla da kalmadı Edebali Hazretleri, dervişlerine emir verdi:

"Demirci, kalaycı, örscü, marangoz ve sanat erbabı herkes köy köy dolaşacak, Türk boyları arasına dağılıp, boyları kendi içlerinden fethedecektir. Böylece yıllardır Türk boyları arasında süren kavgalar boyların Osman Bey'in buyruğu altına girmesiyle son bulacaktır."

Şeyhlerinden bu emri alan dervişler Anadolu'ya dağıldılar. Sevgi dolu, kardeşlik dolu sohbetleriyle insanları Allah'a çağırdılar, bir olmaya çağırdılar. "Devlet-i Ebed-Müddet"in temelini îmânla sağlamlaştırdılar.

İşte Osmanlı, temelini Allah'ın evliyasının attığı bir devlet, böyle kurulmuştu. Sultan Osman'dan başlayarak her biri mürşidlerine yüzde yüz bağlıydı. Allah'ın padişahlarının yönetimindeki Osmanlı, bir süre sonra Nizam-ı Âlem adını aldı. 400 yıl içinde, bir cihan hakimiyetini Allah'ın yardımı, erenlerin himmetiyle bu küçük beylik oluşturdu.

Onlar, ortaçağdan bu çağlara doğru bütün dünyaya Allah'ı tanıttılar. Allah'ın adaletini temsil ettiler. Allah yolunda fedakarlığı öğrettiler. Osmanlı, fedakarlıkların üzerine bina edildi. Devleti Âliye, Nizam-ı Âlem devlet, o Osmanlıydı. Ve hepsi Allah'a hizmet yolunda; kadın olsun, erkek olsun el ele, gönül gönüle.... Başkalarını imrendirecek bir davranış biçimleri dizisinin sahibi oldular. Kur'ân erleriydiler, sahabe gibiydiler.

Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahabeden sonra İslâm'ı gerçek anlamda yaşayan ikinci topluluktu. Osmanlı, Kur'ân'daki İslâm'ı yaşadı. Osmanlı, "tasavvuf'u" yaşadı.
 
Üst Alt