Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Peygamberimiz ve Muaz Bin Cebel

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Muaz Bin Cebel’i, Yemen’e vali tayin ediyor. Ona diyor ki:
- Ya Muaz oraya gittiğinde ne ile hükmedeceksin?
- Kur’ân-ı Kerim’le ya Resûlullah.
- Kur’ân-ı Kerim’de bulamazsan ne ile hükmedeceksin?
- Senin sünnetinle ya Resûlullah.
- Sünnetimi de bulamazsan ne ile hükmedeceksin?
- Kendi reyim ile ya Resûlullah.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Kur’ân-ı Kerim’inde bize açıkladığı gibi, Allah’ın tasarrufta olan Nebîsi'dir. Ruhunu, fizik bedenini, nefsini, iradesini ve aklını Allahû Tealâ’ya teslim ederek Allah’ın tasarrufa ulaşmış Son Nebîsi'dir. Tasarrufta olması sebebiyle Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in seçimi kendi seçimi değildir. O’nun seçimi Allah’ın seçimidir:
KASAS-68: “Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr(u), mâ kâne lehumul hıyerah(tu), subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(e).”
Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim (yapmak istediğini seçmek) onlara ait değildir. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
Bu dünya hayatında Sıratı Mustakîm’e (hidayete) adım atılan tövbe merasiminde Allahû Tealâ, Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in eline tecelli ediyor:
48/FETİH-10: “İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallah(e), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(i), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(en).”
Muhakkak ki onlar sana biat ettikleri zaman Allah’a biat etmiş oldular, onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardı. Kim (derecesini nakısa) düşürürse, muhakkak ki o nefsi sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nakısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdlerini (yeminini, misakini ve ahdini) yerine getirirse ona büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
8/ENFAL-17: “Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ, ve li yubliyel mu'minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).’’
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü'minleri Kendisinden ahsen bela ile imtihan eder. Muhakkak ki; Allah, işitendir ve bilendir.
7/A’RAF-188: “Kul lâ emliku li nefsî nef'an ve lâ darran illâ mâşaallâh (mâşaallâhu), ve lev kuntu a'lemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu'minûn (yu'minûne).’’
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.
Bu üç âyet-i kerimeden de anladığımız o ki; iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, tasarruftadır.
Eğer Sevgili Peygamberimiz, Muaz’i Yemen’e vali olarak tayin ediyorsa, bu seçim Allahû Tealâ’nın seçimidir. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ki; O, ayaklı bir Kur’ân-ı Kerim’dir. O halde Allah’ın o kadar sahâbesinin içerisinde bu insanı seçmesi boşuna değildir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in bize tespit ettiği de tüm sahâbenin irşada ulaşmış olduğudur. Ama irşada ulaşan Muaz Bin Cebel’i bile Peygamber Efendimiz (S.A.V), onu Yemen’e gönderirken, orada insanları irşadla görevli olduğunu ona bildiriyor ve irşadın yegâne kaynağının Kur’ân-ı Kerim olduğunu Allah’ın Resûl’ü tespit ediyor.
Demek ki, zaman içerisinde Allah’ın Resûlü’nün şefaatiyle irşada ulaşan Muaz Bin Cebel, Resûlullah’a fizikî şartlar içerisinde ulaşamayan Yemen halkına hem idareci olarak, hem de oradaki insanları irşad etmek üzere Allah’ın Resûl’ü tarafından vazifeli kılınıyor.
Oradaki idaresinde, insanları irşadında ikinci kaynak olarak; “Ey Allah’ın Resûl’ü, senin hadîslerini, sünnetini uygulayacağım.” diyor. Kur’ân-ı Kerim, Allahû Tealâ’nın biz insanlar için seçtiği İslâm’ın ezelî ve ebedî yegâne kaynağıdır. O halde Âdem (A.S)’la başlayan İslâmî dîn, zirve noktaya Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le ulaşmıştır. Allahû Tealâ’nın, ne kadar değişmez kanunu varsa hepsini 23 sene boyunca Cebrail (A.S) vasıtasıyla Resûlullah’a vahyediyor. Bütün bu âyetlerin toplamı şu anda elimizde olan Kur’ân-ı Kerim’i oluşturuyor. Kur’ân-ı Kerim, Allah tarafından korunan bir Kitap olması sebebiyle, bir tek harfi bile değişmemiş olarak elimizde mevcuttur.
15/HİCR-9: “İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu lehâfizûn(e).”
Bu zikri Biz, muhakkak ki Biz indirdik, O’nun muhafızı (koruyucusu da) muhakkak ki Biziz.
Korunan ve hayat kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’i en üst safhada yaşayan yine Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir. Hiç kimse O’nun kadar Kur’ân-ı Kerim’i en üst noktada hayatına tatbik edemez. Allah bu tespiti yapıyor ve Ahzab Suresinin 21. âyet-i kerimesinde bize şöyle açıklıyor:
33/AHZAB-21: “Le kad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun li men kâne yercûllâhe vel yevmel âhıre ve zekerallâhe kesîrâ(en).”
Allah’a ulaşmayı dileyenler ve Allah’a ulaşanlar ve Allah’ı çok zikredenler için andolsun ki Allah’ın Resûl’ü en güzel (ahsen) örnektir.
Öyleyse Allah’ın Resûl’ünden bize kalan en büyük miras, Kur’ân-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kur’ân-ı Kerim’i hayatına tatbik etme şeklinin İslâm kaynaklarındaki adı olan “sünnet”tir. Sünnetin, bir hadîsler bölümü, bir Resûlullah’ın fiili olarak yaşadığı, gerçekleştirdiği amel bölümü, bir de Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in yanında gerçekleşip de karşı çıkmadığı sükût ettiği, ikrar ettiği bölümü vardır. Resûlullah’ın sünneti bu üç bölümde oluşuyor. Allah’a hamdeder, şükrederiz ki, bizler en güzel biçimde sünnetten faydalanabiliyoruz. Zira, zaman içerisinde bu hadîslerin içerisine mevzu hadîsler karışmıştır. Özellikle İbni Ebul Avce: “Ben tek başıma 2000 hadîs uydurdum.” diyor. Bu uydurulan hadîslerin aslî hadîslerle karışması, insanları ihtilâfa götürüyor. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, “Riyazet-ül Sâlihîn”in önsözünde vaaz ettiği bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır:
“Birgün benim hadîslerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız.”
Muaz Bin Cebel, O’nun döneminde yaşayan, irşada ulaşan ve Resûlullah’ın söylediği hadîsleri taptaze, dipdiri olarak kafasında bulundurabilen birisi. Henüz Peygamber Efendimiz’den sonra çok zaman geçmiş değil. Bu sebeple, sözlerin değişmesi, saptırılması henüz söz konusu değil. Bu sebeple hak sahiplerine gerçekleri hiçbir şey katmadan olduğu gibi ulaştırma imkânına sahip. Ama aradan geçen seneler, hatta asırlar sonra, hadîslerin gerçek olmama ihtimali giderek çoğalır. Çünkü geçen zaman, bir kısmının aşınmasına sebebiyet verecektir. Zaman devreye girince beşerî vasıflardan bir tanesi olan unutkanlık devreye girecektir. Unutmak, “nesiye” kökünden gelmektedir. O halde insan bu vasıfla mücehhez! İnsan bir mesajı olduğu gibi aslî kaynaktan alıp karşı tarafa ulaştıramayabilir ama Kur’ân-ı Kerim için böyle bir tehlike yoktur. Çünkü; Kur’ân-ı Kerim’i Allahû Tealâ koruyor. Allahû Tealâ, Fussilet Suresinin 42. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
41/FUSSİLET-42: “Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(i), tenzîlun min hakîmin hamîd(in).”
Ne önünden, ne arkasından asla bâtıl arız olamaz. Hikmet sahibi ve Hamîd olan (Allah)’tan inmiştir.


Bu Kitab’ın bir tek harfi bile değişmemiştir ama sünnetlerde, hadîslerde birtakım ihtilaflar vardır ve hadîslerin içerisine mevzu hadîsler karışmıştır.
“Bulamazsan neyle hükmedeceksin?” deyince Muaz Bin Cebel’in, “reyimle” dediğini görüyoruz ki bu en çok yanlış anlaşılan konudur. “Ben neden aklımla Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeyeyim! Ben neden aklımla İslâm’ı yaşamayayım!” diyenler var. Halbuki “Ben, reyimle amel edeceğim.” diyen zat ile “Ben, neden aklımla İslâm’ı yaşayamayayım?” diyen Nefs-i Emmare’deki insanı Kur’ân-ı Kerim’e göre karşılaştırırsak, 27 basamaklık bir dizayn farkının olduğunu görürüz. Nefs-i Emmare’de olan bir insan, kendisini Muaz Bin Cebel’in yerine koyuyor.
Muaz Bin Cebel, herşeyden evvel, Resûlullah’ın sahâbesidir. Muaz Bin Cebel, Resûlullah’ın şefaatiyle o gün İslâm’ı yaşayan, İslâmî savaşlarda yer alan, fizik bedenini Allah için harcayabilen ve ruhunu Allah’a teslim eden bir sahâbidir. Eğer Resûlullah onu seçmişse, bu seçim Allah’ın seçimidir. O’nun hiçbir sözü kendi hevasından olmaz! O, tamamiyle Allah’ın vahyiyle hareket eden, Allah’ın tasarrufunda olan bir kişidir. Kendisine bağlı o kadar sahâbenin içerisinden Muaz Bin Cebel’i seçmişse, boşuna seçmemiştir. Muaz Bin Cebel, irşada ulaşmış, irşad etme yetkisinin sahibi kılınmıştır.
O halde bu vasıfların sahibi olan Muaz Bin Cebel: “Reyimle amel edeceğim.” dediğinde bugünkü dîni kaynaklardaki ismi ile en az müçtehitti. İçtihad yapabilen, nefsini Allah’a teslim eden birisiydi. Kendi reyi de olduğu zaman, aklını Allah’ın söylediğine tâbî kılması, mürşidine tâbî olmasıdır; Allah’ın seçimini benimsemesidir.
Öyleyse bugün akîl-bâliğ olan, Nefs-i Emmare’de olan insanların adeta Allah’ı, Kur’ân-ı Kerim’i, Resûlullah’ı sorgulamaları, kendilerini cehenneme mahkûm etmeleridir. Akıl bize Allah’ın emirlerini çürütmek için verilmedi. Allahû Tealâ, bize aklı, O’nun âyetlerini, Resûlullah’ın hadîslerini algılayalım diye verdi. Dolayısıyla niyetimiz hiçbir zaman Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını sorgulamak değil, aklımızla Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını anlamak olmalı. Sorgulamak ayrıdır, anlamak ayrıdır. Allah’ın dînini çürütmeye çalışmak, ibadetlerin gereksiz olduğunu ispatlamaya çalışmak, “Kutuplarda insanlar nasıl namaz kılar?” şeklindeki sorular, Allah’ı sorgulamaktır. Bu, Allah’ın âyetlerine küfretmektir. Halbuki namaz, bütün insanlara farz olduğu gibi kutuptaki insana da farzdır. “Acaba kutuptaki insanlar nereye tâbî olarak namaz kılacaklar veya hangi şartlar altında namaz kılacaklar?” şeklindeki araştırmacı bir düşünce, insanı farklı bir sonuca götürür. Bu, meseleyi anlamaya çalışmaktır. Bunlardan birisi sorgulamaktır, birisi ise meseleyi anlamaktır. Allahû Tealâ aklı, Allah’ın sistemini, Allah’ın kanunlarını ve Resûlullah’ın tatbikatını algılayalım diye, yaşayalım diye, hayatımıza tatbik edelim diye bize vermiştir.
Ne yazık ki bugün Allah’ın ve Resûl'ünün emirlerini sorgulayan, aklı peşinden giden, hevasına uyan insanlar bu birinci tatbikatın içerisinde adeta Allahû Tealâ’nın emirlerini sorgularcasına, Allah istediği kadar Kur’ân-ı Kerim’de: “Sen nefsini tezkiye edemezsin.” dese bile “Hayır, aklımla kendi nefsimi tezkiye edeceğim.” demektedirler.
Eğer Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de; “Sen nefsini tezkiye edemezsin. Allah dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ben sizin nefsinizi bir resûl vasıtasıyla tezkiye ederim.” diyorsa, o halde biz de aklımızı resûle teslim etmek zorundayız. Aklımız mürşide tâbî olmak zorundadır. İnsanların çoğu dîni el yazması kitaplardan öğrendikleri için Allahû Tealâ’nın emirlerine muhalif olmaktadırlar. El yazması kitaplar aklın ürünüdür ve Kur’ân-ı Kerim’e ters düşmektedir. Eğer insanlar dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenselerdi, o zaman el yazması kitaplara ihiyaç duymayacaklardı.
Aşağıdaki âyet-i kerimenin bu konuda bize verdiği mesaja bakalım:
2/BAKARA-78: “Ve minhum ummiyyûne lâ ya'lemunel kitâbe illâ emâniyye ve in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).”
Onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah'ın) Kitab'ını bilmezler (tanımazlar da). Sadece emaniyyeyi (kişilerin el yazması kitaplarını) bilirler. Onlar sadece zan (ve kuruntu) içindedirler.

Burada “Kitap” denilen; Kûr’an-ı Kerim’dir. “Emaniyye” ise aklın ürünü olan el yazması kitaplardır. Çünkü; takip eden âyet-i kerime, bize bu gerçeği ifade ediyor:

2/BAKARA-79: “Fe veylun lillezîne yektubûnel kitâbe bi eydîhim summe yekûlune hâzâ min ındillâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ(kalîlen). Fe veylun lehum mimmâ ketebet eydîhim ve veylun lehum mimmâ yeksibûn(yeksibûne).”
Yazıklar olsun onlara ki; elleriyle kitap yazıp, sonra da (emaniyye bilgiler içeren) bu yazdıklarını az bir bedel (para) karşılığında satmak için: “Bu Allah'ın indindendir.” derler. Yazıklar olsun onlara, elleriyle (böyle şeyler) yazdıklarından dolayı... Yazıklar olsun onlara, kazandıkları şeylerden dolayı…
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

mürşide tabiyet şirkdir diyenler muaz bin cebelde onlara göre şirkdeydi kainatın en büyük mürşidine tabiydi Ben neden aklımla Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeyeyim! Ben neden aklımla İslâm’ı yaşamayayım!” diyenler var. Halbuki “Ben, reyimle amel edeceğim.” diyen zat ile “Ben, neden aklımla İslâm’ı yaşayamayayım?” diyen Nefs-i Emmare’deki insanı Kur’ân-ı Kerim’e göre karşılaştırırsak, farkının olduğunu görürüz. Nefs-i Emmare’de olan bir insan, kendisini Muaz Bin Cebel’in yerine koyuyor.
Muaz Bin Cebel, herşeyden evvel, Resûlullah’ın sahâbesidir. Muaz Bin Cebel, Resûlullah’ın şefaatiyle o gün İslâm’ı yaşayan, İslâmî savaşlarda yer alan, fizik bedenini Allah için harcayabilen ve ruhunu Allah’a teslim eden bir sahâbidir. Eğer Resûlullah onu seçmişse, bu seçim Allah’ın seçimidir. O’nun hiçbir sözü kendi hevasından olmaz! O, tamamiyle Allah’ın vahyiyle hareket eden, Allah’ın tasarrufunda olan bir kişidir. Kendisine bağlı o kadar sahâbenin içerisinden Muaz Bin Cebel’i seçmişse, boşuna seçmemiştir. Muaz Bin Cebel, irşada ulaşmış, irşad etme yetkisinin sahibi kılınmıştır.
O halde bu vasıfların sahibi olan Muaz Bin Cebel: “Reyimle amel edeceğim.” dediğinde bugünkü dîni kaynaklardaki ismi ile en az müçtehitti. İçtihad yapabilen, nefsini Allah’a teslim eden birisiydi. Kendi reyi de olduğu zaman, aklını Allah’ın söylediğine tâbî kılması, mürşidine tâbî olmasıdır; Allah’ın seçimini benimsemesidir.
Öyleyse bugün akîl-bâliğ olan, Nefs-i Emmare’de olan insanların adeta Allah’ı, Kur’ân-ı Kerim’i, Resûlullah’ı sorgulamaları, kendilerini cehenneme mahkûm etmeleridir. Akıl bize Allah’ın emirlerini çürütmek için verilmedi. Allahû Tealâ, bize aklı, O’nun âyetlerini, Resûlullah’ın hadîslerini algılayalım diye verdi. Dolayısıyla niyetimiz hiçbir zaman Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını sorgulamak değil, aklımızla Allah’ın âyetlerini, Resûlullah’ın tatbikatını anlamak olmalı. Sorgulamak ayrıdır, anlamak ayrıdır.
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

tasavvuf ayrı din değildir peygamberimiz ve sahabesinin yaşadığı kurandaki islamdır


Aslında “Tasavvuf” kelimesinin zahirdeki belirtilere bakarak, sufa sahipleri (Ehli sufa) kelimesinden mi, yoksa Peygamber Efendimiz S.A.V. devrinde sof (yün) elbiseler giyildiği için, sof kelimesinden mi geldiği hiç mi hiç önemli değil. Ama çok önemli görülen şeyler var:
1. Tasavvuf Kur’ân-ı Kerim’in bütünü ile amel etmektir. Kur’ân-ı Kerim’in sadece fizik vücudumuzu alâkadar eden âyetleri ile değil, nefsimizi ve ruhumuzu vazifeli kılan âyetleri ile de amel etmektir.
2. Tasavvuf, Peygamber Efendimiz S.A.V. ve sahâbenin yaşadıklarını yaşamaktır. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların da yaşadıkları hayat da tasavvuftu.
3. Tasavvuf, Allah’ın bize tevdi ettiği 3 emaneti de (Ruh, Fizik vücut ve Nefs) Allah’a teslim etmektir. İrşad’a ulaşmaktır. Bu ise İslâm olmaktır.
İslâm kelimesinin ilk muhtevası tek Allah’a inanmak, ikinci muhtevası teslim, üçüncü muhtevası ise sulh ve sükûndur. Kim İslâm olmak şerefine ulaşmışsa, o kişi üç açıdan sonsuz saadete erişmiş olur.
1. İç âlemde, ruhun bütün hasletleri nefse geçtiği için sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü artık nefs ve ruh arasında çatışma yoktur.
2. Dış âlemdekilerle sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü nefsin afetleri artık yoktur ki diğer insanlarla anlaşmazlıklar olsun.
3. Allah’u Tealâ Hz. ile en iyi ilişki kurulmuştur. Yüce Rabbimizin her emri yerine getirilmekte ve her nehyinden kaçınılmaktadır. Artık nefsin sahip olduğu faziletler (yani ruhun hasletleri) emirleri yapmaya büyük arzu duymakta, nehiyleri (yasakları) ise hiç işlememektedir. Çünkü nefsteki yasakları talep eden afetlerin hepsi yok olmuştur.
Görülüyor ki İslâm bir sonsuz saadetin (Fussilet-35), hazzül aziymin oluşması için ulaşılması gereken bir merhaledir.
Allah insanlardan başka yarattığı her şeyi insan için yarattığı cihetle (Casiye-13) en çok insanı sevmektedir. En çok sevdiği mahlûkunun mutlu olmasını istemesi ise tam olarak yerli yerine oturmaktadır. İşte bu sebeple Allah, insanın irşada ulaşmasını emretmektedir (Bakara-186, Şura-47). Çünkü ancak irşada ulaşan kişi İslâma ulaşmıştır, ve de sonsuz mutluluğa ulaşmıştır. İnsan-ı Kâmil olmanın son aşamasına varmıştır. Saadet açısından insan-ı kâmil olmuştur. Velâyetin kademeleri olan ,
1. Fenâ (Ruhun Allah’a teslimi)
2. Bekâ
3. Zühd
4. Teslim (Vechin, fizik vücudun teslimi, muhsin olmak)
5. Ulûl Elbab
6. İhlâs kademeleri tamamlanmıştır.
İnsan-ı kâmil olmanın ikinci ve asıl muhtevası “İrşad edebilme” yeteneğidir. Bu yetenek, insanın kendisinde mevcut olduğu kanaatinde olması ile mevcut olmaz. “Mürşid” olabilmek, ihlâs’a ulaştıktan sonra, Tövbe-i Nasuh’a (Tahrim-8) Allah’u Zülcelâl Hz. tarafından davet edilmek ve yüce Rabbimiz tarafından salâha ulaştığının tebliğ edilmesi ile gerçekleşir. Ve gönül gözü açık olanlar onun başının üzerindeki nuru görürler (Tahrim-8).
Unutulmamalıdır ki daha hikmetin ilk kademesi olan “Ulûl Elbab” (Lübb-ün sahibi olmak) kademesinden başlayarak son üç kademede (daimî zikir) “zikri daim” asıldır (Al-i İmran-190,191). Salâhta ise “zikri külli” (vücudun bütün azalarının Allah’ı zikri) esastır.
7. Böylece salâh kademesi (7. kademe) oluşur. Salâh’ın son üç kademesinden ilk ikisinde, iradenin Allah’a bağlanması ve ref edilmesi yaşanır. Salâhın son kademesinde ise Allah her devirde sadece bir kişiyi tasarrufu altına alır.
Görülüyor ki sadece fizik cesedimize ait vazifelerin değil, nefsimize ait ve ruhumuza ait vazifelerin de ifa edilmesi farz kılınmıştır. Bu ise Allah ile kul arasındaki ilişkiler açısından kitabın bütününe tâbi olmaktır (Al-i İmran-119). Bu açıdan kitabın bütününe tâbî olmak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmaktır. İslâm olmak ise, gördük ki ancak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmakla gerçekleşebiliyor.
Kitabın bütününe tâbî olmak ruhun, fizik vücudun ve nefsin, bize verilen 3 emanetin de Allah’a teslim edilmesidir. Bu 3 emanetin, Allah’a teslimi işlemi ise Tasavvuftur. Peygamber Efendimiz ve sahabenin ulaştıkları merhaledir ve yaşadıkları hayattır, İslâm şerefine ermektir. Tasavvuf ; Allah’a teslim olmak, İslâm’ı, Kur’ândaki İslâm’ı yaşamaktır. Tasavvuf, İslâm’ın hayata geçirilmesidir.
Öyleyse İslâm = Tasavvuftur.
Madem ki Allah irşadı farz kılmıştır (Bakara-186 ve Şura-47); İrşad 3 cesedin de Allah’a teslimidir, İslâm olmaktır, tasavvuftur.
Teslim farzdır.
İslâm farzdır.
Öyleyse Tasavvuf farzdır.
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

Allah sizdende razı olsun kardeşim peygamberimiz ve sahabenin yaşadığı yaşama tasavvufdu bunu nasıl küfürle şirkle bağdaştıryorlar?
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

şu ince noktayı anlayamıyor ve kavrayamıyorlar mürşide tabiyet olmadan kuran ve sunnet tatbik sahasına girmiyor


Ben neden aklımla Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeyeyim! Ben neden aklımla İslâm’ı yaşamayayım!” diyenler var. Halbuki “Ben, reyimle amel edeceğim.” diyen zat ile “Ben, neden aklımla İslâm’ı yaşayamayayım?” diyen Nefs-i Emmare’deki insanı Kur’ân-ı Kerim’e göre karşılaştırırsak, farkının olduğunu görürüz. Nefs-i Emmare’de olan bir insan, kendisini Muaz Bin Cebel’in yerine koyuyor.
Muaz Bin Cebel, herşeyden evvel, Resûlullah’ın sahâbesidir. Muaz Bin Cebel, Resûlullah’ın şefaatiyle o gün İslâm’ı yaşayan, İslâmî savaşlarda yer alan, fizik bedenini Allah için harcayabilen ve ruhunu Allah’a teslim eden bir sahâbidir. Eğer Resûlullah onu seçmişse, bu seçim Allah’ın seçimidir. O’nun hiçbir sözü kendi hevasından olmaz! O, tamamiyle Allah’ın vahyiyle hareket eden, Allah’ın tasarrufunda olan bir kişidir. Kendisine bağlı o kadar sahâbenin içerisinden Muaz Bin Cebel’i seçmişse, boşuna seçmemiştir. Muaz Bin Cebel, irşada ulaşmış, irşad etme yetkisinin sahibi kılınmıştır.
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

Aslında “Tasavvuf” kelimesinin zahirdeki belirtilere bakarak, sufa sahipleri (Ehli sufa) kelimesinden mi, yoksa Peygamber Efendimiz S.A.V. devrinde sof (yün) elbiseler giyildiği için, sof kelimesinden mi geldiği hiç mi hiç önemli değil. Ama çok önemli görülen şeyler var:
1. Tasavvuf Kur’ân-ı Kerim’in bütünü ile amel etmektir. Kur’ân-ı Kerim’in sadece fizik vücudumuzu alâkadar eden âyetleri ile değil, nefsimizi ve ruhumuzu vazifeli kılan âyetleri ile de amel etmektir.
2. Tasavvuf, Peygamber Efendimiz S.A.V. ve sahâbenin yaşadıklarını yaşamaktır. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların da yaşadıkları hayat da tasavvuftu.
3. Tasavvuf, Allah’ın bize tevdi ettiği 3 emaneti de (Ruh, Fizik vücut ve Nefs) Allah’a teslim etmektir. İrşad’a ulaşmaktır. Bu ise İslâm olmaktır.
İslâm kelimesinin ilk muhtevası tek Allah’a inanmak, ikinci muhtevası teslim, üçüncü muhtevası ise sulh ve sükûndur. Kim İslâm olmak şerefine ulaşmışsa, o kişi üç açıdan sonsuz saadete erişmiş olur.
1. İç âlemde, ruhun bütün hasletleri nefse geçtiği için sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü artık nefs ve ruh arasında çatışma yoktur.
2. Dış âlemdekilerle sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü nefsin afetleri artık yoktur ki diğer insanlarla anlaşmazlıklar olsun.
3. Allah’u Tealâ Hz. ile en iyi ilişki kurulmuştur. Yüce Rabbimizin her emri yerine getirilmekte ve her nehyinden kaçınılmaktadır. Artık nefsin sahip olduğu faziletler (yani ruhun hasletleri) emirleri yapmaya büyük arzu duymakta, nehiyleri (yasakları) ise hiç işlememektedir. Çünkü nefsteki yasakları talep eden afetlerin hepsi yok olmuştur.
Görülüyor ki İslâm bir sonsuz saadetin (Fussilet-35), hazzül aziymin oluşması için ulaşılması gereken bir merhaledir.
Allah insanlardan başka yarattığı her şeyi insan için yarattığı cihetle (Casiye-13) en çok insanı sevmektedir. En çok sevdiği mahlûkunun mutlu olmasını istemesi ise tam olarak yerli yerine oturmaktadır. İşte bu sebeple Allah, insanın irşada ulaşmasını emretmektedir (Bakara-186, Şura-47). Çünkü ancak irşada ulaşan kişi İslâma ulaşmıştır, ve de sonsuz mutluluğa ulaşmıştır. İnsan-ı Kâmil olmanın son aşamasına varmıştır. Saadet açısından insan-ı kâmil olmuştur. Velâyetin kademeleri olan ,
1. Fenâ (Ruhun Allah’a teslimi)
2. Bekâ
3. Zühd
4. Teslim (Vechin, fizik vücudun teslimi, muhsin olmak)
5. Ulûl Elbab
6. İhlâs kademeleri tamamlanmıştır.
İnsan-ı kâmil olmanın ikinci ve asıl muhtevası “İrşad edebilme” yeteneğidir. Bu yetenek, insanın kendisinde mevcut olduğu kanaatinde olması ile mevcut olmaz. “Mürşid” olabilmek, ihlâs’a ulaştıktan sonra, Tövbe-i Nasuh’a (Tahrim-8) Allah’u Zülcelâl Hz. tarafından davet edilmek ve yüce Rabbimiz tarafından salâha ulaştığının tebliğ edilmesi ile gerçekleşir. Ve gönül gözü açık olanlar onun başının üzerindeki nuru görürler (Tahrim-8).
Unutulmamalıdır ki daha hikmetin ilk kademesi olan “Ulûl Elbab” (Lübb-ün sahibi olmak) kademesinden başlayarak son üç kademede (daimî zikir) “zikri daim” asıldır (Al-i İmran-190,191). Salâhta ise “zikri külli” (vücudun bütün azalarının Allah’ı zikri) esastır.
7. Böylece salâh kademesi (7. kademe) oluşur. Salâh’ın son üç kademesinden ilk ikisinde, iradenin Allah’a bağlanması ve ref edilmesi yaşanır. Salâhın son kademesinde ise Allah her devirde sadece bir kişiyi tasarrufu altına alır.
Görülüyor ki sadece fizik cesedimize ait vazifelerin değil, nefsimize ait ve ruhumuza ait vazifelerin de ifa edilmesi farz kılınmıştır. Bu ise Allah ile kul arasındaki ilişkiler açısından kitabın bütününe tâbi olmaktır (Al-i İmran-119). Bu açıdan kitabın bütününe tâbî olmak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmaktır. İslâm olmak ise, gördük ki ancak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmakla gerçekleşebiliyor.
Kitabın bütününe tâbî olmak ruhun, fizik vücudun ve nefsin, bize verilen 3 emanetin de Allah’a teslim edilmesidir. Bu 3 emanetin, Allah’a teslimi işlemi ise Tasavvuftur. Peygamber Efendimiz ve sahabenin ulaştıkları merhaledir ve yaşadıkları hayattır, İslâm şerefine ermektir. Tasavvuf ; Allah’a teslim olmak, İslâm’ı, Kur’ândaki İslâm’ı yaşamaktır. Tasavvuf, İslâm’ın hayata geçirilmesidir.
Öyleyse İslâm = Tasavvuftur.
Madem ki Allah irşadı farz kılmıştır (Bakara-186 ve Şura-47); İrşad 3 cesedin de Allah’a teslimidir, İslâm olmaktır, tasavvuftur.
Teslim farzdır.
 

umit2006

Üyeliði durduruldu
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
82
Tepkime puanı
0
Puanları
0
ilk tasavvuf hareketi hasan-ı basri ile başlamadımı ve bu zat Allah Rasulu ve raşid halifelerden sonra gelmedimi?
Tasavvuf ehli kendilerini meşru gösterebilmek için köklerini Peygambere yada ashaba dayandırma zorunda hissediyorlar!
Bütün çabalarına,gayretlerine rağmen kökü kesik!Köksüz!
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

Bundan 14 asır önce bütün sahabe
S-1- Allaha ulaşmayı dilemişler mi, Allaha yönelmişler mi? Taguta kul olmaktan kurtulmuşlar mı?
C-1- Evet, dilemişler ve Allaha yönelmişler ve Allaha kul olmuşlar (3. basamak).

1/1-
39/ZUMER-17:

Vellezinectenebut tagute en yabuduha ve enabu ilallahi lehumul buşra, fe beşşir ibad(ibadi).
Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ederler (kaçınırlar, kendilerini kurtarırlar) ve Allaha yönelirler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.

S-2- Mürşidlerine tabi olmuşlar mı?
C-2- Kainatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e tabi olmuşlar (14. basamak).
2/1-
48/FETİH-10:

İnnellezine yubayiuneke innema yubayiunallah(yubayiunallahe), yedullahi fevka eydihim, fe men nekese fe innema yenkusu ala nefsih(nefsihi), ve men evfa bi ma ahede aleyhullahe fe se yutihi ecren azima(azimen).
Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allaha biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allahın eli vardı. Kim (derecesini nakısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allaha verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nakısa düşürmüştür. Kim de Allaha olan ahdlerini (yeminini, misakini ve ahdini) yerine getirirse, ona en büyük mükafat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

2/2
60/MUMTEHİNE-12:

Ya eyyuhen nebiyyu iza caekel muminatu yubayineke ala en la yuşrikne billahi şeyen ve la yesrikne ve la yeznine ve la yaktulne evladehunne ve la yetine bi buhtanin yefterinehu beyne eydihinne ve erculihinne ve la yasineke fi marufin fe bayıhunne vestagfirlehunnallah(vestagfirlehunnallahe) innallahe gafurun rahim(rahimun).
Ey Peygamber! Sana biat etmek üzere mümin kadınlar geldiğinde, onlardan Allaha hiçbir şeyle ortak (şirk) koşmamak, hırsızlık etmemek, zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek ve kendilerine emrettiğim şeylerde sana asi olmamak üzere söz verdikleri vakit onların biatlerini kabul et. Ve onlar için Allahtan mağfiret dile. Muhakkak ki; Allah, mağfiret edici (günahları sevaba çevirici) ve rahmet sahibidir.

S-3- Bütün sahabe ruhlarını Allaha teslim ederek hidayete ermişler mi?
C-3- Bütün sahabe hidayete ermişler. Ruhlarını Allaha teslim etmişler (21. basamak).

3/1-
39/ZUMER-18:

Ellezine yestemiunel kavle fe yettebiune ahseneh(ahsenehu), ulaikellezine hedahumullahu ve ulaike hum ulul elbab(elbabi).
Onlar (sahabe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tabi olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıranlardır). Ve onlar, ululelbabtır (daimi zikrin sahipleridir).
3/AL-İ İMRAN-20:

Fe in haccuke fe kul eslemtu vechiye lillahi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezine utul kitabe vel ummiyyine e eslemtum, fe in eslemu fe kadihtedev, ve in tevellev fe innema aleykel belag(belagu), vallahu basirun bil ıbad(ıbadi).
Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki:Ben ve bana tabi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ümmilere de ki:Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar), andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse; o zaman sana düşen (görev), ancak tebliğdir. Allah kullarını Basirdir (görendir).

S-4- Bütün sahabe vechlerini (fizik vücutlarını) Allaha teslim etmişler mi?
C-4- Bütün sahabe vechlerini Allaha teslim etmişler (25. basamak).

4/1-
3/AL-İ İMRAN-20:
Fe in haccuke fe kul eslemtu vechiye lillahi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezine utul kitabe vel ummiyyine e eslemtum, fe in eslemu fe kadihtedev, ve in tevellev fe innema aleykel belag(belagu), vallahu basirun bil ıbad(ıbadi).
Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki:Ben ve bana tabi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ümmilere de ki:Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi?Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar), andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse; o zaman sana düşen (görev), ancak tebliğdir. Allah kullarını Basirdir (görendir).


S-5- Bütün sahabe nefslerini Allaha teslim ederek, halis kılarak muhlislerden olmuşlar mı?
C-5- Bütün sahabe nefslerini halis kılmış, Allaha teslim etmiş ve muhlislerden olmuşlar (27. basamak).
5/1-
2/BAKARA-139:

Kul etuhaccunena fillahi ve huve rabbuna ve rabbukum, ve lena amaluna ve lekum amalukum ve nahnu lehu muhlisun(muhlisune).
De ki:Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlas sahibi (MUHLİS) (kul)larız.

S-6- Bütün sahabe irşada ulaşmışlar mı?
C-6- Bütün sahabe irşada ulaşmışlar (28. basamak 4. kademe).
6/1-
49/HUCURAT-7:

Valemu enne fikum resulallah(resulallahi), lev yutiukum fi kesirin minel emri leanittum, ve lakinnallahe habbebe ileykumul imane ve zeyyenehu fi kulubikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusuka vel ısyan(ısyane), ulaike humur raşidun(raşidune).
Bilin ki, içinizde Allahın resulü var. Şayet emirlerin çoğunda size uysaydı lanetlenirdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirdi, kalplerinizde onu (imanı) müzeyyen kıldı (fazılları iman kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.

S-7- Bütün sahabe (ensar da muhacirin de) irşad makamının sahibi olmuşlar mı? Kendilerine tabi olunmuş mu?

C-7- Bütün sahabeye tabi olunmuş. İrşad makamının sahibi olmuşlar (28. basamak 5. kademe).
7/1-
9/TEVBE-100:

Ves sabikunel evvelune minel muhacirine vel ensari vellezinettebeuhum bi ıhsanin radıyallahu anhum ve radu anhu ve eadde lehum cennatin tecri tahtehel enharu halidine fiha ebeda(ebeden), zalikel fevzul azim(azimu).
O sabikun-el evvelin (evvelki hayırlarda yarışanlardan ululelbab, ihlas ve salah makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirinden (Mekkeden Medineye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirine) ihsanla tabi olanlardandı. (Sahabe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tabi olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azim) mükafattır.

Görüyorsunuz ki; bütün sahabe Kurandaki İslamın 7 safhasını da yaşamışlar ve irşad makamının sahibi olmuşlar.
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

Allah sizdende razı olsun nandi kardeşim

HİDAYET DOĞRU YOL MU DEMEKTİR?

3/AL-İ İMRAN-73: … innel hudâ hudallâhi …
… Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.)…

2/BAKARA-120: … inne hudâllâhi huvel hudâ …
… Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir…


SIRATI MUSTAKÎM DOĞRU YOL MU DEMEKTİR? NEREYE ULAŞTIRIR?

4/NİSA-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Allah’a âmenû olanları ve O’na sarılanları (sarılmayı dileyenleri) Allah, Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet edecektir, ulaştıracaktır.

10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zatına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

Allah sadece Sıratı Mustakîm’e tâbî olunmasını ama mutlaka tâbî olunmasını emrediyor. Öyleyse Sıratı Mustakîm’e ulaşmak herkesin üzerine farzdır.

1- Sıratı Mustakîm ve hidayet aynı şey değildir ki ikisi de "doğru yol" olsun.
2- Sıratı Mustakîm; Allah'a doğru istikamet üzere olan, Allah’a ulaştıran yoldur.
3- Hidayet ise herşeyden evvel yol değildir. Hidayet, Allah'a ulaşmaktır. Hidayet, insan ruhunun Allah'a ulaşmasıdır. Üstelik de ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır. Yani hidayet yol değildir, hidayet bir vetiredir.


Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in “Ölmeden evvel ölünüz.” emri emanetlerden birisi olan ruhu, ölmeden evvel Allah’a ulaştırma emridir. Bu dileğin sahibi olmaz isek ibadetlerdeki zevklerden mahrum kalıyoruz. Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesine göre yaptığımız ameller boşa gidiyor.

Fenâfillâh olmayı yalanlayanlar, Yunus Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimesine göre cehenneme gidiyor. Cehenneme giden bir insanın, orada günahlarının cezası kadar yanıp oradan çıkması, 29 âyete göre mümkün değildir. Bu âyetlerde Allah, ebadâ ve hâlidûn kelimelerini kullanmıştır. Yani ebedî, devamlı kalacaklardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “En hayırlınız Kur'ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” Bu zamanın en hayırlısı Mehdi Resûl’dür çünkü tüm dünyaya Kur'ân-ı Kerim hakikatlerini anlatıyor.
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

tasavvufu bildiğini zannaden zavallı ümidsiz ÜMİD2006

Aslında “Tasavvuf” kelimesinin zahirdeki belirtilere bakarak, sufa sahipleri (Ehli sufa) kelimesinden mi, yoksa Peygamber Efendimiz S.A.V. devrinde sof (yün) elbiseler giyildiği için, sof kelimesinden mi geldiği hiç mi hiç önemli değil. Ama çok önemli görülen şeyler var:
1. Tasavvuf Kur’ân-ı Kerim’in bütünü ile amel etmektir. Kur’ân-ı Kerim’in sadece fizik vücudumuzu alâkadar eden âyetleri ile değil, nefsimizi ve ruhumuzu vazifeli kılan âyetleri ile de amel etmektir.
2. Tasavvuf, Peygamber Efendimiz S.A.V. ve sahâbenin yaşadıklarını yaşamaktır. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların da yaşadıkları hayat da tasavvuftu.
3. Tasavvuf, Allah’ın bize tevdi ettiği 3 emaneti de (Ruh, Fizik vücut ve Nefs) Allah’a teslim etmektir. İrşad’a ulaşmaktır. Bu ise İslâm olmaktır.
İslâm kelimesinin ilk muhtevası tek Allah’a inanmak, ikinci muhtevası teslim, üçüncü muhtevası ise sulh ve sükûndur. Kim İslâm olmak şerefine ulaşmışsa, o kişi üç açıdan sonsuz saadete erişmiş olur.
1. İç âlemde, ruhun bütün hasletleri nefse geçtiği için sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü artık nefs ve ruh arasında çatışma yoktur.
2. Dış âlemdekilerle sulh ve sukûna ulaşılmıştır. Çünkü nefsin afetleri artık yoktur ki diğer insanlarla anlaşmazlıklar olsun.
3. Allah’u Tealâ Hz. ile en iyi ilişki kurulmuştur. Yüce Rabbimizin her emri yerine getirilmekte ve her nehyinden kaçınılmaktadır. Artık nefsin sahip olduğu faziletler (yani ruhun hasletleri) emirleri yapmaya büyük arzu duymakta, nehiyleri (yasakları) ise hiç işlememektedir. Çünkü nefsteki yasakları talep eden afetlerin hepsi yok olmuştur.
Görülüyor ki İslâm bir sonsuz saadetin (Fussilet-35), hazzül aziymin oluşması için ulaşılması gereken bir merhaledir.
Allah insanlardan başka yarattığı her şeyi insan için yarattığı cihetle (Casiye-13) en çok insanı sevmektedir. En çok sevdiği mahlûkunun mutlu olmasını istemesi ise tam olarak yerli yerine oturmaktadır. İşte bu sebeple Allah, insanın irşada ulaşmasını emretmektedir (Bakara-186, Şura-47). Çünkü ancak irşada ulaşan kişi İslâma ulaşmıştır, ve de sonsuz mutluluğa ulaşmıştır. İnsan-ı Kâmil olmanın son aşamasına varmıştır. Saadet açısından insan-ı kâmil olmuştur. Velâyetin kademeleri olan ,
1. Fenâ (Ruhun Allah’a teslimi)
2. Bekâ
3. Zühd
4. Teslim (Vechin, fizik vücudun teslimi, muhsin olmak)
5. Ulûl Elbab
6. İhlâs kademeleri tamamlanmıştır.
İnsan-ı kâmil olmanın ikinci ve asıl muhtevası “İrşad edebilme” yeteneğidir. Bu yetenek, insanın kendisinde mevcut olduğu kanaatinde olması ile mevcut olmaz. “Mürşid” olabilmek, ihlâs’a ulaştıktan sonra, Tövbe-i Nasuh’a (Tahrim-8) Allah’u Zülcelâl Hz. tarafından davet edilmek ve yüce Rabbimiz tarafından salâha ulaştığının tebliğ edilmesi ile gerçekleşir. Ve gönül gözü açık olanlar onun başının üzerindeki nuru görürler (Tahrim-8).
Unutulmamalıdır ki daha hikmetin ilk kademesi olan “Ulûl Elbab” (Lübb-ün sahibi olmak) kademesinden başlayarak son üç kademede (daimî zikir) “zikri daim” asıldır (Al-i İmran-190,191). Salâhta ise “zikri külli” (vücudun bütün azalarının Allah’ı zikri) esastır.
7. Böylece salâh kademesi (7. kademe) oluşur. Salâh’ın son üç kademesinden ilk ikisinde, iradenin Allah’a bağlanması ve ref edilmesi yaşanır. Salâhın son kademesinde ise Allah her devirde sadece bir kişiyi tasarrufu altına alır.
Görülüyor ki sadece fizik cesedimize ait vazifelerin değil, nefsimize ait ve ruhumuza ait vazifelerin de ifa edilmesi farz kılınmıştır. Bu ise Allah ile kul arasındaki ilişkiler açısından kitabın bütününe tâbi olmaktır (Al-i İmran-119). Bu açıdan kitabın bütününe tâbî olmak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmaktır. İslâm olmak ise, gördük ki ancak Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olmakla gerçekleşebiliyor.
Kitabın bütününe tâbî olmak ruhun, fizik vücudun ve nefsin, bize verilen 3 emanetin de Allah’a teslim edilmesidir. Bu 3 emanetin, Allah’a teslimi işlemi ise Tasavvuftur. Peygamber Efendimiz ve sahabenin ulaştıkları merhaledir ve yaşadıkları hayattır, İslâm şerefine ermektir. Tasavvuf ; Allah’a teslim olmak, İslâm’ı, Kur’ândaki İslâm’ı yaşamaktır. Tasavvuf, İslâm’ın hayata geçirilmesidir.
Öyleyse İslâm = Tasavvuftur.
Madem ki Allah irşadı farz kılmıştır (Bakara-186 ve Şura-47); İrşad 3 cesedin de Allah’a teslimidir, İslâm olmaktır, tasavvuftur.
Teslim farzdır.
İslâm farzdır.
Öyleyse Tasavvuf farzdır.
 

fizikci

New member
Katılım
17 Eki 2006
Mesajlar
39
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
60
Bakara-186 Kullarım beni sana soracak olursa, işte Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevab versinler ve bana iman etsinler.Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.

Şura-47 Allah'tan geri çevrilmesi olmayan bir gün,gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne de sizin için inkâr (etmeğe bir imkân).
 

Yunus Emre

New member
Katılım
3 Eki 2006
Mesajlar
60
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
39
Konum
Brighton / UK
Web sitesi
www.m-fgulen.com
ilk tasavvuf hareketi hasan-ı basri ile başlamadımı ve bu zat Allah Rasulu ve raşid halifelerden sonra gelmedimi?
Tasavvuf ehli kendilerini meşru gösterebilmek için köklerini Peygambere yada ashaba dayandırma zorunda hissediyorlar!
Bütün çabalarına,gayretlerine rağmen kökü kesik!Köksüz!

Hasan Basri Hazretlerine dil uzatacak kadar kansız olanların ölümleri pek tekin olmaz istersen iyi bir araştır sevgili kardeşim! Allah sizin gözünüzü, kulağınızı açıp hidayete erdirsin inşallah...
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

Bugün dünyanın dörtbir köşesinde insanlar, İslâmın beş şartı ile amel ediyorlar. Ve ibadetlerinin yeterli olduğundan eminler. İslâmiyet ise onların yaptıklarından çok daha fazlasını gerektirmektedir.

Acaba gerçekten durum böyle midir?

Bu sualin cevabı Kur’ân-ı Kerim’dedir. Peygamber Efendimiz S.A.V, ve sahabenin yaşadıkları hayat İslâmîyetti. Onların yaşadıkları hayat Kur’ân-ı Kerim’in bütününe ittiba etmek idi. (Al-i imran -119) Kur’ân-ı Kerim’in bütünü bizdeki üç emaneti de ihtiva etmektedir.
Ruh
Fizik vücut (Ceset vech)
Nefs

Allah sadece fizik vücudumuza değil, nefsimize de, ruhumuza da emirler vermiştir.
Ve önemli olan bu emanetlerin bu emirlere, bu farzlara Allah’ın davetine uygun olarak Allah’a teslimidir. Kişinin son teslim edeceği vücut olan nefsini de Allah’a teslim ederek irşada ulaşmasıdır (Bakara-186). Ve bu bir farzdır. Bu farz emri bu gün bütün kutsal kitaplarda bulmak mümkündür. Teslim âyetleri bütün kutsal kitaplarda aynen muhafaza edilmiştir (Şura-47).
Peygamber Efendimiz S.A.V. ve bütün sahabe önce ruhlarını, sonra fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdi. (Al-i İmran 20) Daha sonra da irşada ulaşmışlardır. Nefslerini de Allah’ a teslim etmişlerdi. (Hucurat-7)

Demek ki üç emaneti de onlar Allah’a teslim etmişlerdi.

...Ve gerçek anlamda İslâm olmuşlardı.

İslâm kelimesinin ilk anlamı teslimdir. Ancak Allah’a üç emaneti de teslim edebilen kişi İslâm olmak şerefine erer. Bu teslim ise, ben Allah’a teslim oldum demekle oluşmaz. Şartları vardır.
İslâm kelimesinin ikinci anlamı ise, sulh ve sükûn ve saadettir. Bu sonsuz saadete Yüce Rabbimiz “Hazzül Aziym” adını veriyor (En büyük haz, sonsuz haz, sonsuz saadet.) (Fussilet-35).“Allah’a teslim olmanın (İslâm olmanın) şartları vardır “ demiştik. Bu şartlar birincil (Alt seviye) ve ikincil (Üst seviye) şartlardır.

Birincil şartlar şunlardır :

1. Nefsin tezkiyesi.
2. Ruhun Allah’a ulaşması (Hidayet)
3. Fizik cesedin Allah’a kul olması.

İkinci (üst seviye) şartlar şunlardır :

1. Ruhun Allah’a teslimi.
2. Fizik cesedin Allah’a teslimi.
3. Nefsin Allah’a teslimi.

BİRİNCİL ŞARTLARIN
YERİNE GETİRİLMESİ

Önce Allah’a ezelde verdiğimiz üç cesedimize ait yeminin (Misaki selase) yerine getirilmesi gerekmektedir.
1. Ruhumuz Allah’a dünya hayatında mülâki olmaya yemin etmiştir (Rad-20, 21) (MİSAK).
2. Fizik vücudumuz Allah’a kul olacağına, şeytana kul olmayacağına dair yemin etmiştir (Yasin-60,61) (AHD).
3. Nefsimiz tezkiye olacağına dair Allah’a yemin etmiştir (Şems-9 ve Müddesir-38,39,40) (YEMİN).
Bu üç yeminin yerine getirilmesi konusunda Yüce Rabbimiz farzları oluşturan emirler vermiştir
.
1. Yüce Rabbimiz ruhumuzun Allah’a dünya hayatını yaşarken ulaşmasını 11 defa farz kılmıştır.
1. Zümer-54 7. Şura-47
2. Fecr-28 8. Müzemmil-8
3. Rum-31 9. Rad-21
4. Zariyat-50 10. Yunus-25
5. Lokman-15 11. Maide 7
6. En’am-152
2. Rabbimiz fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını 3 âyetle farz kılmıştır (Bakara-21, En’am 152, Maide 105).
3. Nefsimizin tezkiye olmasını yine 3 âyetle farz kılmıştır (Maide-105, Fecr-27, 28, En’am 152).
Bu yeminlerin yerine getirilmesi 21 basamakta gerçekleşir.
1. Olayların yaşanması.
2. İnsanların olayları değerlendirmesi.
3. Allah’a dünya hayatında mülâki olmayı dilemek.
4. Allah’ın rahiym esmasıyla tecellisi.
5. Allah’ın hicab-ı mestureyi kaldırması.
6. Allah’ın kulaklardaki vakrayı kaldırması.
7. Allah’ın kalplerdeki ekinneti kaldırması. Sonuç olarak kişi âmenû olur.
Kur’ân-ı Kerim’de kim âmenû olursa onun Sırat-ı Müstakıym’e ulaşacağı ifade buyrulmaktadır. (Hac-54)
Yukarıdaki 7 basamak sonunda kulun iç dünyasında nefse karşı bir “mukaddes ittifak” kurulur.
8. Kim bu 7 kademeyi başarı ile tamamlamışsa Allah onun kalbine ulaşır (Tegabün-11).
9. Şeytana dönük yaratılmış nefsimizin kalbini Allah kendisine döndürür. Kalbimizin Allah’a dönüşü ise cennete ulaşmanın (Kaf-32) ve Allah’a ulaşmanın (Rad-28) ön şartıdır.
10. Bu safhada Allahû Tealâ nefsimizin göğsünü şerhederek, yararak teslimlere açar (En’am-125). Göğsümüzden kalbimize bir yol açar ki zikir yaptığımız zaman Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât nefsimizin kalbine ulaşabilsin.
11. Allah’ın göğsümüzü yararak açtığı bu yoldan rahmet, fazl ve salâvât (Allah’ın nurları) kalbimize ulaşmaya başlar (Zümer-22).
12. Böylece kalbimize zikir yaptıkça ulaşan rahmet (nur) kalbimizde huşû oluşturur (Hadid-16).
13. Huşû sahibi olunca kıldığımız hacet namazı üzerine Allah’u Zülcelal Hz. bize mutlaka mürşidimizi gösterir (Bakara-45). Çünkü Allah’tan istediğimiz istianenin (Fatiha-5) cevabını almak yetkisine “huşû” ya ulaşmışızdır.
14. Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıp önünde tövbe ederiz (Furkan-70,71).
Ancak bu noktadan itibaren Allah’a verdiğimiz yeminlerimizi (misaklerimizi) yerine getirmek için nefs tezkiyesi, ruhun Allah’a ulaşması ve vechin Allah’a kul olması konularında faaliyete başlarız. Allah’ın gösterdiği mürşide ulaştığımız ve önünde diz çökerek tövbe ettiğimiz zaman (Furkan-70) başımızın üstünde devrin imamının ruhu oluşur (Mümin 15 ve Mücadele-22). Bu ruh, bizim ruhumuzu dergâhına götürerek ona bir rahle hediye eder.Ve ruhumuz Allah’a doğru yola çıkar (Nebe-39). Allah’a ulaşmak ve Allah’ın rızasını kazanmak için yola çıkan bu müridin tövbe ettiği gün kalbine îmân yazılır (Mücadele-22). Ve mürid mü’min olur (Furkan-70 ve Hucurat-14). Mü’min olunca kalbinin üzerindeki mühür (zikir yapıldığı süre içinde Allah’ın rahmeti bu kalbe ulaştığı için) kalbin içine itilir ve şeytandan gelen füccurun, (Şems-8) karanlıkların, zulmetin, kalbe girmesine mani olur (Bakara-257). Bu mühür Allah’ın rahmetinin kalbimize ulaşacağı kapıyı (rahmet kapısını) mühürlü, kapalı tutuyordu (Casiye-23). Şimdi üzerine îmân yazıldığı için, zikir yaptığımız zaman bu mühür kapıdan ayrıldığı cihetle, kapıdan içeriye zikir süresince rahmet, fazl ve salâvât dolar ve kalbimizi nurlandırır (Bakara-257). Kalbimizdeki karanlıkları temizler, pislikleri, zulmeti temizler.
Böylece salih ameller, nefsimizin kalbini ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi başlar (Furkan-70). Ve ruhumuz Allah’a doğru yola çıkar.
Mürşidimizin Allah’ın emirlerini bize tebliğ etmesine paralel olarak, bu emirlerin tatbikatı, nefsimizi yedi kademede tezkiye etmemizi sağlar. Emmare (Yusuf-53), Levvame (Kıyame-2), Mülhime (Şems-8), Mutmainne (Fecr-27,
Rad-28), Radiye (Fecr 28) Mardiye (Fecr 28), Tezkiye (Fatır-18). Bu 7 kademede nefsimiz tezkiye olur. Ruhumuz da her tezkiye kademesinde Sırat-ı Müstakiym üzerinde bir gök katı yükselir ve yedi gök katını (Talâk-12) birbirine bağlayan yedi tariki (Mü’minun-17) Sırat-ı Müstakiym’i aşarak Allah’a geri döner, ulaşır (En’am-87, 88 ve Fatır-18). Ruh hidayete erer, Allah’a ulaşır (Al-i İmran-73, En’am-71, Bakara-120).
Nefsimizin tezkiyesi ile beraber ruhumuz da Allah’a ulaşır ve Allah’u Tealâ Hz. bizi kulluğuna kabul eder. Ve cennete girmeye hak kazanırız (Fecr-27, 28, 29, 30). Böylece birincil seviye şartlar tamamlanır.

1. Nefsimiz tezkiye olmuştur (Fecr-27, 28, Fatır-18).
2. Ruhumuz Allah’a ulaşmıştır (Fecr-28, Fatır-18).
3. Allah’u Zülcelâl Hz. bizi kulluğuna kabul etmiştir (Fecr-29).

Bütün sahabe bu şartları yerine getirmiştir (Zümer-17, 18). Böylece cennete girmeye hak kazanırız. (Fecr-30). Birincil seviye şartların yerine getirilmesi, nefsin tezkiyesi, ruhun vuslatı ve cesedin Allah’a kul olmasına dair emirlerin yerine getirilmesi bizi veli kılar ve cenneti sağlar. Ama dünya saadetini, “Hazzül Aziym’i” sağlamaz, İslâm olmamızı sağlamaz. Ancak ikincil (Üst seviye) şartları yerine getirebilirsek, Allah’a teslim olabilirsek, o zaman irşad oluruz, İslâm oluruz ve sonsuz saadete ulaşırız.
 

fizikci

New member
Katılım
17 Eki 2006
Mesajlar
39
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
60
Hasan Basri Hazretlerine dil uzatacak kadar kansız olanların ölümleri pek tekin olmaz istersen iyi bir araştır sevgili kardeşim! Allah sizin gözünüzü, kulağınızı açıp hidayete erdirsin inşallah...

Nedir bu kansız edebiyatı!İnsanların sıkıştıklarında,veremiyecek cevapları olduğunda hemen kansız,ya sev ya terket vb şeylere başvurması acizliğin göstergesi!Varsa delillerinizle konuşun!
İnsanlar illa islamı anlamak için tasavuflamı uğraşmalılar!
Hasan Basriye dil uzatanların sonlarını bilmiyorum ama,şirk üzere ölenlerin ne olacağını çoook iyi biliyorum!!
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
...

...

7/A’RAF-35: “Yâ benî âdeme immâ ye'tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan resûller (elçiler) geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmazlar.
Mürşide aklını teslim etmek yavaş yavaş gerçekleşir:
İlk 7 basamakta, insanla mürşid arasındaki engeller Allah tarafından kaldırılır.
İkinci 7 basamakta, insanın mürşidi idrak edeceği noktaya gelmesi sağlanır. Kalpte huşû gerçekleşir ve insan mürşidine ihtiyaç duymaya başlar, onu arar. Ona tâbî olur.
Üçüncü 7 basamak, artık mürşid-insan ilişkisinin daha gelişmiş safhasıdır. Kişi mürşidinden yararlanmaya başlar. Başının üzerinde bir ni’met olarak onun ruhunu taşır. Onun tarafından korunup, muhafaza edilir.
Dördüncü 7 basamak, aklını mürşidinden aldığı doğruları uygulamakta kullanan insan, fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Nefsinde kalan %9 karanlık o kişinin mürşidine olan ihityacının devam ettiğini gösterir. Nefs henüz tasfiye olmamış, teslime ulaşmamıştır. Kalp %100 nurlandığı zaman dördüncü 7 basamağın 27. basamağı, nefsin de tamamen Allah’a teslim olduğu basamaktır. Bu safhadan sonra insanın mürşide olan bağlılığı daha da sağlamlaşır. Bu kişiler, Allah’ın yardımcıları olurlar. Hz. İsa’nın havarilerine sorduğu gibi:
3/AL-İ İMRAN-52: “Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufra kâle men ensârî ilallâh(ilallâhi), kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâh(ensârullâhi), amennâ billâh(billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn(muslimûne).”
İsa onlardan inkâr hissedince: “Allah’a ulaştıran yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler de: “Allah’a (götüren yolda) yardımcılar biziz. Allah’a îmân ettik, şahit ol ki; biz, hiç şüphesiz (O’na, Allah'a ) teslim olanlarız.” dediler.
Onlar, 3 vücudun teslimini yerine getirerek Allah’a teslim olmuşlardı. Rabbimiz de onların kalplerini müzeyyen kılarak irşada ulaştırmıştır. Artık onlar Allah’ın yardımcılarıdır.
Öyleyse Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır. Buna şüphe yoktur. Ama bu nurun tamamlanması, mutlaka Allah’ın tayin ettiği hidayetçiye tâbî olmamızla mümkün olacaktır.
O halde şu sonuca ulaşıyoruz ki; âyetler gibi hadîsleri de açıklama yetkisine sahip olanlar ancak Allah’ın üst seviyedeki sevgili kullarıdır. Her önüne gelen hadîstir diye, Resûlullah’ın kelâmıdır diye: “Ben istediğim gibi yorumlayabilirim.” diyemez. Böyle derse dîni tahrif etmiş olur ve dîn tatbikatını değiştirmiş olur. Nasıl ki Kur’ân-ı Kerim’de muhkem ve müteşabih âyetler varsa, bugün hadîslerin kümülatif toplamını göz önüne alırsanız, müteşabih hadîsler de vardır. Bunlardan bir tanesini örnek olarak verelim.
Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“Rabbimiz ben bir kulunu seversem onun gören gözü olurum, onun tutan eli olurum, onun yürüyen ayağı olurum, onun konuşan dili olurum, onun işiten kulağı olurum.”
Bunlardan göz, bir uzuv; el, bir uzuv; ayak, bir uzuv. Halbuki, Allah uzuvlardan münezzehtir. Allah mahlûkatın sahip olduğu bütün sıfatlardan münezzehtir. Ama Allah, “Ben böyle olurum.” diyor. Bundan, tasarrufa ulaşan Allahû Tealâ’nın en üst seviyedeki sevgili kullarının bu dizaynın içerisinde yer aldıklarını idrak etmemiz lâzım. Deniyor ki: “Tasavvufçular fizik âlemin ötesindeki şeylerle uğraşıyor. Subjektif, hayal mahsulü olan, dolayısıyla insanların sapmasına çok meyyal olan bir alanda çalışıyorlar.”
Subjektif denilen alanda Allah’ın gözü hakimdir, fakat objektif denilen alanda sizlerin gözü (kafa gözü) hakimdir. Allah’ın gözleriyle (kalp gözü), sizin gözleriniz (kafa gözü) mukayese edildiği zaman, şu sonuç çıkar: Bize verilen bu kafa gözü, objektif diye tanımlanan, gördüğü nesnelere îmân eden bir insana aittir. Subjektif olan ise kalp gözü, yani Allah’ın kumanda ettiği gözdür. Allah’ın tasarrufunda olan bir insanla, kendi kendine, aklıyla hareket eden bir insanı mukayese edebilir misiniz?
 

fizikci

New member
Katılım
17 Eki 2006
Mesajlar
39
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
60
Vahiy akleden,aklını kullanan insana hitab ediyor,aklını falana filana teslim edene değil!
 

tahsiye72

New member
Katılım
6 Ağu 2006
Mesajlar
350
Tepkime puanı
4
Puanları
0
Yaş
50
..

..

tabiyet olmadan teslim olmaz islam teslim demekdir nefsini kontrol altına alman kendi kendine olamıyor ve kibir tabiyetle kırılıyor kuran gerçekleri böyle

hurafelerden bir tanesi: “Allah’la kul arasına kimse giremez.” hurafesi.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

Allahû Tealâ diyor ki: “İnsanlardan (mürşidlerden) imamlar kıldık. Emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye.”

İnsanların hidayete ermesinin, o insanların ruhunun hayattayken Allah’a ulaşması olduğunu, artık net olarak biliyoruz. Öyle demiyor mu Allahû Tealâ? İşte Al-i İmran-73:


3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, VÂSİ’un ALÎM’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)

“innel hudâ hudallâhi”

İnne: Muhakkak ki.

el hudâ: Hidayet.

hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.

“Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.” Ve Bakara-120.
 
Üst Alt