Konunun ana temasından çok uzaklaştık. Gerçi buna, laf lafı açtı da diyebiliriz. Ama eğer toparlayacak olursak, konu özü itibari ile "işi ehline vermek" idi. Dayandık geldik AB'ye. AB girince konu içine dinler arası diaologda giriyor, bu sefer hem fikir olduğumuz temel noktalarda dahi, sırf bu başka özel konu hakkında ister istemez fikir ayrılığına düşüyoruz. Çünkü, siz bunun faydalı olduğuna, şahsım ise tam tersine inanmışız. Sonucu hep beraber göreceğiz, siz haklıysanız bize, biz haklıysak size sonuçta helalleşeceğiz. Amaç kırmadan ilerlemek. Çünkü bazen tansiyon yükseliyor, çok sevdiğimiz insanı dahi istemeden de olsa kırıyoruz. Amaç elbette bu değil ama, münazaranın bir başka yönüde böyle tecelli ediyor. Olmasa, elbette daha iyi.
Neyse, işi ehline verme yönünde devam edelim. Daha hoş olur sanki. Şimdi deniliyor ki işi ehline verin. Güzel, başımız üstüne. Siz de diyorsunuz ki, işi ehline verme hususunda karşımdaki hristiyan dahi olsa veriririm. Kılıç örneğini vermişsiniz. Güzel, hak olan hadis-i şerife uygun bir tarz. Amma; iş yönetimsel anlama girmiş ise, yani başınıza emr tayin etme hususuna girmiş ise; DURUN! Burası çıkmaz sokak. Evet, yahudi de olsa hristiyan da olsa eğer adam iyi fırıncıysa ekmeği bu gayrı müslime pişirttirebiliriz (ki bunun da mahsurları var gerçi de konumuz o değil) kılıçı ona yaptırabiliriz. Ama yönetimsel anlamda yapılacak bir tayin olayında, başınızdaki gayr-ı müslim değil müslüman olacak. Bu hak gerçeği gözardı edemezsiniz. Diyeceksiniz ki, biz onları başımıza mı getiriyoruz, evet başınıza emr tayin ediyorsunuz.
Değil mi ki onların güdümüne girmişsiniz, değil mi ki onlar ne derse siz yapacaksınız, elbette kafirin ekmeğini yiyen kafirin kılıcını sallar.
Sosyal anlamda yapılan her türlü reform, sırf bu ülke halkı için yapılmalı. Yani AB yada ABD istiyor diye değil. Mandacılık zihniyeti, bu ülkenin evlatları tarafından zamanında kovuldu. Yine kovulur. Müslüman bir yahudi yanında çalışabilir, bu onun fikrini kabul ettiği anlamına gelmez. Diyeceksiniz ki, o zaman kafir ekmeği yemiş olmuyormu ? Hayır! Kendisine daha doğmadan önce tayin edilen rızkını yemiş oluyor. Ve bunu da emek vererek kazandığı için, kendi alınteri ile kazandığını yemiş oluyor. Zamanında bunun tersini gayr-ı müslim olanlar yaşadı. Bir müslüman yanında çalışarak nafakasını buradan sağladı. Ama Osmanlının hiç bir savaşına iştirak etmediği gibi, üzerine yükümlülük olarak konulan vergilerini vererek 1. sınıf vatandaşın sahip olduğu sosyal imkanları da kullandı, halen de öyle. Oysa, bu Ab denilen konu işin içine girince, yarın sizin önünüze montrö'yü koyacaklar. Hadi bakalım bunda da reform diyecekler. Yani bunun sonu gelmez.
Bakın, üç beş çapulcu diye diye gelinen noktaları görün. Daha geçen gün Van'da, arkasından Diyarbakır'da olan olaylara bakın. Evet, olaylar ve mecraları farklı belki ama altında yatan zihniyete bakınca, gerçeğin buaralara geleceğini kestirmek o kadar da zor bir şey değil.
Bir paçavra bezini bayrak, aşağılık, çirkef bir köpeği başkan diye kabullenen koca bir ırk nerelere geliyor. Oysa bu insanların ataları çanakkalede bizim dedelerimiz ile birlikte savaşmıştı. Ama n'oldu ? Eğitimsiz kaldılar, sistemli bir şekilde yoksulluğun içine soktular. Elbette kökeninde imkansızlıklar içerisinde yaşanılan acılar var. Ama bu sadece güneydoğu için geçerli değil, Türkiye'nin en batısında da geçerli. Yoğunluk güneydoğu olunca ve buraya da dış mihraklar el atınca, yani tam bir proveke mekanizması kurulunca insanlar olaylara hazır potansiyel bir topluluk haline getirildi. Asker kırsalda tam bir gerilla savaşı veriyor. Karşında toplu bir ordu yok, vurup kaçan bir insan var. Dolayısı ile elbette zaman alıyor. Neyse, konuyu dağıtmayalım; bunun getirdiği gerçeği oturup düşünmemiz lazım. Nedir buna etken diye düşünmek gerekir. Elbette eğitimziliktir. Sen bu eğitimsizliğe önem vermezsen, senin o boşluğunu gelir birileri istediği gibi doldurur. Nitekim gelinen nokta da budur. Oysa sen, devlet olarak bunu kendi halkın olduğu için yapmalısın. Ne AB ne ABD burada kriter olmamalı. Halkını hiç kimseye peşkeş çekmemelisin. Kİ; işte o zaman senin halkın, senin yolunda cansiperane davransın. Bu Ab muhabbeti başladığından beri güneydoğu durulmuyor. Ya Allah aşkına birazcık izan lütfedin, Ab eşbaşkanı olduğu dönemde Almanyalı parlementerlerin ziyaret güzergahına bakın. Bu kadarını da mı görmüyorsunuz. "AB'nin yolu Diyarbakırdan geçer" sloganını ne çabuk unuttunuz. claudıa roth denilen yeşil canavarı ve arkadaşlarını hangi göz ile izliyorsunuz. Orhan Pamuk gibilerine arka çıkanların arkasında duranları görmezden gelemezsiniz. Ard niyet ararım.
Lütfen, Üstad (k.s.) gibi çok değerli ve mümtaz insanı bu AB muhabbeti içine almayalım. Çünkü, bilen de konuşuyor bilmeyende. Kalkar birisi, O'nun (k.s.)gibi bir insan hakkında (Allah korusun) ileri geri konuşur, bizi üzer ve içimizi acıtır.
Üstad'ı (k.s.) anlamak lazım. Nörşin neresi bilmek lazım. Çok söz gayedeki amacı örtüyor diyor ya İmam-ı Rabbani (k.s.) bizimkisi de o hesap yani.
Seyyid olup da kimlerden, ne şekilde nemalanan varsa açık açık izah etmek gerek. Töhmet altına almayalım kimseyi. Varsa öyle yapan beraber kınayalım ve insanları uyaralım, yoksa; başkalarının muhabbet kaymasına vesile olmayalım. Benim mürşidim Nakşibend yolu ile süluk eder ve Hazreti Hüseyin (r.anh) yolu ile ana ve baba tarafından Seyyiddir, bir başkasından nemalanmak şöyle dursun, bir çok insan O'nun (k.s.) zahiri ve manevi değerlerinden her daim faydalanmaktadır. Bu konuya da ayrı bir açıklama düşerseniz kendi adıma sevinirim. Rahatsız oldum çünkü.