Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Kabir Hayatı

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
O zaman bu ayeti çözersen mesele hallolur seyfullah..
Kabirde kıyamete kadar azap çeken ve bilmem kaç asır önce ölen fir'avnın bir saat ile kurtulacağı tezi, hem saçmadır ve hem mantıkdışıdır..
Yani, kıyametin aslında firavn için bir kurtuluş vesilesi olması lazım, çünkü, heşredilme süresince bile olsa, yanmayacaktır.. ama maalesef ayet öyle demiyor..peki ne diyor.. buyur, bunuda rasih'lerine başvurarak sen bul..


Rum suresi 55 Saat gelip kıyamet koptuğu gün, günahkârlar dünyada bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle çevriliyorlardı.

şimdi benden senin gibi yorumlamamı istiyorsun. ozaman ben yorumluyorum izle beni, evet bizlerde onu diyoruz kabir hayatı dünya hayatındna farklıdır, sorarım 60 yetmiş sene dünyada kalanlar bir saat bile kalmadık diceklerse, kabirde hayatında kalanlar ne dicekler bilmiyorum. sana geçmişini anlat desem 1 saat anlatıcak bir şey bulamazsın. onun için dünya hayatı çabuk geçer , ama kabri hayatı dünya hayatına benzemez.. hatta şuheda içinde bahseder ya onlara ölü demeyin onlar diridirler ama siz anlıyamazsınız ya bunlarda şuan neerde yaşıyor? madem diriler? demkki yaşadıkları bir yer var. işte onlar tekrar diriltilmicekmi? hesaba çekilmicekmi? diriltilceklerse ee yaşıyorlar? anlatabiliyoprmuyum? işte o hata dünya hayatından farklı bir hayat , ayetse dünya hayatı için söylüyor bana kabir hayatını yalanlıyan bir ayet verirsen sevinirim... ayetleri daha dikkatli secelim...
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
tamam kardeş, demekki koçlu-kuzulu bir ahret isteği seninkisi, peki, iradesiz bu hayvanlar acaba ne ile hüküm görecekler orada..
enteresan bir fikir estirme..

bunu ben söylemiyorumki ayet söylüyor.. yalansa yalan diyin.. ozaman küçük kız çocuğuna sorulur hangi günahtan dolayı ödlürüldün? bana ilmimin üstünde soru soruyorsun? diyorsunki ben bilmiyorum ee tek boynuzlu çift boynuzludan hakkını alıcak ahirette ayet öyle diyor peki Rabbimin muradı nedir? ozaman bunu işin ehline danışalım... yani müteşabihleri tezekkür edebilen ulul elbaba.
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
Selam,Seyfullah kardesim hala anlamadim bu ayetin kabir azabiyla ne ilgisi var hala cözemedim ama su son sordugun soru aslinda bütün olayi acikliyor yani Allahin KITABINDA olmamasi size bunu oraya sokmaya hak kazandiriyor öylemi?o iki boynuzlunun haline gelince gercekten cok yazi bu kadar saf dil olmak zorundami bu Ümet?

ee soruyu birde şu şekilde soralım, yani Allahin KITABINDA açık bir şekilde olmamasi size bunu yalanlamanızı hak kazandiriyor öylemi? nede olsa müteşabihlerde ne var bilmiyorsunuz? eee peki hiç korkmuyormusunuz yalanlarken, hadi desekki secde yok, bizi yalanlayın çünkü açık bir şekilde belli, hadi ruku yok desek yalanlayın. ama görmediğin herşeyi yalanlarsanız, bu gün kalkıp Allahı görmeidği için yalanlıyan ateistten farkınız kalmaz...
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Seyyid sibgatullah el arvasi Haz.Kabir azâbiyla ilgili olarak buyurdu ki:

Kabir azâbi, dünyâ sevgisini âhiret sevgisine tercih edenlere olur. Ikisinin sevgisi müsâvî, yâhut âhireti dünyâdan çok sevene kabir azâbi yoktur."

Bid'atlerden ve kötülüklerden sakinmak husûsunda buyurdu ki:

"Bid'atlerin hepsi karanliktir. Onlarda güzellik yoktur. Bizim yolumuzun üstünlügü, bid'at karismamis olmasidir. Ortadan kalkan her yol, bid'at yüzünden kalkmistir. Farzlarla yetinip, bid'atlerden kaçinan kimse, bir bid'at isleyip, birçok tâatler yapip hâl ve mevâcide kavusandan üstündür."

"Bu son zamanlarda sünnet, bid'atler arasinda, gece karanliginda isik saçan inci gibidir. Zaman, dînin garîb oldugu zamandir. Bunun için bu zamanda talebeye az bir gayretle, orta zamanlardaki çetin mücâhedelerle elde edilenden daha çok sevâb verilir."

"Bir sey için olan hirs ve gayret, ona olan sevginin netîcesidir."

"Müminin kabrinde yüzünün kibleden çevrilmis görünmesi, dünyâ sevgisi üzerine ölmesindendir."

"Hasedden zararli kalb hastaligi yoktur. Âlimlerin âfeti de ondandir."
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Kabirde hayat ve azap:

Kabirde hayat ve azap:

Kabir ve azap-1-

Kabir azabı konusunu açıklarken bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir.
Birincisi: Kabirin içinde hayat ve azap.
İkincisi: Hayat ve azap kabirde olmayıp, öldükten sonraki dirilişe kadar geçen sürededir. (Berzah)

Birincisi:
Kabir içinde azap olabilmesi için, ruhun, kabirde cesede geri dönmesi gerekir. Böyle olması lazım geldiğinden de konuyla ilgili tüm rivâyetlerde, ruhun cesede döndüğü ve azap meleklerinin ruh maalcesed azap ettikleri söylenir.


Rivâyetler:
Hadis kitapları, Kabir Azabı’nı konu eden tüm rivâyetleri toplamışlardır. İmam Buhârî Sahih’inde, Cenaze Kitabı bölümünde konuya ait “Kabir Azabı Hakkında Gelen Hadisler” başlığı altında (86. Bab) 8 adet rivâyete yer vermiştir. Ayrıca “Kabir Azabından Allah’a Sığınma” ve “Gıybet ve Sidikten Dolayı Kabir Azabı” ve de “Ölüye Sabah Akşam Kendi Oturacağı Yerin Gösterilmesi” başlıkları altında açtığı bablarda da birer rivâyete yer vermiştir.
Zikrettiğimiz bu bölümlerde, “Hz. Aişe’nin bir Yahudi bayandan kabir azabını öğrenip, efendimize onaylattığı, Efendimizin kabir azabı ile ilgili ümmetine bir hutbe irat ettiği (enteresandır ki, bu hutbeyi rivâyetçiden başka nakleden sahabe olmamış), Yahudi mezarlığında Yahudilerin azap çektiklerini efendimizin bildirmesi, Efendimizin sürekli kabir azabından korunmak için duada bulunması, gıybet ve sidik sıçramasının kabir azabına neden olacağı, ölen insana sabah akşam oturacağı yerin gösterilmesi” yer alır. Biz burada konuyla ilgili aynı hadisin Buhârî ve Tirmizî’deki şeklini, kelimesi kelimesine size sunuyoruz

[[/B]B]Buharî, Kitab-ül Cenaiz 128 numaralı rivâyet:[/B]


“.... Enes ibn-i Malik onlara şöyle tahdis etmiştir: “Rasülüllah şöyle buyurdu: “Kul, kabri içine konulduğu ve arkadaşları ile cemaati geriye dönüp gittikleri zaman –ki ölü bunların yürürken çıkardıkları ayakkabılarınnın seslerini bile muhakkak işitir- ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona:
_ Şu Muhammed adlı kimse hakkında ne der idin? Diye sorarlar.
Bu soruya muhatap olan mü’min kul:
_ O’nun allah’ın kulu ve rasülü olduğuna şehadet ederim, der. Bunun üzerine melekler tarafından:
_ Cehennemdeki oturacak yerine bak. Allah bu azap yerini senin için cennetten bir oturacak makama tebdil etti, denilir de o mü’min kul, cehennem ve cennetteki o iki makamını beraberce görür”.
Katade: “O mü’mine, kabri içinde bir genişlik verileceği bize zikrolundu” dedi ve sonra yine Enes hadisine döndü. Rasülüllah şöyle buyurdu:
“münafık ve kafir olan kula gelince, ona da:
_ Ben O’nun hakkında bir şey bilmiyorum. Ben sadece insanların onun hakkında söyleye geldikleri sözü söylerdim, diye cevap verir.
Bunun üzerine ona:
_ Anlamadın ve uymadın, denir ve ona demirden tokmaklarla öyle bir vuruş vurulur ki, derhal şiddetli bir sayha ile bağırır. Bu bağırışı insan ve cinlerden ibaret olan iki ağırlıktan başka bu ölüye yakın olan her şey işitir.”

Tirmizî, Kitab-ül Cenaiz 70 numaralı rivâyet:

“Ölü kabre konulunca birine Münker, diğerine Nekîr denilen iki siyah, çakır gözlü melek gelir. “Bu adam hakkında ne diyorsun?” derler. O da hayatta söylediği gibi:
_ O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim, der. Melekler:
_ Senin böyle söylediğini biliyorduk, derler.
Sonra onun kabrinde, yetmiş çarpı yetmiş arşın yer açılır, kabrinin içi aydınlatılır. Ona:
_ Uyu, denilir. O der ki:
_ Gideyim, aileme haber vereyim. Melekler derler ki.
_ Gelin gibi uyu. Kendi ailesi içinde en sevdiği kimseden başkasının uyandıramayacağı gelin gibi uyu. Tâ Allah onu yattığı yerden kaldırıncaya kadar. Münafık ise:
_ Ben onun hakkında insanların bir şeyler söylediğini duydum, ben de öyle dedim. Bilmiyorum, der. Melekler derler ki:
_ Zaten biz senin böyle dediğini biliyorduk!
Toprağa da:
_ Onu sıkıştır! Denilir.
Toprak onu öyle sıkıştırır ki kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah kıyamette onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona böyle azap edilir.”



Aynı rivâyetin sağlam addettiğimiz iki kaynak kitaptaki şeklini gördünüz. Aslında ikisi aynı rivâyettir. Fakat ağızdan ağıza, dilden dile dolaşırken içine bir sürü saçmalıklar sokulmuştur. Herkes peygamberin adını kullanarak kendi düşüncelerini müslümanlara empoze etmiştir. Rivayetlerin içinde cümle düşüklükleri, anlam bozuklukları, birinci şahıstan üçüncü şahısa geçmeler vs. gibi bozukluklar vardır. Biz bütün bunlardan Rasülüllah efendimizi tenzih ederiz. Bu rivâyet yine Enes ibn-i malik çıkışlı olarak Buhârî’nin yine Cenazeler Kitabı’nın 67. Bab, 94 numarada yer alır. Yine yarı yarıya sözcük değişiklikleriyle. Lütfen inceleyiniz.
Rivâyetler içinde bir de Buhârî’nin Cenazeler Kitabı, 93. Bab 140 numarada verdiği uzun bir rivâyet vardır. Ki bu rivâyette, Peygamber Efendimizin, sabah namazlarını kıldırdıktan sonra cemaate dönüp, “içinizde rüya gören var mı?” diye sorması, rüya görenlerin anlatması, ama bir gün kimsenin rüya görmemiş olduğu, o gün Peygamber Efendimizin, “bu gece ben gördüm” diyerek anlattığı, âhirete ait uzun bir rüyayı anlatmasından söz edilir. Haberi mütevater olması gereken bu rivâyet maalesef haberi vahıd’dir. Yani yüzlerce sahabenin bunu aktarması lazım gelmektedir. Zira, denildiğine göre bunu Rasülüllah efendimiz mescidindeki tüm sahabeye sormaktadır, anlattırmaktadır ve kendisi de mescidinde anlatmıştır. Enteresandır ki bu olayı sadece Semre b. Cündep nakletmiştir. Ayrıca biliniyor ki, rüyanın ilimde ve dinde değeri yoktur. Sakın ha, vahy ile olduğu iddia edilmesin, o zaman bu rüyanın Kur’ân’da yer alması zorunlu duruma gelir.
Metinleri incelediğimizde görüyoruz ki, Kütüb-ü Sitte’de de yer alan bu rivâyetlerin tümü Kur’ân’a zıttır. Bırakın diğer, sıradan hadis ve İlm-i Hal kitaplarında yer alan binlerce rivayeti. ( Kur’ân’a zıtlıklarını kendiniz tespit edemezseniz bilgi verin. Açıklamalarını bildireyim.)İşte İslam düşmanları surda gediği bu rivâyetler ile açıp içimize, Yahudi, Hint fikirlerini İslam inançları olarak yerleştirdiler. Ayıklayın ayıklayabilirseniz.
Yukarıdaki rivâyetlerin hepsi Haber-i Vâhıd mertebesindedir. Haber-i Vahıd olan rivayetler İnanç konularında delil, hüccet kabul edilmezler. Ayrıca aynı rivâyetin elden ele dilden dile dolaşırken ne şekillere dönüştürüldüğünü sizler de fark ettiniz. Meallerdeki çarpıklıklar, anlam bozuklukları, ilaveler ve eksiltmeler bizim meallendirmemizden kaynaklanmadı. Orjinalinden titizlikle aktardık. Evet, kabir azabı ile ilgili rivayetlerin tümü Kur’ân ile çelişir. Hem de bir çok açıdan çelişir. Biz örneği, ruhun cesede döneceği cihetinden vereceğiz. Diğer cihetleri siz tespit edebilirsiniz..Bakınız:

Yasin suresi âyet 31:

“Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattık. Onlar bir daha kendilerine dönmemektedirler.”

Mü’minun suresi âyet 99, 100:

“Sonunda, onlardan birine ölüm geldiğinde, der ki:”Rabbim, beni geri çevirin,
ki, geride bıraktığımda salih amellerde bulunayım.” Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir berzah/engel vardır.”
Bakara suresi âyet 28:

“Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.”

Not: Dünyada iken ölüp de, mucize niteliğinde tekrar ruhu cesedine döndürülenler de vardır. Bunlar:
Bakara suresi âyet 243:
“Ölüm korkusuyla binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara “ölün” dedi de sonra onları diriltti. Şu bir gerçek ki Allah,insanlara karşı lütufkardır. Fakat insanların çokları şükretmezler.”


Âyette kısaca değinilen olayların teferruatı Kitâb-ü Mukaddes’te yer almaktadır: Peygamber Hezekiel (Biz Zülkifl olarak biliriz) İsrailoğullarından bir grubu savaşa teşvik etmiş. Onlar korkup isteksizlik göstermişler. Allah da onları öldürüvermiş. Sonra Hezekiel’in (Zülkifl) duasıyla Allah onları hayata döndürmüş. Kitab-ü Mükaddes 825-826.

Bakara suresi 259:

“........... Bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıllık bir süre için öldürmüş, sonra diriltmişti. “Ne kadar bekledin?” demişti. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim.” dedi. .....”
Olayın teferruatı âyeti kerimenin tamamından bakılmalıdır. Biz burada söz edilen kişiyi Üzeyr As. olarak tanıyoruz.

Bunlara şeksiz ve şüphesiz imanımız vardır ve olmalıdır. Bunların içeriği konumuz dışındadır.Zira bunlar mucize niteliğindedir.
Ruhun kabirde cesede dönmesi Hint kültüründe mevcut bir inançtır. Kabir azabı yukarıda ki rivâyetlerde gördüğünüz gibi Yahudilerden geçmiş de olabilir.Hinduların inançlarında kuyruk sokumunun büyük sırları vardır: “İnsanın omurga kemiklerinin ortasından beyne ulaşan bir boşluk vardır. Alt kısmında da kuyruk sokumunu da içine alan, çok sağlam yapılı kapalı bir üçgen bulunmaktadır.Eğer mücâhede ile bu üçgeni kapatan sed açılırsa beyinle üçgen arasında bir bağlantı kurulur. O zaman zır cahil olan birisi bile dünyanın tüm bilgilerine kavuşur.”
Tasavvufçular, kuyruk sokumunun, ilim ve sır yeri olduğunu, ibadet ve ruh terbiyesiyle, kuyruk sokumu ile beyin arasındaki mechul seddin açılacağını ve o zaman insanın bütün ilimleri öğrenmiş olacağını söylerler.
Görülüyor ki, tasavvufçular, Hint felsefesini kendilerine şiar edinmişler. Kuyruk sokumunun ilim ve sırlar kaynağı olması düşüncesi, kuyruk sokumunun ölmeyeceği ve insanın hem kabirde hem de mahşerde bu kuyruk sokumundan dirileceği anlayışını getirmiştir. Ve bu doğrultuda birçok hadis de uydurulmuştur.
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Kabir ve azap-2-

Münker ve Nekîr:

Buhârî’deki rivayette sorgucu meleklerin adları geçmez. Tirmizî’de bunlara Münker = Çirkin ve Nekîr = Kötü adları verilir. İlm-i Hal kitaplarını bir tarafa bırakırsak tüm akıllı, izanlı, vicdanlı din adamı ve herkes meleklere böyle isim yakıştırmanın uygun olmadığı kanaatini taşır. Bu Münker ve Nekîr ismi geçmişte de çok yadırganmış, ehli insaf bilginler kesinlikle bunu kabul etmemişlerdir.


Meleklerin (Münker ve Nekîrin) sorgulamaları:

Evet, rivâyetler böyle. Kur’ân’ın bize bildirdiği sorgu ve sorgulama ise şöyle:
Kasas suresi âyet 78:

“O dedi: “Bu servet.................. Günahlarının ne olduğu, günahkarlardan sorulmaz.”

Rahman suresi âyet 39-42:

“O gün günahından ne cin sorguya çekilir ne de insan.
Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayacaksınız?
Suçlular yüzlerinden tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.
Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayacaksınız?”

Mü’min suresi âyet 16:

“O gün onlar ortaya çıkarlar. Hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz. Kimindir o gün mülk? O Vâhıd ve Kahhâr olan Allah’ın”

Casiye suresi âyet 33:

“Yaptıklarının kötülükleri karşılarına dikilmiş, alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıvermiştir.”

Ya Sin suresi âyet 65:

“O gün ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına tanıklık edecek.”

Fussılet suresi âyet 19-23:


“Gün olur, Allah’ın düşmanları, düzenli bir biçimde bir araya toplanıp ateşe sürülürler.
Nihâyet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri yapıp-ettikleri hakkında onlar aleyhine tanıklık edeceklerdir.
Derilerine: “Aleyhimize neden tanıklık ettiniz?” derler. Derileri derler ki: “O her şeyi konuşturan Allah konuşturdu bizi. Hani sizi ilk seferinde O yaratmıştı ya! Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”
Siz, işitme gücünüzün, gözlerinizin, derilerinizin aleyhinize yapacağı tanıklıktan gizlenmiyordunuz. Tam aksine siz yaptıklarınızdan bir çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti ve hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”


Bu âyetlerde suçlulara günahlarında sorulmayacağı belirtiliyor. Ama bu suçluların sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Herkes yaptığından sorumludur.Ancak âhirette, insanın dünyada yapmış olduğu işler o kadar açık biçimde görünecektir ki artık suçlunun suçunu sorup araştırmağa gerek yoktur. Herkesin dünyada yaptıkları, ruhuna işlemiştir. Yaptıklarının izleri, ameline göre alametleri dışa vurmaktadır. Bütün organlar yaptıklarını dışa yansıtmaktadır.
Kur’ân’ı kerim, âhiretteki hesabı, sorguyu- süâli bu kadar net olarak açıklamış olmasına rağmen, İlm-i Hal kitaplarında zayıf ve mürsel rivâyetlere dayanılarak yapılmış Münker ve Nekîr senaryoları kesinlikle uydurmadır. Bu meleklerin “Rabbin kimdir?, Nebin kimdir?” gibi sorular soracağına dair rivâyetlerin uydurma olduğu ortadadır. Kur’ân suçlulara, günahlarından sorulmayacağını, herkesin ne yaptığının ortaya çıkacağını, sorguya gerek bulunmayacağını vurgularken, uydurmacı işgüzarlar, Münker ve Nekîr’e sorular sordurmadan edememişlerdir. Halbuki ölen kişinin alası dışına vurmuştur. Münker ve Nekîr kör müdür ki de o alametleri, o izleri görememektedirler! Gördükleri halde soruyorlarsa biraz ayıp ediyorlar. Melekler böyle yapmazlar. Yapıyorlarsa ve de görmüyorlarsa kesinlikle onlar melek olamazlar. Melek ruhsal varlıktır. Ruh ruhu görmez mi hiç?
Bakınız İnsana neler sorulacak:

Tekasür suresi âyet 8:

“Sonra o gün nimetten kesinlikle sorguya çekileceksiniz.”

Zuhruf suresi âyet 19:

“Rahmân’ın kulları olan melekleri, dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekileceksiniz.”

Yine Zuhruf suresi âyet 44:

“Gerçek şu ki bu Kurân sana ve toplumuna bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

Nahl suresi âyet 56:

“Tutuyor, kendilerine sunduğumuz rızıklardan hiçbir şeyin farkında olmayanlara pay çıkarıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira edip durduğunuz şeylerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz.”

Yine Nahl suresi Âyet 93:

“Allah dileseydi, elbette ki sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırıyor, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzluyor. Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu-süâle çekileceksiniz.”

Enbiya suresi âyet 13:

“Kaçmayın, içinde servet şımarıklığına düştüğünüz yere, meskenlerinize dönün ki, hesaba çekilebilesiniz.”

Yine Enbiya suresi âyet 23:

“O yaptığından hesaba çekilmez ama onlar hesaba çekilirler.”


Bu âyetler, suçluların, Allah adına uydurdukları şeylerden, yaptıkları günahlardan, Kur’ân’a karşı sorumsuz davranışlardan sorulacaklarını bildirmektedir. Bu sorgulama, suçlulardan neler yaptıklarını öğrenme sorgulaması değil; yaptıklarını onların yüzlerine vurup onları azarlama, yaptıkları suçlardan onları hesaba çekme şeklinde bir sorgulamadır. Münker ve Nekîr senaryolarındaki tarz bir soru sorup cevap alma değildir. Bu âyetlerin amacı, insanın, yaptığı hareketlerden, davranışlardan sorumlu olduğunu; suçluların cezalandırılacağını vurgulamaktadır. Yoksa kişinin sorguya cevap verip vermemesi önemli değildir. Çünkü ruh üzerindeki eylemin işaretleri her şeyi ap açık göstermektedir. Görünen bir şeyi sormanın anlamı ve gereği yoktur.

İnsanlar kabire sokuldukları zaman Münker ve Nekîr gelecekmiş. Hesap soracaklarmış. Sonra da kötü işler yapanlara mezarın içinde azap edilecekmiş!! Peki kabire gömülmeyenlerin ahvali nasıl olacak? Mesela, denizde boğulan ve cesedi balıklarca yenilen ya da vahşi hayvanlarca parçalanıp yok edilen birisi, ateşte yanıp kül olmuş birisi, herhangi bir feci kaza sonucu cesedi paramparça olmuş ve kabre konulmamış birisi hatta cesedi dondurulup soğutucuda bekleyen ya da inançları gereği yakılıp kavanozlarda bekletilen birisi. Evet bunların sonu ne olacak dersiniz?
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
şimdi benden senin gibi yorumlamamı istiyorsun. ozaman ben yorumluyorum izle beni, evet bizlerde onu diyoruz kabir hayatı dünya hayatındna farklıdır, sorarım 60 yetmiş sene dünyada kalanlar bir saat bile kalmadık diceklerse, kabirde hayatında kalanlar ne dicekler bilmiyorum. sana geçmişini anlat desem 1 saat anlatıcak bir şey bulamazsın. onun için dünya hayatı çabuk geçer , ama kabri hayatı dünya hayatına benzemez.. hatta şuheda içinde bahseder ya onlara ölü demeyin onlar diridirler ama siz anlıyamazsınız ya bunlarda şuan neerde yaşıyor? madem diriler? demkki yaşadıkları bir yer var. işte onlar tekrar diriltilmicekmi? hesaba çekilmicekmi? diriltilceklerse ee yaşıyorlar? anlatabiliyoprmuyum? işte o hata dünya hayatından farklı bir hayat , ayetse dünya hayatı için söylüyor bana kabir hayatını yalanlıyan bir ayet verirsen sevinirim... ayetleri daha dikkatli secelim...

ve bu konuda son sorum..


İnsanlar kabire sokuldukları zaman Münker ve Nekîr gelecekmiş. Hesap soracaklarmış. Sonra da kötü işler yapanlara mezarın içinde azap edilecekmiş!! Peki kabire gömülmeyenlerin ahvali nasıl olacak? Mesela, denizde boğulan ve cesedi balıklarca yenilen ya da vahşi hayvanlarca parçalanıp yok edilen birisi, ateşte yanıp kül olmuş birisi, herhangi bir feci kaza sonucu cesedi paramparça olmuş ve kabre konulmamış birisi hatta cesedi dondurulup soğutucuda bekleyen ya da inançları gereği yakılıp kavanozlarda bekletilen birisi. Evet bunların sonu ne olacak dersiniz?
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Kişi öldükten sonra Ruhun bedene dönmediğini söylüyorsun o halde Peygambere a.s nasıl salavat getirirsin nasıl selam söylersin ?

Ahh candaşım ahhh.
İşte ümmete sokulmuş ikinci bir sıkıntı..
Salavat konusunu biz peygambere selam göndermek olarak algılarız hep..
ama maalesef bizim kuru selamımızın peygambere ne yararı vardır.. diye düşünmedik hiç..

VAKTİN VARSA YAZIYI MUHAKKAK OKU KARDEŞİM..



Salavat geirmek/salavatı şerife



Maalesef din diye inandığımız ve yaşadığımız Ku’an’daki halis/saf Allah’ın dininden başka bir şey durumundadır. Dil-din ilişkisi açısından hareketler yüzlerce kavramın içi boşaltılmış, binlerce sözcüğün anlamı saptırılmak suretiyle kimsenin işine yaramayan (din tüccarları hariç) bir ucube din ortaya konmuştur.
“Salavat getirme”, “salavatı şerife okuma” da yukarıda değindiğimiz maddelerden bir tanesidir. Ki bu konuya ahzab suresinin 56. ayeti yanlış mealler verilmek suretiyle ve de yanlış tebyinlerle (onlar maalesef tefsir diyorlar) tahrifat yapılmıştır. Öyle ki çeşit çeşit salavatı şerife modelleri (salaten tünciye, salat an nariye, salatı terficiye vs. gibi) oluşturulmuş ve bu model model salavatları okumak her ibadetin önüne geçirilmiştir. Dikkat ederseniz görürsünüz ki camilerde imam namaz sonrasında okuduğu duadan (yaptığı dua değil, zira o da şablon) sonra “lillahil fatiha” der. Yani,Allah için bir Fatiha okuyun der. İşte bu sırada fatiha okumaz, Herkes “Allahümme salli ala seyyidina… diye salavat okur. (Buna iyi dikkat ediniz.) Şefaat buna bağlanmış ve salavat getirmekle ilgili onbinlerce hadis uydurulmuştur.İşte ayet. Herhangi birkaç mealden sunalım, sonra da olması gereken meali sunalım ve gerekli talileri yapalım.

Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.
(Ali Bulaç)
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin (Diyanet meali)

Şu bir gerçek ki, Allah ve melekleri, o Peygamber`e salat ederler/onun şanını yüceltirler. Ey inananlar! Siz de ona destek olun/onun şanını yüceltin ve ona içtenlikle selam verin. (Y. Nuri Öztürk)

Muhakkak ki, Allah ve melekleri, peygambere hep salat ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydi ona teslimiyetle salat ve selam getirin! (Elmalılı)

Salavat:

Bu meallere ve daha yüzlercesine bakarsanız görürsünüz ki Allah ve melekler peygambere salavât getirirmiş, Müslümanlar da getirmeliymiş. Yani diğer bir ifadeyle, onlara göre Allah kendi yaptığını, meleklere yaptırdığını biz mü’minlere de yaptırtmak istiyor ve bunu kesin ve vurgulu olarak emrediyor.(!)
Nedir bu salatta bulunmak, salavat getirmek?

Kime sorarsanız sorun, hangi ilm-i hale bakarsanız bakın: Salavât getirmek . “Allahümme salli..... yada bunun değişik versiyonlarını söylemek” demektir.


Maalesef böyle öğrettiler, gerçeği bizden sakladılar, Türkçe diye sundukları da Arapça oldu, kimse de sözcüklerin gerçek anlamını öğrenemedi.
Salavat getirme ya da salavatı şerife okumanın ne anlam taşıdığını anlamamız için “salat” sözcüğünün analizini yapıp sözcüğün gerçek anlamını bulmak zorundayız.
Kur’an’a baktığımızda göreceğiz ki Ahzap suresi âyet 43 de ifade edildiğine göre Allah ve melekler sadece peygamber efendimize değil biz mü’minlere de karanlıklardan nura çıkmamız için salavât (!) getiriyorlar. Bunda hiç şüpheniz olmasın.
Ayrıca Bakara suresi âyet 157 de Allah’ın denemek için korku, açlık, mal noksanlığı, can noksanlığı, meyveler-ürünler noksanlığı verdiği zaman sabredip, kendilerine bir musıbet isabet ettiği zaman teslim olup muhakkak biz, Allah içiniz ve şüphesiz ona dönücüleriz” diyenlere “rabblerinden “rahmet” ve “salavât (!)” vardır. deniliyor. Kısaca Allah sabırlılara da salavât (!) getiriyor.
Ayrıca Tevbe suresi âyet 99 ve 103’te Peygamberin salavatından (!) bahsedilir. Mutlaka okuyup anlayınız.

Şimdi bu yanlış “salavat” anlayışına göre oluşan istifhamları bir düşünün. Allah, peygamberi ve kulları için kime salavât getirsin?
Niçin getirsin? Nasıl getirsin? Zira yaratan O, yaşatan O, affedecek O, Maliki yevmiddin O. Öyleyse bunun mantığı ne? Allah Cc. kendisi melekler bir salavât korosu mu kurmuşlar da bizleri de o koroya katılmaya dâvet ediyorlar? Bizim sabah akşam yüzlerce kez getirdiğimiz salavâtın kime ne faydası var. Kime ne faydası olur? Peygamberini affedecekse, ona merhamet edecekse bize yalvarttırarak edeceğine direkt kendisi affediverse olmaz mı?

Kılıf hazırlanmaya çalışılmış: Efendim, salât Allah’a nispet edilirse “kullarına rahmet etme “anlamına, meleklere nispet edilirse “Allah’tan kullar için af dileme” anlamına, kullara nispet edilirse “duâ” anlamına gelir. Bu tarz hileler meselenin daha girift hal almasından başka bir işe yaramaz.. Bu mânâlar, maalesef işin içinden çıkılamadığı için uydurulmuştur. Hakikatle alakası yoktur. Bakara suresi 157. âyete iyi dikkat ediniz. Orada “ İşte böyleleri üzerine Rablerinden salavât/destek/ yardım ve bir rahmet vardır.” buyurularak “rahmet” ve “salâvat”’ın ayrı ayrı şeyler olduğu ifade edilir. Öyleyse bu meselenin hakikati nedir? Bu meselenin hakikati salât sözcüğünün hakiki anlamına dönmek ve ondan sapmamaktır.

Gelelim tahlile:
“Salât” sözcüğü yapı olarak görünüş itibariyle “saly” ve “salv” köklerinden türemiş olabilir. Dilbilgisi kurallarına göre her ikisi de olabilir. Zira her iki sözcük de “nâkıs”tır. Yani son harfleri harfi illettir. Dikkat çeken bir husus da “salv” kökünden olan kalıpların çekimlerinin bir çoğunun “galb” neticesi “ya” ya dönüşmesidir. Ki, üzerinde ciddi bir araştırma yapılmazsa bu bir çok karışıklığa neden olabilmektedir.
Biz Arapça’daki bu mastarlar üzerinden tahlil ve anlamını açıklayalım. Birincisi:
Saly: Ateşe atmak-ateşe girmek anlamına gelir. Bu mânâda el Hakka suresi 31.âyette kullanılmıştır:
“Sonra cahime (cehennem) sallayın onu. (sallûhû)”
Bu kökten türemiş olarak ve bu anlamda Kur’ân’da “islavhâ, yeslâ, veseyeslavne, seüslîhi, layeslâhâ” gibi farklı kalıplar ile bir çok kez yer alır.
Türkçe’deki sallamak ve yaslamak sözcükleri de Arapça’daki “Saly” sözcüğünden gelmiştir.
İkincisi:
Salv: İsim olarak uyluk, fiil olarak “uyluklamak” yani uylukları hareket ettirmek demektir. Ki kişi herhangi birisinin sırtındaki yüke veya herhangi bir hayvana yüklenmiş ağır yüke destek vermek isterse uyluğun (bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü) birini kaldırır, uyluğu yatay haline getirip yükün altına uzatır, destek sağlar.

“Salât” sözcüğünün aslı “salvet”tir. Kelime nakıs (sonu harfi illetli) olduğundan genel dilbilgisi kuralları gereği “salât” şekline dönüşmüştür. Bize göre “salât” sözcüğünün kökü kesinlikle “salv” dır “saly” değldir. Zira kelimenin çoğulunda kelimenin asıl harfi olan “vav” açıkça ortaya çıkmakta; çoğulu “salavât” olarak gelmektedir. Bunun bir çok örneği daha vardır. Meselâ “gazâ/savaştı” sözcüğü aynı konumuz olan “sallâ” (mastarı salât’tır) sözcüğüne benzer. Onun mastarı “gazve”, Gazve’nin çoğulu “gazevât” olarak gelir. Diğer fiil çekimlerinde de “gazâ”nın “vav”ı, ya “ya”ya kalb olur yahut da düşer yok olur.
“Saly” sözcüğünün anlamı ile “Namaz, dua yakarış, çaba, gayret, destek” anlamları arasında herhangi bir anlam ilişkisi kurmaya da imkanı yoktur.
Eğer “salât” sözcüğünün kökünün “saly” olduğunu varsayarsak çok enteresandır ki Kevser suresindeki “salli” emrinden “onu ateşe at” ve Ahzab suresi 56. ayetteki “sallû aleyhi” den de Muhammed’i ateşe sallayın, atın” anlamı çıkarmamız gerekir.
Doğal olarak sözcükler yan anlamlara kayarlar. Ama hep ana eksen etrafında olur bunlar. Kesinlikle ana eksen kaybolmaz. Ki örneklerini “Nahr, Ebter” sözcüklerinin tahlillerinde görebilirsiniz.
Tamam böyledir ama yine de bu çok ciddi meselede her insanın zihninde bir “acaba” mutlaka kalır. İşte o istifhamı Kur’ân zihnimizden çeker alır. Zira “Salv, Sallâ, salât” sözcüğünün açık anlamı 75/Kıyamet suresinin 31, 32. âyetlerinde çok bariz olarak açıklanmıştır. Ki orada bu sözcüklerin karşıt anlamları da verilmiştir. Şöyle ki: “Felâ saddaqa velâ Sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ = O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.” Âyette dört eylem yer almış, ikisi diğer ikisinin karşıt anlamı olarak gösterilmiştir. Âyette “saddaka”nın karşıtı “kezzebe” Yani “tasdik etmenin” karşıtı “tekzib etme”; “sallâ” fiilinin karşıt anlamı olarak da “tevellâ = sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lakayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik, ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek ” fiili gösterilmiştir. “Tevellâ” sözcüğü kalıbı itibariyle süreklilik anlamını taşır. Buradan hareket edersek “sallâ”, “tevellâ”’nın karşıtıdır. Yani anlam olarak “destek olmak, seyirci kalmamak” anlamındadır.
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
salavat meselesi..

İş burada bitmedi. Salât sözcüğü nasıl yanlış girdiyse İslâmi hayatımıza, “selâm” ve “teslîm” sözcükleri de yanlış girmiş durumdadır. Âyeti celilenin “ve sellimû teslimen” kısmının da tavzih zarureti doğmuş durumdadır. Zira elinize hangi meali alsanız âyeti celiledeki bu, mü’minlere verilen ikinci görev için “....ve tam bir teslimiyetle selam veriniz!” dendiğini göreceksiniz.(Bazı kelime farklılıkları olabilir.) Halbuki sözcüklerin gerçek manaları üzerinde dikkat gösterilse kolay kolay bu hata yapılmaz. Şöyle ki:
Âyette geçen “sellimû” ve “teslîmen” sözcüklerinin kökü, “slm” harflerinden oluşan muhtelif harekelerle de ifade edilebilen “selm, silm” kökleridir. Hangisi kabul edilirse edilsin manasında “selâmetlik” yani eski tabirle “isabeti mekruhtan emin olmak” anlamını taşır.
Konumuzdaki “sellimû” ve “teslimen” ifadeleri ise mezidattan “tef’il” babından emri hazır ve mastardırlar. Bu babda anlam: “emin etmek, korumak, güvenlik sağlamak”’tır.( “Sellemehüllah, Allah onu korudu, onun güvenliğini sağladı.” diye kullanılır. Burada mana: “ve tam bir güvenlik sağlamak suretiyle Peygamberin güvenliğini sağlayınız!” demektir. Yoksa “padişahım çok yaşa”, “yaşasın kral” misilli şeyler bir şey ifade etmez. Padişahı çok yaşatmak için, kralın yaşaması için canla başla çaba harcamak gerekir. Laf ile lak lak değil.

Şimdi bahsimizde yer alan âyetin manası şöyle olur:

Ahzap suresi âyet 56:

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!”

Örnek verdiğimiz ayetlerin de gerçek ifadesi şöyledir:

Ahzap suresi âyet 43.

“O, odur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kendisi ve melekleri (yüsalli aleyküm) sizin için gerekeni yapıyor/ size destek oluyor. Zaten O, inananlara karşı çok çok acıyıcıdır.”

Bu âyetin mealini bir de şu âyetle karşılaştırın. Allah’ın salât’ının nasıl olduğunu ne demek olduğunu ne ma’naya geldiğini kendiniz a de anlayacaksınız.

Hadid suresi âyet 9:

“O, odur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indiriyor. Allah size karşı gerçekten çok çok şefkatli, çok çok acıyıcıdır.”

Görüldüğü gibi Allah’ın salavâtına/yardımından, desteğinden bir tanesi de “Kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indirmesi”’dir.

Ahzap suresi 56. âyetin yer aldığı sure, özel bir suredir. Orada Peygamberimizin özel hayatı, aile hayatı, sırlarını, misyonu, eşlerinin konumu, görevleri ve ayrıcalıkları yer alır.. Konumuz olan âyeti celileyi en iyi dereceden anlayabilmek için mümkünse surenin tamamını okuyup dikkate alınız. Ve bu destek ve güvenlik sağlama görevlerini yapmayarak peygamberi üzenlerin akıbetinin de neler olacağını 57 ve 58. âyetlerden bakınız. Sakın konu ve pasaj bütünlüklerini bozmayınız
Bir düşünelim: Bu âyetler indiği zaman Sahabe-i kiram neler yaptı? Herkes bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim..” mi dedi? Yoksa varıyla yoğuyla, canıyla harekete geçip Allah yolunda Peygamberimize destek mi oldular, güvenliğini mi sağladılar?
Salavat getirmekle ilgili rivâyetleri inceleyiniz; râvilere ve rivâyetin yer aldığı kitaplara dikkat ediniz. Çoğu kastlı ihanetten kimisi de özendirme amaçlı cehaletten ortaya atılmış şeyler!

Şimdi manzaraya bir bakalım:

Allah,
- “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!” buyuruyor.
Biz de çıkmışız:
- Allahümme salli ala muhammed ve sellim..” Ey Allahım! Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla..... diyoruz.

Ne büyük tezat/çelişki ve ne iğrenç küstahlık!

Bu hal, Maide suresi 20-26 daki konu içersinde 24. âyet: “ Dediler ki: Ey Mûsa! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.”
Beniisrail ile Musa As.’ın vaziyetine benziyor mu benzemiyor mu? Bizimkisi biraz kibarca olsa da!

Allah ve melekler gerekeni sürekli yapıp duruyorlar: (yusallûne, fiilimuzâri sıygasıyla vârid olduğundan bu mânâyı mutazammındır.) Gerekeni yapacak olan, destek olacak olan, peygamberin güvenliğini sağlayacak bu işe çaba harcayacak olan, yerinde oturmayıp kalkıp kımıldayacak olan kısaca bu işle yükümlü olan biziz, biz mü’minleriz.
Peygamber bu gün aramızda olmadığına göre bu görevi destk ve güvenlik sağlamayı toplumda peygamberlik misyonunu (Rasülüllah`ın Medinedeki konumunu; Kur`an`ın tebliği ve tebyinini, İ,müslümanların devlet başkanlığı görevini) sürdüren kişi ve kurumlara yapmalıyız. Ama padişahım çok yaşa! diyerek değil.
 

türkmani

New member
Katılım
1 Ara 2006
Mesajlar
228
Tepkime puanı
3
Puanları
0
Yaş
44
Bence herkes kendi sonunu düşünse çok daha iyi olur.İster kabirde olalım,ister yanıp kül olalımister denizin dibinde olalım.Önemli olan bu dünyadan imanlı bir şekilde ayrıldık mı,Allah ın rızasını kazandık mı.kabir azabı var ya da yok ne farkeder. aslolan cennette cemalullah ı görmek değilmidir.bence öyle.
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
HZ. PEYGAMBERE SALAT VE SELAM GETİRMENİN ÖNEMİ

Sevgili Peygamberimize, mübarek adı anılınca her inanan kişi salat ve selam getirir. Ancak mırıldandığı bu kelimeler ruhunun derinliklerine ne kadar etki etmektedir? Bu kutsal ifadeler, o insanın iliklerine kadar işleyip, bütün canı-ruhu ile erişilmez anlamlar yakalayabilmesine sebep olmakta mıdır? Yoksa ağızdan çıkanı kulak duymamacasına hissetmeden, kalbi çarpmadan ruhsuz bir salat ve selam ediş mi bu?

İşte Sevgili Peygamberimiz Efendimize salat ve selam getirmenin anlamını yakalayabilmek için önce bu görevle sorumlu tutulan "insan"ın, Kur'an önündeki konumundan bir nebze bahsetmek istiyoruz.

İnsan adını alan varlık, çeşitli durumlar içinde yaşar. Bu durumlar, insanı hayatın realitesi ile karşı karşıya getirir, hatta onun içine sürükler. İnsan, yaşamını sürdürmek için bu durumları idealleştirmek, yani onlara bir anlam vermek, onlarda bir değer görmek zorundadır.

İnsan, içinde yaşadığı durumlara bir anlam veremediği, onlarda bir değer göremediği zaman onun yapıp-etmeleri sona erer; o artık yaşayamaz. Tek insan, yani fert bu tür durumların içine gireceği gibi, uluslar da bu tür durumların, çıkmazların içine girebilirler. İnsanın bu durumlardan sıyrılabilmesi, onlarla başa çıkması, ancak insanda kendisini yapıp-etmelerine verebilecek bir gücün bulunmasına bağlıdır.

Bu güç imandır. Eğer insan, inanan bir varlık olmasaydı, o zaman onun gerçek durumu nasıl olacaktı? İnanmayan bir varlık yapıp etmelerine nasıl anlam verebilir, nasıl bir değer görebilirdi? Nasıl kendisini yapıp-etmelerine verebilirdi; nasıl kendisini eğitebilirdi? Bu sebeple iman-inanma, insanın temel varlık şartıdır.

O halde Kur'an'ın insanı, şu üç ayrılmaz unsurun bütünüdür:

- İnanan varlık,

- İbadet eden varlık,

- Ahlakî değerleri kişiliğinde ve tarihte oluşturan varlık.

Kur'an'ın insanı, Kur'an'ın mü'mini olabilmek ve bu üç unsuru yaşama aktarabilmek için "bilgi"ye ihtiyaç vardır. Yaşamakta bulunduğumuz çağa bu açıdan, yani bilgi açısından baktığımızda "bilgi"nin gücünün ve ürünlerinin derinliğine hissedildiği görülecektir. Bir düşünürün dediği gibi: "Yüzyılımız, insanlık tarihinin tam ortasından geçen bir kuşak gibidir. Doğduğumuzdan bu yana olup bitenler, doğduğumuz güne kadar olup bitenlere neredeyse eşittir." Hızla gelişen ve değişen bilgi, "yaşam boyu eğitimi" bir zorunluluk haline getirmiştir.

Burada Kur'an'ın ilk inen ayetinin "Oku, yaradan rabbinin ismiyle oku!" (Alak 1) olduğunu hemen hatırlamalıyız. Tamamıyla insan'ı anlatan ve insanî olanı tespit eden bu ayet, müslümana, yaşam boyu eğitimi zorunlu kılmaktadır. Bu ayet-i kerimeye Kur'anî bütünlük bağlamında yaklaşınca "okumak"tan amacın olan varlık/olgun varlık olduğunu görmekteyiz. Yani Kur'an, günümüzdeki "bilmek, bilmek için" yaklaşımını kabul etmez. Çünkü bilmek, bilmek için olursa insanın gayesi önemli olan varlık olmak olur. Halbuki Kur'an, insanı, önemli varlık olarak değil, değerli olan varlık olarak görmek ister. Yani Kur'an'ın mü'mininin bilgisi hayata aktarılan, yaşama etki eden, hayata dönük olan ve beşikten-mezara sürecinde yaşam boyu eğitimle kazanılmış bilgidir. Yoksa teorik olan ve hayattan soyutlanmış bilgi, lüks için bilgi, bilgi değildir.

“Eğer takva sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara 282)

“Rabbim! İlmimi artır, de.” (Taha 114) ayetleri ve bu konudaki diğer birçok ayet de bu bağlamda anlaşılmalıdır.

Yaşam boyu eğitimin günümüz açısından temel sorunu, "nitelikli bir öğretim-nitelikli bir eğitim" için "bilgi ve bunun aktarılması yöntemi"ni bulmakta yatmaktadır.

Nitelikli öğretim-eğitim, temelinde "anlama"nın olduğu bilginin kazandırılması ile mümkün olabilir. Bilginin aktarılmasında "anahtar kavramların ve temel yapıların kazandırılması" ön plana çıkarılmalıdır.

Bunun sonunda "anlama"ya (yani bilgiyi yapılaştırmayı ve bilgi parçalarının birbirine nasıl bağlanacağını gösteren bir araç olarak anlamaya) dayanarak kazanılan bilginin temellendirilmesi (ezberlenmesi değil), açıklanabilmesi, yeni bilgiler üretilmesi mümkün olabilir. Yani insanın bizzat îmâl-i fikir ederek ulaştığı, kendine mâlettiği, sorgulamayla kendinin kıldığı, kendine dayanarak kabul ettiği bilgi olacaktır.

İşte bir Kur'an ayetine, konumuza temel teşkil eden ve Peygamber Efendimize salat ve selam getirme içeren ayete bu öğretim-eğitim anlayışı bağlamında bakmamızın salat ve selamın anlamını yakalamağa götüreceğini düşünüyoruz.

Şimdi bu ayet-i kerimeyi inceleyelim. Cenab-ı Hak buyuruyor ki

"Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat ile takrim ederler. Ey iman edenler! Haydin O’na teslimiyetle (cânu gönülden) salat ve selam getirin." (Ahzab, 56)

Öncelikle bu ayetteki anahtar kavramların üzerinde durmak gerekiyor. Bu anahtar kavramlar iyi kavranırsa ayetin mesajı anlaşılmış olur. Temelinde "anlama" olan bilgi pratiğe kolay aktarılır.



SALÂT KAVRAMI

Bu kelime sözlükte dua ve tazim (büyütme, hürmet ve ikram etme) anlamlarındadır.

Terim olarak namaz ibadetini ifade eder.

Ahzab suresinde 43. ayette "Hem Allah'ın hem meleklerinin mü'minler üzerine salat yağdırdığından" söz edilmektedir.

Buradaki anlam yukarıdaki, ayette gelen anlam ile aynıdır. Dolayısıyla bu iki ayette salat kelimesi şu anlamları ifade etmektedir:

Allah’tan: Rahmet, övgü, yüceltme;

Meleklerden: İstiğfar, övgü ve yüceltme nimetini kulları için niyaz etmeleri;

Mü'minlerden: Dua, sevgi, övgü. Burada aynı fiil, yani salat etme eylemi Allah ve meleklerine isnad edilmiştir. Bu sebeple bu kelime rahmet ve istiğfarı kapsayan bir hususi inayet (Allah'ın insan için hayır getirici, kurtarıcı, esirgeyici lütfu) anlamını ifade eder.

Hz. Peygamber'e salat etmek ise biz inananlar açısından şu manaları içerir:

- Onu sevmek ,

- Onu yüceltmek, övmek

- Onun için dua etmek.



SELÂM KAVRAMI

Bu kelime sözlükte selam, selamlama, selamet, kurtuluş anlamlarındadır.

Kur'an'da "selam" dünyevî kurtuluş ve selamete (barışa, barışıklığa) olduğu gibi ebedî kurtuluş ve selamete de delalet eder. Bunun için Cennete "Daru's-Selam" = "Selamet evi, barış konağı, barışıklık yeri" denilmiştir. Bununla beraber, selam kelimesi, Kur'an'da ekseriya selamlama ibaresi olarak kullanılmıştır.

"Orada ne bir boş laf ve ne de günaha sokacak bir şey işitmezler. Ancak "selam, selam"dan ibaret bir söz işitirler." (Vakıa 25-26) (Mutluluğa ermiş olanlara Cennette veya buraya girerken söylenilen kelime.)

Müslümanlar arasında "selam" kelimesi ile selamlama, İslamî bir kurum olarak İslamiyetin ilk günlerinden bugüne kadar gelmiştir.

En'am 54'te Hz. Peygamber'e şu şekilde hitab edilir:

"Ayetlerimize inananlar sana gelince onlara de ki: Selamün aleyküm(selam size)!"

Nisa 88'de:

"Size selam verilince, buna daha güzel bir karşılık ile selam veriniz veya onu tekrar ediniz. " buyurulmuştur ve selam getirmenin anlamını iyice bilmek, öğrenmek çok önemli bir meseledir. Yoksa alışkanlık yapar ve yapmıştır da. Olağanüstü olan, sıradanlığa indirgenmiştir.

l. Meşrutiyet yıllarından sonra, Avrupa'da bazı müzakerelerde bulunmakta olan bir Türk heyetine bir Avrupalı; "Sizin istiklal marşınız var mı?" diye sormuş. O zaman Fransa, Almanya gibi bazı Avrupa devletinin marşları mevcut. Türk delegasyonundan biri "Bizim de istiklal marşımız var" demiş. "Söyleyin de dinleyelim" teklifi üzerine heyet üyeleri hep birlikte ltri'nin ünlü bestesini söylemişler. Bittiğinde Avrupalı ev sahipleri, "En güzel istiklal marşı sizinki imiş..." demişler.

Cuma günleri güzel sesli müezzinlerce, kalbinin ve ruhunun ta içlerinden gelen bir nâme ile minarelerden okuyacakları salat ve selam elbette akıl almaz dünya sarhoşluğuna dalmış insanı, bizleri uyandıracaktır, uyandırmalıdır. Salat ve selamın anlamı bizi kendimize getirmelidir.

Netice itibariyle selam sözcüğü Hz. Peygamber Efendimizle ilgili olarak şu anlamı ifade eder: O’na dua edin. Tüm kalbiniz ve ruhunuzla O’nunla işbirliği içinde olun, O’nun örnek-önder kişiliğine teslim olun. Tebliğ ettiklerine karşı çıkmaktan sakının ve bu ilkelere samimiyetle uyun.

Kavramları tartıştıktan ve ne anlamlar ifade ettiklerini sunduktan sonra tekrar ayet-i kerimeye dönüyoruz. Bu ayet bir bilgi, bir de emir içermektedir.

- "BİLGİ"

Hz. Peygamberin mele-i ala'daki mevkiidir. Cenab-ı Hakk'ın salatı, meleklerinin salatı O’nun faziletine, Rabbinin indindeki yüce makamına delalet etmektedir. Yüce Allah, rahmet ve in'amiyle (lütuf); melekleri istiğfarları ve hizmetleriyle Peygamber'e daima tekrim (yüceltme, ululama) etmektedirler.

-"EMİR"

Salat ve selam getirmekle mü'minleri yükümlü tutmaktadır. Farz kılmıştır.

“Sallallahu aleyhi ve sellem”

“Es-selamu aleyke eyyühennebiyyü”

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”

“Es-salatü ves’selamu aleyke ya Rasulallah” gibi dualarla O’nun üzerine Cenab-ı Hakk'ın salavat, 'rahmet ve berekâtını niyaz etmeyi ve selam vererek tekrim etmeyi, hiç incitmeyerek O’nun önder kişiliğine teslim olmayı emir buyurmaktadır.

Bu ayete gramer açısından bakarsak o bir isim cümlesidir. İsim cümlesi devamlılık, süreklilik ifade eder. O halde Yüce Allah'ın, sonra meleklerin Peygamber'e salat etmeleri ebediyete kadar devam edecektir, kesilmeyecektir.

Öte yandan bu cümle son tarafı itibariyle bir fiil cümlesidir. Bu da Allah Teala'nın ve meleklerinin ettikleri salatın kesintisiz ve sürekli yenilenerek her vakit devam ettiği anlamına gelir. Demek oluyor ki salat, sürekli ve kesintisiz bir eylem olarak algılanmalıdır.

Sahabiler, ayet nazil olduğunda selam vermeyi biliyorlardı. Çünkü ilk muallim Hz. Peygamber teşehhüdde okunan,

“Es-selamu aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh” ibaresi ile onlara bunu öğretmişti. Fakat salat getirmeyi bilmiyorlardı. Hz. Peygamber yanlarına gelince:

-Ya Rasulallah size nasıl selam vereceğimizi öğrendik, biliyoruz. Ama size nasıl salat getireceğimizi bilemedik? diye sordular. Hz. Peygamber:

deyiniz." buyurdular.

et-Tac İbnu's-Subki (771/1370) bu rivayete dayanarak salavatların en güzelinin bu olduğunu, çünkü Hz. Peygamber'in ilgili soruya bu şekilde cevap verdiği yorumunu yapar. Salat ve selamın anlamına, yani bu kelimelerin belirttiği, düşündürdüğü şeylere gelince:

Bu ibadet farklı bir ibadet özelliğine sahiptir. Çünkü Cenab-ı Hak bu ayet ile Peygamberine salat etti. Sonra da meleklerine O’na salavat getirmelerini emretti. Bilahare mü'minlere salavat getirmeleri emrini verdi. O halde Yüce Yaradanımızın ve meleklerin yaptığı bir fiili biz aciz kullar neden ihmal ederiz, bilinmez.

-Salavat getirmek Sevgili Peygamberimize olan şükran borcumuzu ifa etmek demektir. Çünkü O, mü'minler için, hatta bütün insanlar için büyük iyilikler yapmıştır. Üzerimizdeki haklarına bir nevi teşekkürle mukabele etme ve O’nu yüceltme imkanıdır. Bu ise Cenab-ı Hakk'ın bir lütfudur.

Salavat getiren kişi birçok manevî hazlara gark olur, lezzetler duyar. Bu ise anlatılmaz, ancak bireyin kişisel tecrübesi ile elde edilir.
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
SALAT VE SELAM GETİRMENİN FAZİLETLERİ

Saymakla bitmez ve kalem onları yazmağa yetişemez

“- Abdurrahman b. Avf (r.a.)'dan, o, Peygamberimizi dışarı çıktığında bir hurma bahçesine kadar izledi. Hz. Peygamber orada birden secdeye kapandı ve secde etmeyi çok uzatınca vefat ettiği endişesine kapıldı. Başına gelip dikkatle bakarken Hz. Peygamber başını secdeden kaldırdı ve ona: "Ne oldu ya Abdurrahman?" diye sordu. O da düşündüklerini aktardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Cibril (a.s.) bana dedi ki: Allah azze ve celle hazretlerinin şu buyruğu ile seni müjdeleyeyim; Sana kim salat ederse, ben de ona salat ederim. Sonra kim selam getirirse ben de ona selam ederim". Bir rivayette Hz. Peygamber: "Allah Teâlâ'ya şükran için secde ettim" buyurdu." (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

“- Allah Teâlâ bana iki melek müvekkel kıldı. Ben bir müslimin yanında anıldım da bana salavat getirdi mi behemehal o iki melek ona “gaferallahu leke-Allah sana mağfiret etsin!” derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevaben "amin" derler. Bir müslimin yanında zikrolundum da bana salavat getirmedi mi behemehal o iki melek "Allah sana mağfiret etmesin" derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevaben "amin" derler."(Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Salavat getirmekten kaçınanlar ise "cimri" olarak tanımlanmıştır. Ve bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur:

"Burnu sürtülsün o adamın ki yanında ben zikrolunmuşumdur da bana salavat getirmemiştir."

Müslüman insanın günlük zikirlerinin olması gerekir. Kur'an ve Hz. Peygamber mü'minleri teşvik edip durmaktadır. Hayatın bu hızlı akışı içerisinde insanın dünya sarhoşu olmasını, insanın kendisini unutmasını, fıtratından soyutlanmasını ancak zikir önleyebilir. Bu sürekli zikir yoluyla insanın kötüden kurtulması için, akılla kavranamayacak olan derin dînî düşünce ve inançlara kadar uzanması umulur. Bu tavır insana din-dünya bütünlüğünü yakalama fırsatı verir. O halde zikir nedir?

Zikir, din ve dünyayı idrak etmektir. Devamlı uyanık olmak, bütün insanî yapıp-etmelerine vahiy ışığında yön vermektir. Ama asla sadece dil ile söylenen, okunan, fakat ruhun ürpermediği, kalbin hissetmediği ve bütün bedenin katılmadığı bir eylem değildir, olmamalıdır. İşte salat ve selam getirme bir zikir türü olarak bize bu anlamlan ilham ederse bir mânâsı olur.

Salat ve selam Peygamber sevgisini artırır. Peygamber sevgisini tadan insan, insanlara sevgi ile yönelir. Yani Peygamber sevgisi bireye, "insan"ı sevmeyi, sevebilmeyi öğretir. Öyle ki bu sevgi insanın, insanlığın mutluluğu için kalbini çarptıran, onu canlandıran bir atılım yapmasına imkan veren bir umut kapısıdır. Çünkü bu bilince erişen mü'min için sevme eylemi, sevilme olarak algılanmaz. Yani o mü'min, nasıl sevilebileceğini, nasıl sevimli olabileceğini değil, nasıl sevebileceğini gaye edinmiştir. Yüce Peygamber'in şu ilkesini hayata aktarmaya çalışır:

"Sizden hiçbiriniz iman etmedikçe Cennete giremeyeceksiniz. Sizler, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmayacaksınız."

Salat ve selam bize "örnek insan"ı gösterir. Ona salat ve selam getirmek kelimelere hayat vermek demektir. Kelimeler ise bilgi ile hayat bulur. Bilgi de okumak ile elde edilebilir. O halde insan, Peygamberini tanımak için okumalıdır. Okudukça sevgisi artacaktır. Çünkü sevgi=bilgi+çabadır.

Sevgiye erişmek isteyen kişinin kendini bilinçli olarak eğitmesi gerekir. Bu bilgilenme ve gayretler bize, o örnek insanın kişiliğinde dünya hayatında "önemli insan" olmaya değil, aksine "değerli insan" olma gayesine yönelmemiz hedefini gösterecektir.

Böylece müslüman "bilgi ve bunun aktarılması yöntemi" olarak salat ve selama bakacak, Hz. Peygamberin şahsında nitelikli öğretim-eğitimin İslamî-insanî bir metodunu uygulamış olacaktır. Bunun yararı, müslümanın bildiklerini yaşayarak örnek kişilik olmağa çabalamadıkça ne fert planında ne aile planında ve ne de toplum olarak mutluluğu, huzuru ve refahı tadamayacağını idrak etmesi olacaktır. Bu tesbiti yaptığı anda dünya ve ahiret mutluluğunun sırrını da yakalamış demektir.

Böyle bir hızlı yaşam akışında "Mevlid" soluklanmak için bir fırsat olsun. Mevlid-Kutlu Doğum bilinci, modern yaşama biçiminin kendi" kutsalını yaratmasına imkan vermesin.

Cuma, Ramazan, Bayramlar, Kandiller ve Mevlid geldi diye sevinelim. Bu sevinç varoluş sırını anlamak için bir fırsattır. Çünkü bu kutsal zamanlar insanî olanı keşfettirmek içindir. İnsan, yanılır, günah işler, hata eder... Ama işte fırsat, temizlenme, arınma için, yani tevbe için kutsal zaman dilimleri... O nedenle "zaman değerlendirme" deyimi yanlıştır. Zaman bizi değerlendirmektedir. İnsanın gayesi zamanın kıymetini bilip "değerli insan" olmaya çabalamak olmalıdır.

Mevlid-Kutlu Doğum:

- Hayattan tad almak için bir fırsattır;

- Dünya ile sağlıklı ilişkiler kurmak için bir fırsattır;

- İnsanın bir yerlere sürüklenmeye karşı oluşudur;

- Başkalarının istediklerini değil, Allah'ın istediklerini yapma arzusunu bütün kuvveti ile iliklerine kadar hissetme imkanını veren bir ilahî nimettir.

Ve nihayet müslüman insanın, bütün bu sayılanları ve iman ettiği bütün ilkeleri kendi yaşamına aktarabilmesi, o insanın İslamiyetin nitelikli öğretim-eğitim ilkelerini hayata taşıması ve elle tutulur, gözle görülür somut bir hale getirmesi ile mümkün olduğu bilincinde olmasını ilham etmelidir. Bu da İslamiyetin anahtar kavramlarının ve temel yapılarının kazanılması, tüm topluma kazandırılması ile mümkün olabilecektir. Bu temele dayalı salat ve selam gibi bütün anahtar kavramların bilgisi, "anlama", "idrak etme" ve "bilincine erme" ile temellendirilmelidir.

Haydin salat ve selam getirmeye!

Haydin dinimizin hayat veren, verecek olan kavramlarını öğrenmeye!

* Ankara Ünv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

KAYNAKLAR

- Alûsi, Mahmud (1270/1853), Ruhu'l-Maani. Daru İhyai't-Turasi'l-Arabi (Bulak baskısından ofset). Beyrut tarihsiz, XXII. c.

- Büyükdüvenci, Sabri, Nitelikli Eğitim Sorunu. Din Öğretimi Dergisi, Mart-Nisan 1992 sayı: 33, s. 60-64.

- Elmalılı, Hamdi Yazır (1942 İst.), Hak Dini Kur'an Dili, Eser Yay., İstanbul tarihsiz, VI. c.

- Heımsoeth, Heinz (1975 Köln), lmmanuel Kant'ın Felsefesi, (çev. Takiyettin Mengüşoğlu), Remzi Kitabevi, İstanbul 1986.

- İbn-i Kayyim, el-Cevziyye (751- 1350), el- Vabilu's-Sayyib mine'l- Kelimi't- Tayyib. (tah. Abdulkadir el-Arnevûd), Mektebetu Dari'l-Beyan, Beyrut 1399/1975, 2. baskı.

- Köknel, Özcan, 2000'li Yıllarda Aile, Çocuk ve Genç, (21. yüzyıl Ansiklopedisi'nde makale), Milliyet Yay., İstanbul 1991.

- İbn Manzur (711/1311), Lisanu'l-Arab (tah. Abdullah Ali el-Kebir; Muhammed Ahmed Hasbullah; Haşim Muhammed eş-Şazeli), Daru'l-Ma'rife, Kahire tarihsiz lll. ve IV. c.

- Mengüşoğlu, Takiyettin (1984 İstanbul), İnsan Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1988.

- İslam Ansiklopedisi, M.E.B. Yay., İstanbul 1966, 1970, X. ve XI. c.

- Mevdûdi (1978 Lahor), Tefhimu'l-Kur'an, İnsan Yay. İstanbul 1986, c:lV

- Özcan, İsmail, İslam Ansiklopedisi, Milliyet yay., İstanbul 1991.

- Pakalın, Mehmet Zeki (1972 İstanbul), Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M.E.B. Yay., İstanbul 1971, 2. Baskı, III. c.

- er-Ragıbu'l-Isfehani (502/1108), el-Müfredat, (tah. Muhammed Seyyid el-Keylani), Daru'l-Ma'rife, Beyrut tarihsiz.

- er-Razi, Muhammed b. Ebi Bekr (666/1267), Mesailu'r-Razi ve Ecvibetuha, (tah. İbrahim Utva Avad), el-Mektebetu'l-İlmiyye, Lahor 1980.

- er-Razi, Fahreddin (606/1209), Mefatihu'I-Gayb. XXV. c.

- Sahavî, Şemsuddin Muhammed b. Abdurrahman (902/1496), el-Kavlu'l-Bedi fi's-Salati ala'l-Habibi'ş-Şefi, el-Mektebetu'l-İlmiyye, Medine-i Münevvere, 1397/1977 3. baskı.

- es-Semerkandi, Ebu'l-Leys (393/1004), Tenbihu'l-Gafilin, (çev. A. Akçiçek), Bedir Yay., İstanbul 1974.

- Siracuddin, Abdullah, es-Salatu ala'n-Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Mektebu't-Turasi'l-İslamî, Haleb 1405/1984.
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Hz. Peygambere selam ve selat getirmenin faydaları saymakla bitmez.. demişsin.. hadi öyle olsun diyelim.. buyur küçük bir deney yapalım..
şu ülkenin 70 milyonu oturup, 24 saat salat ve selam getirsin.. ve bunu, dünyadaki bütün müzlumların kurtuluşu için yapmış olsun.. ve bu olay tam 50 yıl devam etsin.. ne değişir sizce..
kalan 10 milyon insan da, Allahın peygambere tebliğ ettiği vahyi insanlara ulaştırıp, onları ihya etmeye çalışsın, peygamberin ümmetinin ezilmeye ve üzülmeye layık olmadığı fikrinden hareketle, ufuk açıcı projeler üretip, ümmeti güç ve ahlak olarak dünyanın en önde insanları yapsın...
sonuç: 70 milyon mu kazanır, 10 milyon mu?..
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net

ve bu konuda son sorum..


İnsanlar kabire sokuldukları zaman Münker ve Nekîr gelecekmiş. Hesap soracaklarmış. Sonra da kötü işler yapanlara mezarın içinde azap edilecekmiş!! Peki kabire gömülmeyenlerin ahvali nasıl olacak? Mesela, denizde boğulan ve cesedi balıklarca yenilen ya da vahşi hayvanlarca parçalanıp yok edilen birisi, ateşte yanıp kül olmuş birisi, herhangi bir feci kaza sonucu cesedi paramparça olmuş ve kabre konulmamış birisi hatta cesedi dondurulup soğutucuda bekleyen ya da inançları gereği yakılıp kavanozlarda bekletilen birisi. Evet bunların sonu ne olacak dersiniz?

isterse birinin cesedini yakın ve rüzgara atın. siz alemlerinin rabbini onun tuhunu bir yerde kabzedemicek kadar acizmi zannediyorsunuz? Rabbim onu bedene sokmadan önce nerde muhafa ettiyse , o parçalanmış bedenden ayrılan ruhuda orda muhafaza eder azabını tattırır. bir ikincisi, acıyı çeken beden değil orda ruhtur...nasılki rüya aleminde dahi sağlam beden olduğu halde ruhumuz acı çeker. acı çekmek için bedene ihtiyaç yoktur aynı şekilde kabir alemi bir kabre gömülmeis şartı değildir, ne zaman nerden diriltilicekseo bednei olmıyan ruh işte orası onun kabridir orda ona soru sorulucaktır...
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
isterse birinin cesedini yakın ve rüzgara atın. siz alemlerinin rabbini onun tuhunu bir yerde kabzedemicek kadar acizmi zannediyorsunuz? Rabbim onu bedene sokmadan önce nerde muhafa ettiyse , o parçalanmış bedenden ayrılan ruhuda orda muhafaza eder azabını tattırır. bir ikincisi, acıyı çeken beden değil orda ruhtur...nasılki rüya aleminde dahi sağlam beden olduğu halde ruhumuz acı çeker. acı çekmek için bedene ihtiyaç yoktur aynı şekilde kabir alemi bir kabre gömülmeis şartı değildir, ne zaman nerden diriltilicekseo bednei olmıyan ruh işte orası onun kabridir orda ona soru sorulucaktır...

evet seyfullah,
aslında doğruyu yakalamışsın ama tasnifini kafanda tam yapamamışsın,
eğer bildiklerini doğru dürüst yerine oturtursan, bu meselenin çözümüne ulaştın demektir..
yani, bir adım gibi birşey kaldı, sonrası doğrunun tek adresi..
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
39
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
fetih kardesimizin dedigi salavat olayini siz farkli yerden degerlendirmissiniz kim inanirki sadece oturarak salavat getirerek insanlara fayda saglansin

ilk önce calismak bunu göremeyen insan varmidirki acaba

sonra azim ve sabir cünkü hirs bizi basarisizliga ve isyana sürükleyebilir

sonra namaz

sonra tevekkül

bazi seyleri sonralara atmamizin mesela namazi bu namazi son planda tutmamiz degildir basarinin dünyevi islerde bize kazandiracagi faydalarda bir örnek yol teskil etmesi icin sunulmus bir fikirdir
 

yýldýz

New member
Katılım
22 Ağu 2006
Mesajlar
1,359
Tepkime puanı
8
Puanları
0
Zumer
42 : “Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda . Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”
 

gulya

New member
Katılım
20 Ocak 2007
Mesajlar
743
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
Allah razi olsun fetih abi konu icin.bilmediklerimi ogrendim.ama bide sonda fikir tartismalari olmasa... neyse selametle
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Zumer
42 : “Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda . Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”

Güzel işaretin için teşekkürler yıldız kardeşim


Zümer:
41. Biz bu kitabı sana halk için gerçekle indirdik. Kim doğruyu bulursa kendisi içindir. Kim saparsa da kendisi aleyhine sapmış olur. Sen onların avukatı değilsin.

42. ALLAH ölümü anında nefsi (bilinci) alır; ölmeyenleri de uyku anında... Hakkında ölüm kararı verdiklerini tutar ve diğerlerini de belli bir süreye kadar salıp gönderir. Düşünen bir topluluk için bunda dersler ve işaretler vardır.

43. ALLAH'ın dışında şefaatçılar mı edindiler? De ki, "Onlar hiç bir şeye sahip değilseler ve düşünemiyorlarsa da mı?"

44. De ki, "Tüm şefaat ALLAH'a aittir." Göklerin ve yerin yönetimi O'na aittir. Sonra O'na döndürüleceksiniz.

45. ALLAH tek başına anıldığı an ahirete inanmıyanların kalpleri huzursuz olarak ürker. Fakat O'nun dışındakiler anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

46. De ki, "Gökleri ve yeri yoktan var eden, gizliyi ve açığı Bilen Rabbim, ayrılığa düştükleri konularda kulların arasında hükmü yalnız sen verirsin
 
Üst Alt