Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Dört mezhepten birine uyulmazsa

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net

          Ortalanmis Mesaj         


MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞE
KÖPRÜDÜR

Muhammed Zâhid el-Kevserî


Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamlarından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, "Ben sizinleyim" diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.
Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte ol­duğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplar­dan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba "Ben si­zinleyim" demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki:

Yemenli birini görünce
Yemenli olursun;
Ma'dî'den birine rastlayınca da
Hemen olursun Adnanlı.

İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir.

Metodları birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kim­se, felsefeyle değil de, olsa olsa boşboğazlıkla alâkalandırıla-bilir. Çeşitli ilim dallarında -hatta Arabî ilimlerde bile- çalı­şanların kendilerine göre husûsî görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin arı duru kaynağından yu­dumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.

Tâ İslâm'ın ilk devirlerinden zamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fık­hı gibi bir ilim dalı daha yoktur.
Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselam, İslâm'ın baş­langıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselam zamanında fetva verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamberin refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam et­mişlerdir. Bu zatların sahabe ve tabiîn arasında fetva konusun­da şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.

Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Hali­feler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim mer­keziydi. Medineli birçok tabiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya ge­tirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda bü­yük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahü teâlâ anh, sahabenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sa­hibi tabiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb'i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.

Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik'in Medineli hocala­rına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yu­karıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetliliğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi her­hangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağ­lam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutla­ka bulunurdu.

Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden rivayet olunun bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakaca­ğını bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve id­rak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir. Öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!..
Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle... İşte size Faruk radıyallahü anh'in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şe­hir halkını Allah'ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya îbn Mes'ûd radıyallahü anh'i göndermiş ve onlara: "Abdullah'ı göndererek sizi kendime tercih ettim" demiştir.

Şu da var ki bu zatın diğer sahabe arasında ilmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahü anh, "ilimle dopdolu" tâbirini kullanmıştır. Ayrıca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: "İbn Ümmü Abd'in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim." İşte bir hadis-i şerif daha: "Kur'an-ı Ke­rim'i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ümmü Abd'in kıraati gibi okusunlar."

İbn Mes'ûd'un bu kıraatini Asım, Zer b. Hubeyş'ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Taiib'in kıraatini da Asım, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habib es-Sülemî'den, o da ondan rivayet etmiştir.

İbn Mes'ûd radıyallahü teâla anh, Ömer zamanından Os­man radıyallahü anh'in hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmişir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib, Kûfe'ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son de­rece sevinmiş ve: "Allah, İbn Ümmü Abd'den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu" demiştir.

"İlim Beldesinin Kapısı" da bu şehir ahâlisini bilgilendirme­ye devam etmiştir. Öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib kerremellâhü vechehu'nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmî ve fıkhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, di­ğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.

el-Iclî'nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak'ın diğer şehirlerine inti­kal edenler hariç, tam bin beşyüz sahabe vardı. Ali ve İbn Mes'ûd radıyallahü anhümâ'nm ileri gelen arkadaşları da ora­daydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış ol­saydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.
Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatla­rın dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusuf un, Muhammed b. el-Hasan'ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkit­çiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahü anhüma'nın, hakkında, "Her ne kadar ben Resû-lullah aleyhissalâtü vesselâm'm sözlerine kendi yanında şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır" dediği Şa'bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b. Şîrîn, "Kûfe'ye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî'nin el-Fâsıl adlı kita­bında da böyledir" demiştir.

Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatla­rın ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur'an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartış­tıktan sonra tedvin ve tanzim etmiştir. Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedim, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor:

"Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir."

Kendisi hakkında Şâfıî radıyallahü anh ise, "İnsanlar fıkıh­ta Ebû Hanife'nin ıyâlidir" demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaş­larının, arkadaşlarının arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakma­mışlardır. Allah hepsinden razı olsun.

Bilâhare Şafiî radıyallahü anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından -ki bu zat ilmi İbn Cüreyc'den, ö da Atâ'dan, o da İbn Abbas ra­dıyallahü anhümâ'dan almıştır- devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şafiî'nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır. Ömrünün son yıllarında Şafiî Mısır'a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefa­tından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.

Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerini beyan etmeye müsait değildir. Bu zatların hepsi fıkhî meselelerin üçte birinde ittifak halindedir­ler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplarında mevcuttur.
Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuş­tur... Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imam­lığını (müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran biri­ne ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tı­marhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her hal­de...

Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duy­maya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer'î sahalarda iç­tihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, İslâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaş­maya sevkedecek melunca gayeler güttükleri ve bu dinin düş­manlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.

Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propa­gandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman’ın, tabiîn devrin­den beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm'dan tevarüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamla­rın etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meşum sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yu­vasını muhakkak keşfetmelidir.

İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müşlümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkörü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslüman’dan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş do­laş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı'dan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.

Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendilerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kur­taracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez.

Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıran­lar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümler­de doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler. Öyle ki (bu düşüncede olanlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müçtehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezile'ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sö­züne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azi­mete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar.

Nureddin eş-Şehid'in arkadaşlarından Ebu'l-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-Râzî, "el-Cem'u Beyne't-Takvâ ve'l-Fetvâmin Mühimmâti't-Din ve'd-Dünya" adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetva ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takva gözetilmiştir.

Ama Mutezileye mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerden kendince en takva olanını seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvaya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan baş­ka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû Ishak el-İsferâyinî şöyle demiştir:

"Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müc­tehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün de­ğildir."

Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mesuliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur; çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bul­muşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mesuliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mesuliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir veril­mezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî'nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; ancak burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değil­dir.

Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müc-tehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarım ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğrulan tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.

Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik bir­takım hezeyanlar duymaya başladık.

Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitapla­rından, te'lif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve di­ğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer'î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytanî yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklanndan başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yö­nünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadı­ğı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih ha­dislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.

İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafızîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapısını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîle­rin yolunu seçmiş olurlar.

İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslâm'dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyre­den birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değiş­mesine vesiİ3 kabul ediyorlar. Mısır'daki bazı Yahudi müsteş­riklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakîhlerinin tamammca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki "Müslü­manlar Nazarında Allah'ın Şeriatı" adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünce­leri de bu kabilden bir şeydir.
Bütün bunlar Ezher'in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher'dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylememektedir­ler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerli emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünnî Ezher'e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnet'in kalesi haline getirilen Ezher'i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gö­zetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esas­lar üzerinde sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessese­nin kapıları hâlâ dört imamın bağlılarının dışındakilere kapalı­dır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır...
Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher'i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslâm esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinden gelen iyiliği ve yardımı hâlâ esirgememektedir.
Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir üslûbla zamane adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bi­linen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştire­bilmek için kitleleri bu adamın görüşleri etrafında kim toplaya­caktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tuttu­ranlar, zamane adamları arasından o şahıs gibi içtihada merak­lı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani ola-

bileceklerdir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Ya­hut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumun­daki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güven­diği bir müctehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehaletin hü­kümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engelle­meyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular...

Sözün özü şudur: Sizler bu meşum çığlık sahiplerinin du­rumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinme­dik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun göz­lerini kör ettiğini görür; hatta bunların, zavallı doğuluların üs­tüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onla­rın bu naraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından baş­ka bir şey değildir. Binaenaleyh, alâkalıların bu tehlikenin kay­nağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcımlarını sön­dürmeleri gerekir.
Bu meşum çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istilâ ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü'min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.

Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O'dur.


 

Ebu Zerr

New member
Katılım
8 Haz 2007
Mesajlar
866
Tepkime puanı
40
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Ankara
insan kuranı yetersiz görünce ve yetinmeyince bir sürü mezhepler (görüşler)arıyorlar..kuran yetinseler her şey daha kolay olacak..

Onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (nisa :82)

Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (kamer 40)

Ümmeti Muhammedin sadık bir tek evladı yoktur ki Kuran'ı yetersiz görmüş olsun!!! Bilakis, biz yetersiz olduğumuz için bir mezhebe tabi oluyoruz, taklid ediyoruz...Oysa, mezhebleri kuran'a denk tutan cahiller şunun farkında değiller, mezhebler kuran'daki ameli pratiklerin tafsilatıdır...yoksa, kuran'daki ameli pratikleri ne ile izah edecektik...elbette, kuran başlı başına yeter deyip, mezhebleri inkar etmek, kuran'daki ameli pratikleri kendim izah edeceğim anlamına gelir ki bu sizin mezhebiniz olmuş olur!!! Yani ebrarilik!!! Elhamdulillah Hanefiyim...Bu sözümü mezheb taassubu ile söylemiyorum, hanefi mezhebini sevdiğim için söylüyorum...
 

sinang

New member
Katılım
10 Eyl 2006
Mesajlar
1,628
Tepkime puanı
276
Puanları
0
Konum
bezm-i ezelden
Bir İmam'a Tâbi Olmak:
Fer'î hükümlerin delillerini bilme derecesine ulaşamayan her müslümanın bir mezhep imamına uyması gerekir. Böyle bir kişinin gücü yettiği takdirde tâbi olduğu imamın delillerini öğrenmeye çalışması pek hoştur.

Keza, her müslümanın delile dayanan her irşadı kabul etmesi gerekir. Yeter ki, irşad edenin doğruluğunu ve kifayetli olduğunu bilsin. Şayet bir müslüman ilim sahibi ise eksiklerini tamamlamalıdır ki araştırma derecesine ulaşsın.

Dini, incelikleriyle bilmeyen müslümanın, mezhep sahibi imamlardan birine tâbi olması gerekir. Böyle bir kişinin bildiği hükümlerin delilini araştırması güzel bir şeydir.

Bir müslüman kendine verilen delile dayalı fetvayı kabul etmek zorundadır. Yeter ki, fetvayı verenin doğruluğuna ve ilmî kifayetine kanaat getirsin.

İlim sahibi olan kimselerin ise, ilimlerini araştırmaları ve mes'elelerin inceliklerine inmeleri gerekir. Ta ki, dinin çeşitli mes'elelerinde fetva verme yetkisine sahip olabilsinler.

Hasan El-Benna
 

miniksercen

New member
Katılım
29 Tem 2007
Mesajlar
174
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
35
Konum
vienna
selamunaleykum
yeni yeni bu mezhep konulari ile ilgilenmeye basladigim icin b sorum olacak. farz edelim "sadece kurana uyuyoruz" bir mezhebe mensup degiliz nasil namaz kilmamiz gerekiyor ? Sünnete uyarakmi? Ehli sünnet mezhepleri de zaten kurana ve sünnetde uygun degilmki , meshepsizlik olusuyor ?
medinede karsilastigim b olayida burda kisa b sormak istiyorum .
sabah namazina vakitin daha cok oldugundan mescidde biraz uyku cekdikten sonra kalkip namaz kiliyorlar ? Ehli sünnetde böyle bir sey varmi?
[ ki uyumak abdesti bozar ]
veya corab üzerinden mesh olurmu?
zikir etmek yanlismidir ?
ravzanin önünde ravzaya dönerek dua etmek [fatiha okumak] harammidir?
zikir etmek yanlis ise b tarikata mensup olmakda yasak demek degilmidir?

bunlarin ehli sünnetde yeri nerdedir?
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
selamunaleykum
yeni yeni bu mezhep konulari ile ilgilenmeye basladigim icin b sorum olacak. farz edelim "sadece kurana uyuyoruz" bir mezhebe mensup degiliz nasil namaz kilmamiz gerekiyor ? Sünnete uyarakmi? Ehli sünnet mezhepleri de zaten kurana ve sünnetde uygun degilmki , meshepsizlik olusuyor ?
medinede karsilastigim b olayida burda kisa b sormak istiyorum .
sabah namazina vakitin daha cok oldugundan mescidde biraz uyku cekdikten sonra kalkip namaz kiliyorlar ? Ehli sünnetde böyle bir sey varmi?
[ ki uyumak abdesti bozar ]
veya corab üzerinden mesh olurmu?
zikir etmek yanlismidir ?
ravzanin önünde ravzaya dönerek dua etmek [fatiha okumak] harammidir?
zikir etmek yanlis ise b tarikata mensup olmakda yasak demek degilmidir?

bunlarin ehli sünnetde yeri nerdedir?

eger usanmadan okursan sana cok güzel kaynakli bilgiler sunacagim

İslâm tarihinde çözülmelerin yaşandığı ve Kur’ân ruhundan uzaklaşıldıgı zamanlar âlimler çıkış yolunu Sünnetin içinde aramışlar ve orada da bulmuşlardır. Çünkü Kur’ân’ı en iyi anlatan şüphesiz Peygamberdir.

İşte Hadis ve Sünnet konusunda uzman olan Prof. Dr. İbrahim Canan bize bu yolu anlattı ve hadisleri tefsir açısından değerlendirdi. Bilindiği gibi Prof. Dr. İbrahim Canan, ilâhiyat camiasında birçok ilim adamının yetişmesine vesile olmuş bulunmaktadır. Bu arada Sünnetle ilgili birçok eser yazmış ve özellikle Kütüb-i Sitte gibi büyük bir hadis külliyatını tercüme ederek milletimize Peygamber çizgisini anlatmıştır.


İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’ân’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir. Bunun dayandığı bir gerçek var mı?

Evet, peygamberlik görevi sadece Kur’ân’ı getirmekle bitmez; onu açıklamak, izah etmek ve nasıl tatbik edileceğini göstermek, onun görev sınırları içindedir. Meselâ şu âyetler onun İlâhî görevlerinden bir kısmını belirtiyor:

“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”(İbrahim Sûresi,14-4)

O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulullaha uyarlar. O peygamber ise kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır. İşte ona îmân eden, ona hürmet eden, düşmanlarına karşı ona yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nûra uyanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”(A'raf Sûresi, 7-157)

“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi ,33-36)

“Hayır! Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle râzı olup uymadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Sûresi, 4-65)

Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4-80)

“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59-7)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Âl-i İmran Sûresi, 3-31)

Evet, buna benzer âyetler Peygamberimizin (a.s.m.) görevini, sadece Kur’ân’ı insanlara getirmekle sınırlı olmadığını belirtiyor.

Bunu biraz açabilir miyiz?

1. Efendimizin bir görevi özet şeklinde olan âyetleri açıklamaktır: Meselâ Kur’ân “Namaz kılın” diyor, ama namaz nasıl kılınacak? “Rükû ve sücud yapın” diyor, ama rükû ve sücud nasıl yapılacak, teferruat vermiyor. Kıyam nasıl yapılacak, ayrıntı yok. İşte Peygamberimiz “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın” diyerek âyet-i kerimeyi şekil ve muhteva olarak açıklıyor ve nasıl tatbik edilebileceğini gösteriyor. Namaz, oruç, zekât, hac gibi Kur’ân-ı Kerimde mücmel (özet) olarak gelip açıklanmayan emirleri Peygamberimiz açıklıyor.

2. Efendimizin görevleri arasında, anlaşılması zor olan âyetleri açıklamak da vardır.

Meselâ âyet-i kerîmede, “Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve cihad için ayrılıp eğitilmiş atları hazır tutun ki, onunla Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilemediğiniz, fakat Allah’ın bildiği düşmanlarınızı korkutasınız” (Enfâl Sûresi,8-60) buyuruluyor. Bu âyette “Kuvvet ve savaş atlarını hazır bulundurun” tabiri geçiyor. Sahabe Peygamberimize sormuş: “Kuvvet nedir?” Peygamberimiz, “Bilin, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır” diye üç defa tekrar etmiştir. Her devrin değişen atma vasıtalarına süratle, vakit kaybetmeden ayak uydurmamızı emir buyurmuştur.

3. Sonra Kur’ân-ı Kerimin mutlak ve âm (sınırsız ve genel ifadeli olan) âyetlerini takyitle tahsis ediyor, yani onlara sınır getiriyor. Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı”(Bakara Sûresi,2-275) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeye göre her şeyin alışverişi helâldir. Ama Peygamberimiz buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır. Demek meşru alışverişin sınırlarını bu şekilde açıklamış oluyor.

Diğer bir örnek ise şu âyet-i kerimedir: “İman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmamış olanlar—korkudan emin olmak işte onların hakkıdır ve doğru yola eriştirilenler de onlardır.”(En'am Sûresi,6-82) Sahabe bu âyet gelince telâşlanıp Peygamberimize sormuş: “Hepimiz nefsimize zulmediyoruz. Yâ Resulallah, bizde zulme düşmeyen var mı?” Peygamber (a.s.m.) “Şirk pek büyük bir zulümdür” âyetini hatırlatarak buradaki zulmün şirk olduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla bu neviden olan Kur’ân-ı Kerimdeki anlaşılması zor olan âyetleri Peygamberimiz açıklıyor.

3. Sonra Kur’ân’da olan meseleler ayrıca Peygamberimiz tarafından tekraren teyit ve te’kid edilmiştir. Böylece onun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Bu da bu sadette söylenebilir.

4. Peygamberimizin bir de şâri’ yönü, yani, Kur’ân’da olmayan hükümleri koyma yetkisi var. Meselâ, yiyeceklerden haram olanların isimleri iki âyet-i kerimede belirtilir. Ama onların hiçbirisinde eşek eti geçmez. Peygamberimiz Hayber Seferi sırasında, ehlî (evcil) eşek etini haram etmiştir.

Bunlar niçin Kur’ân’da açıklanmamış da Peygamberimize bırakılmıştır?

Kur’ân bütün teferruatı verseydi ciltlerle dolu bir kitap olurdu. Halbuki bu da Kur’ân’dan istifademizi zorlaştırır. Bu bakımdan meselelerin bir kısmının açıklamasını Peygamberimize bırakmıştır. Peygamberimize bıraktırmasının da ayrıca birtakım maslahatları var. Çünkü birtakım meseleler zaman içerisinde neshedilmiş, yürürlükten kalkmıştır.

Hem hadislerin bir kısmı bize zayıf hadisler şeklinde gelmiştir. Bu zayıf hadislerle amel ihtilâf getirmiştir. İhtilâf ise ümmet için rahmettir. Halbuki Kur’ân-ı Kerimde kesin olarak bütün bu meseleleri zikretmiş olsaydı, orada ihtilâf etme şartımız azalırdı. Dinimizin gelişen zamana ve toplum şartlarına göre esnekliği azalabilirdi. Halbuki dinimizin üstün bir yönü—kanatimce—zamana ve zemine göre yeni yorumlara imkân tanımasıdır. Bu güzel birşeydir.

Hattâ dahası var. Peygamberimiz de âlimlere bir marj bırakmıştır. Dinimizin güzelliği bu. Âlimler Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle hüküm koymada birtakım temel kaideler belirtmiş ve usul koymuştur. Âlimler bu usullerle yeni meseleleri yoruma kavuşturuyor. Böylece başka şeriata ve kültür sistemine ihtiyaç hasıl olmadan, kanun alma ihtiyacı duymadan yeni şartlara göre kanunlarımızı kendimiz koyabiliyoruz. Nitekim Osmanlının son dönemlerine kadar bütün ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarımız kendi değerlerimiz çerçevesinde kanunlaştırılmış, Kur’ân ve Sünnetten çıkartılmıştır.

Halkımız hadislerle Kur’ân-ı Kerimi nasıl öğrenecek? Meselâ Yâsin Sûresini hepimiz çok okuyoruz. “Peygamberimiz acaba bu sûreyi nasıl tefsir etmiş” diye öğrenmek istesek, bunu nereden bulacağız. Bir usulü, yöntemi var mı bunun?

Öncelikle Kur’ân, Kur’ân ile tefsir edilir. Çünkü bir âyet diğer bir âyeti açıklar. Bir konu bir yerde bir yönü anlatılır, diğer bir yerde diğer bir yönü anlatılır ve hakeza. Fakat Peygamberimizin de Kur’ân’la ilgili çokça tefsiri vardır. Buharî’nin en geniş bölümlerinden birisi Tefsir’dir. Tirmizî’nin en geniş bölümlerinden birisi yine Tefsir bölümüdür. Kaldı ki Buharî ve Tirmizî’de yer almayan tefsire müteallik hadisler, başka kaynaklarımızda verilmiştir.

Ben bazan matematiği uygulayarak diyorum ki: bir doğru iki noktadan geçer. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerimden çıkaracağımız bir mânâda Kur’ân-ı Kerim çıkış noktasıdır. İkinci bir nokta olarak Hadise atıf yapmazsak, o zaman o tek noktadan binlerce görüş çıkabilir. Halbuki din nedir? Tevhid, birlik, beraberlik dinidir. O âyetten herkes kendi kafasına göre bir yorum değil, gerçeğe uygun yorum çıkaracaktır. Acaba Peygamber ne demiştir, ona bakacağız. Peygamber sözlerinde yoksa, acaba Sahabe ne demiştir, Tabiîn ne demiştir, Etbeuttabiîn ne demiştir, onlara bakacağız. Onlar Kur’ân’ı aslına uygun şekilde anlama şansına bizden daha çok sahipti.

Hadislere ne derece güvenilir?

Hadislere güvenmemek için bir sebep yok. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim insanları Peygamberimize yöneltiyor, “Onun getirdiğini alın, onun yasakladıklarından kaçının” diyor. Yani Kur’ân ikinci bir kaynağı olarak devamlı şekilde Peygamberimizi nazara veriyor.

İkincisi Peygamberimiz kendisini öne sürüyor, Sünnetine dikkat çekiyor ve Sünnetle bu işin yürüyeceğini Peygamber Efendimiz ifade ediyor. Meselâ Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderiyor. “Orada ne ile amel edeceksin” diyor. Hz. Muaz “Kur’ân’la amel edeceğim” diyor. “Kur’ân’da bulamazsan?” diye soruyor Peygamberimiz. “Sizin sünnetinizle,” diyor Hz. Muaz. “Sizin sünnetinizde bulamazsam, içtihadımla” diyor. Peygamberimiz bundan çok memnun kalıyor. İslâm ulemasının hepsinin elinde delildir bu hadis. İçtihadın gerekli olması hususunda, Sünnetin delil olması hususunda bu delildir. Dolayısıyla Resulullahın sağlığında Sahabe ikinci kaynak olarak hadisi bilmektedir.

Hz. Ömer anlatıyor: “Ben emsalim bir kardeşimle münavebe yaptım. Bir gün o tarlaya gidiyor tarla işlerini yürütüyor, ben Resulullaha gidiyorum, orada Resulullahı dinliyorum. Akşam gelince emsalim olan kardeşime o gün Resulullahtan gördüğümü, duyduğumu anlatıyorum. Ertesi gün ben tarlaya gidiyorum, emsalim kardeşim Resulullahı takibe gidiyor, duyduğunu, gördüğünü akşam bana anlatıyor. Böylece Peygamberimizi her gün yakından takip etme fırsatı buluyoruz.”

 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
Bir Sahabî diyor ki: “Ben Resulullahtan her duyduğumu yazardım. Bana dediler ki, ‘Resulullah da bir insandır. Bazan öfkeli halde konuşur, bazan sükûn halinde konuşur. Herşeyini yazmak doğru değildir.’ Bunun üzerine vazgeçtim. Ama duyduklarım aklımda kalmaz hale geldi. Onun için yine Peygambere gidip durumu anlattım. ‘Yâ Resulallah, senden güzel şeyler işitiyor ve bunları yazıyordum. Fakat Ensar böyle böyle söyledi. Bunun üzerine vazgeçtim. Ama şimdi yazmayınca da rahatsızım, ne yapayım?’ dedim. Resulullah mübarek ağzını göstererek ‘Bundan haktan başka birşey çıkmaz, yaz’ buyurdu.”

Yine Resulullaha uğrayanlar oluyor ve hafızalarından şikâyet ediyorlar. Peygamberimiz onlara “Sağ elini yardıma çağır” buyuruyor, yazmalarını söylüyor.

Bir başka şey daha söyleyeyim. Enes (r.a.) çok hadis rivayet edenlerin arasında yer alır ve Müksirûn denilen yedi kişiden biridir. Müstedrek’te rastladığım bir hadiste Hz. Enes diyor ki: “Ben Resulullahtan gündüzleri hadis yazar, geceleri tashih etmesi için ona okurdum.” Yani, Peygamberimiz onun yazdıklarını düzeltiveriyor. Ondan sonra hadis ilminde talebelerin öğrendiği hadisleri hocalara götürüp okuması, arz etmesi söz konusu olmuştur. Talebe yazdığını, ezberlediğini hocanın önünde okur, hoca onu tashih ederdi ve öyle icazet alınırdı.

Bütün hadislere Kur’ân tefsiridir diyebilir miyiz?

Evet. Peygamberimiz (a.s.m.) yaşayışı ile Kur’ân-ı Kerimi pratiğe dökmüştür. Dolayısıyla Kur’ân’ın insanlardan istediği ideal hayat tarzı ve şekli Peygamberimizde kendini göstermektedir. Bunu eğer kulluk noktasından ele alırsak, Allah’a karşı kulluğumuzun nasıl olması gerektiğini en mükemmel şekilde Peygamberimiz göstermiştir. İbadetlerin hepsini Peygamberimiz en mükemmel şekilde yerine getirmiştir. Peygamberimizin kulluğu, Kur’ân-ı Kerimin bizden istediği kulluğun en mükemmel şeklidir, bütün yönleriyle. Beşerî münasebetler de öyle. İnsanlarla ve komşularıyla olan münasebetlerinde en güzel örnekleri göstermiştir. Karı-koca münasebetlerinde en güzel karı-koca münasebetlerini ortaya koymuştur. Çocuk terbiyesinde, çocuklara karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermiştir.

Demek ki Peygamberimiz (a.s.m.) bütün hayatının her safhasında, her kesitinde, her karesinde en güzel örnek olarak Kur’ân-ı Kerimin idealini temsil etmiştir, yaşamıştır, göstermiştir. Müslümanlar bunu imkânları nispetinde aynen Peygamberden alabilirler. Bir hadiste Hz. Ayşe Peygamberimiz ahlakını “Onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı” diye ifade ediyor. Dolayısıyla Peygamberimiz ahlâk yönüyle de Kur’ân-ı Kerimin ahlâkını şerh etmiştir, açıklamıştır. Belki hepsini kelama dökmemiştir, ama fiile dökmüştür. Onun her sözü, her fiili ve her davranışı, Kur’ân-ı Kerimin ruhunun tefsiridir.

Diğer yandan, eski milletlerle ilgili kıssalara da açıklama getirmiştir. Hz. İbrahim’in bazı Kur’ân’da olmayan meselelerini Peygamberimizin hadislerinde bulabiliyoruz. Demek ki, Kur’ân’ın temas ettiği, insanlığa getirmek istediği, vermek istediği, hukuk olsun, ahlâk olsun, yaşayış tarzı olsun, bütün derslerin hepsini Peygamberimizin hayatında, bazan sözleriyle, bazan fiilleriyle, bazan tahlilleriyle bulabiliyoruz.

Şimdi Kur’ân-ı Kerimde “Yiyin, için, israf etmeyin” buyuruluyor. Başka bir âyette de, tebziri yasaklıyor. tebzir, israfın kardeşidir. Şimdi bu iki âyeti daha iyi anlamak için Peygamberimizin uygulamasına bakalım:

Efendimiz israfa gayet net bir sınırlama getirmiştir ki, bunun en canlı örneği abdesttir. Abdest alırken suyu israf etmemek için ölçülü kullanırdı. Üç avuç suyla organları yıkamayı emir buyurmuştur. Fazlası mekruhtur. Bu miktarla sınırlamış Peygamberimiz. Sahabe şaşırıyor ve diyor: “Yâ Resulallah, suyun tasarrufu için mi?” “Hayır,” diyor Peygamberimiz. “Nehir kenarında olsan bile organlarını üçer defa yıkayacaksın.”

Ben hadislerde gördüm, Ebu ed-Derdâ’dan gelen bir rivayet: “Birgün Peygamberimiz bir yere giderken nehre rastlamış. Oradan bir kap su getirmişler Peygamberimize. O da onunla abdest almış ve bir miktar su artmış. Biz olsak o suyu şöyle etrafa serpiveririz. Halbuki Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Gidin, bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.”
Bir de, fazla yesek, fazla konuşsak, zamanımızı boş yere geçirsek, israf yapmış oluruz. Bunlar da bizim geri gelmeyecek israflarımız. Veya bir kibrit çöpünün yakılması da israftır. Bunlar da mekruhtur. Günde beş defa abdest alırken suyun israf edilmemesiyle, tabiata karşı saygı dersi verilmiştir. İsrafın hayatın diğer alanlarında da ciddî bir mesele olduğu, abdest örneğiyle ders veriliyor.

Şimdi, “İsraf etmeyiniz” âyet-i kerimesinin açıklanmasına bakınız. Demek âyet-i kerimeyi okuduğumuz zaman bu âyetlerin hadis-i şeriflerde nasıl açıklandığına bakmamız lâzım. Hadis kültürümüz ne kadar geniş olursa Kur’ân-ı Kerimi o nisbette anlamış oluruz.Ben sonuç itibarıyla şöyle bir şey söyleyebilir miyim? Kur’an-ı Kerimden bir ayet okuduğumuz zaman, bunun anlamını meallerden ve tefsirlerden öğrenmeye çalışacağız. Ancak bununla yetinmeyeceğiz, hadis kültürümüzü çoğaltacağız. Bol miktarda hadis öğrenerek bunlarla hayatımızı şekillendireceğiz. Bu şekilde Kur’ân’ı okuduğumuzda onun anlamını Efendimizden bizzat öğrenmiş gibi olacağız.

Kesinlikle. İşte bunu anlayan âlimlerimiz, meselâ Taberî, bir âyetle ilgili aklına ne kadar hadis gelmişse hepsini yazmıştır. Taberî tefsirinde çok hadis naklediyor diye bazıları tenkit bile etmiş. Kırk ciltlik tefsirinin büyük bir bölümü hadislerle doludur. Ama hadislere baktığımız zaman, âyetleri daha iyi anlıyoruz. Çünkü hadisin verdiği nur başka, kendi tefekkürümüzle çıkartacağımız mânâ başka. Benim görüşüm, Kur’an-ı Kerimi hadislerle anlamaya yönelmek en güzeli.

Prof. Dr. İbrahim Canan
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
corab üzerinden mesh olurmu?

Ev içinde giyilen, dışarıda üzerine ayakkabı giyilen yumuşak deriden, hafif kısa konçlu ayakkabı. Abdest için üzerine meshedilebilir. Diğer yandan "mest" sözcüğü; keyifle kendinden geçmiş, sarhoş, "mest etmek"; kendinden geçirmek, çok hoşlanacağı bir şey söylemek veya yapmak, "mest olmak"; kendinden geçmek, sarhoş olmak anlamlarında da kullanılır. Bir fıkıh terimi olarak "mest"; ayak topuklarını örtecek şekilde ayaklara giyilen, belli uzunlukta yola dayanıklı bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın, suyu hemen içeri çekmeyen deri, keçe gibi maddelerden yapılan bir çeşit ayakkabı.

Mestler üzerine meshetmek yolculuk halinde bulunan veya mukîm olan kadın-erkek her müslüman için caizdir. Ashab-ı Kiramın ve fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir. Hz. Peygamber (s.a.s)'den sahabeden bir topluluğun rivayet ettiği "Mukîm, mestler üzerine bir gün bir gece, yolcu ise üç gün üç gece mesheder" şeklindeki meşhur hadis bunun delilidir. Yine meshin caiz olduğu konusunda sahabenin icmaı olmuş ve onlar bunu uygulamışlardır. Hatta İmam Kerhî mestler üzerine meshi caiz görmeyenin küfründen korkuyorum, demiştir. Hasan el-Basrî de; "Ashab-ı Kiram'dan yetmiş kadarı Resulullah'ı mestler üzerine meshederken gördüklerini bana haber verdiler" demektedir (es-Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-3I, I, 97-98; el-Kâsânî, Bedâyius-Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, I, 7-8; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1319, I, 126-127; Hadisler için bk. Wensinck, Muccem, Leiden 1943, II, 51-52; VI, 210-214).

Mestler üzerine meshedilebilmesi için ,fu şartlar bulunmalıdır:

1. Mestler, ayağa abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmiş olmalıdır. Bir özür sebebiyle ayağa veya sargısına meshedilmiş olması da yıkama hükmündedir. Bu şekilde bir meshten sonra giyilen mestler üzerine de meshedilebilir.

2. Abdestin, cünüplük, hayız ve nifas dışında başka bir sebeple bozulmuş olması gerekir. Mestler ayakta iken cünüplük, hayız ve nifas hali olursa mesh bozulur ve gusül abdesti alındıktan sonra mestler yeniden giyilebilir.

3. Mestler topukları örtmelidir.

4. Mestlerde ayak parmaklarının en küçüğü itibariyle üç parmak sığacak kadar yırtık bulunursa mestler üzerine mesh caiz değildir. Yırtıkların mestin altında, üstünde veya kenarında olması hükmü değiştirmez. Farklı mestlerde ki yırtıklar toplanmayıp bir mestteki yırtıklar toplanır. Mestin birisinde iki parmak diğerinde bir parmak miktarı yırtık bulunması durumunda mesh caizdir. Mestlerden birisinin önünde bir parmak, arkasında bir parmak, kenarında bir parmak miktarı yırtık bulunsa mesh caiz değildir. Meshe engel olan yırtığın kaidesi şudur: Açılıp altını gösteren veya birarada olduğu halde yürüme sırasında açılıp ayağı gösteren yırtık meshe engeldir. Yırtık üç parmak miktarından fazla veya uzun bile olsa açılıp altını göstermiyorsa meshe engel değildir. İçinde deri astarı olan bir mestin yüzü açılırsa veya delik, yırtık dikilmiş ise meshe engel değildir.

5. Mesh mestin üzerine yapılmalıdır. Mestlerin altına mesh edilmez.

6. Mestler üzerine yapılacak meshin farz miktarı, her ayağın ön tarafına rastlayan mestin üzerindeki el parmaklarının en küçüğü ile üç parmaklık yerdir. Meshin ayak parmaklarının ucundan yukarıya doğru yapılması sünnete uygun bir meshtir. Ancak mestin üzerine su dökmek, mesti sünger, bez gibi bir şeyle ıslatmak, mestin üstüne, enine olarak veya meshe mestin koncundan başlamak da yeterli olur. Ancak bu şekildeki meshetmeler sünnete uygun düşmez.

7. Mestler onikibin adım kadar peşpeşe yol yürünebilecek derecede dayanıklı ve sağlam olmalıdır.

8. Ayakların ön kısmında en az üç parmak miktarının mevcut olması şarttır.

9. Mestler bağlanmaksızın ayaklar üzerinde kendi başlarına durabilmelidir.

10. Mestler suyu altına geçirmemelidir.

11. Mestler, içindeki ayakları gösterecek şekilde şeffaf olmamalıdır (es-Serahsî, a.g.e., I, 99-101; el-Kâsânî, a.g.e., I, 9-12; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 128-134; Tahtâvî, Hâşiye Alâ Merâkıl-Felâh, İstanbul 1985, s. 103-105; el-Fetâva'l-Hindiyye, Bulak 1315, I, 32-34).

Mesh süresi mukîm olanlar için bir gün bir gece, yolcular için ise üç gün üç gecedir. Meste niyyet şartı yoktur. Mestler üzerine mesh eller ıslak bir şekilde sağ el parmaklarının sağ mest, sol el parmaklarının sol mest üzerine yatırılıp ve parmakların araları açık bir şekilde mestin ucundan ayak bileğine doğru çekilmek suretiyle yapılması sünnete uygun olanıdır. Mesh süresi abdestin bozulduğu andan itibaren başlar. Meselâ öğle namazı vakti şartlarına uygun olarak mest giyilmiş ve abdest ikindi vakti bozulmuş ise müddet ikindiden itibaren başlar. Soğuktan ayağının donacağından korkan kimse mesh süresi dolsa bile meshetmeye devam eder. Abdestli iken mesh süresi dolan kişinin mestlerini çıkarıp sadece ayaklarını yıkaması yeterli olup yeniden abdest alma şartı yoktur. Mukîm iken mesh müddeti tamamlanmadan sefere çıkan kişi sefer süresi tabi olur. Seferde olan kişi bir gün bir gecelik süresi doldurur ve mukîm olursa mesh süresi dolmuştur. Mesh süresi dolduktan sonra yolculuğa çıkan kişi mestlerini çıkarır ve abdest alarak mestlerini yeniden giyer (es-Serahsî, a.g.e., I, 98-99,103-104; el-Kâsânî, a.g.e., I, 8-9; İbnü'l-Hümam, a.g.e., 130-131; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 33-34, 36; Molla Hüsrev, Dürerü'l-Hukkâm, İstanbul 1979, I, 35; Tahtâvî, a.g.e., s. 105).

Çoraplar üzerine mesh:

Kalın, dayanıklı, yolda yürünebilecek şekilde sağlam, çoraplar üzerine mesh caizdir. Keçeden dikilmiş mest üzerine de meshetmek caizdir. Suyu geçirecek derecede ince çorap üzerine meshetmek icmaen caiz değildir (es-Serahsî, a.g.e., I, 102-103; el-Kâsânî, a.g.e., I, 10; el-Fetâval-Hindiyye, I, 32).

Çizmeler üzerine mesh:

Mestler üzerine giyilmiş çizme veya çizmeye benzeyen ayakkabılara mestler giyildikten ve mestler üzerine mesh yapılmadan ve abdest bozulmamış halde giyilirse meshetmek caizdir. Eğer abdest bozulduktan sonra çizmeler giyilmiş ise çizmelere meshedilemez.

Eldivenlere, peçeye, fes, şapka, sarık üzerine mesh yapılamaz (es-Serahsî, a.g.e., I, 101-103; el-Kâsânî, a.g.e., I,10-11; Molla Hüsrev, a.g.e., I, 36; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 32).

Meshi bozan şeyler:

Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Bu yüzden, süre henüz bitmemiş ise, yeniden alınacak abdestte mestlere veya sargılara yeniden mesh yapılır.

Aşağıdaki durumlardan dolayı da mesh bozulur:

1. Mesh süresinin dolması. Süre dolduğunda abdest yoksa mestler çıkarılıp yeni bir abdestle giyilir. Eğer kişi abdestli olduğu halde mesh süresi dolmuş ise sadece ayaklarını yıkar ve mestleri giyer.

2. Mestlerin birisinin veya ikisinin ayaktan çıkması. Birisi çıktığında diğerini de çıkarıp abdest almak veya abdestli ise ayaklan yıkayıp tekrar giymek gerekir. Ayağın mestin koncuna kadar çıkması tamamen çıkması demektir.

3. Mest içinde ayaklardan birine çoğu ıslanacak şekilde su isabet etmiş olması.

4. Guslü gerektiren cünüplük ve hayız, nifas hali.

5. Ayak parmaklarının en küçüğü itibariyle 3 parmak sığacak kadar yırtığın meydana gelmesi (el-Kâsânî, a.g.e., I, 12-13; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 134-135; Molla Hüsrev, a.g.e., I, 37; Tahtâvî, a.g.e., s. 105-107; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 34-35).

Sargı üzerine mesh:

Yaralanmış veya yara çıkmış yahut kesilmiş olan uzuvlardaki sargılar üzerine eğer yıkamak bu azalara zararlı ise meshetmek caizdir. Sargı yaranın üzerinden taşarsa, fazla kısmın altı yıkanır, bu da zararlı ise sargı üzerine meshedilir. Eğer yara üzerine meshetmek zararlı değilse sargı üzerine meshetmek caiz değildir. Sargı üzerine meshetmek de zararlı ise mesh terkedilir. Meshederken sargının çoğuna meshetmek yeterlidir.

Yaranın üzerinden sargının düşmesi durumunda, eğer namaz içinde yara iyileşmediği halde düşmüş ise namaza devam edilir. Namaz dışında düşmüş ise sargı yerine bağlanır ve meshetmek gerekmez. Sargı üzerine meshin süresi yaranın iyileşmesine bağlıdır. Ayrıca sargıyı bağlamak için abdestli olmak gerekmez. Sargıda abdestsiz ile cünüp aynıdır. Yara iyileştikten sonra sargı namaz içinde düşerse namaz bozulur.

Akıntı yapan yara üzerine sarılan sargıdan akıntı sargı dışına geçmiş olursa abdest bozulur.

Ayaklarda sargı varken diğer ayağa mest giyip onun üzerine meshetmek caiz değildir. Sargıya meshedip diğer ayağını da yıkayıp her iki meshi giyerse mestler üzerine meshetmek caizdir.

Sargı üzerine meshetmede niyet şart değildir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 13-15; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 140-141; Molla Hüsrev, a.g.e., I, 38-39; Tahtâvî, a.g.e., s. 107-110; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 35-36).

Saffet KÖSE
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
zikir etmek yanlismidir ?
zikir etmek yanlis ise b tarikata mensup olmakda yasak demek degilmidir?


Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir. “Beni anın, ben de sizi anayım” (Bakara Sûresi, 152), “Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz” (Enfal Sûresi, 45) ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.
Zikir iki türlü olur:
1- Lisan ile.
2- Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir. Dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.( İz, Tasavvuf, 243) Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder: “Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.” (Nur Sûresi, 37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
sabah namazina vakitin daha cok oldugundan mescidde biraz uyku cekdikten sonra kalkip namaz kiliyorlar ? Ehli sünnetde böyle bir sey varmi?
[ ki uyumak abdesti bozar ]
hanefi mezhebine göre

İnsanın kendine hâkimiyetini kaybettiren uyku abdesti bozar. Bu uyku ister yan üstü yatarak, ister sırtüstü yatarak, ister yüzü koyun yatarak, ister oturup dirseğine dayanarak olsun hüküm aynıdır. Yanında konuşulanları duyacak derecedeki hafif uyuklamalar ise abdesti bozmaz. Bir şey'e dayanarak uyuyan kimsenin, dayanmakta olduğu şey çekildiği takdirde düşecek derecede uykuya dalmışlığı varsa, abdest bozulur.
 

miniksercen

New member
Katılım
29 Tem 2007
Mesajlar
174
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
35
Konum
vienna
hepsinide okudum , beni bilgilendirdiginiz icin, Allah sizden razi olsun : )
 

Serhan Eðeryýlmaz

New member
Katılım
1 May 2007
Mesajlar
385
Tepkime puanı
12
Puanları
0
Yaş
37
İslam'da Kuran-ı Kerim vardır ve Resulullah'ın hadis-i şerifleri vardır,uzun uzun ve boş boş konuşmayın lütfen açın okuyun Kuran-ı Kerim'i ve Resulullah'ın sözlerini apaçık sözler çok mu zor anlaşılması Allah kendi yolunda olanın işlerini kolaylaştırır,Allah Kuran-ı Kerim'de buyuruyor :''Size apaçık ayetler gönderdik.'' dinimiz laf dini değil icraat dinidir,Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden başka dini kaynak yoktur,orada ne varsa o vardır başka da hiçbir şey yoktur,kolay olan dini zorlaştırmayın.Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurmuştur :''Kolaylaştırın,zorlaştırmayın,sevindirin,nefret ettirmeyin.''
 

miniksercen

New member
Katılım
29 Tem 2007
Mesajlar
174
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
35
Konum
vienna
burda hic bir sey zorlastirilmiyor kardesim : ) eger okumak istemiyorsan verilen bilgileri [ki oda sana kalmis] o zaman hic yorum yapmayiniz !

" Ilim ögrenmek her müslüman erkek ve kadina farzdir"
biz burda sadece kuran isingda ve resulun hadisleri ile b seyler ögrenmeye gayret ediyoruz eger " zorlastirmak" bu ise ... kolaylik nedir?

sorulan sorulara kardesim titiz bir sekilde cevap verdi : ) [Allah raz olsun]

bu arada kurani ve hadisleri anlayabilmemiz icin mutlaka ek bilgilere ihtiyacimiz vardirki bunlarida burda ögreniyoruz .[ ve kitablardan ]

ZATEN BURDA KURAN VE SÜNNET HARIC BIR SEY YAZILIP ANLATILMIYOR !
 

sinang

New member
Katılım
10 Eyl 2006
Mesajlar
1,628
Tepkime puanı
276
Puanları
0
Konum
bezm-i ezelden
Kur'an ve sünneti okumak anlamaya çalışmak,hayata dökmek her müminin görevi olup dininin ruhunu teşkil eder.Yalnız fıhki alanlarda konuşma yetkisi bu ilmi bilen ulemaya düşer,bu konuda hiç bir bilgisi olmayan taklide mecbur olanlar ise okuyup taklid edeceklerdir.Yalnız bu kişiler bu hükümlerin delillerini araştırabiliyorlarsa halisane yapabilirler,bu güzel bir durumdur.
 

Serhan Eðeryýlmaz

New member
Katılım
1 May 2007
Mesajlar
385
Tepkime puanı
12
Puanları
0
Yaş
37
kardeşim,zaten herşey açık ortadadır,Allah kuluna direk sesleniyor Kuran-ı Kerim ile ve Resulullah ile o alimler de mevzuyu daha çok açıklamak istiyor ama zaten açıklamaya kalkınca kelimeler yazılar artıyor,kısa yol varken yol uzuyor,bu karışıklık yanlışlıklara da yol açabiliyor,açın Kütüb-i Sitte'yi açın Ramuz el-hadis'i açın Kuran-ı Kerim'i sahabe anlatıyor hadis-i şerif nasıl başlıyor ''................. Radiyallahu anh anlatıyor : Bir gün Resulullah bize şunları buyurdu :''...................'' diyerek kutlu bilgi geliyor daha hangi kaynağı arıyorsunuz Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyuruyor :''Din,nasihatten ibarettir.'' Allah Teala bizden bu kutlu bilgileri okuyarak idrak ettikten sonra bir şey eklemeden ve eksiltmeden uygulamamızı istiyor,Bilinir ki kainatça Yaratmakta Allah'a aittir,buyurmakta.
 

sinang

New member
Katılım
10 Eyl 2006
Mesajlar
1,628
Tepkime puanı
276
Puanları
0
Konum
bezm-i ezelden
Amenna nass Kur'an ve sünnettir.Kur'an anayasa,sünnet bu anayasaya bağlı yasalardır.bu hukuksal ilmi ise izah eden muhterem hukukçularımız,fakihlerimizdir.Fukuhanın işindeki makamına ve bilgisine göre kıyas hakkı vardır.
 

hekim

New member
Katılım
11 Haz 2007
Mesajlar
13
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
34
Bir Kimse Mezhebsiz Olur Mu

Bir Kimse Mezhebsiz Olur Mu

ıÜüGünümüzde sık sık duyduğumuz sözlerden bir kısmı da: "Falanca şahıs mezhepsiz " veya "... lamam, anlaşıldı., bahsettiğiniz şahıs müctehid değil ki bu konuda onun sözlerine itibar edelim.." gibi sözlerle âdeta müslümanlarm büyük bir kısmının din adına konuşması yasaklanmakta ya da birazcık konuştuğunda "Mezhepsİz."\\Y damgası yemektedir. Konunun ak-tualitesi itibarıyla izin verirseniz; mezhep nedir, müctehid kime denir?ve yine bunun bir devamı olarak da, bir kimse mezhepsiz olabilir mi? diye bir konuyu gündeme getirmek istiyorum.

- Evet anlaşıldı. Evvela mezhep konusunu açalım. Mezhep Arapça bir kelimedir ve "gidişat, davranış tarzı" olarak tercüme edîlebilinir. Yürüyüş manasındadır. Eğer sadece sözlük manasını alırsak gitmek manasım ifade eder. Eğer nizami bir manada alırsak mezhep gidişat demektir. Yine mezhep sülük Şekli, davranış şekli demektir.

Bir insan, bir işi yapmak istediği zaman önce o işin nasıl yapılması gerektiğini düşünür ve buna bağlı olarak da bir metod oluşturur. Sonra da o işi yapmaya koyulur, işte mezhep dediğimiz zaman; bir işi ya da bîr fiili yapmanın metodu akla gelir. Binaeneleyh mezhep, islâmın emirlerini icra ederken takip ettiğimiz yoldur. Bu itibarla eski müctehidlerin Islâmı Kur'ân'dan alıp yaşamak İstediklerinde kendilerine göre çizmiş oldukları bir metod var idi. îşte bu metod ya da usûl denilen şey bir mezheptir. O halde müctehid kime derler? Müctehid de, islâmın hu-kümlerini yaşamak için, islâmın öz kaynaklan olan
Kur'an ve Hadis kitaplaından belirli bir ölçü içerisinde hükümler ve manalar çıkarabilen kimseye denir.

Böyle bir kişi bu işe başlarken kendince bir yol oluşturur ve bu yolla, bu programla Kur'an'dan ve hadisten hükümler çıkarır. İş bununla da kalmaz. İslamııı ana kaynaklarından derlemiş olduğu bu hükümlerin yaşanması için de bir kaide koyar. İşte o hükümleri çıkarma işine, fiiline içtihad, o hükümleri yaşama fiiline de mezheb diyoruz.

- Bu duruma göre bir kimse mezhepsiz olabilir mi? Ya da mezhebi olmayan bir müslüman olur mu?

- Fıkıh der ki: "âmî", yani körükörüne davranan, yürüyen kişinin mezhebi yoktur. Bu Fıkhî bir kaidedir. Mezhebi yoktur dediğimiz zaman, yani mukallidin mezhebi yoktur demektir.

Yukarıda mezhebi "gidişat" olarak tanımladık. Müctehi-din de gidişat sahibi kimse olduğunu göz önüne aldığımızda mesele anlaşılacaktır. Çünkü mukallid, gidişat ve metod tanımaz. O zavallı bakar ki birisi bir fiili bir şekilde uyguluyor, o da ona uyar. Birisi bir konu hakkında bir şekilde konuşuyor, o da öyle konuşur. Dolayısıyla âmînin mezhebi yoktur demek, bir bakıma şöyle demektir; âmî, ilim sahibi olamadığı için içtihad yapamaz, içtihad yapamadığı için de kendine bir metod koyamaz. Bu yüzden de mezhebi olamaz. İkinci manada âmînin mezhebi yoktur demek; âmî, şu alime veya bu alime uymak mecburiyetinde değildir. Âmî, nerede bir mesele ile karşılaşırsa, orada rastgeldiği alime meselesini sorar. O alim isler Şafii, ister Maliki, ister Hanefi olsun farketmez; ne olursa olsun, ona uyar
ve uyacaktır. Dolayısıyla âmî, bütün imamların gidişatına uyabilir. Ve onların gidişatıyla yaşayabilir.
- Şöyle diyebilir miyiz hocam; "Âmînin mezhebi müftünün Fetvasıdır."
-Evet, diyebiliriz.
- Fıkıhta yapılan ictihad tarifleriyle birlikte mflctehid olmanın şartlarım da görmekteyiz. Bu şartlara hâiz omayan bir müslüman şayet müctehidlerin temas etmedikleri bir konuda veya temas etmelerine rağmen aynı konuda görüş ortaya koyamaz mı? Mesela, geçmişteki ulemanın, bir gün yeryüzünde isiânun mer'iyetien kaldırılacağım düşünmeksizin, böyle bir şeyi düşünmeyi bile zui addederek ete almadığı halde, günümüzde herhangi bir müslüman geçmişteki ulemanın ele almadığı ya da almadığını sandığımız bu konuya, yanı yeryüzünde İslâm mer'i-yeiten kaldırılırsa, müslümanlarm hukukî durumu ne olur? sorusuna müctehidlik vasıflarına haiz olmayan bir müslüman çözüm getirmeye-çalışsa, bu çözüm müslümanları bağlar mı? İslâmî açıdan da buna bir hüküm gözüyle bakabilir miyiz? Yani müctehidlik tarif ve tanımlamasının istisnası yok mudur?

İctihad yapabilme vasfına sahip olmasa da, geçmişte hükme bağlanmayan herhangi bir konuyu, Kur'ân ve sünnet esasına ters düşmemek kaydı ile. bir müslüman hükme bağlayabilir. Bir meselenin halli için, mutlaka, ictihad şartları diye sıralanan hususların hepsinin tahakkukunu beklemek, beraberinde çeşitli sı-, kınlıları da getirir. İşte bugün ümmetin karşı karşıya olduğu birçok sorunları var. Bunların halli için çaba sarfetmek gerekir. Bunun için ise, ictihad müessesesini rahatlatmak gerekir.

- islâm tarihinde şunu apaçık bir mesele olarak görüyoruz ki, ashab, Nebi (A.S)'m vefatından sonra içtihada başlamış tır. Ashab'tan, sonra tâbiûndan ve daha sonra da etbauttâbiûn diye adlandırılan kuşaktan ilk müctehidlere rastlıyoruz. Bu isla-mın büyükleri (Allah cümlesine rahmet etsin) yaptıkları içtihad-larla ancak kendilerini bağlı saymışlardır. Başkalarını bağlamamışlardır. Ancak ne zaman ki bu kimseler devlet başkanı olarak ictihadta bulunmuşlar, işte o zaman bunların içtihadı kanun mahiyetinde bütün müslümanları bağlamıştır. Zaten o zaman bu ictihad falanca şahsın içtihadı değil, devletin karan olarak görülmüştür. Bu da bir müçtehidin içtihadına uymak değil de, ulu-lemrin vermiş olduğu karara uymak mecburiyetinden dolayıdır.

- Hocam; "İmamın re'yi gizli aşikar bütün ihtilafları ortadan kaldırır" kaidesi buradan mı çıkmıştır?
- Evet, buradan çıkmıştır. Ve mümine de itaat gerekir. Yoksa hiçbir müçtehidin içtihadı görüşü bir başkasını bağlayamaz. Kaldı ki günümüzde yeni yeni meselelerde, çok kudretli ilim adamları ictihad yapıp karar çıkarsın da bu kararlan da diğerleri teşmil etsin. Bu mümkün değildir. Ancak kendilerini bağlayabilir. Böyle bir ictihad Şûra'ya arz edilir. Eğer bu ictihad şayet devletin asayişinde yararlı ise devlete ulaştırılır ve devlet uygun görürse icraya koyar. Buna da mecburi olarak itaat edilir.

Gelelim ictihad şartlarına. Bu şartlar ekseri şartlardır, küllî değildir. İctihad yapmak isteyen bir kimsenin konmuş olan bu şartları elbette bilmesi lazımdır. Fakat bazı kimseler vardır ki, kendileri bu şartlara haiz olmadıkları halde, fıtrî bilgileri ile. "kendisine hikmet verilen ol hayra kavuşmuştur" âyetine göre. hareket ederler, (buradaki hikmet, saf, berrak, tertemiz fıtrattır)-

İşte bu fıtrat sahibi olan, bu ihlâs sahibi olan, tabiî rıza sahibi olan kişiler, ictihad samlarından birşey bilmedikleri ve anlamadıkları halde, karşılaştıkları hâdiselerde kendilerine göre bir ictihad yapabilirler. Yaptıkları ile de kendilerini bağımlı sayarlar. Öyleyse, yok falan adam alim değildir, ictihad yapamaz sözü hoş bir söz değildir. Buradan hareketle, "ictihadlar yalnız eski zamana ait bir husustur" gibi bir mesele karşımıza çıkar. Hele bugün kimse ictihad yapamaz demek, ictihad kapısını kapatmak demektir. İçtihadın kapısını kapatmak demek, Ktır'ân'ı Kerim'in ve İslâm'ın cihanşümul oluş vasıflarını (evrenselliğini) kaldırmak demektir.

Bugün bir çok sınai, teknolojik değişiklikler ve gelişmeler olduğu gibi sosyolojik değişme ve gelişmeler de birbirini izlemektedir. Sosyal davranışlarda birçok farklılıklar meydana gelmektedir. Dahası, Önceki müctehidierin, hakkında hüküm getirdikleri birçok meselenin hükümlerinin değişme ihtimali her geçen gün çoğalmaktadır. Binaenaleyh ictihad islâm'ın kıyamete kadar devam edecek olan bir vasfıdır. Her müslüman için diyemem, çünkü ümmîler de müslümandırlâr. Fakat ictihad edebilecek her müslüman kıyamete kadar istediği konuda ictihad yapabilir ve yapmalıdır da..

- Ama nasıl? Fıkıhta ictihad şartları sıralanırken, ictihad edebilme veya muctehid olmazsa olmaz cinsinden kaideler olarak benimsenirken, ictihad günümüzde âdeta imkansız hale geliyor. Dolayısıyla günümüzde bu şartlara haiz olmayan müslü-manlann islamî konuda herhangi bir kanaat belirtmeleri isabetli de olsa geçerli sayılmıyor. Konumuzun başlarında da belirttiğim gibi, geçmişteki ulemanın, müctehidiıı karşılaşmadığı bir problemle karşılaşıyoruz, onun da cevabını yine geçmişten arıyoruz.
Mesela Dar kavramında olduğu gibi. tslanıî otoritenin varlığını postulat hükmünde var kabul ederek Dar kavramına açıklık getiren ulemadan, o vasatın yok olmasında da hüküm bekliyoruz, fetva bekliyoruz ve de Gazali'den, Ebu Hanife'den, imam Şafii'den; onların karşılaşmadıkları ve bu yüzden de haklı olarak ele almadıkları konuların cevabını istiyoruz.

- Ben diyorum ki; geçmişte bir grup Ashab-ı Kiram, tabiûn, tebauttâbiûn ve onları takip eden yani hicri 2. ve 3. asra kadar ve hatta 4. asra kadar -müsamaha ile söyleyelim- geçen ulemanın dışında gelen müctehidlere bakınız, inceleyiniz. Bugünkü samimi,ciddi ve gerçekten cihad ruhu ile dolu, islam, alemindeki felaketlere bir türlü tahammül edemeyen nice hikmet sahibi, muhakeme sahibi kişiler vardır ki; o günün mücte-hidlerinden bugününkilerine kadar bu şeraiti (şartları) kendisinde tamamen tekmil etmiş insanlar da vardı bunların içerisinde. Bunların içerisinde İslama bir bütün olarak inanmış ve bu sahada insanlığa faydalı olayım diye araştırmış, kitap yazmış, ictihad beyan etmiş olanlar elbette müstesnadır.

Fakat bunların dışında ekseriyeti teşkil eden bir grup vardır ki, bunlar sadece islâmın ahlâkı ve ibadetiyle ilgilenmişler ve bir takım da evliyanın ve meşâyıhm maceralarını dile getirip, ömürlerini bunlarla doldurmuş, onlar hakkında kitap yazmış, vaaz etmiş nice alim ve ulema gelmiş geçmiştir. Bunlar için muctehid, ictihad yapabilir deriz de; malıyla canıyla islam yolunda cihad edip de, isiamın yaşanmamasına tahammül edemeyen insanlara neden denmesin. Bu insanlar da elbette icitihad yapabilir. Ve zaten aklı, basireti, imanı yerinde olan ve kalbi islâm için, Allah için çarpan bu gibi kimesler zaten içtihadın gerektirdiği şartlara başvurma şahsiyetini de kendilerinde bulun-dururlar. Ne var ki Arapça başvurmaz da, Türkçe başvurur veya her hangi bir tercümeden, kitaptan başvurur. Böyle bir kimse, Arapça bilenlerden de yer yer daha sıhhatli icitihadlar yapabilir, insanlara çeşitli vesile ve bahaneler sergileyerek ictihad kapısı kapandı demek, islâmın kapısı kapandı demekle eş anlamlıdır. Hem bu tür lafları söyleyenler üstü kapalı kendileri ictihad yapmaktadırlar. En azından bu gibi ictihad kapısını kapatanlar, çeşitli görüşler ortaya atarak müslümanları kendilerine bağlamaktadırlar. Hem de ne olduğu belli olmayan görüşlerine.

İctihad insanın en çok ihtiyaç duyduğu bir müessesedir. Resûlullah (A.S)'ın Muaz tbni Cebel'i Yemen'e gönderirken; "Neyle hükmedersin?" dîye sormuş; o da,, "Kur'ân'la hükmederim, Kur'ân'da bulamazsam, sünnetinle hükmederim. Sünnetinde de bulanuızsam re'yimle hükmederim", diye cevap vermiştir. İşte bu "re'yimle hükmederim" cümlesi kıyamete kadar sabittir. Öyleyse her insan karşılaştığı müşkili çözümlemede Önce Kur'ân'a, sonra sünnete, sonra da re'yine başvurabilir. Her müs-lürnan temiz ve iyi niyeti ile islâmın ana kaynaklarından sapmadan, halisane gayret ile ictihad yapabilir.

- Hocam, bildiğimiz kadarıyla siz medrese eğitimi görmüş birisiniz. Dolayısıyla sizin bu şekilde konuşmanızı doğrusu yadırgamadık değil. Buna rağmen size bir sual daha sormadan geçemeyeceğim. Bu medrese eğitiminiz esnasında gördüğünüz Usûl-ü Fıkıh kitaplarında, sayılan müctehidlik vasıflarını taşıyanların dışındaki kimselerin de ictihad yapabileceklerine dair bir kayıt var mıdır?
- Evet vardır; el-Mirkat ve'1-Mirat ismili usûl-ü fıkıh kitabında bu konu geçmekledir. Hatta Menâr diye bir usûl-ü fi-
kıh kitabı daha vardır, onda da geçer. Bu kitaplann çoğunda aynen şöyle deniliyor:
"Selikası (tabiî insiyatif), karihası sağlam olan insanlar o şartlara haiz olmadıkları halde ictihad edebilir."

Fakat biraz önce bir cümle kullandım, herhalde aniaşıl-madı. O cümle şu: "Zalen müslüman, islâmt sırf Allah rızasıiçin yaşamak isteyen ve sırf cehennem korkusu ve cennet arzusu ile yaşayan müslüman, karşılaştığı bir hâdisede zaten içtihada lüzum görmez ki". Böyle bir kimsenin tetebbu hakkıvardır, teftiş hakkı vardır, araştırma hakkı vardır. Araştırmak da içtihadın başta gelen öğesidir. Eğer müslüman bu saydıklarımızdan yoksun ise, ictihadtan ona ne...
 

cah

New member
Katılım
8 Eyl 2007
Mesajlar
79
Tepkime puanı
14
Puanları
0
Yaş
59
selam

selam

Ümmeti Muhammedin sadık bir tek evladı yoktur ki Kuran'ı yetersiz görmüş olsun!!! Bilakis, biz yetersiz olduğumuz için bir mezhebe tabi oluyoruz, taklid ediyoruz...
***

Bu itiraftan sonra söylenecek söz biter...

Taklit etmeyin kardeşler, tahkik ediniz...
 

Enver Ýstek

metin mete
Katılım
27 Ara 2005
Mesajlar
3,935
Tepkime puanı
1,023
Puanları
0
Yaş
60
Konum
Gurbet,daimi gurbetin icinde gurbet
Ümmeti Muhammedin sadık bir tek evladı yoktur ki Kuran'ı yetersiz görmüş olsun!!! Bilakis, biz yetersiz olduğumuz için bir mezhebe tabi oluyoruz, taklid ediyoruz...
***

Bu itiraftan sonra söylenecek söz biter...

Taklit etmeyin kardeşler, tahkik ediniz...


Ben bu konulara fazla takilmiyorum ama bu itirafi yapan kim???
 
Üst Alt