Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Üstadımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) H.znin Hayatı Kendisi Hakkında Birçok Konu

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Üstamızın mübarek Muhtelif Tavsiyeleri

Üstamızın mübarek Muhtelif Tavsiyeleri

Oğlum! ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allah ve Rasûlune yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise Âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin.

Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır. 1-Nûr, 2-Zulmet. Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.
Şöyle düşünmeli: Ya Rabbi! Âciz kulunu Ümmeti Muhammede hizmet etmeye muktedir kıl. Eğer "Yâ Rabbi bana ilim ihsan et" denirse, şahsi menfaate taalluk edeceğinden, rızâyı ilâhiye muvâfık olmaz. Zira her ilim sahibi bu ümmete hizmet etmiş değildir, edemez. Bu itibarla da rızâ-yı Bâriyi bulamaz. İlim ve cennet istemek menfaati şahsiyedir. Gaye ise rızâ-yı Bâridir.
Bizim yolumuz, imân, İslâm ve Ahlak-ı Muhammediyeyi aşılamaktan ibarettir.
Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız her müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.
Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.
Hak’tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün olur.
Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.
Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allahın nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.
Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttular. Bir şeyler alır da vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hale geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi maneviyata karıştırmayın.
"Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü yanlıştır. Dinimizde neme lazım demek yok. Bana lazım demek vardır.
Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın, geçen günler geri gelmez.
İlim, nûr-ı ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.
İnsan gibi, ilminde anâsırı erbaası vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyzi ilâhiyi çekecek.
Ben size "eceztü" dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu’ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammedin evladına anlatacaksınız.
Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan kitabında ortasını anlamak kolaylaşır.
Şimdiye kadar müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gayet vakûr bir şekilde ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu hakkı ile temsil edeceklerdir.
Macaristan vaktiyle müslümandı. Fakat bir gün geldi orada yalnız zâhiri ulemâ kaldı. Zâhiri ulemâ maneviyattan mahrûm olduğu için dengeyi tartamadı. Ve işte gördüğünüz gibi hıristiyan olup gittiler. Bu din maneviyatsız muhâfaza edilemez.
Sırf bâtınla meşgul olanlar mülhiddir. Sırf zâhirle meşgul olanlar gâfildir. Kemâlat her ikisinin birleşmesindedir.
İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba kaldırmaya olsun, yarar.
Din asıl, dünya ve siyaset fer’idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere lanet vardır.
Yemek yerken, su içerken "ibadet için kuvvet olsun yâ rabbi" diye, Mevlâ’nın huzûrunda olduğunu düşünmek lazım.
Emir vermeye alışmayın. Ben vâlidenizden su dahi istemem. Emir vermekle sözün rûhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir. Misâl: "Benim oğlum sigara içmez değil mi?" gibi.
"Yâ Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!"
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralarından.(2)

üstazımızın Mübarek Hatıralarından.(2)

Hz. Üstazımız birgün vapurda o zamanın İstanbul İmam Hatip Lisesi müdürünü görmüş ve yanına gitmiş. "Celallenerek ve bastonunun tersini karnına dayayarak, "Sizin ne yaptığınızı biliyoruz. Amma biz olduğumuz müddetçe bunu yapamayacaksınız".
Ve yanındaki Abdurrahman Şeref Laç'a "bunlar dinin geriye kalan kısmını mihraptan yıkmak istiyorlar" diyor. Ve onun mason olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor. "Benim İngiltere'nin İskoç kentinde masonların merkezinde resmim vardır. Altında bu adam siyonizmin en büyük düşmanıdır, öldürülmelidir yazıyor" diyor.ALLAH mübareğin şefaatlerine nail eylesin inşALLAH.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Mübarek üstazımızın Künyesi Ve Seceresi

Mübarek üstazımızın Künyesi Ve Seceresi

KÜNYESI

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri, yakin tarihimizde, zamaninin Islâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmis; müderris, dersiâm, hukûkçu, hadîs ve tefsîrde mütehassis bir Islâm âlimi, tasavvufta Naksibendî silsilesinin 32. halkasi Buhârali Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin Hazretleri'nin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasidir.


SECERESI

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yilinda -bugün Bulgaristan sinirlari içinde kalan- Silistre’nin, Hezargrad kasabasinin, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmistir. Pederi, tahsilini Istanbul’da tamamlamis, Satirli Medresesin'de yillarca müderrislik yapmis, Hocazâde Osman Efendi'dir.

Osman Efendi, gençlik yillarinda Istanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsinda vücûdundan kopan bir parça gökyüzüne yükselmis, oradan dünyaya isik saçmakta… Osman Efendi, bu rüyayi kendi sulbünden dünyaya gelecek hayirli bir evlat mânâsina yorar ve Silistre’ye döndügünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarindan hangisinin rüyâda gördügü, isik saçan evlada uygun düsecegini takibe baslar. Fehim, Süleyman Hilmi, Ibrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kiz evladi dünyaya gelir.

Bu çocuklarinin içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip de, yetismeye baslayinca, tespit ettigi alâmetlere göre bütün ümidini ona baglar. O kadar ki; Süleyman Efendi Silistre’de Satirli Medresesi'nin ilk siniflarinda iken, babasinin huzûruna her çikisinda onun ihtirâmla ayaga kalktigina ve “Buyurun Süleyman Efendi oglum…” diye fevkalâde bir iltifat ve alâka gösterdigine sâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûptur ki, babasinin huzûruna girmek için, onun basini egerek kitap okudugu, mangala cezve sürdügü veya baska bir isle mesgul bulundugu anlari seçer olmustur.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin dedeleri, Kaymak Hâfiz diye taninan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaslarina dogru vefat etmistir. Büyük dedeleri, Seyyid Idris Bey'dir. Idris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan Tuna hâni nasbedilmis ve kendisine kiz kardesi tezvic edilmis bir zâttir. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padisahligi zamaninda, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e olan sevgilerinden dolayi “Yeryüzünde evlâd-i Resûlden kimler kaldi” diye arastirmis, seceresine hiç sâibe ve süphe karismamis oldugunu tespit ettigi Seyyid Idris Bey’i bulmus ve kizkardesi ile evlendirerek, Tuna havalisine hân tâyin etmis; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için vazifelendirmistir. Bu vazife, Süleyman Efendi'nin babasi Osman Efendi’ye kadar devam etmistir.

Süleyman Efendi Hazretleri'nin seceresi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in pâk nesline dayanmaktadir. Pederleri tarafindan Hz. Hüseyin (r.a.)'a nisbeti olup “Seyyid”, anneleri cihetinden Hz. Hasan (r.a.)'a nisbetleri bulunmakla “Serîf”tirler.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek üstazı Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin(k.s)

üstazımızın Mübarek üstazı Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin(k.s)

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek türküdür. Şeyh Mazhar İşan Can-i Canan k.s. Hz. lerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsilenin büyük rütbesi ve 32’inci halkasıdır.
Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekan sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini bu suretle, yani tayyi mekan ile Kabe-I Muazzama’da kılarlardı.
Mekke Şerifi Hüseyin in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı Devletine ihanet ettiği 1. Dünya Harbi yıllarında Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracuddin k.s. son haclarını da ifa etmek üzere Mekke-I Mükerreme de bulunuyorlar idi. Şeriflik iddiasındaki bu hain kendilerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştır.
Bu münasebetle kendisinden korkarak hapis ettirdi. Kapılara kalın zincir vurdurdu. Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin k.s. kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapılarını açıp kaçma kerametini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp ‘Evradı Fethiye’yi ‘Okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak bu defa çok daha sıkı tedbirler aldırdı ve tekrar hapishaneye koydurttu.
Şeyh Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin k.s. zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı.
Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Şeyh Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracuddin k.s. Cidde’ den hareket eden bir gemiye aile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hz. Pir k.s. baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ Salim döndüler. İngilizler tarafından geminin yanaşacağı limana bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicazı alt üst etti. Bunu bildikleri için ona su manalı telgrafı çektiler.
- sağ salim memleketime döndüm, boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan II. Abdulhamid Han zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan tarafından bizzat Kabul edilerek sarayın müsafiri oldular. Sultan II. Abdulhamid Han Hz. İle birlikte o zamanın henüz medresede talebe olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerine, Nakşibendi yolunu talim buyurdular ve bir müddet İstanbul da kaldılar.
Ezeli takdir icabı kendisinden sonra Altun Silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerinin terakki ve talimini temin ettiler.
20.inci asrin baslarında bu ziyaretler esnasında Osmanlı Devletinin basına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok dua ve ilticalarda bulundular. Defalarca Erbain çıkardılar, Cenabı hakka yalvardılar, fakat bütün bunlara rağmen Ümmet-I Muhammed’in, üzerine gelmekte olan belaları hak ettiğinden Kader-i İlahi’nin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultana izah buyurdular. Bu sebepledir ki Sultan Abdülhamit Han Hz. leri bir ihtilal ile tahttan indirildiğinden ihtilalcilere karsı koymamış “Zalike takdiirul Azilil Alim” ayetini okumakla iktifa etmişlerdir.
Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracuddin k.s. Saraya müsafir olduğu günler İstanbul un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebu Eyyub Sultan Hz. lerinin kabrini ziyaret ettiler. Emrine Saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyyüb Sultan’a giderken Haliç kenarında “Ya Vedud Baba” nin türbesini ve türbeye inen Fuyuzati İlahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.
- Bu zat kimdir? Diye sordular. Kendilerine,
- Evliyadan. ( Ya Vedud Baba’dır) cevabi verildi.

Ziyaretten dönüşlerinde tekrar ayni yerden geçerken yeniden ayni soruyu sordular. Bunun üzerine Maiyetindekiler ‘Efendi Hz. İhtiyarlığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu’ diye içlerinden geçirdiler.
Selahüddin Hz. İse onların iç hallerine vakıf oldular. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:
- Su sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım, buyurdular.

Salahuddin Hz. Devamlı istiğrak halinde “Musteğrakiine fi zatillah makamında” oldukları için bu sözleri ile insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izah buyurmuş oluyorlar.
Halifelerinden Mirza Abdurrahim efendiyi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul da Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hz. lerinin yanına bırakarak Buharay a donen Salahuddin Hz., ömrünün son yıllarını Buhara da geçirmiş ve burada da vefat etmiştir.
Kabri Şerifleri Buhara da yüksek bir tepe üzerindedir.
Kaddesellahü Sirrahülaziz. AMIN
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstamızın Tasavvuf Yoluna Sülûkü Ve Irşad Vazifeleri

üstamızın Tasavvuf Yoluna Sülûkü Ve Irşad Vazifeleri

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş... Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.”
Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.
Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş.
Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.
Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı!(2) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.
Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralarından(3)

üstazımızın Mübarek Hatıralarından(3)

Ahmet Davudoğlu Hz. Üstazımızın hemşehrisi Balkanlar'dan gelmiştir. Hz. Üstazımız kendisine okuması için çok yardım etmiştir. Bu zat bir süre İstanbul İslam Enstitüsü başkanlığında bulunmuştur. Bir defasında Konya'ya müftüler toplantısına konuşmacı olarak davet etmişler.
Oradaki konuşmasından sonra kendisine müftüler tarafından bazı sualler yöneltildi. Bu suallerden birisi olan " belediye nikahı caiz midir?" sualine caiz değildir. Asıl nikah dini nikahtır. Belediye nikahı sadece kayıttan ibarettir diye cevapladığı için ne yazıktır ki kendi talebeleri tarafından şikayet edilerek iki sene hapse mahkum ettirilmiştir.
Abimiz de kendisine hapiste yattığı süre içerisinde yardım bulunmuştur. Hüseyin DÖNMEZ Abi bir defasında ziyaretine geldiğinde şu hatırasını nakletmiştir. "Bir gün Efendi Hazretleri Kamil Bey ile beraber evime geldiler. Hocaefendi bu kim? diye sordum. Damadım Kamil dedi. Ne iş yapar dedim. Hem mimardır hem mühendistir. Müteahhitlik yapar dedi. Sonradan öğrendim ki Kamil Bey ne mimar ne mühendis imiş.
Şöyle düşümdüm Kamil Bey mimar ve mühendis değil bu açık. Efendi Hazretlerinin yalan söylemesi mümkün değil damadının ne iş yaptığını da bilir. Yıllarca bunu kafamda çözemedim. Ancak otuz yıl sonra Kamil Bey bir gün ziyaretime geldi. Yanında iki genç vardı. Bunlar kim diye sordum. Bunlar benim evlatlarım Ahmet ve Mehmet 'tir. Ne iş yaparlar diye sordum. Biri mimar birisi mühendistir dedi. Otuz yıl çözemediğim meseleyi o gün çözdüm. ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE NASİL EYLESİN İNŞALLAH.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımız Ve Mübarek Altun Silsile

üstazımız Ve Mübarek Altun Silsile

Silsile-i Zeheb / Altun Silsile
1. Ebu Bekri’s-Sıddiyk (r.a.)
2. Selman-ı Farisi (r.a.)
3. Kasım bin Muhammed (k.s.)
4. Cafer-i Sadık (k.s.)
5. Bayezid-i Bestami (k.s.)
6. Ebu’l-Hasan Harkani (k.s.)
7. Ebu Ali Farimidi (k.s.)
8. Yusuf Hemedani (k.s.)
9. Abdu’l-Halık Gucdüvani (k.s.)
10. Hace Arif Rivgiri (k.s.)
11. Mahmud İncir Fag’nevi (k.s.)
12. Hace Arif Ramitini (k.s.)
13. Muhammed Baba Semasi (k.s.)
14. Seyyid Emir Kilal (k.s.)
15. Muhammed Bahaüddin Nakşibend (k.s.)
16. Hace Alaaddin-i Attar (k.s.)
17. Yakub Çerhi (k.s.)
18. Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.)
19. Hace Muhammed Zahid (k.s.)
20. Derviş Mehmed (k.s.)
21. Muhammed Hacegi Emkengi (k.s.)
22. Hace Muhammed Bakibillah (k.s.)
23. İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruk-i Serhendi (k.s.)
24. Hace Muhammed Masum (k.s.)
25. Şeyh Seyfüddin Arif (k.s.)
26. Muhammed Nurü’l-Bedvani (k.s.)
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (k.s.)
28. Abdullah-ı Dehlevi (k.s.)
29. Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)
30. Habibullah Can-ı Canan (k.s.)
31. Muhammed Mazhar İş’an Can-ı Canan (k.s.)
32. Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
33. Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s)
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralarından(4)

üstazımızın Mübarek Hatıralarından(4)

Tevhid-i Tedrisat kanunu 1927'de çıkmıştır. Kanun çıktıktan sonra bütün medreseler kapatılmış. Devletin dışında öğretim yapmak yasaklanmıştır. Bunun üzerine kapatılan medreselerin müderrisleri İstanbul Şehzadebaşı Camiinde ne yapacaklarına karar vermek için toplanmışlar.
Sonunda şu karara varmışlar. "Artık bundan sonra bizim talebe toplayıp Ulum-u İlahiyyeyi okutmamız imkansızdır. Bütün imkanlar elimizden alınmıştır. Hz. Allah Kur'an-ı Keriminde ( ; ; ) buyurmuştur. bizim tekrar talebe toplayıp Ulum-u Diniyyeyi öğretmemiz vus'atımızın dışındadır".
Yani herkesin kendi işine çekilmesine karar vermişler. Hz. Üstazımız o zaman söz alıyor ve şöyle diyor " Efendiler bu bizim vus'atımızın dışında değildir. Herkes kendi evinde iki çocuğunu okutsa, çocuğu yoksa iki çocuk bulup okutsa 1110 yapar. Onlar da ikişer kişi okutsa 4440 yapar. Türkiye' de 4440 alimin bulunması Türkiye'de ilmin yokolmasına mani teşkil eder. Bu da bizim vus'atımızın dışında değildir" buyuruyor.
O zamanın müderrisleri zengin ve oldukça yaşlı imişler. Hz. Üstazımız ise daha genç 39 yaşlarında imiş. Tabi diğer alimler şaşırmışlar. Bakıyorlar kendilerine nazaran oldukça genç ancak fikirleri ve cesareti oldukça yüksek bir zat var karşılarında. Tabi bu fikre katılmak şöyle dursun "Bu gayretli genç de kim acaba" , Gönenli bir müderris şöyle seslenmiş "Senin bu aşkın nereden geliyor. Sen kimin oğlusun" diyor.
Efendi Hazretleri cevap vermiyor. Hulasa kararlarından vazgeçmiyorlar. Bizim vus'atımız dışında diyerek kelle korkusuyla talebe okutmaktan firar ediyorlar. Hz. Üstazımız daha sonra şu mealde bir söz irad ediyorlar "Ölümden korkup kaçanların hepsi ölüp gittiler, bir biz sağ kaldık".ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN İNŞALLAH
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Türkiye Ye Kuran Okutan Mübarek üstazımız

Türkiye Ye Kuran Okutan Mübarek üstazımız

TÜRKİYE YE KURAN OKUTAN MÜBAREK ÜSTAZIMIZ
"Aman Müslümanlık unutulup münkarız olmasın. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat ruh ve akidesi sönüp, Müslüman çocukları bu meşaleden mahrum kalmasın."

İşte bütün hayatı bayunca bu iki cümlede özetlediği endişe ile hareket ederek büyük bir mücadele vermiştir Hilmi Tunahan Hazretleri

İşçi, personel adı altında okutmaya çalıştıklarıma zaman oldu vali maaşı kadar para verdim, yine de okumadılar. Hatta parayı alıp kaçanlar oldu. Bir ara acaba Allah'ın ilmini okuyacak insanlar bulamayacak mıyım diye ye'se düştüm. Bütün gayretimi kendi kızlarımı okutmaya verdim. Düşünüyordum ki onlar Allah'ın dinini, ilmini öğrenirlerse, hiç değilse kendi çocuklarını okutup yetiştirirler de bu hizmetler ila yevmi'l kıyame devam eder. '

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin bu ye'si kısa sürdü. Bir yandan binlerce tabele ile uğraşırken diğer yandan kızlarını da en iyi şekilde din eğitimi ile donattı. Bunlardan biri Ferhan i Hanımefendi'ydi. Şartların elvermeme- i si ve talebe bulamaması durumunda ilmine varis bırakmayı düşündüğü şu~ hayattaki tek evladı Ferhan Hanımefendi, ölüm yıldönümünde muhterem pederinin hayatını ve mücadelesini Aksiyon Dergisi'ne anlattı.

Süleyman Efendi, 16 Eylül 1959 yılında vefat ettiğinde arkasında iki kızı ile birlikte binlerce iyi yetişmiş öğrenci bıraktı. Fatih Sultan Mehmed Han'ın yanına defnedilme arzusu Bakanlar Kurulu'nun oluruna rağmen dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik'in tavrıyla engelıenince, Karacaahmet Mezarlığı'nda polisin açtığı kabre defnedildi.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin bütün amacı, Türk insanının, dinini en iyi şekilde öğrenmesiydi. Makam mevki peşinde olmadığını tarihe geçen şu sözüyle anlatırdı: "Hizmet muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun. "

Ferhan Hanımefendi de tıpkı pe deri gibi hayatını Kur'an hizmetine adadı. Bugün bütün zamanını hizmet dolduran Ferhan Hanımefendi'nin oğlu aracılığıyla pederi hakkında anlattıkları şöyle:

- Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, hayatını, ilmini miras bırakacağı talebeler yetiştirme üzerine kurmuştu. Bu konudaki çalışmalan hakkında bilgi verir misiniz?

Talim ve tedriste Osmanlı medrese usulünü hızlandırmış, çok süratli bir şekilde talebe yetiştirmede kendine mahsus usuller vaz etmiştir. Zamanın şartlarını değerlendirmek bakımından devrin maddi gelişmelerine uygun olarak 'Maddede sürat olur da manevi hizmetlerde olmaz mı?' anlayışını getirerek, eski usullere göre çok kısa zamanda bütün fenler, alet ve ali ilirnlerle donanmış talebe yetiştirmiştir. Talebeleri Diyanet İşleri Başkanlığı'nın müftülük ve vaizlik imtihanlarında üstün başarılar kazanarak aldıkları eğitimin değerini ortaya koyuyorlar ve hizmet yarışında yerlerini alıyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, İslam ilimierini ihya hareketini İslam'ın tecdidi hamlesi saymış, hayatlarını ilme ve ilim ehli yetiştirmeye vakfetmi§ti. Ve 'flmin tasfiye edildiği bir cemiyette Islam ve iman yaşamayacağı için, böyle bir ortamda camiierin mevcudiyeti, suları kesilmiş, menbalan kurumuş, kurutulmuş çeşmelerden farksızdır' diyerek bu konudaki gayretlerini devam ettirmişti.

DÜNYAYA MÜJDEYLE GELIŞ

-Kökeninin Osmanlı Sarayı 'na kadar uzandığı biliniyor. Nesebi hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Soyadındaki Han kelimesinin, nesebi ile ilişkisi var mıdır?

Neseben Fatih Sultan Mehmed Han'ın ' Tuna Han'ı' olarak tayin ettiği ve kızkardeşi ile evlendirdiği İdris Bey'e dayanmaktadır. Ve soyadını buna nispetle almıştır. Babası Hafız Osman Efendi, tahsilini devri n ilim merkezi olan İstanbul'da tamamlamış, sonra da bugün Bulgaristan sınırları içinde olan Silistre'nin meşhur Satırlı Medresesi'nde yıllarca müderrislik yapmıştır. Dönemin tanınan simalarındandır. İstanbul'da eğitimine devam ettiği bir sırada rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın göğe yükselip ışık saçmakta olduğunu görür. Uyandığında son derece heyecanlıdır. Çünkü bu rüya Osman E fendi için bir işarettir. Sulbünden hayırlı bir evlat gelecek, dünyayı aydınlatacaktır. Aradan yıllar geçer. Osman Efendi evlenir. Rüya hiç hatırından çıkmaz.

1888 yılında Silistre'nin Ferhatlar Köyü'nde sıradan bir evde hiç de sıradan olmayan bir çocuk dünyaya gelir. İlk bakışta hane reisi Osman Hocaefendi'nin dört erkek evladından biridir bu çocuk. Yıllar önce görülen rüya tecelli etmiştir. Bütün Türk ve Müslüman ailelerinde olduğu gibi adı Ezan-ı Muhammedi ile konur: Süleyman Hilmi... Osman Efendi, Süleyman Hilmi'de daha ilk yetişme çağlarında gördüğü alametler tecelli ettiğinden bütün ümidini ona bağlar. Gözbebeği gibi baktığı oğlu yetişecek, tıpkı rüyada gördüğü gibi dünyaya ışık saçacaktır.

- Bugünkü Bulgaristan sınırlan içinde doğan Süleyman Efendi Hazretleri'nin yetişme serüveni hakkında bilgi verir misiniz?

Hilmi Efendi, Silistre Rüşdiyesi ve Satırlı Medresesi'nde başladığı tahsil hayatına İstanbul'da devam etmek, ilmini kemale erdirmek için medreselerin bulunduğu İstanbul'a koşar. O zamanki adı Sahn-ı Seman olan Fatih Medresesi'nde eğitime başlar. Fatih dersiamlarından ve devrin büyük alimi Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'den ders alır. Burayı birincilikle bitirir.

Süleyman Efendi ilim öğrenmek hususunda öylesine gayretlidir ki daha da i leriye gitmek ve zamanın tabiriyle dersiam, yani profesör olarak yetişrnek üzere Süleymaniye'de Medresetü'l Mütehassisin'in tefsir ve hadis bölümüne devam eder ve 1919 yılında buradaki eğitimi de birincilikle tamamlar.

Aynı yıllarda Medresetü'l Kuzat'ı yani bugünkü tabiriyle Hukuk Fakültesi'ni de bitirerek dersiam ve kadııık unvanlarını alır. Hayatının ilerleyen yıllarında uğruna büyük mücadeleler vereceği ilim hayatının öğrenme safhasından, öğret me safhasına geçer. Mezuniyetini müteakip İstanbul'da dersiam olarak vazife alır. Yıllarca hocalarından aldığı ilim emanetini talebelerine devretme zamanı gelmiştir. Bu onun hayat mücadelesinin temel düsturunu oluşturur.

- Tevhid-i Tedrisat Kanunu 'nın yürürlüğe girmesiyle medrese geleneği ortadan kalktı ve din eğitimi ağır yara aldı. Süleyman Efendi'nin tutumu nasıloldu?

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle medreseler kapatılır. Süleyman Efendi de bir çok meslektaşı gibi vaizliğe tayin edilir. Talebeye hasret böylece başlar. İlim öğretme aşkını, ilmine varis bırakma mü cadelesini, İstanbul'un Sultanahmet, Beyazıt, Süleymaniye, Yenicami, Kasımpaşa Cami-i Kebiri gibi büyük camiIerde vaaz verip dinimizin emir ve yasaklarını öğreterek sürdürür.

- Tasavvujla ilişkisi nasıl başladı?

O bir din alimi olmakla beraber hala bir talebedir ve Selahaddin ibn-i Mevlana Siracüddin Efendi'nin sohbetlerine devam ederek tasavvuf yolunda yetişir. Silsile-i Sadad'ın 32. halkası olan Siracüddin Efendi'nin cismani nisbetle, İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Hazretleri'nin de ruhani nispetle bağlısıdır.

"AMAN MÜSLÜMANlıK UNUTULMASıN"

- Talebe yetiştirme faaliyetine nasıl başladı? Bu husustaki gayretleri konusunda neler anlatırsınız?

1924 senesinde medreseler kapatılıp dini öğreten müessese kalmayınca, Süleyman Efendi'nin hayatında da sıkıntılı dönem başlar. O günlere ait en büyük endişesini şöyle dile getirir: "Aman Müslümanlık unutulup münkarız olmasın. Ehli Sünnet ve'l Cemaat ruh ve akıdesi sönüp, Müslüman çocukları bu meşaleden mahrum kalmasın." İşte bütün hayatı boyunca bu iki cümlede özetlediği endişe ile hareket ederek büyük bir mücadele vermiştir. Onun yegane gaye ve gayreti İslam'ı öğretmek, ilmini miras bırakabileceği talebeler yetiştirmekti. Ta Selçuklu Türkleri'nden beri Müslüman Türk milletinin en büyük ideali olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat akidesinin muhafaza ve ilası onun de en büyük emeli idi. Zira kendileri, bu ruh ve akideyi milli beka davamızın yegane teminatı olarak kabul ve tavsif ederlerdi. Talebeleri onun vazife anlayışını şöyle anlatırlar: Unutulan sünnetleri ihya, kaybolmaya yüz tutan İslam ilimieri ve iman hakikatlerini Ehli Sünnet ve'l Cemaat usulü ve üslubu üzerine tecdid, batıllar, bidatlar, Allah ve din düşmanı zalimlerle mücadele onun başlıca vazifesi olmuştur. Talebelerinit verdiği vazife şuuru da bu cümlelerle özetlenebilir.

- Medrese arkadaşları Süleyman Efendi'ye faaliyetlerinde nasıl yardımcı oldular? Resmi makamlarla ilişkilerini nasıl yürüttü?

Süleyman Efendi medreselerin kapatıldığı günlerde Dersiamlar Cemiyeti Umumi Katibi'dir. 520 dersiamın üye olduğu cemiyet son kez toplanır. Süleyman Efendi azalara hitaben bir konuşma yapar. Kendisi o günleri şöyle anlatırdı: " Medreselerin kapatıldığı günlerde Dersiamlar Cemiyeti Umumi Katibi idim. Bu cemiyete üye yüzlerce dersiam vardı. Hepsine haber gönderdim, bir kısmını da topladım. Kendi imkanlarımızIa üçer-beşer talebe 0kutmaya devam edelim, böylece binlerce talebe olur dedim. Kimisi korktuğundan kimisi de 'Bu iş artık bitmiştir. Biz ne yapabiliriz' diyerek yanaşmadılar. Bazısı da açıkta kalıp geçim darlığından perişan oldu. İsten~ len gayret gösterilemedi ve gereken hizm~ J" yapılamadı.

Korkmayanlar öldü de, korkanlar sanki çok mu yaşadılar? Korku fayda yerine zarar getirir. Hem bizler, şartlar ne olursa olsun din hizmetiyle memuruz. Hizmet bizden, muvaffakıyet ve hidayet Allah 'tan. Allah yolunda cihad ve takva kurtuluşa ve beklenmedik yerden rızka vesiledir.

İşte bütün bunlar olup biterken medreselerin kapatıldığı günlerde yüzlerce üyesi bulunan dersiamlar cemiyetinin mes'ul-ümurahhası idim. Dersiamları toplamaya çalıştım ve onlara şöyle dedim: Sizler bu memlekette dinin bir nesil boyu garantilerisiniz. Her birimiz köyümüzden, kasabamızdan getireceğimiz hısım, akraba çocuklarından birer, ikişer kişiyi müstahtiem namı altında dahi olsa okutabiIir, hiç değilse bir nesil daha İslam ilimIerininin devamını sağlayabiliriz. Bu maksatla müşterek bir telgrafla merkezi hükümete başvuralım. "

- Resmi makamların Süleyman Efendi'nin gayretleri karşısındaki tutumu nasıldı?

Dersiamlardan bazılarının imzaladığı, bazılarının da korkup imzalayamadıkları müracaat metninde 'Devletimiz harbi umumiden yeni çıkmıştır. Mali durumu maaş vermeye elverişli değildir. Ancak biz isim ve imzaları bulunan dersiamlar hiçbir ücret talep etmeden Müslüman çocuklarından arzu edenlere din dersi vermeye hazırız' denilmekteydi. Cevap tez gelir ve olumsuzdur: 'Memlekette Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüktedir. Hilafina hareket şiddetle ceza-i müstelzimdir. '

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Süleyman Efendi boş durmaz. Bir taraftan Istanbul'un selatin camilerinde vaaz ve sohbetleriyle halkı irşada gayret eder, diğer taraftan da etrafına topladığıtalebelerine kah evinde, kah bir cami cresinde, kah bir ahbabının evinde ders okutarak talebe yetiştirmeye gayret eder. Bir müddet okuttuklarını derhal Anadolu'ya gönderir, onların da aynı minval üzere, yerine göre köyde, yerine göre dağ başında bir çalı dibinde Müslüman çocuklarına dinini, diyanetini öğretmelerini temine çalışır. İleride müesseseleşerek memleketşümul hiBe gelen Kur'an kurslarındaki hizmet kadrosunu ilk mayalama devresi işte o devredir.

Süleyman Efendi, Allah'tan başka kimseden korkmadı. En büyük endişelerinden biri de "Talebe yetiştirmeden vefat edersem Rabbim bana 'İlmine kimi varis bıraktın' diye soracak olursa ne cevap vereceğim?" olmuştur. Bu hizmetleri ifa amacıyla Çatalca'nın ..ı.nan köylerinden Toros~'a kadar memleketi adım adım dolaşarak dini öğretmiştir. Hatta Çatalca'da Kabakça Çiftliği, Toroslar'da da mandıra kiralayıp talebelerini de işçi göstererek derslerine devam etmiştir. Onun için ilmini miras bırakacağı kişiler çok önemliydi. Çünkü onlar Islam'ı yaşayıp yaşatacaklardı. Ve bu ilim ancak yine talebeleri vasıtasıyla kıyamete kadar devam edecekti.

Çatalca'nın ormanlık bölgesinde Kabakça, İnceğiz köylerinde çiftlikler kiralamış, işçi görünümü altında dini ilimler tedris edilmiş ya da başka ticari faaliyetler altında din ilimierine hadim olabilecek insanlar yetiştirmeyi hedeflemişlerdir.

Bu hizmetlerde kendisine maddi, manevi en büyük destek, refikası Hafize Sultan Hanımefendi'den gelmiştir.

Maddeten çok varlıklı bir aileye mensup olan Valide Sultan, ebeveyninden kendisine intikal eden bütün servetlerini Allah yolunda hizmetlere harcaması için daima yardımcı olmuşlardır.

DiN-DÜNYA BÜTÜNLÜGÜ

- Hayatını vakfettiği talebelerine bakışı nasıldı?

Süleyman Efendi için talebeleri çok kıymetliydi. Onlardan 'Evladlarım' di ye sözederdi. Evladlarının din ilimIeri sahasında yetişmelerini arzu ettiği gibi dünya işlerine de vakıf olmalarını isterdi. Talebelerinin yabancı dil öğrenmelerini teşvik eder, devrinin bütün ilim ve fennine vakıf olmalarını arzu ederdi.

- Günlük gelişmeleri takip eder miydi?

Yurtta ve dünyada gelişen olayları titizlikle takip ederdi. Her türlü sapık cerayanlarla mücadele ve dini, tarihi hakikatlerin kitlelere duyurulup öğretilmesi için çıkan kitap, gazete ve mecmua gibi yayın vasıtalarını aldırırdı. Bunların ya şayıp gelişmesi için her türlü maddi manevi fedakarlığı yapardı.

- Nasihatlerinde, üzerinde en çok durduğu nokta ne idi?

Talebelerine yaptığı nasihatlerde şöyle derdi: Evladlarım; duracak, kaybedecek zamanımız yok. Vazifemiz bataklığa düşmüş Ümmet-i Muhammed'in evladlarını ellerinden tutup bu bataklıktan çıkarmaktır. İlk talebeleri tüccar, esnaf, demirci, kalaycı, dülger gibi çoluk çocuk sahibi yaşlı insanlardı. Zamanla yaş ortalaması gençleşti ve cami kürsüleri onun talebeleriyle, saçı sakalı ağarmışların yerine daha bıyığı bile terlememişgencecik hatiplerle tanıştı.

- Çeşitli kerametleri dilden dile dolaşıyor. Kendisinin kerametlere bakışı neydi?

O büyük bir gönül ve dava adamıydı. Onun azmi karşısında dünyevi hiç bir güç duramazdı. Nitekim dine daha 1924'lerde başlayan zulme rağmen 1934'de teşkilatlanan kurslar yurdun dört bir yanında hizmet vermeye başladı. Büyük bir veliydi. Ama asla enfüsi ve afaki kerametlere önem vermezdi. Evladlarına; "Zinhar keramete talip olmayın. Bizim ve sizin talip olacağınız tek keramet vardır. O da Ümmet-i Muhammed'in evlatlarına Füyuzat-ı Muhammediye'yi aşılamak ve din-i İslamı öğretmektir. Bizden keramet istiyorlar; bizden keramet istemek, ağacın kökünden meyve istemeye benzer. Ağacın kökünden meyve istenir mi? Meyve dallarında olur" derdi.

- Süleyman Efendi 'nin matbu eseri pek bilinmiyor. Bunun sebebi konusunda ne söylemek istersiniz?

Süleyman Efendi'nin hayattayken yazıp bastırdığı matbu tek eseri 'Yepyeni Usullerle Kur'an Harf ve Harekeleridir'. Okuma yazma bilen herkesin tek başına Kur'an okuyup öğrenmesini sağlayan bu pratik eserden bugüne kadar milyonlarca nüsha basılmıştır. Niçin kitap yazmadığını soranlara şu cevabı vermiştir: "Selefin mum ışığında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallarda satıldığını, çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanıp küflendiğini gördüm. Medreseleri kapatılmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimieri yok olmaya yüz tutmuşzamanımızda, kitap yazmaktansa, yazılan eserleri anlayıp, anlatacak ve ilmi satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebeler yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımız işaret buyurulan zattır

üstazımız işaret buyurulan zattır

BediüzzamanSaid Nursiyle ilgili olarak Yeni Asya Gazetesinde 3 Mayıs 1976tarihinde Av. Abdurrahman Şeref Laçla yapılan mülâkattan iktibasedilmiştir.
Bizim bugün başlıca vazifemiz; îmanı muhafazayaçalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedrîsat yapmıyoruz. İslâmın esâsımaddi ve mânevi kurtuluşun kaynağı olan Kuran-ı Kerimin okutulupöğretilmesi ve yalnız Türkiyeye değil, bu yolla bütün dünyayayayılması işini birâderim Süleyman Efendi ve Onun tesis eylediğiKuran Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden0-5 senede öğrenilen İslâmi ilimleri şimdi Kuran Kursları -2 seneiçinde öğretiyorlar. Âlim yetiştiriyorlar. Fakih (Fıkıh âlimi)yetiştiriyorlar. Müfessir yetiştiriyorlar. Bu hâl bir mûcize-ikurâniyyedir.
Bugünkü bu şaşılacak hal hakkında ben küçük yaşlarda iken; benimgözlerime doğru bir ışık çakmış ve beni ikaz eylemek istemişti. O zamanher halde tekâmül etmemiş olduğum için anlayamamışım. Şimdi anlıyorum,îzah edeyim. Ben 6 yaşında iken Şirvandan Siirte gittim. Bir çokİslâmi ilimleri, Kuran-ı Kerimin mûcizesi olarak çok kısa zamanda vesüratle tahsil eylemiş bulunuyordum Siirtteki büyük Müslümanâlimlerle münâzaraya girdim. Hepsini mağlup ettim. O büyük âlimlerhayret içinde kaldılar ve beni takdir eylediler. Ben bu hâlime çocukluksâikası (hevesiyle) ile mağrur oldum.
İşin esâsını o zaman anlayamamışım. Halbuki bu hâl bana birişâretmiş. Sanki Rabbim bana demek istemiş ki: Ey Said, ileride birzaman gelecek İslâmiyet sıkışacak neşr-i Kuran, neşr-i İslâm için uzunseneler bulunmayacak. Bunları bir senede, iki senede öğrenmek veöğretmek ihtiyacı hâsıl olacak. İşte o zaman nasıl ki, şimdi sen; kısabir zamanda büyük âlimlerle münâzaraya tutuşacak kadar ilim kudretiiktisap ettin. Seninkinden çok daha kısa zamanlarda, İslâm âlimleriyetişecek ve ehl-i küfür ile mücâdele edecek sevgili kullarım ortayaçıkacak. Ben o zaman bu işareti anlayamamışım. Amaşimdi hakikat tezahür etmiş bulunuyor. Biraderim Süleyman Efendiişâret buyurulan zâttır. Büyük tedris işi ile meşgul oluyor. OnunKuran Kursları; Neşri Kuran ve Neşri İslâmı bütün dünyâyı hayretleregark edecek çok kısa zamanda başarıyor.

İşte o zamanın din mazlumlarından birisi olan Said-i Nursî, Süleyman Efendi Hazretleri hakkında bu sözleri söylemiştir.

SüleymanEfendi, tarikatı sadece hoş sohbet vâsıtası hâline getiren son devrintembelliğini yıkmış onu, kitleleri harekete getiren, şeriat içinçalışan insanların hareket ve heyecan vâsıtası kılmıştır. Bu yüzdenkerâmete itibar etmemiş kendisi kerâmet izharından müstağni davrandığıgibi talebelerine de aynı yolu tâlim etmiş. En büyük kerâmet ümmetiMuhammede Hakk yolu telkin etmektir. Buyurmuştur. Kendisine mâneviselâhiyet verildiği andan itibaren hem Kâdirî hem de Nakşî tarikatıylavazife tarif etmiş, zamanında şeyh olarak tanınanlara haberlergöndererek onları kendisinin varlığından ve selâhiyetinden haberdâretmiştir. Said-i Nursi, Abdülhakim Arvâsi,ve Adanalı Sâmi Efendi dedâhil bir çok zâtlarla muhâbere etmiştir. Süleyman Efendi cemiyettenuzakta yaşamak yerine, cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercihetmiş ve dışımız halk ile, içimiz Hak ile buyurmuşlardır.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralrından(5)

üstazımızın Mübarek Hatıralrından(5)

Hz. Üstazımız birgün çocuk yaştaki iki evladına "Yeni Cami imamına gidin benim gönderdiğimi söyleyin size İlm-i Meaniden sual sorsun" buyuruyor. Sebep eski medrese arkadaşlarına tasarrufunu göstermek onların da hidayetine vesile olmak. O iki Abimiz Üstazımızın medrese arkadaşı olan Yeni Camiin imamının yanına geliyorlar. "Efendim bizi Hocamız Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri gönderdi. Size ilm-i meaniden sual sorsun dedi".
İmam bakıyor karşısında iki çocuk. (Eskiden ilm-i meani okumak için medreselerde en az 20-30 yıl okumak gerekiyormuş ve ilm-i meani okuyan kişinin yaşı oldukça büyük olurmuş). Tabi imam karşısında iki çocuk görünce "gidin" demiş. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz. İlm-i Meani kim siz kim" diyerek onları yanından kovmak istemiş.
O abilerimiz ısrar etmişler "mutlaka sorun" demişler. Bunun üzerine İmam şöyle demiş, şöyle bir sual tevcih ediyor: "Game tahtındaki zamirle cümle oluyor da Gaimun tahtındaki zamirle cümle olmuyor. O keratanın suçu ne" demiş. Bunun üzerine Abilerimi ikisi bir ağızdan cevabın Arapça ibaresini okuyarak vermişler. ( ; ; ; ; ) Bu cevap karşısında İmamın gözleri faltaşı gibi açılır.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Dursun Efendinin Dilinden Mübarek üstazımız

Dursun Efendinin Dilinden Mübarek üstazımız

Dersiamlardan Dursun efendi’nin Üstazımız Süleyman efendi hakkındaki bir sözünü de şöyle anlatmaktadır:

“1970’li yıllarda dersiâmlardan ve Mahmud Efendi’nin hocası olan Of’lu Hacı Dursun Efendi, Erzurum’daki Kümbet Medresemizi ziyaret etmişti. Her yönüyle büyük bir alim olan Dursun Efendi’ye herkesi sordum ve o da anlattı. Mesele Silistre’li Süleyman Efendi’ye gelince aynen şu cümleleri söyledi: “Süleyman Efendi de dersiâmdır; ancak o Allah’ın hususi bir inayet ve ihsanına mazhardır ve akranlarından farklı bir simadır. Başından beri onun böyle olduğunu hissediyorduk
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Dua Ve Duada Ellerin Açılış şekli

Dua Ve Duada Ellerin Açılış şekli

Dua; kulun Allah 'tan yardim istemesi, iyilik ve rahmet dilemesi demektir.
Bilindigi gibi insani yaratan ve yasatan Allah'tir. Her an Allah'a muhtaç olan insan, sikintiya düstügü zaman da yine ona siginir , arzu ve isteklerini ona arzeder. Allah'in büyüklügü ve sonsuz kudreti karsisinda kendi güçsüzlügünü idrak ederek, O'nun her seyi kusatan engin rahmetine olan ilitiyacini samimi duygularla dile getirir .
Dua, insanin gönülden Allah'a yönelmesi, hem kalbi hem de dili ile dileklerini O'na sunmasidir .
Bir kulun kendi acizligini itiraf ederek bütün benligi ile Allah'a yönelmesi ve kalbinin derinliklerinden gelen temiz duygularla ona dua etmesi ayni zamanda bir ibadettir .
Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) ''Dua, ibadettir .'' (1) sözü ile bunu en güzel sekilde ifade etmistir.
Duada ellerin sekli

Dua yaparken Elleri Birleştirmek bir Parola değil, Unutulmuş bir Sünnetin İhyasıdır.
Dua yaparken elleri birleştirmek de, bazı maksatlıların dediği gibi Süleyman efendi bağlılarının parolası değildir. Eğer bu Süleyman efendi bağlılarının parolası olsaydı, Türkistan, Pakistan, Hindistan, Arabistan ve mağrib ülkelerinde birçok müslümanın da Süleyman efendi bağlısı olması gerekirdi. Çünkü onlarda ellerini birleştirerek dua yapıyorlar. Merak edenler değişik tarihlerdeki gazete küpürlerinden, televizyon kanallarından görebilirler. Onlarında hepsi Süleyman efendi bağlısı olmayacağına göre bu Süleyman efendi bağlılarının da bir parolası değildir. Bu bir Sünneti Rasul olduğu için yapılıyor. Unutulmuş olan bir sünnetin ihyasıdır. Güvenilir kaynaklarda ( Fıkıh, meviza ve Hadis kitapları) duada ellerin nasıl tutulması konusunda bilgi vardır. İsteyen istediği şekilde dua edebilir. Mühim olan, duada kalbin safiyeti ve uyanık bulunmasıdır. Duada dedesinden ve babasından gördüğü gibi ellerini açık tutan veya sünnet şekliyle kapalı tutan müslümanların yaptıkları halisane duaları kabul buyurmasını ALLAH’ü Tealadan niyaz ederiz.
Yalnız, dünya ve ahiret yıkımına uğramamak için; bir sünnetin ifasından asla başka bir şey olmayan “Duada ellerin bitişik tutulmasına” bin bir mana vermek bir müslümanın yapmaması lazım gelen fiillerdendir. Bütün delil ve vesikalara rağmen yine de duada elleri bitişik tutma mevzuunda menfi fikir ileri sürenler çıkabilir. Böyle düşünenlere karşı ısrara da hacet yoktur.
Zira her şey bir nasip işidir. İman etmek, namaz kılmak, zikirle meşgul olmak ve bir sünneti ifa ve ihya etmek... Bunların hepsi ezelden bunlara layık olan, kalbi ve niyyeti müsait olanlara nasib olmaktadır.
Peygamberler (Aleyhimüsselam), yüzlerce delil ve mucizelerle tebliğde bulundularsa da kavimlerinden çok kimseler Hakkı teslim etmediler. Halbuki onlar, en iyi ikna kaabiliyetine sahip seçkin zatlardı. Fakat inanmayanların kalpleri, imana ve itaate layık değildi.
Dua ile alakalı hadiselerin hiçbirinde “açtı, açılacak, açık tutulacak” manalarını ifade eden kelimeye rastlanamamıştır.
Hadis-i Şeriflerde ellerle birlikte zikredilen kelimeler “zamme: Yapıştırdı, Cemaa: Topladı, Rafea: kaldırdı, Bıhızae vechihi: yüzünün hizasına” kelimeleridir.
Cenab-ı Hakk Peygamberimizin yolundan Ümmeti Muhammedi ve Ümmeti Muhammedin evladını ayırmasın,amin.Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyeleri içinde dua esnasında ellerini farklı farklı şekillerde tutmuştur. Mesela; Bedir'de ellerini koltuk altları gözükecek derecede kaldırmış, gece yatarken döşekte ellerini birleştirmiş, namazların arkasında yaptığı dualarda omuz aralığı ölçüsünde ellerinin aralarını açmış, yağmur duası ya da bela ve musibetlerin def'i için yaptığı dualarda da avuç içlerini aşağıya doğru çevirmiştir.

Dua esnasında ellerin alacağı şeklin hükmü ne farz, ne vacib ne de müstehaptır. Fukaha buna âdab hükmünü vermiş ve hadis kitaplarında da bu mesele âdâb bölümünde yer almıştır. Bu sebeple kim ne şekilde ve nasıl dua ederse etsin ya da bunlardan sadece bir tanesini benimsesin, netice itibariyle Allah Rasulünün sünnetine ittiba etmektedir. Onun için bunların hepsini saygı ile karşılamalıdır. Dinin aslına rücu etmeyen böyle bir meseleyi vesile yaparak Müslümanlar birbirleri ile kavga etmemelidir.
- Resulü Efendimiz her gece yatmadan evvel iki elini açarak birleştirir, ihlas, felak va nas surelerini okuyarak ellerinin içine üfler sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar ondan sonra yatardı. Hz Aişe Validemiz Efendimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralarından(6)

üstazımızın Mübarek Hatıralarından(6)

Birgün Hz. Üstazımız medrese arkadaşlarından birisiyle karşılaşmış. Arkadaşı Hz. Üstazımızı evine davet etmiş. Evine gitmişler. Biraz sohbetten sonra arkadaşı kızına "kızım bu benim medrese arkadaşım bir kahve yap da içelim" diyor. Kızı kahve yapıp getirir ve babasına dönerek " sen bu benim medrese arkadaşım diyorsun. Bakıyorum sen çok yaşlısın arkadaşın ise daha genç" diyor. Babası susuyor. Üstazımız cevap veriyor "Evladım baban sırtına dünyayı yükledi, aldı. Biz ise dünyanın sırtına bindik oturduk" buyurmuşlar.ALLAH ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN İNŞALLAH
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Bizim Bu Alemde Bir Tek Işimiz Var

Bizim Bu Alemde Bir Tek Işimiz Var

Üstazımız SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) H.Z Eskiden 10–15 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak, ilmin ve âlimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiştir. Talebelerin kalabileceği yurtlar açtırmış ve yüzlerce insanın maddî–mânevî eğitimine vesile olarak büyük bir hizmet yapmıştır. Sık sık Müslümanların içinde bulunduğu zor duruma dikkat çekerek, tüm mü'minleri uyarmış ve İslâm ahlâkının insanlar arasında yayılması için büyük gayret sarf etmiştir.
Süleyman Hilmi Tunahan(K.S)H.Znin İslâm vecd ve şevki dışında 71 senelik ömrüne nispetle 24 saatlik bir başıboşluk hayatı olmamıştır. Kendini bir dâvâya vakfetmiş ve onun dışında hayat ve faaliyet kabul etmemiş olmanın tam misali… Böyle olduğu için de tesir ve sirayet kabiliyeti pek büyük…"
Hz. Üstazımız, "Bizim bu âlemde bir tek işimiz var; o da yavrularımızın kalplerine Allah ve Peygamber sevgisiyle iman ve İslâm nurunu yerleştirmektir." diyerek son nefesine kadar bunun mücadelesini vermiş, bir sel gibi cehenneme akan insanları bataklıktan kurtarmanın gayretini göstermiştir.
Tarih 16 Eylül 1959'u gösterdiğinde her insan gibi o da bu fânî hayata veda etmiş; fakat tasarrufları ve hizmetleri bir çığ gibi büyüyerek miras bıraktığı Kur'an ve Sünnet hizmetleri bugünlere kadar gelmiş veALLAHIN izni ve o mübarek zatın himmetiyle günümüzde de son sürat devam etmektetir veALLAHIN izniyle kıyamet gününe kadarda devam edecektir.ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN,İNŞALLAH.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Emin Saraç Hoca Efendinin Dilinden Mübarek üstazımız

Emin Saraç Hoca Efendinin Dilinden Mübarek üstazımız

-Süleyman Efendinin dersine bir hafta kadar devam etmiştim, Şehzadebaşındaki evinde bir hafta kadar ondan ders okuduk. Bir hafta sonra takibat başlayınca- o zaman takibat çoktu- o, dersi kesti. Ben de burada Gümülcineli Mustafa Lütfü Efendinin dersine katıldım. Fakat ben onu da daima hayırla anarım. Fatih’in son mücaz(icazet verilmiş hoca) dersiamlarındandı. İbadet ü taatına daim, İslami ilimlerin okutulmasının zaruri olduğuna itikad eden çok gayretli bir kimsedir. “İslami ilimleri ihya etmezse bu memleket tehlikededir” diye bu tehlikeyi hisseden bir kimseydi.

Devrin ehl-i küfrüne karşı nefreti vardı. Hangi hoca ki, küfrün ele başlarına nefreti vardır, ben o zatın sâlih ve kâmil olduğuna itikad ederim. Onun da zamanın ehl-i küfrüne nefreti çok şiddetliydi. Hele o azimet, o hapse girip de yine devam etmek ne demektir biliyor musun? O, polat gibi iman ve azimet sahibi olmaktır..ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NAİL EYLESİN İNŞALLAH.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstad Necip Fazılın Diliyle

üstad Necip Fazılın Diliyle

Büyük muharrir Necip Faz[FONT=&quot]ıl, bu talebeleri “Son Devrin Din Mazlumları” isimli eserinde şöyle destanlaştırmaktadır:[/FONT]


[FONT=&quot]“Süleyman Efendi, beni bu gençlerle temasa geçirmiş ve bahçemizde yattığı halde farkında olmadığımız bir hazinenin keşfi gibi, hayretle karşılık bir takdir duygusuna boğmuştur. Evet, o zamana kadar cansız bir ezber zemini üzerinde öne arkaya sallantılı, papağanvri bir tekrarlama işinden ibaret zannettiğim ve İslam’ın, fezayı milyonlarca projektörle delici kainat görüşlerine yabancı saydığım Kur’an kursları faaliyeti hayret ve saadetle gördüm ki: Gökten necaset yağan bir devirde üzerlerine tek kir bulaşmamış, zeka ve irfanları her inceliğe ulaşmış güdücüler elindedir. Ve bu genç güdücüler mevki ve istikamet tayini noktasından bütün dost ve düşman kutupları, doktorların sıhhat ve marazı tanıdıkları gibi teşhis ehliyetindedir. Diyebilirim ki, Türkiye’de, Kur’an kursları topluluğu ayarında vahdet, merkeziyet ve davalarında salabet belirtici ikinci bir teşekkül mevcut değildir. Bu topluluk, terbiyesini Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan’dan alanların veya alanlardan alanların tablolaştırdığı kadrodur ve bu tabloda şahıs, fikir, ilim, usul, her unsurun doğrudan doğruya bağlı olduğu tek mihrak, tek kelimeyle şeriattır. İşte bağlılıklarındaki kuvvete bu manayı verdiğim, bütün gençliğe tavsiyem gibi şeriatı bu manada idealleştirmelerini ve şeriat aşkını bu manada şuurlaştırmalarını beklediğim ve kendilerini yeni iman neslinin en saf ve en temiz damarlarından biri saydığım Kur’an kursları topluluğuna yakınlığım buradan geliyor.”[/FONT]
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımız Ve Allah Dostlarının Ramazan Günleri

üstazımız Ve Allah Dostlarının Ramazan Günleri

ÜSTAZIMIZ SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN H.Z(K.S): Üç ayların fazilet ve bereketini ve bu üç aylarda birbirini takip eden mübarek gecelerin kudsiyetini ve Müslümanların bu günlerde manevi kazanç sağlamaları bakımından önemini halka anlatmak için İstanbul’un selatin camilerinin kürsülerinden yaptığı vaaz ü nasihatlerle yetinmeyen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, talebelerini seferber ederek, yol paralarını da kendi cebinden vererek İstanbul’un dışına, kaza ve köylerine göndermek suretiyle akıl almaz zorluklarla elde edilen vaaz müsaadeleriyle vaaz ettirirmiş.
MUHAMMED RAŞİT EROL H.Z: Bütün Allah dostları gibi Muhammed Raşid Hazretleri de hayatının bütününde Server-i Kâinat’ı rehber edinerek ona göre bir hayat yaşardı. On bir ayın sultanı olan Ramazan-ı şerife Receb-i şeriften hazırlanırlardı. Evlerinde olsun, camide olsun sürekli hûşu içinde dua ve zikir yaparak sevenlerine bu şekilde örnek oluyordu. Ramazan ayına daha çok ehemmiyet verirlerdi, devamlı aile fertlerine bu ayı ibadetle geçirmeyi, Kur’an-ı Kerim okumayı tavsiye ederlerdi.
ABDÜLHAKİM ARVASİ H.Z: Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, 11 ayın sultanına Receb-i şeriften hazırlanırlardı. Her ne kadar hilali gözleseler de mübarek ayın girdiğini kokusundan anlarlardı. Ramazan ayını büyük bir fırsat bilir, direkler arasında vakit geçirenlere çok şaşarlardı. Hatta ona göre insanlar bir ay boyunca kalabalık yerlerden kaçmalı, fikrini zikrini bozmamalı, evlerinde oturup hûşu içinde dua ve zikir yapmalıydı.
SAİD NURSİ EFENDİ H.Z: Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Mehmet Fırıncı ağabey, Üstad Hazretleri’nin her dakikası bire bin verebilen bir ayda ibadetsiz bir zaman boşluğu bırakmak istemediğini belirterek şu ifadeleri kullanıyor: “Onun için iftardan sonra zaten akşamla yatsı arası kendisinin her zaman normal olarak evrad vaktidir ve sahura kadar sürer. İmsak vakti girer girmez hemen sabah namazını kılar, kendisine has tesbihatını yaptıktan sonra kuşluğa kadar istirahata çekilirdi. Ondan sonra kalkar, gene Nur dersleri ve evrad u ezkâr ile meşgul olurdu. Üstad Hazretleri geceleri çok parlak ışıkta evrad ve ezkâra devam ederdi. Loşluktan hoşlanmadığını görürdüm.” Yine Üstad Hazretleri’nin talebelerinden rahmetli Bayram Yüksel de Necmeddin Şahiner’in ‘Son Şahitler’ isimli kitabında Üstad’ın Ramazan’ı ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Üstadımız, Ramazan’ın on beşinden sonra kendisi yatmazdı, bizi de yatırmazdı. Hattâ çoğu gece kontrol ederdi. Eğer uyurken yakalarsa, bize su döker, uyandırırdı. Bizleri uyumamaya alıştırırdı.”

ALVARLI EFE H.Z
Bütün Allah dostlarında görülen üstün özelliklerin bütünü Alvarlı Efe Hazretlerinde de vardır. Efe Hazretleri, 90 yıllık ömrü boyunca zahidane bir hayat sürmüş, dünya malına gönül vermemiş, fakir ve yoksulların elinden tutmuştur. Tevazu, vakarı, cömertliği ve misafirperverliğiyle herkesin takdir ve beğenisini kazanmıştır. Kendisini yakînen tanıyanların anlattıklarına göre Alvarlı Efe Hazretleri; düşkünlere, hastalara bir baba gibi şefkat gösterir, dertlerine çare ararmış.
Erzurum'un en önemli özelliklerinden birisi de Rahmet ve Merhamet ayı olarak görülen Ramazan ayına gösterilen saygıdır. Bu yönüyle Erzurum'da Ramazan daha bir farklıdır. Bu ayda bütün Erzurumlular oruç tutar, yeni oruç tutmaya alıştırdıkları çocuklarına da bu günün özel olduğunu hissettirmek için özel merasimler düzenlerler.

RAMAZANOĞLU M.SAMİ EFENDİ
Ramazanoğlu M. Sâmi Efendi, Ramazan ayında her zamankinden daha fazla ibadet yoğun bir iklim yaşardı. Ramazan'da bol bol Kur'an okur ve defalarca hatmederdi. Her zaman cömertti ama Ramazan'da ayrı bir sehâvet heyecânı duyardı. Kapıya gelen sailleri (isteyenleri) asla boş çevirtmezdi. İftar için evine misâfir çağırır, onlara hizmet etmekten haz alırdı. Dostlarının davetlerine de icâbet eder, onlarla birlikte iftar sofrasında bulunurdu. İftar öncesi ezana kadar sohbet ederdi.
M. Sâmi Efendi Ramazan geceleri teravih namazlarının hatimle kılındığı dostlarının evine gider ve ilerlemiş yaşına rağmen ayakta cemâate katılırdı. Namazda huzur ve huşûun bozulmamasına ayrı bir titizlik gösterirdi. Hatta secdeye inildiği sırada dizlerin hızlıca yere çarpılmasından çıkan sesin huzûru ihlâl ettiğini bu yüzden ihvânın daha dikkatli olmalarının faydalı olacağı uyarısında bulunmuştu.
Teravih namazından sonra uzun kış gecelerine rastlayan teravih sonrası sohbet yapardı. Sohbetlerini M. Asım Köksal'ın İslâm Tarihi kitabı ile İmam Şarânî'nin Tenbîhu'l-Muğterrin kitaplarından yapardı.
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
Alimlerin fazileti ve mübarek Üstazımız

Alimlerin fazileti ve mübarek Üstazımız

Cenab-[FONT=&quot]ı Hak mahlukatı birbirine muhtaç olarak yaratmıştır. “Kainatta her ne varsa manen birbirine bağlıdır. Şayet bunlardan biri bağını koparsa herşey birbirine çarpar ve mahvolur. Nizam ve intizam tamamen bozulur.1[/FONT]

[FONT=&quot]Bütün mahlukat bir vücut ise, Peygamberler ve onların varisleri olan alimler, o vücudun kalbidir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde şöyle buyururlar:[/FONT]
[FONT=&quot]“’tan kulları, içinde, ancak âlimler korkar.”2[/FONT]
[FONT=&quot]ALLAHÜ Tealadan en çok korkan da Onu en iyi bilendir. Hadis-ı kudside:[/FONT]
[FONT=&quot]“Ben gizli bir hazine idim, bilinmemi sevdim ve bilinmem için mahlukatı yarattım”,buyrulmaktadır.ALLAHÜ Tealayı hakkıyla bilen Peygamberler ve onların varisleri olduğuna göre, onlar bütün mahlukatın yaratılma vesilesidir.[/FONT]

[FONT=&quot]Peygamber Efendimiz Alimlerin fazileti hakkında şöyle buyurmaktadır:[/FONT]
[FONT=&quot]“Dört şeye bakmak ibadettir. Anne babanın yüzüne, Ka’be-i muazzamaya, mushafa, ve alimin yüzüne. Kim bir alimi ziyaret ederse, beni ziyaret etmiş olur. Kim bir alim ile musafaha ederse sanki benimle musafaha etmiş gibi olur. Kim de bir alim ile oturursa, benimle oturmuş gibi olur. Dünyada benimle oturan kimseyi ALLAHÜ Teala ahirette de benimle beraber kılar.”3 [/FONT]

[FONT=&quot]Hakiki alimlerin birtakım alamet ve vasıfları vardır. Bunların beş tanesi bizzat Kur’an-ı Kerim ile tesbit olunmuştur. Bunlar : Haşyet, huşu’ tevâzu’, ahlak ve zühddür.4[/FONT]
[FONT=&quot]İmam-ı Rabbani hazretleri ise hakiki alimlerin vasıflarını şöyle izah buyurur: “Baş olmak, mal toplamak, yücelik ve dünya muhabbeti gibi şeylerden uzak olan alimler, ulemâ-i ahirettir ve Enbiya Aleyhimüsselam’ın varisleridirler. Yaratılmışların hayırlısı onlardır. Kıyamet günü onların mürekkebi, şehitlerin kanı ile tartılır da, mürekkep kefesi ağır gelir. “Alimin uykusu ibadettir.”, hadis-i şerifi ile, onların şanına işaret edilmiştir.[/FONT]

[FONT=&quot]Ahiretin güzellğini anlayan yine onlardır. Dünyanın çirkinliğini ve aşağılığını onlar bildirmiştir. Onlar, ahiretin bâkî, dünyanın fânî olduğuna inanıp, kendilerini Ahirete hazırlar, dünyadan yüzçevirirler. Dünya ve içindekileri zelil tutup, ahireti yüce görürler. Zira dünya aziz görülürse, ahiret hakir, dünya hor tutulursa ahiret aziz olur. İkisinin birleşmesi mümükün değildir.” 5[/FONT]

[FONT=&quot]Akıl Cenab-ı Hakkı bulmak ile mükelleftir. Ancak aciz olarak yaratılan insan akılla her şeyi bilemez. Bunun sebeple, Cenab-ı Hak, sıratı müstekıme hidayet için, Peygamberlerini göndermiştir. Alimler de bu vazifeyi verâseten ifa etmektedirler.[/FONT]
[FONT=&quot]Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadırlar:[/FONT]
[FONT=&quot]Yer (yüzün) de alimlerin benzeri, yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlıklarında, onlar(a bakmak)la yol bulunur. Yıldızlar sönerse hidayette olanların sapıtması çok sürmez.” 6[/FONT]
[FONT=&quot]Hasan-ı Basri hazretleri de:[/FONT]
[FONT=&quot]“Alimler olmasa insanların diğer canlılardan farkı kalmazdı. Çünkü onların öğretmesi ile insanlar insanlık seviyesine ulaşır.” 7[/FONT]

[FONT=&quot]Hadis-i şerifte: “Muhakkak ki , bu ümmet için her yüz senenin başında dinini tecdid edecek bir müceddid gönderir”8 ,[/FONT]
[FONT=&quot]buyrulduğu üzere, insanlık rehbersiz kalmamıştır.[/FONT]

[FONT=&quot]Ümmet-i Muhammed’in evladına, dinlerini ve Kur’anlarını öğretmekten başka hiçbir maksadı olmayan dostları, nice sıkıntılara maruz kalarak kendilerine verilen bu vazifeyi en güzel şekilde ifa etmişlerdir.[/FONT]

[FONT=&quot]Efendi! Bu kadar üzülme, biraz istirahat buyur.”, denildiğinde, “Günde binlerce insanın imanı sönerken ben nasıl ayaklarımı uzatıp yatabilirim.”, buyuran; “Hocalıkta bize ekmek kapısı kalmadı diyenlere: “Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık ’ın, Rasülüllah’ın, kitabullah’ın ve din-i mübin-i islamın tebliğ memurluğudur.”, buyuran Altun Silsilenin en son halkası Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, ahir ömründe, bünyesini kuşatan hastalıklardan muzdarip olmasına rağmen, son defa görmüş olmak için gittiği evlatlarına yazdırdığı şu iki hadis-i şerifle cismani olarak dünyadaki hizmetlerini tamamlamıştır.[/FONT]

[FONT=&quot]“Ya Ebâ Rafi’! Senin gayretin ile Cenab-ı Hakk’ın bir kimseyi hidayete erdirmesi, senin için üzerine güneşin doğup ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.[/FONT]

[FONT=&quot]“Ya Davud! Senin, mevlasından kaçan bir kulu bana getirmekliğin, bana bütün ins ve cinnin ibadetinden daha sevimlidir.”9[/FONT]

[FONT=&quot]Buyrulmuştur ki:[/FONT]

[FONT=&quot] Düü cihanda tasarruf ehlidir ruh-u veli[/FONT]
[FONT=&quot] Deme kim mürdedir, anda nice dermanola[/FONT]
[FONT=&quot] Ruh, şimşir-i hüdadır, ten gılaf olmuş ona[/FONT]
[FONT=&quot] Dahı a’la kar eder, bir tığ ki uryan ola.[/FONT]
 

fazýl14

New member
Katılım
10 Haz 2008
Mesajlar
70
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
41
üstazımızın Mübarek Hatıralarından(7)

üstazımızın Mübarek Hatıralarından(7)

Tavaslı Hamza Bey Amcamızın Hazretimizi bulması:
Kendi alim, zengin ve mürşidsiz hakikatı anlamış, hakiki bir imanla ALLAH'ın huzuruna varılmasının mümkün olmadığına kati şekilde inanmış birisi. Mektubat-ı Şerif'e dahi kolaylıkla mana verebilecek şekilde Arapçası olduğu için bu hakikatı anlamış. Türkiye'de bütün tavsiye edilen ve mürşidlik iddia eden kişileri gidip görmüş ve hatta kendisine Arabistan ve Şam'dan dahi adres vermişler. Buradaki zatları da gidip görmüş. Hiçbirisinde hakiki mürşitte olması icap eden halleri kendi ilmi muvacehesinde araştırmış fakat hiç birini hiç birinde bulamamış. Bir gün Denizli'ye gelmiş ve camide yalnız olduğu halde ikindi namazını kılmış. Ve çok hislenmiş. Ağlayarak şöyle dua etmiş; "Mürşitsiz hakiki bir imanla senin huzuruna gelmek mümkün değil. Ben de suri de olsa bir imanım var. Bu imanımı muhafaza edebileceğimden garantim olmadığı için ne olursun Ya Rabbi şu anda ruhumu al" diyor. Aşırı dualardan sonra camiden çıkmış giderken deri tüccarı olan arkadaşlarından biri kendisini görüyor ve "Bu ne hal arkadaş, bir derdin mi var? Hasta mısın yoksa senet ve çekten borçların mı var? Söyle yoksul insanlar değiliz, yardım eder öderiz" diyor. "Hayır ben seni doktora götüreceğim" diyor. O kadar müteessir olmuş ağlamış ki benzi sapsarı kesilmiş. Amcamız "Hayır doktorluk bir halim yok" demiş. Arkadaşı ısrar edince "Mademki bu kadar ısrar ettin söyleyeyim" diyor ve kendisinin uzun zamandan beri hakiki bir mürşit aradığını fakat her tarafı gezmesine rağmen bulamadığını bundan müteessir olduğunu söylüyor. Arkadaşı gülerek "İlahi Hamza Bey bu da üzülecek şey mi" diyor. (Bir mürşide ihtiyacına farklı bir bakış). Arkadaşı Amcamızın bu hususta ciddi olduğunu görünce "Madem bu kadar meraklısın benim İstanbul'dan mal verdiğim tüccar bir arkadaşım var. Zaman zaman bana bir Üstazı olduğunu, onun çok değerli zat olduğunu anlatır" diyor. "Ben bir mektup yazıp seni ona göndereceğim sana yardımcı olsun" diyor. Bunu duyan Amcamız "Hemen yaz ver" diyor. Mektubu alıyor ve hemen İstanbul'un yolunu tutuyor. Arkadaşının tarifi üzerine verilen adrese geliyor. Ve mektubu veriyor. (Mektubu verdiği zat Abimizin mübarek pederi ve deri tüccarı Halil Amcamız). Halil Amcamız "sen akşamleyin gel ben Üstazımla görüşeceğim nerede buluşacağımızı sana söylerim ve beraber gideriz" diyor. Akşam olduğunda Hamza Bey Amca, Halil Amcamızın yanına geliyor. Halil Amca da "Üstazım seninle beraber evine gelmemizi söyledi" diyor. Beraber gidiyorlar. Hamza Bey Amca içeri adımını attığında Hazretimizin letaifinden öyle bir Şua (nur) saçılmıştı ki Hamza Bey Amca olduğu yere yığılıp kalmış ve böylece Hazretimizi bulmuş.ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NAİL EYLESİN İNŞALLAH.
 
Üst Alt