Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Zihin Kirliliğine Dair

sonosmanlý

New member
Katılım
7 Şub 2006
Mesajlar
54
Tepkime puanı
2
Puanları
0
ZİHİN KİRLİLİĞİNE DAİR

-Mevdûdî Örneği-



1970'li yıllarda başlayan Mısır, Pakistan ve İran kaynaklı tercüme faaliyetleri adına 'zihin kirlenmesi' dediğimiz hadiseyi beraberinde getirdi. TC'nin kurulma aşamasına kadar gelinen süreçte tamamıyla Ehl-i Sünnet itikad ve ameliyâtını ta'lim etmek için sistemleştirilmiş olan medreselerin önce içeriğini yitirmesi ve sonra varlıklarının da tamamen ortadan kaldırılmasıyla halka dinini öğreten 'âlimler zinciri'nde kopukluk olmuş, meydana gelen boşluğu doldurmak için de sözkonusu tercüme faaliyetlerine girişilmişti. Fakat çok geçmeden bu tercümelerin akidevî mevzuları anlamada problem çıkardığı ve zihinleri altüst ettiği anlaşıldı. Kısacası Allah ve Rasûlü (SAV)'ne ittibayı esas alan ve daima itidali temsil eden "Sünnet ve Cemaat Ehli"nin önkabullerine bir muhalefet sözkonusuydu.

O dönemlerde medreselerin son temsilcileri diyebileceğimiz âlimler, samimi cemaatlar, tarikatlar ve tabii ki bir mütefekkir olarak merhum Üstad Necib Fazıl sözkonusu 'zihin kirlenmesi'ne yol açan çalışmalara şiddetle karşı çıktılar. Böylece ithal reçeteler yayılma alanı bulamamış, sadece zaten kafaları karışık olan, ilim ve fikirden uzak birtakım çevrelerde revaç bulmuştu. Ancak İran'da adına İslam Devrimi denilen devrimin olmasından sonra, ithal reçeteler Türkiye'de müthiş bir yayılma alanı bulmuştu. Bir dönem İslam Dünyası'nda ilk devrim olması hasebiyle Türkiye'deki Sünni çevrelerden de destek almış olan İran ve İrancılar, İslam tarihi boyunca akidevî ve amelî yönden Ehl-i Sünnet'e derinden bir muhalefeti olan Şia'nın bu yönü zihinlerde tekrar canlanınca İran'a ve İrancılar'a kaşı bir kamuoyu oluştu. Ancak bu kamuoyunun oluşum sürecinde samimi cemaat ve tarikatlar eski hassasiyetlerini kaybetmişler ve alabildiğine pörsümüşlerdi. Mevcud Ehl-i Bid'at tasallutuna karşı koymaya çalışan birkaç grup ise hem ilmî, amelî yetersizlikleri, hem de tenkidlerindeki istinad noktaları hasebiyle karşı tarafa bir puan veriyordu. Çünkü sözkonusu ithal reçeteleri tenkid eden gruplar sisteme sığınıyor, bir münkeri def edeyim derken başka bir münker iş işliyorlardı. Mesela bunlardan biri olan Hüseyin Hilmi Işık'ın şu ifadelerine bir göz atalım: " ... Müslimânlar bu nasîhatlara uymalı, Mevdûdî ve Seyyid Kutb gibi mezhebsizlerin, sapıkların, din câhillerinin ısyâna teşvîk eden, fitneyi körükliyen zararlı, uydurma tefsîrlerine, kitâblarına aldanmamalıdır. Cihâd, devletin, ordunun, düşmanlarla, kâfirlerle, sapıklarla harb etmesi demekdir. Müslimân devlet olsun, kâfir devlet olsun, âdil olsun, zâlim olsun, kendi devletine ısyân etmeğe, vatandaş kanı dökmeğe, birbirine saldırmağa cihâd denmez. Fitne, fesâd çıkarmak denir. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Fitne çıkarana Allah la'net etsin!) buyurdu. Müslîmanlar devlete karşı ısyân etmez. Fitneye, ısyâna karışmaz. Kanunlara karşı gelmez." (1)

İşte bu tür yanlış ve sapık yorumlardan dolayı İrancılar Ehl-i Sünnet'in sistem yanlısı, dolayısıyla TC yanlısı olduğunu her fırsatta dile getiriyorlardı. Ehl-i Bid'at olan Şia'nın Türkiye'de yayılma alanını daraltan faaliyetleri ise tam anlamıyla İbda Cepheleri yapmıştı.(2) Bugün ortalıkta hem İrancı diye birşey kalmadı, hem de İran'da devrim sonrasıyla devrim öncesi arasında pek bir farkın olmadığı iyice belirginleşti. Türkiye'deki İrancılar adeta 'mama'yı nerede buldularsa oraya çöreklendiler. Kimisi hümanist ağzıyla konuşarak bütün insanların kardeş olduğu tekerlemesini tekrarladı, kimisi ise Müslümanların başına 'demokrat' kesildi ve liberalleşme süresicine liberallerden daha fazla katkıda bulundular.

*** *** ***

Bugün hâlâ ithal reçetelerin bizim için bir fayda sağlamayacağını farkedemeyenlerin var olduğu göze çarpıyor. Bu meyanda Fecre Doğru dergisinin Şubat 76 ve Mart 77. sayılarında Faruk Özarslan imzalı "Davet ve Eylem Adamı Üstad Mevdûdî" başlıklı bir yazı neşredildi. İki bölümden oluşan yazıda Mevdûdî'nin hayatı, mücadelesi ve eserlerinden bülümler yer alıyor. Yazının sonlarına doğru ise şu ifadeler yer alıyor: "Ülkemizde Üstad Mevdûdî ile ilgili çok haksız, yersiz, seviyesiz değerlendirmeler ve iftiralara varan yaklaşımlar sergileyenler olmuştur. Hiçbir ilmî değeri olmayan bu değerlendirmelerden birini de maalesef Üstad Necip Fazıl Kısakürek yapmıştır. O'nun Mevdûdî ile ilgili değerlendirmesini diğer haksız değerlendirmelere mesnet teşkil etmesi açısından aktaralım." (sh. 33)

Peki Üstad Necib Fazıl ne demiş: "<İslamda İhya Hareketleri> adlı eserinde bu adam, dar ve kuru aklı biricik metot olarak kullanıyor, bu metodun baş temsilcisi İbn-i Teymiyye'yi göklere çıkarıyor, İmam-ı Rabbanî Hazretleri gibi beyninin her zerresi güneş, bir iç ve dış kahramanını yalnız dış cephesiyle ele alıp içini görmemezlikten geliyor, İmam-ı Gazâlî Hazretlerini güya <müceddid-yenileyici> tanıdıktan sonra onda bir takım zaaflar buluyor ve bu zaafları üç noktada topluyor. Hadis ilminde eksikliği (rasyonel-akli) ilim tesirinde kalışı ve tasavvufa kapılışı... Böylece tasavvufu, yani kâinatefendisinin bâtın nûrunu inkâr etmiş ve hakikatte kendi metodu olan kara aklı İmam-ı Gazalî'ye mal etmek ve yermekle tezatların en gülüncüne düşmüş bulunuyor. <Hadiste zaif> demesi de, akılla aklı yenen büyük kahramanın iç kanal mevzuunda gösterdiği hadislere muhalefetinden doğuyor. (...) Ben de el yazısı mevcut bir şahâdete göre de, bizzat bu şahidin <mezhebiniz nedir?> sualine <mezhebim yok!> cevabını veren sapık..." (Türkiye'nin Manzarası'ndan)

Öncelikle Üstad'ın tesbit ve teşhislerini değerlendirirken o yazının yazıldığı dönemi iyi bilmek gerekiyor. O dönemde Ehl-i Sünnet dışı ekoller yoğun olarak sahnede yer alıyordu. Üstad'ın üslubunun sert ve keskin olması bu sebebe bağlanabilir ve Mevdûdî gibilerine hiçbir kapı bırakmamak için tenkidlerini bu derece sert yaptığı söylenebilir. Ama sert veya nazik, bir şekilde hakikati dile getirdiğine göre problem yok demektir. Unutulmamalıdır ki Üstad bir mütefekkirdir, yanlış gördüğü yerde teşhisi koyar ve hemen onu bütün fikir içinde bir parça mevzu yapar.

Yazımızın ilk bölümünde Mevdûdî hareketinin bize model olamayacağı konusu işlenecek, ikinci bölümünde ise Üstad'ın tesbitlerinin doğruluğu, Mevdûdî'nin "Kur'an'da Dört Terim" isimli kitabına reddiye yazan Pakistanlı bir âlimden nakiller yapacak ve Mevdûdî'nin sahabeler arasında vâki olmuş olan ihtilaflara bakışını (3), nesh meselesi ve başka mevzulardaki görüşlerinin Ehl-i Sünet'e ters olduğu konularını ele alacağız.



Mevdûdî Hareketi Bize Model Olamaz

Önce Mevdûdî hareketinin bir hareket olarak başarısızlığını ele alalım. Mevdûdî Cemaat-i İslâmî'yi kurduktan bir süre sonra partileşme yoluna gitti. Bununla da sonunu getirmiş oldu. Şüphesiz Mevdûdî'nin en büyük hatası demokrasi bataklığına saplanmasıydı. Konunun detaylarını ilgili kaynaklara havale ederek "Cemaat-i İslâmî" isimli kitaptan şu önemli tespitleri nakledelim:

"İslâmî İhya Hareketi her nerede başarılı olmuşsa, orada siyasi süreci hazırlıksız yakalamış ve bir coşku anından istifade ederek genel hoşnutsuzluğu bir kitle hareketine dönüştürmüştür. Cemaat örneğinde olduğu gibi, siyasi sürece uzun süreli bir karışma toplumdan yeni kanunlar ve kısıtlamalar şeklinde birtakım birtakım tavizler koparmakla birlikte, aynı zamanda İhya Hareketi'nin büyümesine manialar doğurmakta ve siyasi süreci onun tesirine karşı muaf kılmaktadır. Bu karışma ameliyesi, salt ideolojik bir istikametin yerine pragmatik poitikanın kucaklanmasını koymaktadır. Bu da uzlaşmaya sevketmekte ve uzlaşma da İhya Hareketlerinin sisteme bağlı siyasi müesseselere tahvil etmektedir. Nihayetinde demokrasi İhya Hareketi'nin büyümesi için en iyi kontrol vazifesi görmektedir. Çünkü demokrasi siyasi tartışmanın alanını çeşitlendirmekte ve siyasi sürece İslâmî aktivizmi kısıtlaması muhtemel olan uzun süreli bir karışmayı temin etmektedir. Mesela 1989'dan beri Pakistan'ın iki hakim ulema partisi olan Câmiât-i Ulemâ-i İslâm ve Câmiât-i Ulemâ-i Pakistan'dan her ikisi de politika ihtilâfları yüzünden hiziplere bölündüler.

Demokrasi, ihyacı hareketin dahi muaf kalması mümkün olmayan eğitimi bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda ihyacı hareketin demokrasiye yaklaşımı ve demokrasi ile problemleri Avrupa komünizminin istihalesine yol açan yaklaşım ve problemlerden pek farklı değildir. Yeni zorunluluklar köklü değişikleri iktiza eder bu da yeni değerlerin benimsenmesine yol açar. Mesela Cemaat 1947'den beridir partinin İslâmî düşünceyi modernleştirmesini izhar etmekte ve gittikçe demokrasiye ve hukukî sürece bağlılığını artırmaktadır. Parti demokratik bilinç yapısını tamamıyla özümsememiş olsa da onun demokrasiye bağlılığı göz ardı edilmemelidir. Bu bağlılık ilkin siyasi bir oyun olarak ortaya çıktı fakat gittikçe yeni bir yön tutturmanın işareti haline geldi. (...)

Cemaat başlangıçta yüksek standartların ve ideolojik bağlılıkların üyeliği sınırladığı bir "kutlu topluluk" olarak düşünülmüştü; o öncü bir partiydi, bir "teşkilatlanma silahı" idi. Bu, partinin gücünü nicel varlığını çok ötesine tevcih etmesini ve güçlükler vasıtasıyla onu canlı tutmasını mümkün kılıyordu. (...) Diğer taraftan Cemaat'in teşkilâtının partinin bağlandığı siyasi programı yürütmek için tasarlanmadığı da bir gerçektir. Bir "kutlu topluluk" fiki bir parti olarak icra-i faaliyet etmeye pek uygun değildir. Aynı şekilde partinin idolojisi siyasi programına ters düşmektedir. (...) Partinin inkılâpçı retoriği, federal yapıyı desteklemesine de ters düşmektedir. Siyasi sürece katılmak suretiyle, pratikte devletin mevcut şekline muhalefeti her bakımdan terk etmiş bulunmaktadır. (...) Kısacası Cemaat bir ideoloji olarak ihyacılığı sosyal bir hareket olarak ihyacılığa dönüştürmeye muvaffak olamadı. Belli bir dönem boyunca kitleleri toplu bir hareket için İslâmî bir bayrak altında seferber etmeye muvaffak olamadı." (4)

Mevdûdî'nin başarısız olduğunu Faruk Özarslan da yazısında ifade ettiği halde daha nasıl ona 'eylem' adamı diyebiliyor?



DİPNOTLAR



1) M.Sıddık Gümüş (H.Hilmi Işık), Tam İlmihâl -Seâdet-i Ebediyye-, Hakîkat Kitâbevi, İstanbul 1986, 36. Baskı, sh. 355.

2) Özellikle aylık ve haftalık olmak üzere toplam 74 sayı çıkan Taraf Dergisi İrancılar'ın üzerine gitmiş, yazılı ve fiilî çalışmalarıyla hem onların içyüzlerini ortaya çıkarmış, hem de mevcud Ehl-i Bid'at tasallutunu frenlemişti.

3) Burada özellikle şu hususu belitmek istiyoruz. Bazı yazarlar sahabeler arası ihtilafları ön plâna çıkaran kitaplar çıkararak ümmetin sahabeler konusundaki i'tikadını sarsmayı hedeflemektedirler. Bu tür bozuk düşünceleri görmek isteyenler adeta bu işi kendisine semaye yapan Mustafa İslamoğlu'nun şu iki kitabına bakabilirler: İmamlar ve Sultanlar, Denge Yayınları, İstanbul 1990; İman Risalesi, Denge Yayınları, İstanbul 1994, 5. Baskı. Müslümanların sahabelerle ilgili olan inançlarını ve özellikle Hz. Muaviye (RA) hakkında ileri sürülen bir takım iddiaları çürüten bir eser için bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Ashab-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları -Hazreti Muaviye Hakkındaki Suallere Cevaplar-, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul tarihsiz.

4) S.Veli Rıza Nasr, Cemaat-i İslâmî, Trc. Hasan Aktaş, Yöneliş Yayınları, İstanbul 1998, sh. 360, 362, 363.

***Abdülkadir Coşkun'dan alıntıdır...(sonosmanlı)
 

milwaukee

Üyeliði durduruldu
Katılım
12 Şub 2006
Mesajlar
222
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
43
Kimse Ameli Mezheolere Dusman Degil Ama Mezhepciligin Sizin Yaptiginiz Gibi Kuranin Onune Cikarilmasina Karsiyiz.
 

sonosmanlý

New member
Katılım
7 Şub 2006
Mesajlar
54
Tepkime puanı
2
Puanları
0
sen bu gün yazdığını yarın unutuyorsun...
bu forumlarda yazdıklarını oku, o zaman anlarsın mezhep düşmanı varmı yokmu...
üstelik yazılan yazılarıda iyce okumadan ve anlama gayretine girmeden patır patır tuzağa düşüyorsun farkında değilsin...
 
Üst Alt