Yolculuğun Selameti Için

fetih

New member
Kainat bütünüyle bir akis içerisindedir. Insanoglu da bu ilâhi nizamin disinda birakilmamistir. Yasadigi her an, onu hem bedenini hem de iç dünyasini degistirmekte, sürekli bir seyr halinde tutmaktadir. Iç dünyamizda yasadigimiz bu sürekli seyr halinin “iyi”ye dogru olabilmesi, bir “savrulma”ya dönüsmemesi için bir hedef seçilmesi, bir “yol” edinilmesi gerekir. Tasavvufî ifadeyle kisinin “süluk”unun olmasi gerekir.
Yasadigi seyr halinin kisiyi kemalâta götürecek bir yol, bir çizgi üzerinde, bir rehberin kilavuzlugunda gerçeklesmesi haline seyr u süluk diyoruz. Daha açik bir ifadeyle seyr u süluk, kulun Rabbi'nin muradi ve rizasi dogrultusunda, O'na ermek için kâmil bir rehberin öncülügünde ve denetiminde çikilan manevi yolculuktur. Bu yolculukta rehber önemlidir, çünkü karsilasilan engeller ve tuzaklar, yolu bilen bir kilavuzla asilabilir. Onun tesvik, yönlendirme ve manevi tasarrufu ile yolculuk sevk ve muhabbetle gerçeklesir, hedef yakinlasir. Seyr u sülukun hedefi “insan-i kâmil” sifatini elde etmektir. Insan-i kâmil, iradesini Rabbi'nin iradesinde yok eden, tasavvufî ifadeyle “fenafillâh” derecesine eren kimsedir. “Nefsini bilen Rabbi'ni bilir” kaidesince marifetullahin yolu, nefsin noksanliklarini görerek acziyetini itiraf ile yokluga atilip, nefsini Rabbi'nin esma ve sifatlarinda yok etmekten geçer. Manevi hastaliklarla, günah perdeleriyle körlesmis bir nefs elbette özünü tanima, hakikati görme kabiliyetine sahip olamaz. Insanligin atasi Hz. Adem a.s., ilk insan olmanin yani sira bir peygamber olarak da ihtiyaçlarinin giderilebilmesi hususunda vahiyle bilgi aliyordu. O'nun rehberi Cebrail a.s. marifetiyle dogrudan Cenab-i Hak idi. Ancak her insan peygamber olamayacagindan, diger insanlarin rehberi peygamberlerdir. Peygamberlerin bulunmadigi zamanlarda ise onlarin vârisleri mesabesinde olan Allah dostlari, rabbanî alimler, ayni hizmeti, rehberlik hizmetini yerine getirmeyi üstlenirler. Böylece insanlik, hiçbir dönemde ilâhi rehberlikten uzak kalmamis olur. Hiçbir ilkeye dayanmadan yola çikan bir aklin, kendiliginden varabilecegi hiçbir gerçeklik bulunamaz. Mürsid-i Kâmil, kendi rehberligine bas vuran, manevi terbiyeyi gönülden arzu eden insanlari egiten, bu anlamda da peygamber vârisi olan zattir. Mürsid- mürid iliskisi tamamen kalbî bir bagdir, içerigi de manevi egitimle olgunlasmadir. Bu egitim sürecine tasavvuf diyoruz. Tasavvuf islâmî bir mekteptir. Bu mektepte gerçeklesen terbiye Islâm'in hüküm ve ilkeleri çerçevesindedir. Mücellâ Dinimiz bu mektebin temel tasi, belirleyici unsuru, olmazsa olmazidir. Yani tasavvufun bünyesinde Islâm'dan baska degerlerle egitim söz konusu olamaz. Aksi durum, tasavvufun dogus sebebinin ihlâl edilmesi anlamina gelir. Insan, kendi kendini yetistirerek veya birçok talebenin bulundugu sinif ortaminda bir hoca nezaretinde egitim görebilir. Fakat tasavvuf mektebindeki egitim, herhangi bir egitimden farklidir. Hakk'i, hakikati talep eden sufi, ögreten, asilayan, yol gösteren mürsidiyle bire bir irtibata geçerek yol alir. Bu irtibat çogunlukla manevidir. Yasantisi toplum içerisinde sürerken, iç dünyasinda mürsidiyle birlikte olmaya devam eder. Kendimize yakin hissettigimiz, iyi veya kötü insanlarin ahlâkindan etkileniriz. Alimler, ahlâkin bulasici oldugunu söylerler; tecrübe de bunu ispatlar. Durum böyle iken, kendisi Fahr-i Alem s.a.v.'den gelen ahlâk ile ahlâklanmis bir mürside yakin olmaktan daha hayirli bir etkilenme olabilir mi? Habib-i Kibriya s.a.v.'i örnek alan, O'nun boyasina boyanan, ahlâkiyla ahlâklanan, islâmî ölçüleri bilen ve insan ruhunu taniyan rabbanî alimler, Islâm'in alfabesinden baslayarak kisiligini yeniden dokumak isteyen insanlara yol gösterir, kilavuzluk ederler. Onlarin Mevlâ'ya giden yollari üzerinde karsilasacaklari engelleri, zorluklari bildirir, bu zorluklari asmalarina yardimci olurlar. Allah'i gerçekten sevmeyi ve Allah'in sevdigi bir kul olmayi hedefleyen bir seyr u sülukta isteklilerin ellerinden tutarlar. Dinimizin, namaz, oruç, hac, zekât gibi emirlerinin yani sira, sükreden bir kalbe sahip olmak, kibirlenmemek, ihlâs ve tevazu ehli olmak gibi iç dünyamizi ilgilendiren emirleri de vardir. Namazin nasil kilinacagi, zekâtin nasil verilecegi gibi konulara ait hükümler fikhin konusuna girer. Namazi husu ve ihlâs ile kilmak veya zekâti huzurla, riyasiz vermek ise ancak selim bir kalbe sahip olmakla mümkündür. Husu ve ihlâsin, namazin diger rükünlerinden daha önemsiz oldugu söylenemez. Zira Rabbimiz: “Namazlarinda husu içinde olan müminler kurtulusa ermislerdir.” (Müminun, l-2) buyurmustur. Husu ve ihlâs ibadetlerin batinî sartlarindan olduguna göre, bunlari elde etmek de sarttir. Diger taraftan Rabbimiz: “Nefsini kötülüklerden arindiran kisi kurtulusa ermistir.” (Sems, 9) buyurarak kalbimizi kötü huylardan arindirmamizi istemektedir. Kibir, haset, kin, riya gibi huylardan temizlenmek; merhamet, tevazu, hilm gibi güzel huylarla bezenip, ihlâs ve zühd üzere yasamak her müslümanin vazifesidir. Bunlarin emir ve murad-i ilâhi oldugunu ifade eden ayet-i celile ve hadis-i serifler vardir. Takva mücahedesinde kisiye hatalarini söyleyip, istikamet yolunu gösterecek bir mürsid olmaksizin, insan çogu zaman kendi hatalarini göremez, kimi zaman da görmek istemez. Kalbî hastaliklari ve nefsin hilelerini çok az insan bilmektedir. Bu hastaliklar teshis edildigi ve noksanliklar anlasildigi zaman da bunlarin tedavi yollarini ve islah çarelerini yine çok az insan bilir. Tedavi usullerinin bilinip, islah çarelerinin anlasildigi durumlarda ise, isin ucunda nefsle mücahede oldugu için, bu is çok zor gelecektir. Iste bunun içindir ki bir rabbanî alime, mürsid-i kâmiIe ihtiyaç vardir. Zira kâmil mürsidler, bütün zorluklarini yasayip mürsidlerinin yardimiyla astiklari; iyice ögrenip derinligine nüfuz ettikleri bu yolda yapilmasi gerekenleri müride bildirmeye en ehil zatlardir. Onlar, hastaliklarin teshisini yaptiktan sonra gerekli reçeteyi yazar ve tedavi çarelerini haber verirler. Eger sadece ilim kisinin Allah katinda yücelmesine, halkin islahina, iç dünyasinin kemale ermesine yeterli olsaydi, sonraki devirde gelmis nice büyük alime nazaran en yüksek mertebe sahabe-i kiramin olmazdi. Bütün ömrünü Allah'a hakiki kullukla tavizsiz bir sekilde geçiren biri bile, Habib-i Edip s.a.v. ile birkaç dakika sohbet eden sahabinin derecesine ulasamiyor. Demek ki bu bulusmada bir ayricalik, farklilik, bir özellik vardir. Iste bu da manevi feyzdir. Nebevî feyz kesilmis degildir. Kiyamete kadar da kesilmeyecektir. Peygamberlerin manevi vârisleri olan rabbanî alimlerle irtibatta, onlarin sohbetlerinde, meclislerinde bu feyzin bir numunesi devam etmektedir. Kisiyi maneviyat bakimindan olgunlastiran unsurlarin en basta geleni iste bu feyzdir. Bir meyve agaci kendiliginden yerden biter, hiç kimse onunla ilgilenmez, asilamaz, bakimini yapmazsa, o agaçtan tatli meyve beklemek abes olur. Insan da böyledir. Elinden tutup ona hakikat yolunu gösterecek bir manevi rehber olmazsa kemalât sahibi olma ihtimali imkansiza yakin derecede zorlasir. Bu sebeple olsa gerek, “Allah'a ulasmaya vesile arayin” (Maide, 35) ayet-i celilesinin tefsirinde, müfessirler, anilan vesilenin mürsid-i kâmiller oldugu üzerinde durmuslardir. Osmanli'nin en ihtisamli hükümdari Yavuz Sultan Selim Han'in su beyti mürsid-i kâmile olan ihtiyaci güzel bir sekilde dile getirir: “Padisah-i alem olmak bir kuru kavga imis, Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imis.” Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...
 
Üst