Risâle-i Nur nedir ?

muhammet

New member
"Hz. Mevlâna benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nur'u; ben onun zamanında gelseydim, Mesnevî'yi yazardım. Onun hizmeti Mesnevî tarzındaydı, şimdi ise Risâle-i Nur tarzındadır."
Bediüzzaman Said Nursî'ye ait olan bu söz, onun hayatının en büyük meyvesi olan Risâle-i Nur Külliyatı'nın niçin telif edildiğini ve hangi ihtiyaçlara cevap verdiğini özlü bir şekilde ifade etmektedir. Çağımızın özelliklerini tahlil ve mânevî hastalıklarını teşhis eden Bediüzzaman, "Zaman imânı kurtarmak zamanıdır" formülü çerçevesinde kaleme aldığı Risâle-i Nur'la, bu zamanın mânevî ihtiyaçlarına tatminkâr cevaplar veren bir imân hazinesini ortaya koymuştur.
Neden zaman imânı kurtarmak zamanıdır?
Çünkü çağımızda imân, eski devirlerde görülmemiş hücum ve taarruzlarla karşı karşıyadır. Eskiden topluma büyük ölçüde teslimiyete dayalı Modern zamanların anlayışı, bilgi edinmeyi insanın nefsinden bağımsız bir hale getirmiştir. Öyle ki, modern bilime göre, bilginin kaynağı eşyanın bizzat kendisidir ve aklını kullanan ve yeterli inceleme cihazları olan herkese kâinatın kapıları açıktır. Gözle görünür ve elle dokunulur herşey hakkında nefsî hâletimiz ne olursa olsun bilgi edinebiliriz. Buna göre, meselâ bir bilim adamının ahlâkı ve kendisine bakışı en fazla kendi özel hayatını ilgilendirir. Bu adam bilgi edinme işini kurallarına göre yapıyorsa, bize sunduğu bilgilerin sıhhatinden şüphe etmemize gerek yoktur. Yani insanın kâinata ve kendisine bakışı ne olursa olsun dışarıdan alacağı bilgilerde bir değişiklik beklememememiz gerekiyor. hâkimdi. O itibarla, büyük zâtların sözleri delilsiz olsa bile kabul ediliyordu. Bugün ise materyalist görüşlerin yaygın hale gelmesi sebebiyle, imânı tehdit eden şüpheler birçok zihni meşgul edecek seviyeye ulaşmıştır.Asırlardır Kur'ân aleyhine yığılagelen şüphe, itiraz ve evhamlar, bu asrın çalkantıları içinde yol bulup, çağın modern imkanları da kullanılarak birçok insana mal edilebilmiştir.
İşte Bediüzzaman Said Nursî, bu gelişmelerin, Müslümanların dahi imânını tehlikeye sokacağını görerek, bir sel gibi gelen inançsızlık telkinleri karşısında, doğrudan doğruya Kur'ân'dan ilhâm alarak telif ettiği Risâle-i Nur gibi sağlam bir engeli vücuda getirmekte başarılı olmuştur.
Bu eserlerde,

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade
• her insanın zihnini meşgul eden ve modern çağ insanlarının da ilgisiz kalamayacağı, "Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyadaki vazifem nedir?" sorularına doyurucu açıklamalar getirilmekte;
• başta Allah'a imân olmak üzere bütün imân esasları izah ve ispat edilmekte;
• bu konularda fen ve felsefe adına ortaya konulan şüphe ve sorular ikna edici bir üslûpla cevaplandırılmakta;
• ilimle dinin uzlaşmazlığı yolundaki iddialar püskürtülerek, ilme din nâmına sahip çıkılmakta;
• İslam'ı dejenere maksadıyla girişilen tahrifatçı tahrip teşebbüsleri boşa çıkarılmakta;
• maddeci anlayışa bina edilen medeniyetin insanlığı sürüklediği manevi buhranlar, Kur'ân'ın tevhid ve haşir gibi geniş hakikatlarına dair aklı doyuran, ruhu okşayan, kalbi tatmin eden tatlı izahlarla tedavi edilmekte;
• ruhun ve kalbin çalışmamasından doğan sıkıntıların sürüklediği zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük ve başıboşluk hâli, Kur'ân mesajıyla ortadan kaldırılmaktadır.
Modern çağ insanının aradığı Kur'ân yorumunu, en mükemmel şekliyle Risâle-i Nur'da bulmak mümkündür. Bu yorum, "ruh-u aslî" yi rencide etmeden, asrın idrakine uygun izahları içeren bir özelliğe sahiptir. Risâle-i Nur, Kur'ân'ın bu asra bakan mesajını anlayıp yorumlama konusunda "tecdid" vazifesini yerine getirmiştir.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Müslümanın, müslüman üstündeki hakkı beştir: "Selamını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, davetine icabet etmek, hapşırınca yerhamükallah demek."
Buhari, Cenaiz 2; Müslim, Selam 4; Ebu Davud, Edeb 98; Tirmizi, Edeb 1; Nesai, Cenaiz 52.
Müslim'in bir rivayetinde şu ziyade vardır: "Eğer seni davet ederse icabet et, senden nasihat taleb ederse ona nasihat et."
 

>gülnihal<

New member
...hepimiz Risale-i Nur gibi müthiş bir eseri nefsimizle birlikte okumalıyız..paylaşım çok güzel..Allah sizden ve Risale-i Nurların müellifi Bediüzzaman Said Nursi den razı olsun..
selametle..
 

elkaria

Member
"Hz. Mevlâna benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nur'u; ben onun zamanında gelseydim, Mesnevî'yi yazardım. Onun hizmeti Mesnevî tarzındaydı, şimdi ise Risâle-i Nur tarzındadır."
Bediüzzaman Said Nursî'ye ait olan bu söz, onun hayatının en büyük meyvesi olan Risâle-i Nur Külliyatı'nın niçin telif edildiğini ve hangi ihtiyaçlara cevap verdiğini özlü bir şekilde ifade etmektedir. Çağımızın özelliklerini tahlil ve mânevî hastalıklarını teşhis eden Bediüzzaman, "Zaman imânı kurtarmak zamanıdır" formülü çerçevesinde kaleme aldığı Risâle-i Nur'la, bu zamanın mânevî ihtiyaçlarına tatminkâr cevaplar veren bir imân hazinesini ortaya koymuştur.
Neden zaman imânı kurtarmak zamanıdır?
Çünkü çağımızda imân, eski devirlerde görülmemiş hücum ve taarruzlarla karşı karşıyadır. Eskiden topluma büyük ölçüde teslimiyete dayalı Modern zamanların anlayışı, bilgi edinmeyi insanın nefsinden bağımsız bir hale getirmiştir. Öyle ki, modern bilime göre, bilginin kaynağı eşyanın bizzat kendisidir ve aklını kullanan ve yeterli inceleme cihazları olan herkese kâinatın kapıları açıktır. Gözle görünür ve elle dokunulur herşey hakkında nefsî hâletimiz ne olursa olsun bilgi edinebiliriz. Buna göre, meselâ bir bilim adamının ahlâkı ve kendisine bakışı en fazla kendi özel hayatını ilgilendirir. Bu adam bilgi edinme işini kurallarına göre yapıyorsa, bize sunduğu bilgilerin sıhhatinden şüphe etmemize gerek yoktur. Yani insanın kâinata ve kendisine bakışı ne olursa olsun dışarıdan alacağı bilgilerde bir değişiklik beklememememiz gerekiyor. hâkimdi. O itibarla, büyük zâtların sözleri delilsiz olsa bile kabul ediliyordu. Bugün ise materyalist görüşlerin yaygın hale gelmesi sebebiyle, imânı tehdit eden şüpheler birçok zihni meşgul edecek seviyeye ulaşmıştır.Asırlardır Kur'ân aleyhine yığılagelen şüphe, itiraz ve evhamlar, bu asrın çalkantıları içinde yol bulup, çağın modern imkanları da kullanılarak birçok insana mal edilebilmiştir.
İşte Bediüzzaman Said Nursî, bu gelişmelerin, Müslümanların dahi imânını tehlikeye sokacağını görerek, bir sel gibi gelen inançsızlık telkinleri karşısında, doğrudan doğruya Kur'ân'dan ilhâm alarak telif ettiği Risâle-i Nur gibi sağlam bir engeli vücuda getirmekte başarılı olmuştur.
Bu eserlerde,

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade
• her insanın zihnini meşgul eden ve modern çağ insanlarının da ilgisiz kalamayacağı, "Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyadaki vazifem nedir?" sorularına doyurucu açıklamalar getirilmekte;
• başta Allah'a imân olmak üzere bütün imân esasları izah ve ispat edilmekte;
• bu konularda fen ve felsefe adına ortaya konulan şüphe ve sorular ikna edici bir üslûpla cevaplandırılmakta;
• ilimle dinin uzlaşmazlığı yolundaki iddialar püskürtülerek, ilme din nâmına sahip çıkılmakta;
• İslam'ı dejenere maksadıyla girişilen tahrifatçı tahrip teşebbüsleri boşa çıkarılmakta;
• maddeci anlayışa bina edilen medeniyetin insanlığı sürüklediği manevi buhranlar, Kur'ân'ın tevhid ve haşir gibi geniş hakikatlarına dair aklı doyuran, ruhu okşayan, kalbi tatmin eden tatlı izahlarla tedavi edilmekte;
• ruhun ve kalbin çalışmamasından doğan sıkıntıların sürüklediği zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük ve başıboşluk hâli, Kur'ân mesajıyla ortadan kaldırılmaktadır.
Modern çağ insanının aradığı Kur'ân yorumunu, en mükemmel şekliyle Risâle-i Nur'da bulmak mümkündür. Bu yorum, "ruh-u aslî" yi rencide etmeden, asrın idrakine uygun izahları içeren bir özelliğe sahiptir. Risâle-i Nur, Kur'ân'ın bu asra bakan mesajını anlayıp yorumlama konusunda "tecdid" vazifesini yerine getirmiştir.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Müslümanın, müslüman üstündeki hakkı beştir: "Selamını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, davetine icabet etmek, hapşırınca yerhamükallah demek."
Buhari, Cenaiz 2; Müslim, Selam 4; Ebu Davud, Edeb 98; Tirmizi, Edeb 1; Nesai, Cenaiz 52.
Müslim'in bir rivayetinde şu ziyade vardır: "Eğer seni davet ederse icabet et, senden nasihat taleb ederse ona nasihat et."


said nursi mesnevi içinde geçen ahlaka edebe islama aykırı müstehcen hikayelerden

habersiz mi acabada o zamanda olsaydım mesneviyi yazardım diye görüş bildirmiş

ki mesneviden haberdar olsaydı yazardım da demezdi çünkü celalledinin idaasına göre mesnevi vahiyden başka bir şey değildir şöyleki 4.ciltte gecen su beyiti okumak yeterli olacaktır


1850. O padişah, Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh? Hatadan!
Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir!
Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargâhıdır... Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?


 

m_orelyo

New member
mesneviden haberdar olsaydı yazardım da demezdi çünkü celalledinin idaasına göre mesnevi vahiyden başka bir şey değildir şöyleki 4.ciltte gecen su beyiti okumak yeterli olacaktır


1850. O padişah, Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh? Hatadan!
Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir!
Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargâhıdır... Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?
Bunda anlaşılmayacak ne var kardeşim padişah dediği Allah,levhi mahfuzdan o haberdar olmayacakta kim olacak
 

bcetin811

AMEL-Ý SALÝH
Bunda anlaşılmayacak ne var kardeşim padişah dediği Allah,levhi mahfuzdan o haberdar olmayacakta kim olacak:cool::confused::eek::4_1_110:


Dostum şu gereksiz karakterleri kullanmayı bırakırmısın??Profil bilgilerinin ve üslubunun lakayt olması yorumlarını bir hayli basitleştiriyor..Dini bir paylaşım sitesinde yazı yazdığımızı unutmayalım....
 

alptraum

New member
mesnevi için tanrı vahyidir diyor daha ne diyecek

Ya madem böyle diyorsun ben bulamadim canim kardesim bu yaziyi.

Istersen online mesneviler var bana sayfasinida bulursan oradan okurum daha iyi olur ve birseyi ispatliyorsan bunu 4.cilt de demek yerine sayfa ve konu izahatini yapmak daha mantikli olur

Bekliyorum insallah ,savundugunuz dogruyu ispatlamanizi
 

m_orelyo

New member
mesnevi için tanrı vahyidir diyor daha ne diyecek

mesnevi için tanrı vahyi dediğini nerden çıkardın...
orada "padişah" temsili ile anlattığı herşeyi lehvimahfuzdan gören Allah'tan başka bir şey değil...
halkımızın araştırmamak gibi pis bir huyu olduğunu iyi bilenler uydurup duruyorlar böle şeyleri...:4_2_200v:
 

elkaria

Member
Ya madem böyle diyorsun ben bulamadim canim kardesim bu yaziyi.

Istersen online mesneviler var bana sayfasinida bulursan oradan okurum daha iyi olur ve birseyi ispatliyorsan bunu 4.cilt de demek yerine sayfa ve konu izahatini yapmak daha mantikli olur

Bekliyorum insallah ,savundugunuz dogruyu ispatlamanizi



http://www.semazen.net/show_text_main.php?id=321&menuId=110

tıklayın lütfen 1850 ayrıca 1855. beyitide okuyun

1855 te şöyle diyor


1855. Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün... hatadan, yanılmadan eminsin!
Sofinin canına,gönlüne gelen Allah yemeğinin eksilmesi
Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir.
Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... merhamet, gönlü kırık âcizlerin nasibidir.
Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan oldu!



cennet hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmişmiş
 

m_orelyo

New member
Yaw kardeşim bahsedilenin mesnevi değil "Allah" olduğunu anlamak için
"Gönül zaten onun nazargâhıdır... " cümlesini de mi görmedin
bu da bir ayetin tercümesidir.......:confused::confused::confused:
 

elkaria

Member
mesnevi için tanrı vahyi dediğini nerden çıkardın...
orada "padişah" temsili ile anlattığı herşeyi lehvimahfuzdan gören Allah'tan başka bir şey değil...
halkımızın araştırmamak gibi pis bir huyu olduğunu iyi bilenler uydurup duruyorlar böle şeyleri...:4_2_200v:


BURUN OKUYUN İNANMIYORSANIZ EN YAKIN KİTAPÇIYA GİDİN MESNEVİ DENEN KİTAPLARI ACIP OKUYUN ARIASTIRILMISMI ARASTIRLMAMIS MI DOĞRUMU YALANMI OLDUĞU ORTAYA ÇIKACAKTIR



Mevlânâ Celâleddinin sözlerinden örnekler :

Peygamber olduğunu ilân etmesi,

“Bu kitap Mesnevi kitabıdır, mesnevi, hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda din asıllarının, asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık bürhanıdır...”
“Mesnevi Âlemlerin Rabb’inden inmedir: Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir.”
( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Önsözden).

Aklınca, Kur’an’a nazire yapıyor, zira Kuran’da şöyle denmiştir. Mealen:

- Kendilerine zikir (Kuran) geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır. (41 Fussilet 41)

- Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir. (41 Fussilet 42)

Bu naziresinin yanında bir de şöyle diyor:

“Biguşâdent hazine heme hil’at pûşid
Mustafa bâz biyâmed heme imân ârid.”
Yani:
“Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler giyin,
Mustafa gene geldi, hepiniz iman edin.”
der. (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 203.)

Bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade ediyor :

“İmrûz menem Ahmed ni Ahmed-i pârine
İmrûz merem anka ni murgak-i baçine”
...............................
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 203).
Yani :
“Bugün Ahmed benim :Ama dünkü Ahmed değil.
Bugün anka benim :Ama yemle beslenen kuşcağız değil”

Ve devamla, Allah olduğunu söylüyor.

“Enelhak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı
Tanrılık şarabından
Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım,
ben, sultanların aradığı sultan.”

“Ben hacetler kıblesiyim.
Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim,
insanlık mescidiyim ben.”
................................
“Gönlü sâf sûfiyim ben;
benim tekkem âlem,
medresem dünya benim.
Değilim abalı sûfilerden.”

“İster münacaat eri ol sen,
meyhane rindi istersen;
bundan sanki ne çıkar ?
Yok Cumartesiymiş, yok Cumaymış,
Bence ne fark var ?
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 292).
Başka bir söylevinde :


“Tekmil medreseler minareler bir gün yıkılmayacaksa,
iman küfür olmayacaksa bir gün,
küfür bir gün imanın yerine geçmeyecekse,
işte o zaman halimiz tamam :
Artık bir daha ne kalenderliğin yolu yordamı bulunur,
ne de dünyamıza layık bir adam.”
(Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 297).

Ve bunlar gibi birçok sözleri olan Mevlâna, hatta şöyle diyor :
“Mansûr, şimdi olsaydı o, beni dâra çekerdi.” (Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 226).
Deyip, İlâh’lık iddiasında Hallac’ı Mansur’u aştığını söylemesine rağmen, Sofizm zihniyeti icabı, sözlerinde çifte standart olarak kullanmak için birde şöyle diyor :

“Men bende-i Kuran’em eğer can dârem
Men hâk-i reh-i Muhammedd-i muhtârem
Ger nakl kuned in kes ez goftârem
Bizârem ezû vu zon suhan bizârem”
Manası:
“Hayatta oldukça Kuran’a kulum, seçilmiş Muhammed’in yoluna toprağım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz nakil ve rivayet ederse ondan da bizârım, o sözden de.” (Yukarıda adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 204).


Bu tür çelişkili sözler, sofizm mesleğinin ya da mantığının bir icabıdır, zira hiçbir inanca bağlı olmayan sofular, hiçbir hakikati gözetmeden işlerine geldiği gibi konuşur ve kural icat ederler.



Örneğin: İslam tasavvufu adı altında icat etmiş oldukları, Rabıta; Sema; Çile çekmek; gibi kuralların İslâm diniyle hiçbir ilgisi yoktur. Kendileri de bunun böyle olduğunu bilmelerine rağmen, müridlerini, kutsal bir iş yaptıklarına inandırıp kendilerine bağlamak için bunları yapmaktadırlar. İcat etmiş oldukları bu gibi şeylerden başka, giyimle ve özel sembollerle ilgili icatları da vardır. Örneğin : Taç ve Hırka, Çer ağ, tuğ seçenekleri ile çeşitli renklerle bağlı oldukları tarikatı sembolize ederler, bunlar ciddiyeti olmayan ve konu edilemeyecek kadar basit fakat muridler üzerinde etkili olabilen şeylerdir. Bir futbol takımının taraftarları üzerinde etkili olan forma ve renkleri gibi, muridlerde bu gibi şeylere bağlılık gösterirler. Fakat bu hususlar, sema ve rabıta gibi tarikatların temel esaslarından olmadığı için gerektiğinde uygulamama yoluna da giderler. Bundan dolayı, bu gibi hususlardan çok, sofuların, İslam’da ki “Tevhid” inancına ve diğer İslâmi değerlere karşı yaptıkları saldırıları tanıtmaya çalışacağım.



VAHDETİ VÜCÛD İDDİALARI VE BUNA İLİŞKİN SÖZLERİ :

Daha öncede belirttiğim gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir. Kainatı yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh olmasına aykırı değildir.
“Örneğin: Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul - Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:
“Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler - öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na tapmış oldular.”
“Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”
“Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”
(Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 107).

Görüldüğü gibi, Sofulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :

Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.” (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).



Mevlana’dan :

“Rûh yeki dân u ten keste aded sedhezâr
Hemçü ki bâdâmhâ der sıfat-ı revani
Çend lügat der cihan cumlei mani yeki
Ab yeki kest çün hâbiyeha bişkeni”

Şunu iddia ediyor

“Canı bir bil, bedendir sayıda yüz binlerce görünen; hani bademler gibi, hepsinde aynı yağ var. Dünyada nice diller var; anlam bakımından hepsi de bir; kırdın mı, su, bir olur-gider” “derken de gelen-giden bütün bedenlerdeki canların birliğini, bir tek can, bir tek varlık bulunduğunu söylemekte, bedenleri, tek canın, görünüşte ki çokluğu olarak belirtmekte, âdetâ bir can-beden, ruh-ten, anlam-madde birliği yapmaktadır.” (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 182.)

“Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, İnşaallah deyince Mevlânâ bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim ? (39.b) Fakat bu Tanrılığı kendisine hasretmiyor. Onca herkes O’dur ve insan insanlığını anlayınca O, olur.” (Mevlânâ Celâleddin, Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 196.)

“Sabah oldu, ey sabahın penehı Tanrı ! (Ben özür serdedemiyorum), bize hizmet eden Husâmeddin’den sen özür dile!”
“Akl-Küll’ün ve canın özür diliyeni sensin;
canların canı, mercanın parıltısı sensin.”
“Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.” ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 144 Bent 1807-8-9. ).

Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha kadar Vahdet-i Vücûd’çuluk yaptığını söylemekte bununla da (haşa) “sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet etmektedir.

“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkek te kadında söze ve vasfa sığmaz ruh!
Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin.
Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin.
Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 143 Bent 1785-1786-1788. ).

Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oymak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş.



konuya devam ediyoruz !

Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynananın sadece karşı rakipler olmadığından , ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söylemekte, dolayısıyla da Sofizmin bu husustaki temel düşüncesini vurgulamaya çalışıyor. Hatta mesnevinin 2467-2468. Beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

“Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsa, öbür Mûsa ile savaşa düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 198 Bent 2467-2468. ).

Hatta oynanan bu oyunda taraf tutulmak istenirse, Firavunun tarafının tutulması gerektiğini zira haksız olanın Musâ olduğunu söylüyor. Şöyle ki :

“Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey sâf kişi! Firavun’un Musâ’dan nefretini, sen Musâ’dan bil!” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 199 Bent 2481. ).

Sofizm zihniyeti dikkate alındığında, Mevlânâ’nın ne demek istediği ve Kuran’dan ne kadar uzak olduğu net olarak anlaşılır. Öbür Sofistlerin durumu da Mevlânâ’dan farklı değildir.



PEYGAMBERLERE MÜMİNLERE VE İSLAM DİNİNE YAPTIKLARI SALDIRILARDAN ÖRNEKLER

Sofistlerin kullandıkları metotlarından biride, kendi yollarını yürütebilmek ve insanları doğru yolda gidenlerin yollarından alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için Peygamberleri ve Müminleri kötülemektir. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi olduğunu insanlara yutturmayı amaçlamaktadırlar. Ayrıca bu tuzaklarını tuttura bilmek için kullandıkları diğer bir metotta “Sağlam akla ve Sağlam duyularla bunların açık ve net olarak yaptıkları öğrenme ve tespitlere karşı çıkmaktır.” Bundan dolayı “Batıniliği” şiddetle savunurlar. Onların batın anlayışına göre örneğin; minare dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lazımdır. Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabul ettiremeyecekleri hiçbir şey kalmaz. Öyle ki, İslam Dininde Allah bir mi deniyor, sofist buna karşılık her şeyin Allah olduğunu kabul ettirmeye çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının üzerine yapıştırır. İslam dinide Cennet güzelliğiyle mi övülüyor, sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için kurulmuş bir tuzak olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İslam dininde cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor, sofist onun iyi bir şey olduğunu içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabul ettirmeye çalışır. Şöyle ki :


Cenneti bu kadar kötüleyen sofu’lar, cehennemi övmekten geri durmazlar, öyle ki : Mevlana için cehennem bir ceza yeri değil, ârızi kötülükleri temizleyen , insana hiçbir zarar vermeden olgunlaşma kazandıran bir yerdir; Ateşi ise kırmızı şarap gibidir.

Mevlana bu konuda şöyle demektedir:
“Cehennem ateşi, ancak kabuğu yakar. Ateşin içle hiçbir işi yoktur.
Ateşi içe yayılım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil.
Tanrı, hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da böyledir, gelecek zamanda da.
Lâtif iç, hattâ kabuklar bile onun tarafından yarlıganırken artık nasıl olur da içi yakar ? Uzaktır ondan bu.
Hattâ inayet eder de bu inayeti yüzünden başına vurursa bile ona iştah verir, o kırmızı şarabı içirir.” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt VI Mevlâna M.E.G.S.B. Yayını. 1988 Çeviren, Veled İzbudak sayfa 311 - 312, beyitler 3928-3929-3930-3931-3932.)

Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yani herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Daha öncede belirttiğim gibi, bu düşünce Sofizmin temel inancını temsil etmektedir.



Bu konuda Mevlana görüşünü şöyle belirtmektedir :

“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim (onlar, beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şeyde bulaşmadı )”

“Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün
dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.”
(Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 280 - , beyitler 3503-3504.)

Yine aynı manada olmak üzere, Abdulbâki Gölpınarlı’nın Mevlana hakkındaki bazı tesbitleri şu şekildedir :

“Onca küfür ve iman birer keyfiyetten ibarettir, halbuki (onca) hakıykatı makamına keyfiyet sığmaz (seçme Rubâiler, s.10, rubâi XXXV.) Bu âlem, müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de, Orda ne Müslümanlığın işi vardır, ne kâfirliğin (aynı eser, S.9 rubâi XXX.)”

“Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik töreni düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça Tanrının hiçbir kulu, hakkiyle Müslüman olamaz (S.23 rubâi LXXXIX)”

“Mevlânâ, nihayet halka haram olan şarabın Kalenderlere helâl olduğunu söyler ve derki :”
“Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilmiştir. Yoksa şarab, çeng, güzel sevmek ve semâ, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram.” (seçme Rubâiler, S, 43 rubâi CLXXII.) ( Bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 198 - 199 - 200. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)
Şarap ve şarab gibi pislikler dinimiz icabı bize haramdır. Aşağılık sözünü kendisine iade ederiz.

Aşağıdaki şu sözleriyle, Mevlâna Musa peygamberi suçlayıp Firavun’u haklı görmektedir.



Müşrikleri övüp, peygamberleri suçlayıp, kötülemek yalnız Muhyiddi-i Arabi’ye has bir durum değildir, bu zihniyet her şeye Allah diyen sofuların temel özelliğidir. Örneğin; bu hususta Mevlana şöyle diyebilmektedir :

“Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa’dan nefretini, sen, Mûsa’dan bil! ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 199).


Mevlânâ Celâleddinin CEBRİYECİLİĞİ destekleyerek şöyle demektedir :


“Kimin haddi vardır ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!
Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir.
O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur.
Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi Cilt 1 Mevlana M.E.G.S.B. Yayınları 1988 baskısı, sayfa 309-310 b.3889 - 3892. )
Yukarda görüldüğü gibi, tasavvuf mesleğinin önde gelen üç meşhur sofu’su kader konusunda Cebriyecilik yapmaktadırlar fakat bu öbür mezheplerin içinde yer almayacakları manasında da değildir.
Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur, aslında bu iddia sofizmin temel mantığına da uygundur, zira onlara göre hakikat diye bir şey yoktur, her şey birdir.
Hal bu ki, İslâm dininde, iyi ve kötünün varlığı, sabit bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda Kuran’dan mealen :

- Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve yaşamlarında kendilerini, İman edip iyi amaller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 45/21

- De ki : “İyi ve temiz olan şeyle, kötü ve pis olan şey, tuhafına git sade (bu böyledir). Bu itibarla, ey akıl sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz. 5/100

- Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 16/90

- Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. 4/79

- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman : “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki : Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? 7/28
 

m_orelyo

New member
1855. Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün... hatadan, yanılmadan eminsin!

Sofinin canına,gönlüne gelen Allah yemeğinin eksilmesi

Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir.
Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... merhamet, gönlü kırık âcizlerin nasibidir.
Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan oldu!



cennet hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmişmiş

Cennet hoşa gitmeyen şeyler(mekarih) ile süslüdür tabii ki bu da bir hadisi şerif...
Anlamadığın şeyleri yazmadan önce bi sor kardeşim......:3_3_6:
 

elkaria

Member
Cennet hoşa gitmeyen şeyler(mekarih) ile süslüdür tabii ki bu da bir hadisi şerif...
Anlamadığın şeyleri yazmadan önce bi sor kardeşim......:3_3_6:



MEVLANA'DAN İNCİLER




İslam tarihinin en önemli şahsiyetlerinden, anadolu'da islami gelişim sürecini büyük ölçüde etkileyen Mevlana'yı ne kadar tanıyoruz?, Mesnevi'yi ne kadar okuyoruz?

--------------


1- ) Mesnevi Nasıl Bir Eserdir??


a) Mevlana Mesnevi'nin Dilbacesinde Mesnevi'yi şu şekilde tanımlar:

Mesnevi-i Kerîm, salih elçiler (katipler) eliyle yazılmıştır. Ona temiz (mutahhar) olanlardan başkasının el sürmesine mani olurlar. Mesnevi Alemlerin Rabbinden indirilmelidir. Bâtıl onun önünden de, arkasından da yaklaşamaz. Allah onu korur ve gözetir... Mesnevinin başka lâkapları da vardır. O lâkapları Allahu Teala vermiştir. Fakat bu azıyla yetiniyoruz." (Mesnevi, 14).

b) Mesnevi bir "ilham" değil Allah kaynaklı bir iletimdir....
Mesnevi kariileri her mesnevi okumasından sonra şu beyitleri tekrar ederler:

"İnçünin fermud Mevlana-yı ma
Kaşif-i esrarha-yı kibriya" (Beyit no: 1852 cilt4)

yani:

"Ululuk sırlarını keşfeden Mevlana";mız böyle buyurdular"


Beyit 1852 --- Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya...
Allah, doğrusunu bilir ya, Allah vahyidir!
Beyit 1853 --- Sofiler, bunu halktan gizlemek için
gönül vahyi demişlerdir.
Beyit 1854 --- Sen istersen onu gönül vahyi farzet...
Gönül zaten onun nazargahıdır... gönül, ona agah olunca nasıl hata eder?

c) Menakıbul Arifinden Üçüncü Fasıl
Bu eser Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Mesnevi açıklaması ve anlatımında birincil kaynak eser olarak belirlenmiştir. Tüm mevlevi şeyhleri de bu esere ayrı bir önem ve değer verir ki Menakıbül Arifin Mevlana'nın geliştirdiği dini (!) etkiyi çok açık bir biçimde tanımlar..

İşte bu eserin üçüncü faslından :

"Bir gün Sultan Veled buyurdu ki: Dostlardan biri babama şikayette bulundu ve alimler Mesnevi ' ye neden Kur ' an diyorlar diye benimle bahse girişti; ben de Kur ' an ' ın tefsiridir deyince babam bir lahza susup sonra A sersem dedi, niçin olmasın? A eşek, niçin olmasın? A o..... kardeşi niçin olmasın? Peygamberlere verilen harfi zarflarda Allah sırlarının nurlarından başka bir şey yoktur ki. Allah sözü, onların temiz gönüllerinden biter, ırmağa benzeyen dillerden akar. İster Süryanice olsun, ister Seb ' ul mesani dilince... İster İbranice olsun... İster Arapça!" (Üçüncü Fasıl)



2- Mevlana'da Hikaye ve Kıssa Kültürü
2. Cild
EŞCİNSELLİK
3155.-3160 Beyitler 137-138. Sf.

4. Cild
ALLAH ' TAN VAHİY ALIYORUM;
1850-1855. Beyitler Sf. 151
2245. Beyit sf.178
Ayrıca bknz. Sf. 326

MÜSTEHCEN FIKRA;
Bir Kadın ' ...............

3545-3550. Beyitler Sf. 283


5. Cild
KABAK HİKAYESİ;
Bir Hanımefendi,Bir Hizmetçi ve ...............
1335-1420. Beyitler 112-118.sf

OĞLANCI HİKAYESİ;
2497-2515. Beyitler 205-207.sf

CUHA'NIN KADIN KILIĞINA GİRMESİ HİKAYESİ
Mesnevi kahramanı Cuha'nın Kadın kılığına girip ................

3340-3425. Beyitler 272-273.sf


3390-3395.Beyitler 277.sf

3716-3736.Beyitler 302-304.sf

BİR SULTANIN BİR CARİYEYE DÜŞKÜNLÜĞÜ CARİYENİN YOLDA KÖLEYLE EVDE SULTANLA MACERALARI...
3831-4025.Beyitler 312-326.sf

Sayfa numaraları için-MEB Baskısı Veled İzbudak-Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi esas alınmıştır. Ancak beyit numaraları Farsça orijinal metinde ve tüm çevirilerde aynıdır...

Not: Hikaye ve kıssalar mü'minlere fıkhi usüller ve edep çerçevesinde islami / insani gerçekleri anlatmak için hayatın içinden seçilmiş kesitlerdir... Yani hikaye 'haram' olan bir örnekten 'helal' olan bir ders vermeyi hedefleyemez, en azından islam açısından... müslüman olduğunu iddia edende ifade etmek istediğini insanca en azından İslami kurallara riayet ederek anlatmak zorundadır.

DİĞER KAYNAKLARDA MEVLANA, MESNEVİ, ŞEMSİ TEBRİZİ

1- Nefahatül Üns, Molla Cami (Çev. Prof. Dr. Süleyman Uludağ)

Söylerler ki, Mevlana Şemseddin 642'de yolculuk esnasında Konya'ya geldi. Şekerrizler hanında konakladı.

Hz. Mevlana o zaman ilim öğrenmekle meşgul idi. Bir gün cemaatin büyükleriyle medreseden çıktı ve Şekerrizler hanının önünden geçti. Hz. Mevlana Şemseddin ilerleye ilerleye gelip Mevlana'nın merkebinin yularını tuttu ve dedi:

- "Ey imam ' ül müslimin! Bayezid Bistami mi uludur, yoksa Mustafa ( Sallallahu aleyhi vessellem) mi?Mevlana cevap verdi:

- O sualin heybetinden sanki yedi gök birbirinden ayrıldı ve yeryüzüne döküldü. Büyük ateş benim kalbimden beynime girdi. Oraradan bir dumanın parça parça arşa çıkmış olduğunu gördüm. Ondan sonra cevap verdim. Mustafa (S.A.V) alem ehlinin alasıdır, en üstünüdür. Bayezid'in adı mı olur?
- ( Şems) Dedi : "Sonra ne manası vardır ki Mustafa (SAV) buyurur ki: "Allahım biz senin marifetinin hakikatına tam ulaşıp tanıyamadık." Ve Bayezid de " Kendimi tesbih ederim şanım ne yücedir ve ben sultanlar sultanıyım." diye söylemektedir.
- Cevap verdim: Bayezid'in susuzluğu bir yudum sudan indi (giderildi). Suya kanmış olduğundan dem vuruldu. İdrak bardağı doldu ve o nur onun günlük hanesinin ihtiyacıydı. Ama Mustafa ( S.A.V) de istiska (su isteme) vardı ve susuzluk üzerine idi ( susuzluğu kat be kat arttı). Sine-i mübarek'i ( mübarek sinesi) ( biz senin göğsünü açmadık mı?) ayetinin şerhiyle arzullulah-i vasia olmuştur. Elbette susuzluktan dem vuruldu ve her gün Allah'a daha yakın olmayı isterdi.

Mevlana Şemseddin bir nara attı ve düştü. Mevlana merkebinden aşağıya indi ve şahidlerine onu medreseye kadar götürmelerini söyledi. Orada kendisine geldi ( ayıldı) onun mübarek başını dizinin üzerine koymuştu. Ondan sonra elinden tutup gittiler. Üç ay kadar bir zaman halvette gece gündüz devamlı oruca oturdular. Hiç dışarı çıkmadılar onların halvetine girmeye kimsenin cesareti yoktu. Bir gün Mevlana Şemseddin Mevlana'dan bir mahbubuna iltimas etti ve içeri almasını istedi. Hareminin yani hatununun elinen tutup onun önüne getirdi. Buyurdu ki: " O benim candan kızkardeşimdir. Güzel bir oğlan isterim. O vaziyette oğlu Sultan Veled'i önüne getirip "bu benim oğlumdur" dedi.

Mevlana Şemseddin buyurdu: "Eğer bir miktar şarap ele geçse zevk eder rahat ederdik, şarabı elde edin". Mevlana dışarı çıktı Cuhutlar mahallesinden bir testiyi şarapla doldurup getirdi.
- Mevlana Şemseddin ben Mevlana'nın kuvvet-i mütavatını ve vüs ' at ' ı meşrebini (meşrebinin genişliğini) imtihan ettim. Başkalarının dediklerinden fazladır dedi.
Buyurmuşlardır ki bu şeyhlerden sorarız ki, Allah katında benim ancak tek hudutlu ömrüm vardır. Bu vakit zaman müstemir ( sürekli) olur mu?
- "Hayır müstemir olmaz" diyorlar.
Buyurmuşlardır ki; " Bir şahıs ümmet-i Muhammed "den bir dervişe Hüday-i teala sana cemiyet versin diye dua etti. ( O da ) dedi: " Hay hay bu duayı etme bana. Dua et ki Ya Rab, cemiyeti ondan al ve tefrika ver. Çünkü cemiyetten aciz olmuşum"
Bir kimsenin şöyle dediğini söyledi: "Kadem gahta ( Tuvalette) Allah adını demek olmaz ve Kur ' an okumak ta olmaz. Meğer aheste idim onu ne yapayım. Kendimden ayıramam Şah attan aşağı inmez, biçare at ne yapsın"

KAYNAK:
"Nefahatu'l Üns" Evliya Menkıbeleri, Molla Camii, Osmanlıca'ya çeviri: Lamii Çelebi, sadeleştiren ve yayınlayan: Mehmed Şevket Eygi Bedir yay. 1. Cild Sf. 528-529
diğer tercüme;
"Nefahatu'l Üns" Evliya Menkıbeleri, Molla Camii, Çev: Prof.Dr. Süleyman Uludağ- Prof.Dr. Mehmet Kara, Marifet Yay.


2- Menakıbul Arifin Ahmed Eflaki

MENAKIB ' ÜL ARİFİN (Arifler'in Menkıbeleri)

Yine Sultan Veled buyurdu ki: Bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. (Bu arada) "Halis Mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir. Mesela: Bir adam Beyazid (Bistami)'nin müridlerinden birine "Senin şeyhin mi büyük, yoksa Ebu Hanife mi?" diye sordu. Mürid "Benim şeyhim" diye cevap verdi. (Nihayet) o birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi. Sonra "Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?" dedi. En sonunda "Allah mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu? Mürid "Ben Allah'ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım." dedi. Başka bir müritten de "Allah mı büyük yoksa senin şeyhin mi?" diye sordu. Bu mürid de "Bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur" dedi.
Ariflerden biri de "Bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki o farkı ortaya koysun" demiştir. Nitekim buyurmuştur. Şiir:

" Allah görünmediği için peygamberler onun naibi olmuşlardır.
Hayır böyle de değil.
Bu naible, naibin, naibliğinde bulunduğu kimseyi ayırmak çirkin şeydir.
Burada ikilik yoktur." (Cilt 1, Sf. 324-325)
*********************
Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: Bir gün kıskanç fakihler inkar ve inatları sebebiyle Mevlana'dan: "Şarap helal mıdır veya haram mı?" diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in şerefine dokunmaktı. Mevlana kinaye yolu ile "İçse ne çıkar: Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen herşey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlana Şemseddin şarap içiyorsa, herşey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kızkardeşi fahişe yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır." Buyurdu. (Cilt 2, Sf. 72)
**********************

Yine buyurdular ki: Mevlana Şems-i Tebrizi'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems Hz.lerine kızıp Meram Bağları tarafına gitti. Mevlana hz.leri Medresenin kadınlarına işaretle: "Haydi gidin, Kimya Hatun'u buraya getirin. Mevlana Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır' buyurdu. Bunu üzerine kadınlardan bir grup, onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlana, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan kadınları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı- kocanın oynaşmalarına mani olmamak için Medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems: "İçeri Gel!" diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit, Şems'den başkasını göremedi. Bunun sırrını sordu ve "Kimya nereye gitti?" dedi. Mevlana Şems: Tüce Allah bizi o kadar sever ki, istediğimiz şekilde yanımıza gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi." buyurdu. İşte Beyazid-i Bistami"nin de hali böyle idi. Allah ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü. (Cilt 2 Sf. 69-70)
KAYNAK: "MENAKIB'ÜL ARİFİN" Ariflerin Menkıbeleri Ahmed Eflaki terc: Tahsin Yazıcı, MEB yay. 1953


-------------------------

NEDEN BU YAZIYI HAZIRLADIK?

Rabbimiz bize bilmediğimiz tanımadığız şeylere iman etmekten uzak tutar.. Bu ilke bizi geçmişimizi ve gelenekleri sorgulamaya itmektedir..

Bizim hedefimiz insanların şahsiyetlerini karalamak değil, inandığımız güvendiğimiz kişileri daha doğru tanımayı amaçlamaktadır.

bu nedenle yukarıda yazılanlarla ilgili yorumlarımızı yapmak yerine aynen kaynaklarından alıntılıyoruz..

Son olarak forumdaki kardeşlerimizden bu konuyu konuşurken fikri bir tartışma yaptığımızı unutmadan, delillerle ve doğru bir üslupla konuşmalarını rica ediyoruz...

vesselam
_________________
Allah'a çağıran ,salih amel işleyen ve "Muhakkak ki ben Müslümanlardanım " diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
(Fussilet - 33)

 

alptraum

New member
Mesnevi’de müstehcen beyitler, aslında Rumi’nin muhaliflerine karşı yaptığı bir tür eleştiri tarzıdır. Diğer taraftan nefis ve şeytanın tuzaklarını anlatmak ve onlara karşı tedbir almak için anlatılmıştır.

İnsan için en yüksek erdem Hakikat sevgisidir. Mevlana büyük bir zattır, ama İslam sadece ondan ibaret değildir. İrfan, ilim, sanat ve tefekkür tarihimizin yüzlerce Mevlana’sı vardır. Hem İslam sadece Mesnevi okunarak da anlaşılamaz, o bir veçhesini anlatmaya çalışır. Tarih boyunca ve bugün binlerce alim, fakih, muhaddis, müfessir, kelamcı, sufi ve mütefekkir İslam’ın gür, berrak ve bereketli nehrini beslemiş, şu anda da beslemeye devam etmektedir. Hepsinden önemlisi kaynağın başında Allah’ın Elçisi (sas) vardır. “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammet Mustafa’nın ayak tozuyum” diyen de Mevlana’dır.

Yaşayan Mesnevi sarihlerinden Şefik Çan'ın bu husustaki görüşleri şöyledir: "Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi'ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne'den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla'dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini almaktadır. Çünkü Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır. Çünkü büyük Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'hikmet mü'minin yitik malıdır' buyurmuşlardır. Onu nerede bulursa alır. Mevlana mü'minleri hakikatten haberdar etmek için uygun bulduğu yerlerden hikâyeler almıştır.

Bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir. Nitekim Hazreti Mevlana, Mesnevi'de bulunan bir iki açık saçık hikâyeyi kastederek:

"Benim beytim beyt değildir, iklimdir
Benim hezelim (şaka), hezel değil,
ibret öğretmek için söylenmiştir."

Bazen Kur'an'da, şeytanın iğvalarını bize Rabbimiz'in diliyle anlatılır ki, insanoğlu apaçık düşmanı olan şeytanın hilelerini ve tuzaklarını tanısın ve bilsin. Ancak bunların ifrat ve tefrit hali vardır. Bazen saf zihinleri idlal edebilir ve insanların gözlerini açabilir. Bazılarının sureti hakdan görünerek okullarda cinsellik dersleri konulmasını istemesi gibi. Bu takdirde, İlmini yapan pratiğini uygulamak isteyecektir.

Zaman zaman şeytan ve nefsin desiselerini, oyunlarını ve tuzakların anlatmak için de böyle hikayeler anlatmıştır. Esasen bunların veriliş nedeni araştırldığında büyük hikmetler saklı olduğu görülecektir.

Dolayısıyla, Mevlana'yı inkâr eden varsa; anlamadığından ve makamı yetişmediğindendir. İstismarcılarının maksadı ise, bambaşkadır. Mevlana'yı çözenler ancak kalp yoluyla çözebilirler, ona ulaşmak isteyenler, ancak aşk tarikiyle ulaşabilirler.

Mesnevi’yi baştan sona okuyan bir kişi altı ciltlik eser içerisinde yaklaşık on-on beş kadar müstehcen içerikli hikayenin yer aldığını görür. Mevlâna bu hikayeleri vermek istediği mesajı daha iyi ifade etmek için kullanmıştır.

Örneğin: “Dünyada yüzbinlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz” (Mevlana, I, 256.) diyen Mevlana Hazretleri nefsin işlediği günahlardan kurtulması için günahları değil nefsi öldürmesi gerektiğini anlatmak ister. Çünkü her kötülüğn kaynağı nefistir:

Nefis, bütün kötülüklerin anasıdır. Mevlâna, bunu şöyle bir temsille anlatır:
“Biri annesini öldürür. ‘Niye anneni öldürdün?’ derler. ‘Zina yapıyordu’ cevabını verir. ‘Anneni öldüreceğine adamı öldürseydin’ dediklerinde şöyle der: ‘Her gün bir adam mı öldürmeliydim?’

Burada, kötülüklerin önünün kesilmesi için nefsin öldürülmesi yeterlidir, demek için böyle bir örnek verilmiştir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki Mesnevi bir tefsirdir. Mesnevi aynı zamanda bir terbiye kitabıdır.O, anlattığı hikayeler ve vardığı sonuçlarla insan nefsinin en çirkin tuzaklarını ortaya çıkarır. Bir anlamda insan nefsini deşifre eder. Mesnevi bir tasavvuf kitabıdır. İnsanın nasıl Hakk’a yakın olacağını anlatır. Mesnevi bir aşk kitabıdır. İlahi aşkın namelerini terennüm eder...

Aslında Mevlâna’nın söz konusu hikayelerinde anlattığı olaylar her devirde az veya çok karşılaşılan türden olaylardır. Günümüzde hemen her gün televizyonlarda hatta sokaklarda iğrenerek karşılayıp hemen geçtiğimiz böylesi onlarca olay mevcuttur. Öte yandan siyasi ve sosyal çalkantı içerisinde olan o dönemin Anadolu’sunda bu tür çirkinliklerin artmış olması da pekala mümkündür. Sonuç olarak bunları abartmak yersizdir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör
 

elkaria

Member
Mesnevi’de müstehcen beyitler, aslında Rumi’nin muhaliflerine karşı yaptığı bir tür eleştiri tarzıdır. Diğer taraftan nefis ve şeytanın tuzaklarını anlatmak ve onlara karşı tedbir almak için anlatılmıştır.

İnsan için en yüksek erdem Hakikat sevgisidir. Mevlana büyük bir zattır, ama İslam sadece ondan ibaret değildir. İrfan, ilim, sanat ve tefekkür tarihimizin yüzlerce Mevlana’sı vardır. Hem İslam sadece Mesnevi okunarak da anlaşılamaz, o bir veçhesini anlatmaya çalışır. Tarih boyunca ve bugün binlerce alim, fakih, muhaddis, müfessir, kelamcı, sufi ve mütefekkir İslam’ın gür, berrak ve bereketli nehrini beslemiş, şu anda da beslemeye devam etmektedir. Hepsinden önemlisi kaynağın başında Allah’ın Elçisi (sas) vardır. “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammet Mustafa’nın ayak tozuyum” diyen de Mevlana’dır.

Yaşayan Mesnevi sarihlerinden Şefik Çan'ın bu husustaki görüşleri şöyledir: "Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi'ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne'den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla'dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini almaktadır. Çünkü Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır. Çünkü büyük Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'hikmet mü'minin yitik malıdır' buyurmuşlardır. Onu nerede bulursa alır. Mevlana mü'minleri hakikatten haberdar etmek için uygun bulduğu yerlerden hikâyeler almıştır.

Bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir. Nitekim Hazreti Mevlana, Mesnevi'de bulunan bir iki açık saçık hikâyeyi kastederek:

"Benim beytim beyt değildir, iklimdir
Benim hezelim (şaka), hezel değil,
ibret öğretmek için söylenmiştir."

Bazen Kur'an'da, şeytanın iğvalarını bize Rabbimiz'in diliyle anlatılır ki, insanoğlu apaçık düşmanı olan şeytanın hilelerini ve tuzaklarını tanısın ve bilsin. Ancak bunların ifrat ve tefrit hali vardır. Bazen saf zihinleri idlal edebilir ve insanların gözlerini açabilir. Bazılarının sureti hakdan görünerek okullarda cinsellik dersleri konulmasını istemesi gibi. Bu takdirde, İlmini yapan pratiğini uygulamak isteyecektir.

Zaman zaman şeytan ve nefsin desiselerini, oyunlarını ve tuzakların anlatmak için de böyle hikayeler anlatmıştır. Esasen bunların veriliş nedeni araştırldığında büyük hikmetler saklı olduğu görülecektir.

Dolayısıyla, Mevlana'yı inkâr eden varsa; anlamadığından ve makamı yetişmediğindendir. İstismarcılarının maksadı ise, bambaşkadır. Mevlana'yı çözenler ancak kalp yoluyla çözebilirler, ona ulaşmak isteyenler, ancak aşk tarikiyle ulaşabilirler.

Mesnevi’yi baştan sona okuyan bir kişi altı ciltlik eser içerisinde yaklaşık on-on beş kadar müstehcen içerikli hikayenin yer aldığını görür. Mevlâna bu hikayeleri vermek istediği mesajı daha iyi ifade etmek için kullanmıştır.

Örneğin: “Dünyada yüzbinlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz” (Mevlana, I, 256.) diyen Mevlana Hazretleri nefsin işlediği günahlardan kurtulması için günahları değil nefsi öldürmesi gerektiğini anlatmak ister. Çünkü her kötülüğn kaynağı nefistir:

Nefis, bütün kötülüklerin anasıdır. Mevlâna, bunu şöyle bir temsille anlatır:
“Biri annesini öldürür. ‘Niye anneni öldürdün?’ derler. ‘Zina yapıyordu’ cevabını verir. ‘Anneni öldüreceğine adamı öldürseydin’ dediklerinde şöyle der: ‘Her gün bir adam mı öldürmeliydim?’

Burada, kötülüklerin önünün kesilmesi için nefsin öldürülmesi yeterlidir, demek için böyle bir örnek verilmiştir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki Mesnevi bir tefsirdir. Mesnevi aynı zamanda bir terbiye kitabıdır.O, anlattığı hikayeler ve vardığı sonuçlarla insan nefsinin en çirkin tuzaklarını ortaya çıkarır. Bir anlamda insan nefsini deşifre eder. Mesnevi bir tasavvuf kitabıdır. İnsanın nasıl Hakk’a yakın olacağını anlatır. Mesnevi bir aşk kitabıdır. İlahi aşkın namelerini terennüm eder...

Aslında Mevlâna’nın söz konusu hikayelerinde anlattığı olaylar her devirde az veya çok karşılaşılan türden olaylardır. Günümüzde hemen her gün televizyonlarda hatta sokaklarda iğrenerek karşılayıp hemen geçtiğimiz böylesi onlarca olay mevcuttur. Öte yandan siyasi ve sosyal çalkantı içerisinde olan o dönemin Anadolu’sunda bu tür çirkinliklerin artmış olması da pekala mümkündür. Sonuç olarak bunları abartmak yersizdir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör


peki said nursi böyle müstehhcendende öte yazılar yazarmıydı

artı celaleddin allaha iftira atarak mesnevinin vahiy kaynaklıolduğunu idaa ediyor


yahu neden anlamıyorsunuz bakın batı 2007 yi celaleddin yılı ilan ederek celaleddini sahipleniyor

peygamberimizin getirdiği dini ise redederek muhammed kılıçtan başka ne getirdi diye idaa eden batı hz muhammedin getirdiklerine karşı çıkıyorda mevlananın dinine niye sahip çıkıyor hiç düşündünüzmü kimdir celaleddin hiç araştırdınız mı



MOĞOL KOMUTANINA VE HÜKÜMDARINA MEVLANANIN METHİYELERİNİ BİLİYORLAR MI?

MEVLANA'NIN TECAVÜZCÜ HULAGÜ HAN'I AYNI CALUT DENİLEN YERDE MAĞLUP EDEN MEMLÜK HÜKÜMDARI BAYBARS'I VE SURİYE HALİFESİNİ DÜŞMAN BELLEYEREK 'MISIR HALİFESİ VE ONUN HİKAYESİ' BAŞLIĞI' İLE MÜSTEHCEN BİR HİKAYE ANLATARAK REZİL ETMEYE ÇALIŞTIĞINI-DİNEN HİPNOZLA SİYASİ SAVAŞ- BİLİYORMUYDUNUZ.

PEKİ MEVLANANIN HOCASI TEBRİZLİ ŞEMSİN MOĞOL ASKARLERİ İLE BİRLİKTE SAVAŞTIĞINI,
MÜRİDLERİ VE TEBRİZLİNİN MOĞOLLARIN SİVAS'I İSTİLASINDA SİVAS'TA,KAYSERİ'DE ONBİNLERCE KİŞİNİN ÖLDÜRÜLMESİNDE KAYSERİ'DE OLDUĞUNU,ERZURUMUN İSTİLASINDA ERZURUMDA OLDUĞUNU YANİ MOĞOLLARLA BİRLİKTE GİREREK HALKI DİNEN SİHİR YÖNTEMİ İLE İSTALAV SONRASI BİR NEVİ HİPNOZ ETTİĞİNİ ARDINDAN DA KONYAYA GEÇEREK MEVLANA İLE GÖRÜŞTÜĞÜNÜ BİLİYORMUYDUNUZ.

ACABA BUNU FETHULLAH GÜLEN
SAİD NURSİ DE BİLİYORLAR MIYDI?

VEYA ŞİMDİKİ KADİRİLER VEYA NAKŞİLER VEYA SÜLEYMANCILAR VEYA DİĞER TARİKAT VE CEMAAT MENSUPLARI BİLİYORLAR MI?




MÜTECAVİZ MOĞOLLARI TASAVVUFÇULARIN ULUL EMR KABUL ETTİĞİNİ ARTIK BİLİYORUSUNUZDUR ARTIK.SIRF MOĞOLLARA KARŞI AHİLERLE BİR OLMUŞ AYAKLANMIŞ DİYE ÖLDÜRTTÜĞÜ OĞLUNUN CENAZE NAMAZINI BİLE TÜM İSTEKLERE RAĞMEN KILDIRTMAMIŞTIR.ÇÜNKÜ TASAVVUFÇULAR GÜNÜMÜZDE DE OLDUĞU GİBİ İSLAMİ OLMASA DA HER SİSTEMİ ULUL EMR KABUL EDERLER.ZATEN ONLAR İÇİN BİR PROBLEM VE KAYGIDA YOK.

TASAVVUFUN TARİHİNİ OKUMUŞLAR MI
ONU SAVUNANLAR?

İŞLERİ GÜÇLERİ FRAVUNUN SİHİRBAZLARI GİBİ SİHİR YAPIP CAHİL HALKI KANDIRMAK

SİZİN MEVLANANIZ AHİLİĞİ BİTİREN TECAVÜZCÜ,KATİL MOĞOLLAR İLE BİRLİKTE İŞBİRLİĞİ YAPMIŞ,BU UĞURDA HACE NASREDDİN VE KENDİ OĞLUNU ÖLDÜRECEK KADAR GÖZÜ DÖNMÜŞ BİR SİHİRBAZDIR.AYNI ZAMANDA BU KİTAP ALLAH KATINDA İNMİŞ DİYECEK KADAR SAPKIN BİR İNSANDIR.

MOĞOLLARA KARŞI YAPILAN ANADOLU AYAKLANMASINDA ÖLDÜRTÜĞÜ OĞLUNUN CENAZE NAMAZINI TÜM İSTEKLERE KARŞI KILMAMIŞTIR.ÇÜNKÜ ULUL EMRE KARŞI GELENLERİN CENAZE NAMAZI KLINMAZ.

O DEVİRDE ULUL EMR KİM BİLİYORMUSUNUZ ARKADAŞLAR.
ANADOLU İNSANI KATLEDEN,KIZLARINA TECAVÜZ EDEN MOĞOLLAR
 

m_orelyo

New member
bana inanmak dorunda değilsiniz başka yerlerden araştırma yapabılırsınız

sana inanmıyorum çünkü iki alıntına cevap verdim onlar üzerinde durmak yerine bir sürü abuk subuk şeyler daha iddia ettin...

iddia eden ispatlar...işim gücüm yok öbür saçmalıkları araştırıcam bide
araştırın demekle iş bitmiyor

Söle bakiim mevlana'nın hocası Tebrizi'nin moğol ordusunda savaştığına dair hangi kaynaktan yararlandın...

söleyemezsin çünkü amacın kafa karıştırmak değil mi?

ölmüş gitmiş savunmasız insanların arkasından konuşmak günahtır bi kere..
tövbeye davet ediyrum seniiii
 

elkaria

Member
sana inanmıyorum çünkü iki alıntına cevap verdim onlar üzerinde durmak yerine bir sürü abuk subuk şeyler daha iddia ettin...

iddia eden ispatlar...işim gücüm yok öbür saçmalıkları araştırıcam bide
araştırın demekle iş bitmiyor

Söle bakiim mevlana'nın hocası Tebrizi'nin moğol ordusunda savaştığına dair hangi kaynaktan yararlandın...

söleyemezsin çünkü amacın kafa karıştırmak değil mi?

ölmüş gitmiş savunmasız insanların arkasından konuşmak günahtır bi kere..
tövbeye davet ediyrum seniiii


sanırım gerçekler hoşuna gitmedi

araştırısan bulursun gerçeklerle yüzleşmekten korkma zihnin en üst köşesine yerleştirdiğin karekterlerin oraya layık olmadığı fikri şu an sana zor geliyor olabilir

ölmüş insanlarla işimiz olmaz onların peşinden sürüklenip kendilerini heba etmesinler diye insanları uyarıyoruz .tövbemizide senin inanışındayken kurana ve sünnet eksenine cerireke ypamışıdır allah kabul ederse

şu aşağıdaki beyit celalleddini batı acaba neden sahipleniyor sorusuna cevaplardan birisi olabilir




Canım ey nur, kaçma benden, Kaçma benden ey parlayan görünüm, Kaçma benden, kaçma benden.

Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum, Hatta bileğime taktığım Zerdüşt'ün zunnarına bak,

Zunnarı taşırım, yemliği taşırım, Belki nuru taşırım, kaçma benden.

Müslümanım ben, ama hıristiyanım, brahmanistim, zerduştiyim, Ey yüce Hak, sana tevekkül ettim, kaçma benden.


Bir tek tapınağım, mescid, kilise veya puthanem yok benim, Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden, kaçma benden
 

elkaria

Member
sana inanmıyorum çünkü iki alıntına cevap verdim onlar üzerinde durmak yerine bir sürü abuk subuk şeyler daha iddia ettin...

iddia eden ispatlar...işim gücüm yok öbür saçmalıkları araştırıcam bide
araştırın demekle iş bitmiyor

Söle bakiim mevlana'nın hocası Tebrizi'nin moğol ordusunda savaştığına dair hangi kaynaktan yararlandın...

söleyemezsin çünkü amacın kafa karıştırmak değil mi?

ölmüş gitmiş savunmasız insanların arkasından konuşmak günahtır bi kere..
tövbeye davet ediyrum seniiii

http://www.iktibas.info/dergi/mayis/guncel.htm

linke bir girin okuyun tarihçiler ne diyor
 
Üst