Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Nefs terbiyesi

türkmani

New member
Katılım
1 Ara 2006
Mesajlar
228
Tepkime puanı
3
Puanları
0
Yaş
44
tasavvuf konusunda yazılanları okuyunca aklıma şu soru geldi.Acaba tasavvufu kabul etmeyen arkadaşlar nefis terbiyesini nasıl ve neye göre yapıyorlar?
 

mugealanya

New member
Katılım
18 Kas 2006
Mesajlar
65
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
41
insanlara nefs terbiyesi için Kuran yetmiyorsa Allah'tan korkmak yetmiyorsa Allah'ın sevgisi ve O'na olan sevginiz yetmiyorsa,huzuruna başı eğik çıkmak yetmiyorsa; işte o zaman nefs terbiyesi için yardım gerekecektir.farklı yollara o zaman başvurabilirsiniz.
 

Aysegul

New member
Katılım
15 May 2006
Mesajlar
891
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
38
insanlara nefs terbiyesi için Kuran yetmiyorsa Allah'tan korkmak yetmiyorsa Allah'ın sevgisi ve O'na olan sevginiz yetmiyorsa,huzuruna başı eğik çıkmak yetmiyorsa; işte o zaman nefs terbiyesi için yardım gerekecektir.farklı yollara o zaman başvurabilirsiniz.

dediğin şeyler zaten tasavvufu kapsıyor...;) ...Ama tasavvuf bu dediğin şeyleri titizlikle yapılmasını sağlar...Her gün bir cüz kur'anı kerim'i düzenli okuyormsunuz?...Zikirlerinizi düzenli olarak çekiyormusunuz?...Cevabı evet ise ne mutlu size;)
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
39
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
nefs-i emmareden çokça söz ederiz. nefsin, insana kötülüğü emreden bu ham mertebesini çokça konuşuruz. İnsanın kemâle erdikçe bu noktayı aştığını ve nefsini önce kötülemeye başladığını, daha sonra onun sözünü dinlemez hale geldiğini ve en sonunda o nefsin “marziyye” makamına çıkmakla Allah’ın razı olduğu ulvî bir keyfiyete büründüğünü ve insanı hayra sevk ettiğini biliriz.

Ve bu noktada şu soru kafamızı kurcalar:

İnsan bu makama erdikten sonra terakkisi duracak mı? Onu meleklerden ayıran bu en önemli özellik tamamen kayıp mı olacak? O da melekler gibi sâfileşince daha da ileri hedeflere ulaşması nasıl gerçekleşecek? İşte bu merakımızı Nur Külliyatındaki şu enfes tahlil tam mânâsıyla hallediyor.


“Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka,

daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez

ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden

ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan

ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan

ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören

ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir manevî nefs-i emmareyi gördüm.

Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler.” (Kastamonu Lâhikası)



Hakikate göre mecaz çok zayıf düşüyor ama, burada durum tam aksi. “Daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden” tâbirleri bu gölge nefsin, nefs-i emmareyi bazen çok gerilerde bıraktığını ifade ediyor.

“Bu da nasıl olur?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ama, biraz dikkat ettiğimizde bunun nice örnekleriyle hayatımızın âdeta kaynaştığını görürüz.

Bakıyoruz, nefsimiz bize kumar oynamayı hoş gösteremiyor, içkiyi emredemiyor, ‘namaz kılma’ diyemiyor. Demek ki, bu konularda nefs-i emmarenin üzerimizde bir hâkimiyeti kalmamış, diyoruz. O büyük insanlara birkaç hususta da olsa birazcık benzeyebilmenin hazzını yaşıyoruz. Ama gel gör ki, dünyanın fâni olduğunu çok iyi bildiğimiz ve mü’minlerin kardeş olduklarına kati inandığımız halde, bir mü’min kardeşimizin eline geçen fâni bir makamı yahut menfaati kıskanmaktan kendimizi alamıyoruz. Kıskançlık damarı bizde hükmedince, iç âlemimiz altüst oluyor, huzurumuz kaybolup gidiyor. “Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizâa değsin” diyen Sadi-i Şirazî’den nice ışık yılı uzaklarda kaldığımızı vicdanımız bize teessüfle haber veriyor. Ama biz kıskançlık damarıyla bu dersi de rahatlıkla kulak ardı edebiliyoruz.

İhlas ile halkı irşada çalışan bir büyük insan, bu hizmeti kendisinden daha güzel yapanları gördükçe sevinir, kalbi takdir hisleriyle dolar. Ama, insaniyet hali, bazen kendi mensuplarının artmaması yahut azalması karşısında üzüntüye kapıldığı da olur.

İşte bu hâl o ince ruhu feverana getirmeye kâfi gelir. “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum? Yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur.

Üstad, Kastamonu Lâhikasında ‘Risale-i Nurun ve bilhassa İhlâs Risalelerinin o iki nefsin bütün desiselerini izale ettiğini’ haber verir.

İhlâs Risalesinin tümünde bu tedavinin değişik yönleriyle icra edildiğini görüyoruz. Risalenin baş kısmında “saadet-i ebediye zararına mânâsız, lüzumsuz, zararlı kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırma”nın doğuracağı zararlardan söz edilir.

“Hissiyat-ı süfliye” tabiri çok şümullüdür. ‘İzzet-i nefis damarı, ırkçılık damarı, kıskançlık damarı, tembellik damarı, enaniyet damarı‘ gibi ulviyetten uzak her türlü his bu tabirin içine girer.

Demek ki, bazen bu hisler hakikî mânâsıyla olmasa bile hayal mertebesiyle kâmil insanlarda da görülebiliyormuş.

İşte o büyük zatların bu süfli hislerin gölgelerine bir an için de olsa kapılmalarını Üstad Bediüzzaman Hazretleri mecazî nefs-i emmare ile izah ediyor ve bunu bizde hükmeden hakikî nefs-i emmareyle karıştırmayalım diye de şu hatırlatmayı yapıyor:

“Bu zatlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.” (Mektûbat)
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
nefs-i emmareden çokça söz ederiz. nefsin, insana kötülüğü emreden bu ham mertebesini çokça konuşuruz. İnsanın kemâle erdikçe bu noktayı aştığını ve nefsini önce kötülemeye başladığını, daha sonra onun sözünü dinlemez hale geldiğini ve en sonunda o nefsin “marziyye” makamına çıkmakla Allah’ın razı olduğu ulvî bir keyfiyete büründüğünü ve insanı hayra sevk ettiğini biliriz.

Ve bu noktada şu soru kafamızı kurcalar:

İnsan bu makama erdikten sonra terakkisi duracak mı? Onu meleklerden ayıran bu en önemli özellik tamamen kayıp mı olacak? O da melekler gibi sâfileşince daha da ileri hedeflere ulaşması nasıl gerçekleşecek? İşte bu merakımızı Nur Külliyatındaki şu enfes tahlil tam mânâsıyla hallediyor.


“Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka,

daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez

ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden

ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan

ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan

ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören

ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir manevî nefs-i emmareyi gördüm.

Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler.” (Kastamonu Lâhikası)



Hakikate göre mecaz çok zayıf düşüyor ama, burada durum tam aksi. “Daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden” tâbirleri bu gölge nefsin, nefs-i emmareyi bazen çok gerilerde bıraktığını ifade ediyor.

“Bu da nasıl olur?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ama, biraz dikkat ettiğimizde bunun nice örnekleriyle hayatımızın âdeta kaynaştığını görürüz.

Bakıyoruz, nefsimiz bize kumar oynamayı hoş gösteremiyor, içkiyi emredemiyor, ‘namaz kılma’ diyemiyor. Demek ki, bu konularda nefs-i emmarenin üzerimizde bir hâkimiyeti kalmamış, diyoruz. O büyük insanlara birkaç hususta da olsa birazcık benzeyebilmenin hazzını yaşıyoruz. Ama gel gör ki, dünyanın fâni olduğunu çok iyi bildiğimiz ve mü’minlerin kardeş olduklarına kati inandığımız halde, bir mü’min kardeşimizin eline geçen fâni bir makamı yahut menfaati kıskanmaktan kendimizi alamıyoruz. Kıskançlık damarı bizde hükmedince, iç âlemimiz altüst oluyor, huzurumuz kaybolup gidiyor. “Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizâa değsin” diyen Sadi-i Şirazî’den nice ışık yılı uzaklarda kaldığımızı vicdanımız bize teessüfle haber veriyor. Ama biz kıskançlık damarıyla bu dersi de rahatlıkla kulak ardı edebiliyoruz.

İhlas ile halkı irşada çalışan bir büyük insan, bu hizmeti kendisinden daha güzel yapanları gördükçe sevinir, kalbi takdir hisleriyle dolar. Ama, insaniyet hali, bazen kendi mensuplarının artmaması yahut azalması karşısında üzüntüye kapıldığı da olur.

İşte bu hâl o ince ruhu feverana getirmeye kâfi gelir. “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum? Yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur.

Üstad, Kastamonu Lâhikasında ‘Risale-i Nurun ve bilhassa İhlâs Risalelerinin o iki nefsin bütün desiselerini izale ettiğini’ haber verir.

İhlâs Risalesinin tümünde bu tedavinin değişik yönleriyle icra edildiğini görüyoruz. Risalenin baş kısmında “saadet-i ebediye zararına mânâsız, lüzumsuz, zararlı kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırma”nın doğuracağı zararlardan söz edilir.

“Hissiyat-ı süfliye” tabiri çok şümullüdür. ‘İzzet-i nefis damarı, ırkçılık damarı, kıskançlık damarı, tembellik damarı, enaniyet damarı‘ gibi ulviyetten uzak her türlü his bu tabirin içine girer.

Demek ki, bazen bu hisler hakikî mânâsıyla olmasa bile hayal mertebesiyle kâmil insanlarda da görülebiliyormuş.

İşte o büyük zatların bu süfli hislerin gölgelerine bir an için de olsa kapılmalarını Üstad Bediüzzaman Hazretleri mecazî nefs-i emmare ile izah ediyor ve bunu bizde hükmeden hakikî nefs-i emmareyle karıştırmayalım diye de şu hatırlatmayı yapıyor:

“Bu zatlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir.” (Mektûbat)
Allah razı olsun...
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
40
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede).


Nefsi Emmare;Kötü ve günah olan işlerin yapılmasını emreden, insanı hayvani ve süfli arzular peşinde sürükleyen nefs. Kuran’da şöyle buyurulur: "Şüphesiz ki nefs kötülüğü emreder" (Yusuf Suresi, 52). .


Nefs-i Levvame Kınayan, yeren ve kötüleyen nefs. Yapılan kötü ve günah iş sebebiyle kişinin kendini muaheze etmesi, hesaba çekmesi, vicdan azabı duyma hallerini ifade eder. Kıyamet Suresi 2. ayette, "Kendini yeren, kınayan nefse andolsun ki" buyurularak yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyan, özür dileyen nefse yüce Yaratıcı yemin etmektedir

Nefs-i Mülhimeİlham ve ilhama mazhar olan nefs. Yani, neyin iyi, neyin kötü, neyin sevap, neyin günah olduğunu ilhamla bilen ve ona göre hareket eden nefs. "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" (Şems, 7, 8, 9).

Nefs-i MutmainneTatmin olunmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş, faziletlerle mücehhez nefs. Fecir Suresi 7. ayette şöyle buyurulur: "Ey itminane (sükûna, huzura kavuşmuş olan) nefs. Rabbine dön."


Nefs-i Radiye . Allah’tan gelen her şeye "lütfun da hoş, kahrın da hoş" diyebilen rıza makamına ermiş nefs. Fecir Suresi 28. ayette, "Ey itminane ermiş nefis, Rabbine dön. Sen ondan razısın, o da senden razı" buyuruluyor.


Nefs-i Mardiye
Allah’ın kendisinden razı olduğu nefs. Bu makamda Allah kulundan razı olmuştur. Fecir Suresi, 28. ayet.


Nefs-i kamile:
Bütün kemal sıfatlarını kazanarak insanları uyaran, irşad eden, kamil, temiz ve saf nefs. Şems Suresi, 9. ayet.

... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)
 

türkmani

New member
Katılım
1 Ara 2006
Mesajlar
228
Tepkime puanı
3
Puanları
0
Yaş
44
Nefis terbiyesinin,günahlardan arınmanın yolu tevbe,istiğfardır.İstiğfar,esas itibariyleAllah'ı anmak,O'ndan özür dilemek,O'na yönelmek,boyun eğmektir.Bu da zikrin ta kendisidir.Kalbin cilalanması,kalbin mutmainliği ile mümkündür.Kalp mutmain olur,zahiri bir benzetme ile cilalanır,parlarsa;orada ilahi tecelliler zuhur eder.Vücut bir ülkeye benzetilirse,vücut ülkesinde Hakk'ın hakimiyeti sözkonusu olur.Zaten kulluktan maksat,vücut ülkesindeHakk'ı hakim kılmaktır.Bu ise ,ruhun mahalli ve merkezi olan kalbin zikrullah ile cilalanması ve Hakk'a tahsis edilmesiyle olur.Bütün mesele kalbi her türlü manevi mikroplardan korumak,onun fesadını önlemektir.Allah'a dönmek için,kötülüğü emreden nefsin terbiye ve tezkiyesi şarttır."Ben nefsimi temize çıkarmam.Zira nefis kötülükle emreder."(Yusuf12/53)
 
Üst Alt