Müslüman Toplum ve Hayat Tarzı

sinang

New member
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Tek olan Allah'a ibadet etmek, kelime-i şehadette La ilahe illallah olarak ifade edilen İslâm akidesi*nin şartının ilk yarısıdır. Yine aynı ifadede yer alan Muhammedün Rasûlullah, yani ibadetin Allah Rasûlü’nden nasıl öğrenileceği ise bu şartın ikinci yarısıdır.

Bu akide iki bölümüyle ancak mü'min ve müslim bir kalpte bulunur. Çünkü bu ikisinin dışında kalan her şey imanın dinamiklerinden, İslâm'ın şartlarındandır. Bunlar da onun gereğidir. Allah'ın melekle*rine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayra ve şerre inanmak, namazı, zekatı, orucu, haccı, ifa etmek, hadleri, tazirleri, helal ve haramı, sosyal ve hukuki ilişkileri kabul etmek, kı*saca bütün İslâmî emirler sadece ve sadece Allah'a ibadet etme ilkesine dayanır. Ve bütün bunların kaynağı Allah Rasûlü'nün, Rabbinden bize tebliğ et-tiğidir.

Müslüman toplum bu ilke ve bunun gereklerinin bir bütün olarak yaşandığı toplumdur. Çünkü bu il*ke ve onun gerekleri yaşanmaksızın müslüman bir toplum olunamaz. Sonra şehadet kelimesi, La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah, bütün yönleriyle İslâm Ümmetinin hayat düzeninin üzerine kuruldu*ğu bir temele dönüşür. Bu temel atılmadan bu hayat var olamaz. Aynı şekilde bu temel üzerine kurulma*yan ya da onunla birlikte başka bir temele de daya*nan veya kendisine yabancı bir temele dayanan hayatda İslâmî bir hayat olamaz.

"Hükmetmek sadece Allah'ındır. O'ndan başka*sına ibadet etmemenizi emretti. Dosdoğru olan dinde budur. "(Yusuf, 40)

"Kim de Peygamber'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa, 80)

Bu kısa ve öz ifadeler, bize; bu dinin dinamik ha*reketinin yapısı ile ilgili temel konularda kesin bir söz söylemekte yardımcı oluyor.İlk önce bize "Müslüman toplumun yapısının belirlenmesinde yardım ediyor.İkinci olarak "Müslüman toplumun doğuş yöntemi'nin belirlenmesinde yardım ediyor.Üçüncü olarak "cahili toplumlara karşı koymada İslâmî yöntemin belirlenmesinde yardımcı oluyor.Dördüncü olarak ise "beşeri hayat düzenine kar*şı koymada, İslâmî yöntemin belirlenmesinde yar*dımcı oluyor.

İşte bunlar, dün ve bugün İslâmî hareketin yön*temiyle ilgili temel sorunlardır."Müslüman toplum"un yapısıyla ilgili ilk belirgin özellik bu toplumun her alanda yalnızca Allah'a iba*det etme ilkesine dayanmasıdır. Bu kulluğun niteli*ği kelime-i şehadette, la ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah cümlesinde ortaya çıkar.

Bu ibadet hem itikadı düşüncede, hem ibadetler*de, hem de hukukî yasalarda kendini gösterir. Al*lah'ın (c.c.) vahdaniyetine (birliğine) inanmayan bir kul müslüman olamaz: "Allah, "iki tanrı edinmeyin. O ancak bir tek Tanrıdır. Sadece Ben'den korkun" dedi. Göklerde ve yeryüzünde her ne varsa O'nundur. Din de daima O'nundur. Allah'tan başkasın*dan mı korkuyorsunuz?" (Nahl, 51-52)

Allah'tan başkasına veya O'nunla birlikte bir başkasına ibadet eden bir kul da müslüman olamaz: "De ki "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun hiç bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslümanların İlkiyim." (Enam, 162-163)

Kendisinin bize bildirdiğinin (bu, Allah Rasûlü’dür) dışında bir yerden, bir kimseden hukukî yasa alan ve bunu kabul eden kul da müslüman ola*maz. "Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? (Enam, 162)

"Peygamber size neyi verdiyse onu alın. Neyi de yasakladıysa terkedin. "(Haşr, 7)

İşte bu müslüman toplumdur. Bireylerinin inanç ve anlayışlarında olduğu gibi ibadetlerinde, toplum*sal düzen ve yasalarında da tek olan Allah'a ibadet ilkesinin kendini gösterdiği toplum budur. Bu alan*lardan hangisi genel yapıdan ayrı düşerse, İslamî yapı tümden ortadan kalkmış olur. Çünkü kelîmei şehadetin ilk bölümü ortadan kalkmıştır.

Dedik ki, Allah'a ibadet etmek, itikadı düşünce*de ortaya çıkar. Burada İslâm itikadı düşüncesinin ne olduğunu açıklamamız yararlı olacaktır. Akidevî hakikatlerini Rabbani bir kaynaktan alarak insan idrakinde oluşan bir anlayıştır bu. Ve bununla insan Rabbinin hakikatına varır. İçinde yaşadığı, gördüğü ve görmediği, evrenin, mensup olduğu hayatın bildiği ya da bilmediği salt gerçeğine ulaşır. Bundan sonra bütün bu gerçeklerle olan ilişkisi ve tek olan Allah'a ibadet esasına dayalı Rabbiyle olan ilişkisi ile evrenle, canlılar alemiyle, bütün insanlarla, insa*ni kurumlarla olan, ilişkisinin temellerini Allah'ın dini oluşturur.

Bunu da Allah Rasûlü tebliğ etmiş*tir. Ve bu ilişkilerde Tek olan Allah'a ibadet etmek hedefini gerçekleştirmeyi güder. Bu şekilde o bütün hayatı kapsar. Oluşması gerekenin böyle bir müslüman toplum olduğu ortaya çıktıktan sonra, bunun nasıl doğacağı, bu doğuşun yönteminin ne olduğu soruları önümüze çıkar.

Bir grup insan çıkıp bir bütün olarak tek olan Al*lah'a ibadet edip itikat ve anlayışta, ibadet ve mua*melatta, düzen ve yasalarda Ondan başkasına iba*dette bulunmayı reddedip bütün hayatını bu halis ibadet temeli üzerine fiilen düzenlemeye başlar, gönlünü Allah'tan başkasına kulluktan, (O'nu inkar ederek veya O'na şirk koşarak) Ondan başkasından hüküm almaktan arındırırsa, işte o zaman, ancak o zaman bu müslüman cemaat oluşur. Ve bunun ku*ruluşu da müslümanca olur. Ama bir grup insan, yu*karıda açıklandığı şekliyle; ihlasla Allah'a ibadet et*tiğini ortaya koymazsa onlar müslüman (müslim) olamazlar. Ve hayatlarını bu temel üzerine düzenle*yemezler, toplumları da müslüman (müslim) bir top*lum olamaz. Bu, İslâm'ın ve bütün müslüman top*lumların üzerine bina edildiği kelime-i şehadetin her iki bölümüyle vücud bulmamasındandır.

Bundan dolayı İslâmî toplumsal bir düzen ve buna dayalı müslüman bir toplum kurmayı düşün*meden önce, daha önce açıkladığımız gibi, her ne şe*kilde olursa olsun bireylerin vicdanlarının Allah'tan başkasına ibadet etmekten arındırılması ve müslü*man bir cemaatte toplanmaları gerekir. İşte bu ce*maatten müslüman toplum doğar. Bu topluma, itikadıyla, ibadetiyle, kanunuyla tek olan Allah'a iba*det edenler, başka bir deyişle kelime-i şehadetin canlı bir şekilde yaşandığı bu toplumda yaşamak is*teyenler katılır.

İlk müslüman toplumun kuruluşuna kaynaklık eden ilk müslüman cemaatın doğuşu böyleydi. Her müslüman cemaatın, her müslüman toplumun doğu*şu da böyle olacaktır.Şüphesiz müslüman toplum ancak bireylerinin, insan gruplarının, Allah'tan başkasına (O'nu inkar ederek ya da O'na şirk koşarak) ibadeti terkedip tek olan, ortağı bulunmayan Allah'a ibadete yönelmesiyle doğar. Sonra bu gruplar, bu ibadet temeline daya*lı olarak hayat düzenini kurarlar. İşte o zaman, eski cahili toplumdan yeni bir akideyle doğan (ki bu da İslâm'ın ilk esasının iki bölümü olan la ilahe illallah Muhammedün Resûlullah'dır) bu akide temeli üzeri*ne kurulan yeni bir hayat düzeni, eskisini reddeden yeni bir toplumun doğuşu tamamlanmış olur.

Eski cahili toplum bütünüyle yeni İslâmî toplu*ma isterse katılır, isterse katılmaz. Yeni müslüman toplumla isterse barış yapar, isterse savaşır. Davet tarihi göstermektedir ki, Nuh'dan (a.s.) Muhammed'e (s.a.v) kadar istisnasız, bu toplumun doğuş merhalesinde (bu birey veya grup durumunda ya da bu toplumun fiilen kurulmasından sonra olabilir) ca*hili toplum barışı değil, sürekli savaşı tercih etmiş*tir.

Doğaldır ki, yeni müslüman toplum; cahili toplu*mun baskısına karşı koyacak, ona galabe çalacak, en azından direnmesini sağlayacak itikadî, fikrî, ahlakî, psikolojik örgütsel, toplumsal ve diğer gerek*li olan güçlere belli bir dereceye kadar sahip olma*dıkça doğmaz, vücud bulmaz.
 

Mücahid

New member


Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim ona sırt çevirirse bilsin ki biz seni onların başına korucu olarak göndermiş değiliz. Nisa-80
Peygamberin görevi, mesajını tebliğ etmektir. İyilik veya kötülük meydana getirmek değil. -Daha önce de değindiğimiz gibi-bunlar Allah'ın işidir. Onun görevini yapmak üzere gönderilmiş bir peygamber olduğuna Allah şahittir. " Buna şahit olarak Allah yeter."

İnsanların Peygambere karşı durumları ise şöyledir; O'na itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Çünkü Allah ile Resûlünü ayırmak mümkün değildir. Allah'ın sözü ile Resûlünün sözü de farklı değildir. Kim de karşı çıkıp yakalanmak suretiyle yüz çevirirse hesap ve ceza açısından işi, yüce Allah'a kalmıştır. Peygamber onu hidayete zorlamak, dine girmesi için ona baskı yapmak üzere gönderilmemiştir. İsyan ve sapıklıktan korumakla yükümlü değildir. Böyle birşey peygamberin görevleri arasında yer almaz, zaten buna gücü de yetmez.

Bu açıklamayla başlarına gelen şeyin özüne ilişkin düşünceleri düzeltilmiş oluyor. Buna göre hiçbir şey Allah'ın iradesi ve takdiri dışında gerçekleşemez. İyi veya kötü -hangi anlamda olursa olsun, isterse yüzeysel kendi gördüklerine göre, ister işin gerçekten olduğu şekliyle olsun- başlarına ne gelmişse Allah`tandır. Çünkü Allah`tan başka hiç kimse herhangi bir şeyi yapamaz, meydana getiremez, yaşatamaz ve var edemez. -Allah'ın mizanında- gerçekten iyilik olan birşey başlarına gelmişse bu Allah tarafındandır. Çünkü bu Allah'ın metodu ve yol göstericiliğiyle gerçekleşmiştir. -Allah'ın mizanında- gerçekten kötülük olan birşey karşılarına çıkmışsa bu da kendilerindendir. Bunun nedeni de Allah'ın metodundan sapmaları ve O'nun yol göstericiliğine sırt çevirmeleridir.

Peygamberin ilk ve son görevi peygamberliktir. Ne bir şeyi yoktan ortaya koyabilir, ne meydana getirebilir ve ne de yaratabilir. Yaratma, yapma ve meydana getirme gibi İlâhlığın özelliklerinde Allah'a ortäk olamaz. O Allah'tan kendisine geleni tebliğ etmekle yükümlüdür. O halde emrettiği şeye tâbi olmak, Allah'a uymaktır. Zaten peygambere uymanın dışında Allah'a uymanın başka bir yolu da yoktur. Peygamber; tebliğ edip açıkladıktan sonra, karşı çıkıp yüz çevirenler için hidayet meydana getirmek veya onları karşı çıkmak ve yüz çevirmekten alıkoymak zorunda değildir. -Bu şekilde- belirgin, geniş, açık ve net olan hakikatler düşünceyi kurup bilinci rahatlatarak, yüce Allah'ın bu kitleyi eğitme, büyük ve tehlikeli rolüne hazırlama işleminin bir yönünü oluşturacaktır.

MÜSLÜMANLARIN SAFLARINDA BİR GRUP

Bundan sonra ayetlerin akışı -müslüman safta yer alan- başka bir grubun durumunu anlatmaktadır. Yoksa bunlar da; yeni hareketleri, ek özellikleri hatırlatılan o münafık grubundan mıdır? Çünkü anlatımla birlikte davranışın kınandığı da görülmektedir. Tabii kınanmanın yanında eğitim, direktif ve düzenleme amacı da güdülmektedir. Bütün bunlar, birkaç ayette ve sayılı ibarelerde yer almaktadır:


Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız düzmece ilahlar, ya sizin ya da atalarınızın taktığı birtakım boş, içeriksiz adlardan başka bir şey değildirler. Allah onlara hiçbir güç vermiş değildir. Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir. Dosdoğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor." Yusuf-40

İster beşer türünden olsun, isterse beşer dışındaki ruhlar, şeytanlar, melekler, Allah'ın hakimi bulunduğu evrensel güçler türünden olsun, sözkonusu sahte rabblerin tamamı, rabblik noktasında bir hiçtir, rabblik gerçeğinin en ufak bir niteliğine bile haiz değildir. Rabblik sadece ve sadece, her şeyden üstün ve tek olan, kulların yaratıcısı ve onların tümünden üstün bir konumda bulunan Allah'a aittir... Gelgelelim çeşitli cahili sistemlere ve ortamlara mensup kimi insanlar, sözkonusu sahte rabblere, kendi kafalarından bazı isimler yamamakta, bazı sıfatlar takmakta ve de kimi özellikler yakıştırmaktadır. Bunların başında da bu tür sahte rabblere tanınan, hüküm koyma ve otorite yetkisi gelmektedir... Oysa Allah onlara ne böylesi bir otorite tanımış, ne da onların doğru olduklarına ilişkin bir delil indirmiştir...

Bu noktada Yusuf, bu çürük inanç sistemini yere sermek üzere son darbesini indirerek, doğruyu açıklıyor: Otorite kimin olmalıdır? Hüküm koyma yetkisi kimin olmalıdır?! Kime boyun eğilmelidir?! Bir başka deyişle, kime "kulluk" edilmelidir?!

"Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir. Dosdoğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor."

Hüküm koyma yetkisi, sadece ve sadece Allah'ın olmalıdır. İlahlığının her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah'a özgüdür. Zira egemenlik tanrılığın niteliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, ister bir birey, bir sınıf, bir parti, ister bir grup, bir ulus, isterse uluslararası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun- tanrılığın nitelikleri noktasından herkesten önce Allah'a savaş açmış demektir. Tanrılığın baş niteliği durumundaki egemenlik noktasında yüce Allah'a savaş açan ve egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, yüce Allah'ı apaçık bir biçimde inkâr etmiştir. Böyle bir kimsenin kâfir olduğu noktasında dinin kesin hükmü için, sadece bu ayetteki ifade bile yeterlidir!

Kişiyi dosdoğru dinin çerçevesinin dışına çıkaran, tanrılığın baş niteliği konusunda Allah'a savaş açmış bir konuma getiren böylesi bir iddia için, sadece putperestlikte tek bir kalıp yoktur. Bir başka deyişle böylesi bir iddiaya kalkışan kişinin ille de, "Sizin için, kendimden başka bir tanrı tanımıyorum!" ya da -tıpkı Firavun gibi açıkça- "Sizin en yüce rabbiniz benim!" demiş olması şart değildir. Sadece, Allah'ın şeriatını egemen kılmayıp, bir kenara iterek, yasaları başka bir temele dayandırmak ya da sadece Allah dışında egemen konuma gelmiş makamdakileri, otoritenin kaynağı olarak görmek bile bu türden bir iddiaya kalkışmış bir konuma sürüklenmeye yeterlidir. Bunu yapan, tüm uluslar ya da bir grup insan bile olsa, durum değişmemektedir... İslâm sisteminde ümmet, kendisine bir yönetici seçerek ona Allah'ın şeriatının hükümlerini uygulama yetkisini verir. Ancak bu, yasalara meşruluk kazandıran egemenliğin temelinde ümmetin bulunduğu anlamına gelmez. Tam tersine egemenliğin kaynağı sadece Allah'ındır. Ne var ki, İslâm araştırmacılarından bile pek çok kimse, hükümet eden yani yöneten ile otorite kaynağını birbirine karıştırmaktadır. İnsanlar bir bütün olarak, egemenlik yani hüküm koyma hakkına sahip değildirler. Bu hak sadece, bir olan Allah'a aittir. İnsanlar sadece, Allah'ın şeriatında bildirdiği hükümleri uygulamak durumundadırlar. Allah'ın şeriatında yer almamış bir hükmün ne doğruluğu sözkonusudur, ne de meşruluğu! Doğru olan, sadece Allah'ın koyduğu hükümlerdir...

Hz. Yusuf, hüküm koyma hakkının sadece Allah'a ait olduğunu açıklamasının ardından şöyle diyor:

"O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir."

Bu açıklamayı Arap insanının anladığı biçimiyle anlayabilmemiz için öncelikle, sàdece bir olan Allah'a özgü kılınan "tapmanın, kulluk etmenin" anlamını iyice kavramamız gerekmektedir...

Ayette bunu ifade için kullanılan "a-be-de" fiilinin sözlük anlamı: itaat etmek, boyun eğmek, onurunu yenip alçakgönüllü olmaktır... Başlangıçta bu fiilin, İslâmdaki terminolojik anlamıyla dinin gereklerini yerine getirmeyi içermesi sözkonusu değildi. Sadece, sözlük anlamıyla alınması söz konusuydu... Zaten bu ayet ilk indiği sırada, dinin gerekleri tümüyle henüz bildirilmediğinden, sözkonusu fiilin o anda terminolojik anlamını da içerebilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla bu fiille ifade edilmek istenen, o an için sözlük anlamındaki kapsamdır. Ki bu aynı zamanda, terminolojik anlamda da aynen yer alacaktır. Bununla anlatılmak istenen; gerek kulluk noktasında, gerek yasalar ve ahlâki davranışlar noktasında, sadece Allah'a itaat etmek, sadece O'na boyun eğmek, sadece O'nun buyruklarını benimsemektir. Dolayısıyla kulluğun gerçek göstergesi, tüm bu konularda sadece Allah'a boyun eğmektir. Zira Allah, yaratıklarından herhangi bir kimseye değil, sadece kendisine kulluk edilmesini istemiştir.

Tapınmanın, kulluk etmenin anlamını bu şekilde kavramamızın ardından Yusuf'un, hükmü sadece Allah'a özgü kılmayı, neden sadece yüce Allah'a kul etmekle açıkladığını da daha iyi anlıyoruz. Zira, hüküm yüce Allah'dan başkasına ait olması durumunda, O'na kulluk edebilmek, O'na boyun eğebilmek gerçek anlamda mümkün değildir. Yüce Allah'ın, gerek insanların yaşamı, gerekse varlıklar düzeni için kaderde belirlediği karşı konulamaz hükümlerinde de; insanların yaşamlarına ilişkin belirlediği ve seçimi onların iradesine bıraktığı şeriatındaki hükümlerinde de aynı olgu geçerlidir. O'na boyun eğmek, ancak O'nun tüm hükümlerinin benimsenmesiyle gerçekleştirilebilir.

Burada bir kez daha yineliyoruz: Hüküm noktasında Allah'la çekişmeye kalkışmak, buna cüret edenin Allah'ın dininden çıkması demektir. -Bu, dinin mutlak ve açık bir hükmüdür!- Çünkü. böylesi bir eylem kişiyi, sadece Allah'a kulluk etme çizgisinin bütünüyle dışına çıkarmaktadır... Hüküm noktasında Allah'la çekişmeye kalkışmak, buna cüret edenlerin Allah'ın dininden kesinkes çıkmasına neden olan düpedüz bir şirktir! Buna cüret edenin iddiasında haklı olduğunu düşünenler; böyle bir kimseye itaat edenler; onun Allah'a ait otorite ve nitelikleri gaspetmesini yüreklerinde de olsa kınamayanlar da, onunla aynı akıbete düşmüşlerdir! Allah'ın tartısına vurulduklarında, sonuçta hepsinin durumu aynıdır!

Yusuf, gerçek dinin, hükmü Allah'a özgü kılarak sadece O'na kulluk etmek olduğunu belirtiyor:

"Dosdoğru din, işte budur."

Bu sözle bir sınırlama ifade ediliyor: Hükmü Allah'a özgü kılarak sadece O'na kulluk etmeye çağıran bu din dışında, dosdoğru olan hiçbir din yoktur!

"Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor."

Bilmediklerinden ötürüdür ki Allah'ın bu dosdoğru dinine uymamaktadırlar. Bu noktada hiçbir şey bilmeyen bir kimsenin, ne inanması beklenebilir, ne de gerekenleri yapması!.. Dinin özünü ve gerçeğini bilmeyen birtakım kimseleri, onlar da bu dine mensup diye nitelemek ne akla sığar, ne de realiteye! Bu tür kimseleri müslüman olarak niteleyip eksikliklerinin faturasını da bilgisizliklerine çıkarmak geçerli bir mazeret değildir. Zira bilgisizlik ya da bilmemek, sözkonusu niteliği taşıyabilmeyi anında engellemektedir. Aslında bir şeye inanmak, o şeyi bilip öğrenmiş olmanın sonucudur... Akla da mantığa da uygun olanı budur. Bunun böyle olduğu zaten kendiliğinden apaçık ortadadır.

Hz. Yusuf, harikulâde, net mi net, aydınlatıcı birkaç cümleyle bu dinin genel niteliklerini, bu inanç sisteminin temel prensiplerini mükemmel bir biçimde çizmiş bulunuyor. Öte yandan cahiliye sisteminin temellerini de şiddetli bir biçimde sarsmış durumda..

Tağut, ilahlığın en başta gelen niteliği durumundaki "rabblik" iddiasında bulunmadıkça yeryüzündeki varlığını koruyamaz. Bu amaçla o, insanları kendi buyruğu ve hükmüne köleleştirebilme; kendi düşüncesine ve yasalarına boyun eğdirebilme peşindedir. Dolayısıyla, sözkonusu iddiasını, gerçek düzlemde pratiğe dökebilme sevdasındadır. Bunu diliyle açıkça söylememiş olabilir belki ama, uygulamaları bu noktada sözden çok daha güçlü bir kanıt ve gösterge durumundadır.

Tağut ancak, insanların yüreklerinde dosdoğru din ve gerçek inançtan eser kalmadığı sırada ortaya çıkıp varlığını sürdürebilir. Hükmün sadece Allah'a ait olduğu; zira kulluğun sadece bir olan Allah'a yapılması gerektiği; kulluğun hükme boyun eğmek anlamına geldiği; bunun aslında kulluğun bir göstergesi olduğu vb. esaslar insanların inançlarında gerçekten yer ettiği zaman tağutun varlığını sürdürebilmesi asla mümkün değildir.

Yusuf, iki arkadaşının kafalarını kurcalayan konuyla bağlantılı olarak konuşmaya başlayıp, onlara vermek istediği öğütü mükemmel bir biçimde noktalıyor. Sonra da, tüm söz ve açıklamaları için onlara daha da güven verebilmek için, öğüdünü bitirir bitirmez, rüyalarının yorumunu da hemen yapıveriyor:

Fİ ZİLAL'İL KUR'AN
 
Üst