Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Mezhepsizim, Günah mı?

mehmet_burada

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
10 Şub 2007
Mesajlar
17
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
34
Ben kendimi hiçbir İslam mezhebinden görmüyorum.Acaba ne kadar doğruyum bilmek istiyorum.
Mezhepsiz olmak günah mıdır?
 

reyyan

New member
Katılım
29 Eyl 2006
Mesajlar
1,279
Tepkime puanı
18
Puanları
0
Yaş
44
Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in; "Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra Müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir" tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir. der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

"Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."
 

CCCCCC

New member
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
448
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
41
Hayatı sünnete göre en iyi yaşayabilmen için mezhebe uymalısın çünkü abdest gibi önemli bir işini yaparken mezhebine göre hareket edebilirsin.Mesela abdestin bozulması mezheplere göre değişir.Sen bir mezhebe nail olmazsan bunları yerine getiremez ve neyin abdesti bozduğunu idrak edememiş olursun.Günah olur mu sorusunu ALLAH C.C BİLİR.Mezhep imamlarının bildiği hadisten mahrum kalırsın.Namazlarını ve diğer islam hakkındaki bir çok şeyden mahrumda kalabilirsin.
 

sinang

New member
Katılım
10 Eyl 2006
Mesajlar
1,628
Tepkime puanı
276
Puanları
0
Konum
bezm-i ezelden
mezhep bir kolaylaştırmadır ve müslüman teba için yararları göz ardı edilemez.Malum her insanın dini mevzularda çok malumatı olması beklenemez.Lakin günümüzde artık insanların hepsi ayrı bir baş çekmek istiyor.tabin ve tebe-i tabiin zamanında 50 nin üzerinde hak mezhep olduğundan bahs ediliyor.günümüzde ise mezhepsiz olmak akıllıca iş değildir.çünkü islami hayat için çok fazla kolaylığı vardır.bunların hepsini derinlemesine araştırmak ve özüne inebilmek her baba yiğidin harcı olmasa gerek.lakin islam tarihinde bu tür müminlerde olmamıştır desek hata olur.
 

Enver Ýstek

metin mete
Katılım
27 Ara 2005
Mesajlar
3,935
Tepkime puanı
1,023
Puanları
0
Yaş
60
Konum
Gurbet,daimi gurbetin icinde gurbet
Hayatı sünnete göre en iyi yaşayabilmen için mezhebe uymalısın çünkü abdest gibi önemli bir işini yaparken mezhebine göre hareket edebilirsin.Mesela abdestin bozulması mezheplere göre değişir.Sen bir mezhebe nail olmazsan bunları yerine getiremez ve neyin abdesti bozduğunu idrak edememiş olursun.Günah olur mu sorusunu ALLAH C.C BİLİR.Mezhep imamlarının bildiği hadisten mahrum kalırsın.Namazlarını ve diğer islam hakkındaki bir çok şeyden mahrumda kalabilirsin.



?????Acaba?
 

Enver Ýstek

metin mete
Katılım
27 Ara 2005
Mesajlar
3,935
Tepkime puanı
1,023
Puanları
0
Yaş
60
Konum
Gurbet,daimi gurbetin icinde gurbet
Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in; "Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra Müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir" tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir. der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

"Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."

Bu kadar mi?
 

reyyan

New member
Katılım
29 Eyl 2006
Mesajlar
1,279
Tepkime puanı
18
Puanları
0
Yaş
44
MAM-I AZAM




Ehl-i sünnetin reisi,
imamların imamı: İmam-ı âzam


Bağdat çarşısı... Bakırcılar, kalaycılar, fırıncılar... Balıkçılar, baharatçılar, hurmacılar... Koyunlar, katırlar, kervanlar... İpekli kumaşlar, kıymetli taşlar, aksakallı tüccarlar... Her meşrep ve her meslekten bin çeşit insan. Deyinki arı kovanı, sesler, renkler, kokular...

İşte pazarın en cıvcıvlı anında kendini bilmezin biri geliyor İmam-ı âzam hazretlerinin yakasını tutuyor. Hem ağıza alınmayacak şeyler söylüyor, hem de hırpalıyor. Çarşı bir anda duruluyor, ortalıkta buz gibi bir hava esiyor. Olacak şey değil. Yüce velinin sevenleri donup kalıyorlar. Neden sonra içlerinden biri kıpırdıyor “Bakın hele şu edepsize “ deyiverince kalabalık dalgalanıyor. Adam telâşla kaçmaya başlıyor ama önde İmam arkada talebeleri peşine takılıyorlar. Düşünün Bağdat çarşısında yüce velinin kovaladığı bir adam... Ardında kasaplar, çobanlar, arabacılar... Değnekler, satırlar, baltalar... Söyleyin kaçağın ne kadar şansı var?

Adam önceleri arayı açıyor ama çıkmaz bir sokağa girince duruyor ve ellerini kaldırıp teslim oluyor. Nefesi ciğerine sığmıyor, gözlerine dolu dolu bir korku oturuyor. Titrek bir sesle “Aman efendim” diyor, “ben ettim siz etmeyin.” İmam-ı âzam hiddetli görünmüyor. Yumuşak bir sesle “Sana kimsenin bir şey edecegi yok evladim” diyor, “yalnız şunu bil ki hakkımı helal ettim.”

-Peki beni bunun için mi kovaladınız?

-Evet.

-İyi ama niye?

-Bu basit bir hesap, mahşere kalmasın.

-Anlıyamadım?

Mübarek acı acı gülüyor. “Bak yavrum” diyor, “o meydanın dehşetini bilseydin, davacı olarak bile çıkmak istemezdin.” İmam yoluna, kalabalık işine dönüyor. Adam bir başına kala kalıyor.

* * *

Yine Bağdat. Mahalle arasında dar bir sokak. Güneş tam tepede ve köpekler bile uyuklayacak gölge arıyor. Ortalık bomboş. Sadece komşusu ile çene çalan yaşlı kadının sesi duyuluyor. Hani lâf olsun torba dolsun derler ya ninem havadan sudan konuşuyor. Konu kıtlığı mı çekiyor bilinmez İmam-ı âzam Hazretlerini görür görmez mevzuyu değiştiriyor. “Bu adam var ya” diyor, “her gece yüz rekat namaz kılar.”

-Yaaa?

-Tabi yaa!

İmam-ı âzam Hazretleri abid ama yüz rekat namaz kılmak gibi bir adeti yok. Mübarek “madem ümmet-i Muhammed beni öyle tanıyor, lâyık olmalıyım” diyor ve o günden itibaren her gece 100 rekat namaz kılmaya başlıyor.

Olacak bu ya bir gün yine aynı sokağa yolu düşüyor. Sözkonusu kadın yine işbaşında. Akranlarıyla merdivene oturmuş gelene geçene meziyet bahşediyor, paye yakıştırıyor. Tam İmam-ı âzam Hazretleri geçerken yanındakine dönüyor ve diyor ki “Bu adam var ya bu adam, her gece 500 rekat namaz kılar.”

İmam-ı âzam Hazretleri “boşbogazlinin teki “ demiyor, kadını ciddiye alıyor. O günden itibaren gece namazlarını 500 rekata çıkarıyor. Ama artık o sokaktan geçmemeye dikkat ediyor.

Aradan üç gün mü geçiyor beş gün mü bilemiyoruz aynı kadın İmam-ı âzam’ın tezgahının önünde beliriyor. Yanında yine bir meraklı. İmam “eyvah birşey söylemese bari” derken kadın yapıştırıyor. “Bu adam var ya bu adam, her gece bin rekat namaz kılar, üstelik sabahlara kadar uyumaz!”

Belki inanmayacaksınız ama yüce veli o geceden itibaren nafile namazlarını bin rekata çıkarıyor ve yıllarca yatsı namazının abdesti ile sabah namazına duruyor.

* * *

Bir gün İmam-ı âzam Hazretleri abdest aldıktan sonra ibriğin lülesinin kıbleye doğru çevrilmesinin “iyi olacağını” öğreniyor. Bu farz değil, vacip değil. Belki bir edep. Ama büyük veli sırf bu yüzden 40 yıllık namazını kaza ediyor.

Bir ara Bağdat civarlarında üç beş koyun çalınıyor. Bu koyunların bir şekilde İmam-ı âzam Hazretleri’nin tabağına gelme ihtimali var mı? Var! Bu yüzden tam 20 yıl koyun eti yemiyor.

Bir gün ortağı kusurlu bir malı iyilerle aynı fiyata satıyor. Para bütün sermayeye karışıyor. İmam-ı âzam Hazretleri bundan gelen 90 bin akçeyi fukaraya dağıtıyor. Yine aynı ortağın Basra pazarında müşterilere “Hay maşaallah be kumaşa bak” dediğini duyuyor. O seferden ele geçen paraların tamamını hayra harcıyor.

İmam-ı âzam Hazretleri zengin ama para harcamasını biliyor. Meselâ amele pazarındaki gençleri dergâha getiriyor. Yevmiyelerini kuruşu kuruşuna verip “oturun, mesainizi bitene kadar ders dinleyin” diyor. Şaşilacak şeydir ama bunlarin ekseri ilmin tadini aliyor ve gönüllü olarak tedrisata katiliyorlar.

Din gayretinin bu kadari insanüstü insanlarin işi. Belki de hakiki insan onlar. Kimbilir?

Peki Ehl-i sünnet’in reisi nerede doğar nerede yaşar? Kimlerin yanında yetişir, kimleri yetiştirir? Anlatalım ama yarına...

Sen o kimsesin ki...

İmam-ı azam Hazretleri bir gece rüyasında kendini Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinde görür. Uyanınca rüyasını tabir etmesi için tabiinin büyüklerinden İbn-i Sirin hazretlerine gider. Rüyasını anlatır. İbn-i Sirin “Bu rüyanın sahibi sen olamazsın” der, “bunun sahibi Ebû Hanife olsa gerek.”

-Ebû Hanife mi? Ama o benim.

-İki küreğinin arasında bir ben var mı?

-Var.

-Göster bakayım.

-İşte.

-Sen o kimsesin ki, Server-i Kainat senin hakkında Ümmetimden iki omuzu arasında ben olan biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir” buyurdular.

Efendimiz’in müjdelediği âlim: Ummetin ışığı

“İman Süreyya yıldızına çıksa Farisoğullarından biri alır getirir.” (Hadis-i şerif)

Numan bin Sabit, Faris ogullarindandir. Dedesi ve babasi sirf ilim aşkiyla Kûfe’ye gelip yerleşirler ve Hazret-i Ali’nin sohbetlerinden hisse derlerler. Numan, küçük yaşta Kuran-i kerimi ezberler ve yaşayan sahabelerden özellikle Enes bin Malik’ten (radıyallahü anh) çok istifade eder. Sarf, nahiv ve edebiyat okur, iyi bir eğitimden geçer.

O devirde bu coğrafya çok karışıktır, şiiler, hariciler, mutezililer ve dehriler güçlüdürler. Şehirde münazalar sürer gider. Genç Numan, o sıralar ticaret yapar, akşama kadar alır, satar. Evet fırsat buldukça ilim meclislerine de katılır ama düzenli bir tedrisin yeri başkadır. Bir gün çarşıda birkaç bozuk itikatlı bir garibi sıkıştırır. Ebû Hanife münazaraya katılır. Sapıkların sorularına sadece soru ile karşılık verir ki en inatçıları bile tutulur, hayatının muhasebesini yapmak zorunda kalır. Hadiseye şahit olan Şa’bî Hazretleri Numan’ın berrak zekâsına, kavrayış gücüne ve ikna kaâbiliyetine hayran olur. Böylesi biri mutlaka güçlü âlimlerden ders almış olmalıdır. Meclis dağıldığında önüne geçer ve sorar: “Mahsuru yoksa nereye devam ettiğinizi öğrenebilir miyim?”

-Çarşiya pazara.

-Onu demek istemedim, yani kimin talebesisin?

-Kimsenin?

-Ne yani, sen bir âlimin tedrisine devam etmiyor musun?

-Etmiyorum.

Büyük veli elini Ebû Hanife’nin omuzuna koyar, gözlerini gözlerine diker “Aman oğlum” der, “ Sende çok az kimseye nasip olan hususiyetler var. Gel bu ihtiyarı dinle, kendine yazık etme.” Bu sözler Numan’a çok tesir eder. İşini gücünü bırakıp Şabi Hazretleri’nin önüne oturur. Kısa bir süre sonra parmakla gösterilen bir kelâm âlimi olur. İlmin tadını alınca dahasını ister ve Hammad Hazretleri’nin dergâhına gider. Burada fıkh tahsiline başlar. Hocasına öyle derin bir muhabbet besler ki onun her söylediğini, ama her söylediğini ezberler.

Batılın sustuğu gün

İşte o günlerde Bizanstan gelen bir dehri (inkârcı) Basra’yı karıştırır. Karşısına çıkan âlimleri küçük düşürür ve alay eder. Bu adam korkunç denecek kadar zekidir ve münazaraya dair bin türlü hile bilir. Halkın nabzını iyi tutar ve adam toplamakta mahirdir. Edipler kadar düzgün konuşur ve sultanlar kadar güzel giyinir. Hasılı büyük bir fitne kopmak üzeredir. Vebal öyle büyüktür ki hatırı sayılır âlimler bile karşısına çıkmaktan çekinir. Ama Hammad Hazretleri genç Numan’a güvenir.

Dehri’nin etrafındaki kalabalık gitgide artar ve bir zaman sonra meydanlara sığmaz olurlar. İşte o gün yine kürsüsüne çıkar ve uzun süre kin ve zehir kusar. Sonra her zaman yaptığı gibi yapar, kürsüye vura vura meydan okur. “Hani nerede?” der, “o meşhur âlimleriniz nerede? Kendilerine güveniyorlarsa karşima çiksinlar!”

Ebû Hanife elini kaldırır. Ancak dehri gencecik bir çocukla muhatap olmak istemez, yüzünü buruşturup hakaretler yağdırır. Numan bin Sabit onu onun silahı ile vurur. “Ne o” der, “Yoksa korkuyor musun?” İşte dehri bu söze tahammül edemez ve münâzara kaçınılmaz olur. Dehri ilk sorusunu sorar:

-Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?

-Sayıları bilir misin?

-Bilirim.

-Birden önce ne vardır?

-Bir şey yoktur.

-Mecâzi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hâkiki bir olanın önünde ne olabilir?

-Peki hâkiki bir olanın yönü ne tarafadır?

-Mumun ışığı ne tarafadır?

-Her tarafadır.

-Mecâzi nurun ışığı böyle olursa daimi ve ebedi nuru sen düşün.

-Her var olanın bir yeri vardır. Peki onun ki neresidir?

-Bu sütte yağ var mıdır?

-Vardır.

-Yeri neresidir?

- Peki O, şu anda ne yapmaktadır?

-Sen bütün soruları kürsüden sordun. Şimdi aşağı in cevabı oradan vereceğim.

-Pekâlâ, geç bakalım.

İmam-ı âzam kibirli inkârcının kürsüsüne kurulur. Sesine davudi bir ton oturtarak der ki: “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi bir müşebbihi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çikariyor!” Ardından Rahman suresinin 28’inci ayetini okur ki kalabalık hepbir ağızdan tevbe istiğfara başlar. Soru sorma sırası ona geldiğinde dehri çoktan tasını tarağını toplamış meydandan kaçmıştır.

Kapatın zindana!

İmam-ı âzam Şa’bi Hazretlerinin ardından tam 28 yıl Hammad Hazretleri’nin derslerine devam eder. Defalarca Mekke ve Medine’ye gider. Çok sahabe ve veli tanır hepsinden de istifade eder. Hazret-i Ömer’den, Hazret-i Ali’den ve Abdullah bin Mes’ûd’dan ilim alanları bulur önlerine oturur. Ehl-i Beyt’in büyüklerinden Zeyd bin Ali ve Muhammed Bakır’ın huzurunda manevi mertebelere yürür. O tam bir ilim sevdalısıdır, ufak bir mâlumat için fersahlar ötesine koşar, olmayacak sıkıntılara katlanır.

İmam-ı âzam, Emeviler’in son, Abbasilerin ilk yıllarında yaşar. Böylesi dönemler çok çalkantılıdırlar. Mübarek, devlet adamlarına mesafe koyar. Zira bazı melikler, âlimleri saltanatlarının payandası sanırlar. Milletin önünde “bize bir nasihat buyrun hocam” demelerine rağmen, yanlışlarının söylenmesinden hoşlanmazlar. Eğer yanlarında susulursa ayrı gailedir, zira bu kez insanlar yapılanları doğru sanırlar

Küf kokulu zindan

Gün gelir Emevi valisi İmam-ı âzam’a vazife vermeye kalkar. İmam reddeder, vali zorlar. Mübarek ne kadar kaçsa da vali peşini bırakmaz. Devlet adamı değil mi, dediği dediktir, nitekim bir gün kibarlığı biter ve değişiverir. Peşisıra dolandığı büyük âlimi hapseder ve işkence ettirir. Ebu Hanife, zindanda geçen yıllardan sonra Mekke’ye göçer. Bu esnada Abbasiler yönetime el koyarlar. Ortalık durulunca talebelerinin yanına koşar.

Lâkin gelen, gideni aratır. Ortalık silbaştan karışır. Ebu Cafer Mansûr, İmam-ı âzam Hazretleri’ni Kûfe’den ayağına getirtir ve ondan “Halifelik Mansur’un hakkıdır. Hepiniz ona biat etmelisiniz” demesini ister. Büyük veli böylesi çekişmelere alet olmaz. Elbette bu tavrin da bir bedeli vardir ama o bunu gögüslemeye hazirdir. Nitekim beklenen olur. Mansur onu hapseder ve teklifini kabul edinceye kadar hergün 30 degnek vurulmasini emreder. Üç gün, beş gün, on gün derken Imam-i âzam Hazretleri’nin ayakları parçalanır. Zemin al kanlara boyanır.

İstersen para ve itibar Muhafızlar durumu Mansur’a anlatırlar. Sultan önce özür diler, ardından önüne 30 bin akçe koyup teklifini yineler. Bu dudak uçuklatacak bir servettir ama büyük veli parayı elinin tersiyle iter. Dilediğini para gücü ile de yaptıramayacağını anlayan sultan küplere biner. Büyük veliyi tekrar zindana tıktırır. Bu kez 30 değnekle de kalmaz hergün onar onar zam yaptırır. Biliyor musunuz bütün zalimler ürkek olurlar. Sultan da öyledir, korktukça zulmeder, zulmettikçe korkar. Zira Bağdatlılar infiale kapılırsa (ki belirtileri başlamıştır) tacı, tahtı kalmaz. Gelgelelim onu dışarı da salamaz, çünkü büyük müctehid muharebeden çıkmış gibidir. İmam-ı âzamı halkın gözünden saklamanın tek yolu vardır: “Ortadan kaldırmak!” O da öyle yapar, muhafızları üstüne salar. Büyük veliyi zorla yatırıp, ağzına zehir akıtırlar. Cellatlar işlerini bitirip giderken hayatları boyunca unutamayacakları bir manzaraya şahit olurlar. Nurlu cesed derlenir, toparlanır ve kıbleye dönüp secdeye kapanır. Sanki lisan-ı hâl ile “İşte beceremediniz!” der, “Beni Allah’tan gayrisinin önünde eğemezsiniz!”

Yıl Hicri 150’dir.

Bağdatlılar “Yüzelli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifini hatirlar ve aglamakli olurlar.

Ah o elma olmasa...

O gün hava iç bayiltir. Gök kirli sari, zemin çatlak çatlaktir. Genç yolcu Dicle kenarinda mola verir. Bir ara suyun bir elmayi kendine dogru getirdigini görür. Gayri ihtiyari uzanip yakalar. Elma serin suda döne döne sertleşmiş kütür kütür bir şey olmuştur. Bu davetkâr meyvaya dayanamaz, dişleyiverir. Bogazina nefis bir rayiha yayilmiştir ki “Aman Allahım ben n’aptım!” der, “Ya bu elma sahipliyse?” Hemen kalkar, nehri takip ede ede bir bahçeye varır ki dallarda ısırdığı elmalardan vardır. Sorar soruşturur, sahibini bulur. Boynunu bükerek “Ben bir hata işledim efendim” der, “Elmalarınızdan yedim. N’olur hakkınızı helâl edin” Adam bir mustarip gence, bir ucu ısırılmış elmaya bakar. Sonra aklına ne gelir bilinmez, kaşlarını kaldırır. “Helalleşmek öyle kolay mi?” der, “Yanımda çalışmalısın!” Genç ağlamaklıdır:

- Ama benim Kûfe’ye gitmem gerek.

- Kûfe’de ne yapacaksın?

- İlim okuyacaktım.

- Onu elmayı ısırmadan düşünecektin. Mahşer meydanında hesaplaşmak istemiyorsan kollarını sıva.

Delikanlı “Pekâlâ” der. Günlerce elma toplar, dallarda bir tek elma bile kalmayınca bahçe sahibinin karşısına çıkar. “Müsaade etseniz de gitsem” der. Adam babacandır, hoş sohbettir, lâkin söz gitmekten açılınca birden değişir. “Bahçeyi kotardık ama tarlalar duruyor” der, “Onları kim sürecek?”

Uzatmıyalım adam on gram elma için delikanlının bir yılına ipotek koyar. Taş taşıtır, kerpiç kardırır, çatıyı aktartır. Gün gelir yapılacak iş kalmaz. Genç bir kez daha huzura çıkar. Adam “Şimdi sana hakkimi helâl edebilirim” der, “Ama son bir şartim var.”

- Söyleyin yapayım.

- Benim kör, topal bir kızım var. Onu alırsan anlaşabiliriz.

- Tamam, kâbul ediyorum.

Adam hemen bir hocaefendi iki şahit bulur, nikahı kıyarlar. Delikanlı müstakbel hanımının bulunduğu odaya girince gördüğüne inanamaz. Karşısında dünyalar güzeli bir kız durmaktadır. “Bir yanlışlık olmalı” deyip dışarı çıkar. Kayınbabası ile karşılaşırlar. Adam “Dön geri” der, “Senin hanımın odur. Kör diyorsam harama bakmaz, topal diyorsam harama basmaz. Ben yıllardır ‘Ona, onun gibi bir efendi nasip eyle’ diye dua ediyorum. Yüce Rabbim kısmetimizi ayağımıza gönderdi. Biliyor musun, seni gördüğüm gün kararımı vermiştim. Bu güzel ailenin nur topu gibi bir oğulları olur. Küçük çocuk emeklerken heceler, yürürken okur. 4 yaşında hatim eder, derken hafız olur. Annesi “Aslında bu yaşa da kalmazdı ama” der, “Ah, o elma olmasa.”

Sanırım anladınız bu çocuk Kûfe âlimlerine reis olur, İmam-ı âzam derler adına.

İmâm-ı a'zamın vasiyeti

Ya'ni kurtuluş fırkası olan Ehl-i sünnet vel-cemâ'atte oniki husûsiyet vardır: Bu oniki husûsiyeti kabul edip, bunlara uyanlar bid'atten uzak olur. Bu hasletlere riâyet ediniz, bunlardan ayrılmayınız ki peygamber efendimizin şefâ'atına nâil olasınız..

1-İmân, kalp ile tasdik, dil ikrar etmektir. İmânda çoğalma ve azalma olmaz. İmân, amelden başkadır. Amel de imândan cüz, parça değil, ayrıdır. İmânın parlaklığı, nûru farklı, ya'ni az parlak, çok parlak olabilir.

2-Ameller üç kısımdır: Farz, fazilet, günâh.

3-Arş üzerinde istivâ, yerleşme ve oturma mâ'nâsında değildir. Allahü teâlâ zamandan, mekândan münezzehtir. Arş mahlûktur. Önceden yok idi. Sonradan yaratıldı.

4-Kur'ân-ı kerim, Allahü teâlânın kelâmı, bütün sübûti sıfatları kendi değildir, gayri de değildir. Mushaflarda yazılıdır, dillerde okunur, gönüllerde saklanır. Allahü teâlânın kelâmı mahluk, sonradan olma değildir. Zâtı ile kâmdir. Kur'ân-ı kerim mahlûktur diyen kâfir olur.

5-Bu ümmetin Peygamber efendimizden sonra en üstünleri Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz.Osman, sonra Hz.Ali'dir (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn.) Ya'ni üstünlükleri hilâfetteki sıralarına göredir. Onları seven her mü'mim mütteki, onlara düşman olan ise, münâfık ve şakidir.

6-Kul, bütün fiilleri, yaptıkları ile mahlûktur. Amelleri, ikrârı, bilmesi de mahlûktur. İşi yapan mahlûk olunca, yaptıkları elbette mahlûk olur.

7-Yaratıcı ve rızık verici Allahü teâlâdır. Helâldan mal, para kazanmak helâl, harâmdan kazanmak ise harâmdır.

8-Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç değildir.

9-Mest üzerine mesh câizdir. Mukim için müddeti yirmidört saat, misâfir için üç gün üç gece, ya'ni yetmişiki saattir. Hadis-i şerifte böyle bildirilmiştir. Bunu inkâr edenin kâfir olmasından korkulur.

10-Allahü teâlâ, kaleme yazmayı emredince, kalem, Yâ Rabbi ne yazayım dedi.''Kıyâmete kadar olacak her şeyi'' emr-i ilâhisi geldi. Allahü teâlâ Kamer sûresi elliikinci âyetinde: ''İşledikleri herşey defterlerindedir'' buyuruyor.

11-Azâb vardır ve olacaktır. Olmama ihtimali yoktur. Münker ve Nekir'in kabirde suâl sormaları haktır. Hadis-i şerifler böyle olduğunu bildirmektedir. Cennet ve Cehennem yok olmazlar. Allahü teâlâ Cennet için, ''Mü'minlere hazırlanmıştır'',Cehennem için de,''Kâfirlere hazırlanmıştır'' buyuruyor. Allahü teâlâ,Cennet ve Cehennemi mükafat ve ceza için yarattı. İkisi de devamlı olup, geçici değillerdir. Mizan haktır. Allahü teâlâ, ''Kıyamet gününde amellerin tartılması için terazi kurulur'' buyuruyor. Herkesin amel defterinin okunması haktır. Âyet-i kerimede, ''Bügün senin hesabın için, sana kitabını, ya'ni amel defterini okuman kafidir'' buyuruldu.

12-Allahü teâlâ insanları, öldükten sonra, kıyamette diriltecek. Bir araya toplayacak. O günün uzunluğu, dünya senesi ile elli bin yıldır. Sevab, azab ve hakların görülmesi içindir. Allahü teâlâ, ''Uzunluğu ellibin sene olan günde'' buyuruyor. Bir âyet-i kerimede de, Allahü teâlâ kabirlerde olanları diriltir. buyurmaktadır. Cennettekilerin Allahü teâlâyı, nasıl olduğu bilinmeyen, bir şeye benzetilmeden ve cihetsiz, ya'ni herhangi bir yönde olmadan görmeleri haktır. Bir âyet-i kerimede, ''Bütün yüzler, Rablerine bakınca parlar'' buyurulmuştur. Muhammed Mustafa'nın (aleyhisselâm) şefâ'atı haktır, olacaktır. Cennetlik olan mü'minlere ve büyük günâhı olanlara şefâ'at edecektir. Hz.Âişe, Hadice-tül-kübra'dan sonra bütün kadınların üstünü ve mü'minlerin anneleridir. Cennet ehli Cennette, Cehennemdekiler de Cehennemde sonsuz kalır. Allahü tealâ Bekara sûresi 82, A'raf süresi 42, Yûnüs sûresi 26 ve Hûd sûresi 23. Âyetlerinde mü'minler için, ''Onlar Cennetliklerdir, orada ebedi kalacaklardır'' buyurdu. İmâm-ı a'zamın vasiyeti budur.

Bu i'tikâd üzere olana, Ehl-i sünnet vel-cemâ'at mezhebindendir denir. Bu i'tikâd üzere ölürse kurtulmuşlar zümresinden olur.

O iki yıl olmasaydı

Son
asrın âlimlerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyorlar ki:
İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed de
Abdülkadir Geylani gibi büyük birer veli idiler. Fakat âlimler kendi zamanlarında neyi
bildirmek icap ederse onu bildirirler. İmam-ı Azam zamanında fıkh
bilgileri unutuluyordu. Bunun için fıkh üzerinde çok durdu. Tasavvuf üzerine pek
konuşmadı. Halbuki nübüvvet ve vilayet yollarının
toplandığı Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda öyle bir feyz, nur ve
vâridât-ı ilahiyyeye kavuştu ki bu büyük istifadesini “O iki sene olmasaydı
Nûman helâk olurdu” diye anlatırdı. O, Silsile-i zehebin manevi liderlerinden Cafer-i
Sadık’ın sohbetleriyle vilayetin en son makamına
çıkmıştı.
 

berfut

New member
Katılım
23 Kas 2007
Mesajlar
2,167
Tepkime puanı
334
Puanları
0
Yaş
44
Konum
istanbul
mesep

mesep

İslam dini kolaylık dinidir.İnsan fıtratları(huyu,suyu vs.)farklıdır.Herkez her meselede aynı amele muaffak olamaz.Fakat kendine muafık bir hak mezhebi seçeronunla amel eder inşaallah kurtulur.
Meseleyi temsil dürbünüyle biraz yaklaştıralım.
Bir hasta doktora gider.Ciddi bir hastalığı vardır.Doktor muayene ederve hastalığını teşhis eder.Bu hastanın mutlaka çok su içmesi lazımdır.
Bu hastaya su FARZDIR.
Veyahut su içse iyi olur. Bu hastaya SÜNNETTİR.
Veyahut suyu içsede olur içmesede.Bu hastaya su MÜBAHTIR.
Veyahut katiyyen su içmemesi lazımdır.Bu hastaya su HARAMDIR.
Veyahut suyu içmese iyi olur.Bu hastaya su MEKRUHTUR.
İşte gördüğnüz hakikat birdi beş oldu.yani bir su hakikatı ihtiyaca göre beş değişik hüküm aldı.Şimdi siz diyebilirmisinizki su sadece FARZDIR veyahut sadece SÜNNETTİR veyahut sadece MÜBAHTIR veyahut sadece HARAMDIR veyahut sadece MEKRUHTUR.Tabiki diyemezsiniz.Çünkü bir olan su hastalığın cinsine göre değişik hükümler aldı.
Siz su sadece FARZ diye bütün hastalara su içirmeye kalkarsanız su hastalığına zararlı olan hastayı belkide öldürürsünüz.AYNEN ÖYLEDE:
İslam dini birdir fakat sonradan hastalıklara göre mezheplere ayrılmıştır.Bugün hak olan HANEFİ,ŞAFİ,HAMBELİ,MALİKİ Mezheplerinden hangisine tabi olsanız ve gereklerini aynen yapsanız İNŞAALLAH kurtulursunuz.Bir mezhepte FARZ olan birşeyin diğer bir mezhepte SÜNNET olması bir başkasında MEKRUH olması bir başkasında HARAM olması MÜMKÜNDÜR VE HEPSİ HAKTIR.Ve birbirine zarar verip tekzip etmez.Çünkü herbir mezhep imamı EFENDİMİZİN (SAV)değişik bir uyguyamasını esas almıştır.Mesela EFENDİMİZ(SAV)Bir seferinde hanımına eli değmiş birde sivilcesini patlatıp kanatmış.Sonra kalkıp abdest almış.İmamı ŞAFİ (hz)demişki Hanımına eli değdiği için abdest aldı o halde kişinin hanımına elinin değmesi abdesti bozar demiş.İmamı AZAM HZ.İse sivilcesi kanadığı için abdest aldı o halde kan abdesti bozar diye hükmetmiştir.ikiside doğrudur ve haktır.
Hem mezhepler arasındaki fark teferruat meselelerindedir.Hiçbir hak mezhep NAMAZ yoktur ORUCA gerek yoktur dememiştir.Diyemez.
ORJİNAL METNİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN MUTLAKA OKUYUNUZ.
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Ben kendimi hiçbir İslam mezhebinden görmüyorum.Acaba ne kadar doğruyum bilmek istiyorum.
Mezhepsiz olmak günah mıdır?

Mezhepsizlik günah olmadığı gibi, doğal islamı yaşamak adına bir gerekliliktir de..
Allah defaatle ayetlerinde dini Allaha has kılmaktan bahseder..
Din Allahındır ve sahibi, hüküm koyucusu, açıklayıcısı (ki ayette indirdiği vahyin açıklamasını üzerine aldığını söyler) dine ait ne varsa her şeyi ortaya koyucu olarak kendini tanıtır, bunları yeterli görmeyip, bu dinin anlaşılmadığı, Kur'anın kapalılığı ve hayata tatbik edilemeyeceği iftirasını ortaya atanlar, muhakkak mezheplere imanı koşul olarak öne sürerler ama..
Ne peygamberin ve nede sahabenin böyle bir derdi yoktu,
Mezhepleri çıkış olarak görmek, Kur'ana ve Allah'a güvenmemek anlamına gelir..
Allah, kulunun anlamayacağı şeyi vahyetmez, kul vahye kulak tıkamışsa, buda Allah'ın suçu değil, insanın suçudur..
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in; "Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra Müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir" tehdidinden de hissedar olurlar.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.

İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.

Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:

"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."

Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.

Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir. der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.

Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

"Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!

Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır."

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.

İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dâirelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitab ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir...

Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...

Bu vesile ile şu noktayı da kaydetmek icap ediyor. Müçtehitlere uymayarak kendi reyine uymak büyük bir gururdur. Bu ise insanın manen çöküşüne sebep olur. Bediüzzaman Hazretleri bu gibi kimselerin akıbeti hakkında şu tesbitlerde bulunur:

"Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nakıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşflyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar."


Benim aklım kanın abdesti bozacağını tasdik etmiyor, şafi de değilim, şafininkide etmiyor, peki, hanefi bunu nasıl kurallaştırmış..
Mezheplerden sadır olan akla ve mantığa aykırı fetvaları sıralasam inanın bir ansiklopedi çıkar..
Mantıklı değil bu reyyan hanım..
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Hayatı sünnete göre en iyi yaşayabilmen için mezhebe uymalısın çünkü abdest gibi önemli bir işini yaparken mezhebine göre hareket edebilirsin.Mesela abdestin bozulması mezheplere göre değişir.Sen bir mezhebe nail olmazsan bunları yerine getiremez ve neyin abdesti bozduğunu idrak edememiş olursun.Günah olur mu sorusunu ALLAH C.C BİLİR.Mezhep imamlarının bildiği hadisten mahrum kalırsın.Namazlarını ve diğer islam hakkındaki bir çok şeyden mahrumda kalabilirsin.

Maide Suresi 6 Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/yahut yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin! Hasta yahut yolculuk halinde iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. allah size zorluk çıkarmak istemiyor. ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.

Neyin abdesti bozduğu konusunu Allah vermiştir, Allah'ın bizden isteyipte unuttuğu hiçbirşey Kur'an da mevcut değildir, zaten Allahı bu tip eksikliklerden tenzih ederim..
Ama, Allah'a göre değil de mezheplere göre icat edilmiş abdest ve ibadettense kastiniz, doğru, bunu Kur'an da bulamazsınız, zaten Allah ta kulundan bunları istemiyor..
 

reyyan

New member
Katılım
29 Eyl 2006
Mesajlar
1,279
Tepkime puanı
18
Puanları
0
Yaş
44
Benim aklım kanın abdesti bozacağını tasdik etmiyor, şafi de değilim, şafininkide etmiyor, peki, hanefi bunu nasıl kurallaştırmış..
Mezheplerden sadır olan akla ve mantığa aykırı fetvaları sıralasam inanın bir ansiklopedi çıkar..
Mantıklı değil bu reyyan hanım..

ÇABANOGLUUUUUUUUU SENİN YAPTIKLARIN MANTIK BİZİM YAPTIKLRIMIZ MANTIKSIZ HA BAK HELE
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Mezhebsizlik günah değildir.

Ancak bir risk vardır.
Mezhebi her inkar eden kendi keyfine göre ibadet etmek zorunda kalır. Kendi mezhebini kurmuş olur.
İşte bu en büyük günahtır.

Namazınızı dosdoğru kılın diyen Kur'an dosdoğru lafını insanların keyfine bırakmaz. Kimse diyemez ki, benim keyfim böyle istiyor. Dosdoğru kılıyorum.

Allah o zaman her kez keyfine göre kılsın derdi.

Burdaki sınavı anlamanız dileği ile

Sevgili Duha,
senin ilk çıkışlarına hayranım, inan, hedefi tam vuruyorsun, ama, hemen ardından gelen açıklamaların, bu yiğitçe çıkışı balon gibi söndürüyor..
Peki, Peygamber namazı dosdoğru kılarken hangi mezhebe dınıştı.. Demek ki peygamber Vahye danıştı, biz de vahye danışarak bu işi çözebiliriz..
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
İslam dini kolaylık dinidir.İnsan fıtratları(huyu,suyu vs.)farklıdır.Herkez her meselede aynı amele muaffak olamaz.Fakat kendine muafık bir hak mezhebi seçeronunla amel eder inşaallah kurtulur.
Meseleyi temsil dürbünüyle biraz yaklaştıralım.
Bir hasta doktora gider.Ciddi bir hastalığı vardır.Doktor muayene ederve hastalığını teşhis eder.Bu hastanın mutlaka çok su içmesi lazımdır.
Bu hastaya su FARZDIR.
Veyahut su içse iyi olur. Bu hastaya SÜNNETTİR.
Veyahut suyu içsede olur içmesede.Bu hastaya su MÜBAHTIR.
Veyahut katiyyen su içmemesi lazımdır.Bu hastaya su HARAMDIR.
Veyahut suyu içmese iyi olur.Bu hastaya su MEKRUHTUR.
İşte gördüğnüz hakikat birdi beş oldu.yani bir su hakikatı ihtiyaca göre beş değişik hüküm aldı.Şimdi siz diyebilirmisinizki su sadece FARZDIR veyahut sadece SÜNNETTİR veyahut sadece MÜBAHTIR veyahut sadece HARAMDIR veyahut sadece MEKRUHTUR.Tabiki diyemezsiniz.Çünkü bir olan su hastalığın cinsine göre değişik hükümler aldı.
Siz su sadece FARZ diye bütün hastalara su içirmeye kalkarsanız su hastalığına zararlı olan hastayı belkide öldürürsünüz.AYNEN ÖYLEDE:
İslam dini birdir fakat sonradan hastalıklara göre mezheplere ayrılmıştır.Bugün hak olan HANEFİ,ŞAFİ,HAMBELİ,MALİKİ Mezheplerinden hangisine tabi olsanız ve gereklerini aynen yapsanız İNŞAALLAH kurtulursunuz.Bir mezhepte FARZ olan birşeyin diğer bir mezhepte SÜNNET olması bir başkasında MEKRUH olması bir başkasında HARAM olması MÜMKÜNDÜR VE HEPSİ HAKTIR.Ve birbirine zarar verip tekzip etmez.Çünkü herbir mezhep imamı EFENDİMİZİN (SAV)değişik bir uyguyamasını esas almıştır.Mesela EFENDİMİZ(SAV)Bir seferinde hanımına eli değmiş birde sivilcesini patlatıp kanatmış.Sonra kalkıp abdest almış.İmamı ŞAFİ (hz)demişki Hanımına eli değdiği için abdest aldı o halde kişinin hanımına elinin değmesi abdesti bozar demiş.İmamı AZAM HZ.İse sivilcesi kanadığı için abdest aldı o halde kan abdesti bozar diye hükmetmiştir.ikiside doğrudur ve haktır.
Hem mezhepler arasındaki fark teferruat meselelerindedir.Hiçbir hak mezhep NAMAZ yoktur ORUCA gerek yoktur dememiştir.Diyemez.
ORJİNAL METNİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN MUTLAKA OKUYUNUZ.


Peki Risalei Nur kaçıncı mezheptir,
mezhep tartışmasında bunu neden tavsiye ettiniz..
 
Z

zeynep_hearty

Guest
mezhepsizlik günah değildir kanımca mezhepler kişilerin yaşam şartlarına sosyal durumlarına bulunduklari cografi bölgeye bağlı olarak tercih edicekleri ölçülerdir..eğer bir ferd ben dini hükümleri tam olarak anlıyabilirim bununla hayatıma yön verebilirim derse ki bence bu neredeyse mümkün değil mezhepsiz amel edebilir ..örneğin şafi mezhebine göre bir bayanla temas abdesti bozarken hanifi mezhebinde böyle değildir bir market i olan biri devamlı olarak mesleği icabı baynlarla istemeksizinde olsa dokunma oluşur kişi burada yapacağı tercih nafakasıyla ilgili olduğundan tercihini hanifi olmakta kullanır efendimiz sav in bir hadisi şerifinde zorlaştırmayın kolaylaştırın nerfet ettirmeyin müjdeleyin ..der işte bu hadise binaen kişilerin hayatlarını daha düzenli bir şekilde yaşıyabilmesi için mezhep olması gerektiğini düşünüyorum ..(şahsi fikrimdir fetva değildir)polemik oluşmaması açısından hatırlatma ihtiyacı hissettim ..selam ve dua ile..
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
[COLOR="Red"' Alıntı:
zeynep_hearty;53743]mezhepsizlik günah değildir kanımca mezhepler kişilerin yaşam şartlarına sosyal durumlarına bulunduklari cografi bölgeye bağlı olarak tercih edicekleri ölçülerdir..eğer bir ferd ben dini hükümleri tam olarak anlıyabilirim bununla hayatıma yön verebilirim derse ki bence bu neredeyse mümkün değil [/COLOR]mezhepsiz amel edebilir ..örneğin şafi mezhebine göre bir bayanla temas abdesti bozarken hanifi mezhebinde böyle değildir bir market i olan biri devamlı olarak mesleği icabı baynlarla istemeksizinde olsa dokunma oluşur kişi burada yapacağı tercih nafakasıyla ilgili olduğundan tercihini hanifi olmakta kullanır efendimiz sav in bir hadisi şerifinde zorlaştırmayın kolaylaştırın nerfet ettirmeyin müjdeleyin ..der işte bu hadise binaen kişilerin hayatlarını daha düzenli bir şekilde yaşıyabilmesi için mezhep olması gerektiğini düşünüyorum ..(şahsi fikrimdir fetva değildir)polemik oluşmaması açısından hatırlatma ihtiyacı hissettim ..selam ve dua ile..

a canım kardeşim, neden mümkün olmasın, mezhep kuranlar 15 aylık mı, onlarda biz gibi fani insanlar, hatta, şu an bizim elimizdeki imkanlar onlardan daha fazla, birilerini önümüzde engel görerek neden kendimizi küçültüyoruz, bak ne güzel giriş yapmışsın, devamını o güzellikte getirsen de, zaten aşağılık kompleksine kapılmış şu milletin önünü açıversek, herkes iradesiyle, ilmiyle, bilgisiyle hoş bir sada bıraksa.. kötü mü olurdu..
 

alptraum

New member
Katılım
1 Ocak 2005
Mesajlar
2,908
Tepkime puanı
166
Puanları
0
Yaş
39
Konum
Aþk`dan
Web sitesi
www.muhakeme.net
mezhepsizlik günah değildir kanımca mezhepler kişilerin yaşam şartlarına sosyal durumlarına bulunduklari cografi bölgeye bağlı olarak tercih edicekleri ölçülerdir..eğer bir ferd ben dini hükümleri tam olarak anlıyabilirim bununla hayatıma yön verebilirim derse ki bence bu neredeyse mümkün değil mezhepsiz amel edebilir ..örneğin şafi mezhebine göre bir bayanla temas abdesti bozarken hanifi mezhebinde böyle değildir bir market i olan biri devamlı olarak mesleği icabı baynlarla istemeksizinde olsa dokunma oluşur kişi burada yapacağı tercih nafakasıyla ilgili olduğundan tercihini hanifi olmakta kullanır efendimiz sav in bir hadisi şerifinde zorlaştırmayın kolaylaştırın nerfet ettirmeyin müjdeleyin ..der işte bu hadise binaen kişilerin hayatlarını daha düzenli bir şekilde yaşıyabilmesi için mezhep olması gerektiğini düşünüyorum ..(şahsi fikrimdir fetva değildir)polemik oluşmaması açısından hatırlatma ihtiyacı hissettim ..selam ve dua ile..
öncelikle mesajin icin allah razi osun kardesim
mezhepsizlik diye bir sey varmidir ki acaba kardesim mezhepleri reddenlermi mezhepsizligi kabul eder yoksa ben kendimde dogru yolu bulurum allah kuranda herseyi anlatiyor diyenmi

mezhepsizlik birsey degildirki mezhepleri sirk diyene kadar
yoksa kimsenin birsey dedigi yok

yol olarak secme baska

digerlerini sirk sayip bu yolda ilerlemek baska
 

casus021

New member
Katılım
30 Ocak 2007
Mesajlar
1,475
Tepkime puanı
380
Puanları
0
Yaş
40
Konum
istanbul
Web sitesi
www.islamportali.net
Benim aklım kanın abdesti bozacağını tasdik etmiyor, şafi de değilim, şafininkide etmiyor, peki, hanefi bunu nasıl kurallaştırmış..
Mezheplerden sadır olan akla ve mantığa aykırı fetvaları sıralasam inanın bir ansiklopedi çıkar..
Mantıklı değil bu reyyan hanım..

kardeş hanifilik mezhebinde peygamberimizin eli kanadı zaman abdest aldıgını söylemiştir ona göre uyarlar şafilikte ise peygamberimiz s.a.v eli kanamış ama o şekilde namaz kıldıgını söylemişlerdir iki tarafta peygamberimizi bu şekilde örnek almışlar
 

ÇAPANOÐLU

New member
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
803
Tepkime puanı
1
Puanları
0
kardeş hanifilik mezhebinde peygamberimizin eli kanadı zaman abdest aldıgını söylemiştir ona göre uyarlar şafilikte ise peygamberimiz s.a.v eli kanamış ama o şekilde namaz kıldıgını söylemişlerdir iki tarafta peygamberimizi bu şekilde örnek almışlar

bir ibadet peygamberlerin tavırları, haketleri ve arzuları doğrultusunda oluşmaz, ibadetleri ve tüm kurallarını allah belirler, allahın belirlediği kurallarda kanın abdesti bozduğu ibaresi yoktur, bu mezhep dinlerinin bir geleneğidir, Allah dininin değil.
 
Üst Alt