Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Ittifak

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
İTTİFAK


وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَميعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْكُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ ايَاتِه لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Al-i İmran / 103. Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
وَاَطيعُوا اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلَاتَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ريحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرينَ
Enfal / 46. Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.
وَالَّذينَ اِذَا اَصَابَهُمُ الْبَغْىُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ
Şûra / 39. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.
اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الَّذينَ يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِه صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
Saff / 4. Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظيمٌ
Al-i İmran / 105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
اِنَّ الَّذينَ فَرَّقُوا دينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا لَسْتَ مِنْهُمْ فى شَىْءٍ اِنَّمَا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
En’am / 159. Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.
HADİS...
* Abdu'llâh b. Abbâs radiya'llâhu anhümâ'dan: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in (son hastalığında) ağrısı iştidâd edince: "Yazı yazacak şey getiriniz. Size öyle bir kitâb (vasiyyetnâme) yazdırayım ki ondan sonra hiç dalâlette kalmayasınız." buyurdu. Ömer radiya'llâhu anh: "Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in hastalığı ağırlaştı. Elimizde ise Allâhu Teâlâ'nın Kitâb'ı vardır. O bize yeter." dedi. Bunun üzerine (oradaki Sahâbe beyninde) ihtilâf çıktı. Sözleri birbirine karıştı. (Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem de): "Yanımdan savulun. Benim yanımda nizâ' olmaz." buyurdu.
* Abdullâh İbn-i Mes'ûd radiya'llâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir: müşârün-ileyh demiştir ki: bir kimsenin (Mescidde Rahmân Sûresi'nden) bir âyeti, benim Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den işittiğim kırâet (-i Nebevî) hılâfına okuduğunu duydum. Hemen elinden tutup Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e getirdim. (Aramızdaki ihtilâfı arz edince yüzünde âsâr-ı şiddet hissettim. Bununla berâber) Resûlullâh: ikinizin kırâeti de güzeldir; (Kur'ân hakkında) sakın ihtilâf etmeyiniz!. Sizden evvelki ümmetler, (kitablarında) ihtilâf ettiler de öyle helâk oldular, buyurdu.
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den rivâyete göre Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: (Cennet'e ilk giren bir cemâat vardır ki, onların yüzleri, ayın on dördüncü gecesindeki nurlu sûretine benzer. Onlar ağızlarından, burunlarından ve bedeninin sâir yerlerinden bir şey çıkarmazlar. Onların Cennet'teki kapları ve tarakları altın (ve gümüş) tendir. (Buhurdanlıklarının) udları, Ûd-i Hindîdir. Onların teri misktir. Ehl-i Cennet'ten her birinin iki kadını vardır ki, vücûdünün letâfetinden iki baldırı (kemiği) nin iliği etinin üstünden görünür. Ehl-i Cennet'in arasında ne ihtilâf vardır, ne de düşmanlık. Gönülleri (sanki) bir gönül. Onlar sabah, akşam Allah'ı tesbîh eder (ek zevk-yâb olur) lar.
* Cündeb İbn-i Abdullâh radiya'llâhu anh'den Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: Kur'ân üzerinde gönülleriniz birleştikce Kur'ân okuyunuz. Kur'ân hakkında ihtilâf edince de artık kalkıp oradan dağılınız!
TEFSİR...
اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الَّذينَ يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِه صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
Saff / 4. Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.
Bundan dolayı Allah Teâlâ onların yapabilecekleri amellerden sevdiği bir ameli haber vererek buyuruyor ki haberiniz olsun ki Allah Teâlâ kendi yolunda sağlam bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever, Allah'ın sevgilisi olmak için müminlerin de böyle yapmaları gerekir. Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki, bu sûrede fâsılası (âyetin son harfi) ile yalnız bu âyete tahsis edilerek tekvücut olmanın önemine işaret edilmiştir ki, sûreye "Saff Sûresi" denilmiş olması da bunu göstermektedir. kurşunlu bina, parçaları kurşunla kenetlenerek yekpare bir cisim haline gelmiş olan sağlam bir bina demektir. İşte müminlerin sosyal durumları gerek Saffât Sûresi'nin başında ve gerek Fetih Sûresi'nde yer alan "Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış ve gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider..." (Fetih, 48/29) âyetinde ifade edilen benzetme ve tasvir üzere sağlam bir irtibât ile bir diğerine bağlanmış kuvvetli bir yapı teşkil etmeli ve İslâm mücahidleri böyle birbirlerine kenetlenmiş tek bir saf halinde çarpışmalıdır. Şüphesiz bu benzetmede, ferdlerin cismen tekdüzen bir şekil ve nizam ile terbiye ve asayişleri konu edildiği gibi, kalben niyet ve imanlarının da bir kelime etrafında toplanacak ve birbirlerini sevip sayacak bir surette samimiyet ve kararlılıkta olması mevzu bahistir.
Bazı müfessirlerin beyanına göre de bu âyette ordunun en önemli teşkilatının piyade olduğuna da işaret vardır. Çünkü süvari, donanma ve diğer birimlerde de her ne kadar cereyan ederse de en fazla saf harbi piyadede meşhurdur. Binaenaleyh askeri terbiyede hem fizikî düzene hem de din terbiyesi ile kalbî ve manevi birliğe itina gösterilmesi ve müminler arasında bu birlik ve sevgiyi bozacak ahlâksızlıklardan son derece kaçınılması gerekmektedir. Bunun yapılabilmesi için de gaye, güzel tayin edilmeli ve alçak maksatlar terkedilip Allah yolunda en yüksek ve en yüce gayeye yapışılmalıdır. Bundan dolayı harb meselesiyle ilgili olan sebepler, amiller, hedef ve gayeler izah edilerek
İslâm dininin ortaya çıkış hikmeti anlatılmak üzere semavî dinlere şöyle bir geçit resmi yaptırılarak buyuruluyor ki düşünün o zamanı ki Musa kavmine, yani İsrâil oğullarına demişti. Bana niçin eziyet ediyorsunuz? Halbuki benim size Allah'ın elçisi olduğumu biliyorsunuz. Bu âyetle yahudilerin Peygamberlere küfür ve isyan etmelerinin öteden beri sürüp gelen âdetleri olduğu ve hep o âdetin günahını çektikleri anlatılmış olmaktadır. Hz. Musa'ya yaptıkları eziyetlerin tafsilatı Bakara Sûresi'nde geçmiş. Özellikle zorbalara karşı savaşmada "Şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın: biz burada oturacağız." (Maide, 5/24) dedikleri ve neticede şaşkınlığa düştükleri Mâide Sûresi'nde zikredilmektedir. Vakta ki böyle zeyğ ettiler, haktan meyl etmek suretiyle yamukluk edip eğri gittiler. Allah da kalplerini yamulttu. Yani eğriltti, eğriliği kalplerine tabiat yaptı. Bundan dolayı hep eğrilik düşünürler, eğri giderler, hak söz kendilerine tesir etmez ve doğru yola yanaşmazlar. Allah da dinden çıkmış fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez, muvaffak kılmaz, muradlarına erdirmez. İşte Müslümanların savaş için hazırlanmalarının sebeplerinden birisi böyle hak dinlemez, bozulmuş fasıklar topluluğunun ruh halleridir.
*************************

İp, ip olarak kopar ve hiçbir şey ifade etmez. Birleşip halat olduklarında bir kıymete ulaşırlar. İttifak halat olma demektir. Allah, her türlü başarıyı ittifakla bütünleşenlere va’deder. Oruç, Reyyan kapısından cennete götürür; sadakat da bir başka kapıdan cennete götürür. İttifak, ise en önemli bir başarı vesilesidir ve muvaffakiyete götürür. Zaten, akıllı kimseler bunca haricî ve dahilî düşmanlara karşı ittifak etmeden başka çare düşünmezler. Bu işe bir de Allah’ın inayet bakışı var ki o herşey demektir. Bina için temel atar, duvar çıkar, pencere takar, derken çatıyı çatarsınız. İşte, içtimaî yapınızdaki çatı da Allah’ın tevfikidir. İttifaksız ve tevfiksiz hizmetler çatısız bina gibidir. Bu çatı, çok önemlidir. İnsanlar, şahsî ibadet ve tâatlerinde ne kadar ileriye giderlerse gitsinler, ittifakları yoksa, sürtüşür, kokuşur ve dağılırlar. Allah, ittifakı meyve ve sebzeyi verdiği gibi vermez; onu bizim irademize bağlamıştır. İttifakı yaratacak yine Allah’tır, fakat sebep olarak bizim cehd ve gayretimiz çok önemlidir. Efendimiz’in: “Üç şey için Allah’a duâ ettim, ikisi kabul olundu ama, biri reddolundu. ‘Ümmetim arasında ihtilaf olmasın’ dedim. Allah kabul buyurmadı” hadîsi de zannediyorum işte bu noktaya parmak basıyor.

BİRDEN FAZLA MEŞREBİN VARLIĞI, YARATILIŞ HAKİKATININ GEREĞİDİR:

Neden birden fazla meşreb, meslek ve mezheb var demek, insanın yaratılışını bilmemenin, fıtrî, beşerî, tarihî ve fikrî hakikatları kavrayamamanın ifadesidir. Fakat hemen şu hususu da belirtelim ki, “farklı düşünceler olsun” demek ayrı, eşya ve hâdiselerin zarurî bir neticesi olarak farklı düşünce ve farklı mülâhazaların bulunması tamamen ayrıdır.
Farklı düşüncelerin olması, insanın yaratılışının, tabiatının, fıtratının ve fikri cevvâliyetinin hikmetli bir neticesidir. İnsanlar, sair canlılar gibi hep aynı çizgide yürümezler. Kaldı ki, diğer canlıların bile kendi dünyâlarına has farklı tavırlar ve farklı hareket tarzları olur. Bir amip bölününce diğerinden ayrılıp uzaklaşır ve neden sonra diğer amiplerle bir koloni oluşturur. Burada bize misal teşkil edecek bir vâkıayı hatırlatmak istiyorum: Asr-ı Saadet’te, başta Râşid Halifeler olmak üzere pek çok sahabeyi mizaç ve fıtrat farklılığı içinde buluruz. Bir Hz. Ömer’i, bir de Hz. Ebû Zer’i düşünün! Dinleri tevhid ve meşrebleri te’lif eden Efendimiz, mizaçları mevzuunda, “herkes aynı düşünsün” dememiştir. Mezheblerin 4 değil, belki 104 tane olmasını ve o kadar imam ve müctehidin bulunmasını nasıl izah edeceğiz? Tarihî gerçekleri kabullenme mecburiyetindeyiz. Hz. Muhammed (sav)’in deryasından kovasıyla, kepçesiyle su alan şu kadar gavs, kutup ve imamların getirdiği birikimi ve topyekün müslümanlara mal olmuş düşünceleri bir çırpıda elin tersiyle bir yana itmek mümkün müdür?
Sonra, memleketimiz memerr-i efkârdır; evet bu ülke, tarih boyunca pek çok milletin uğrak yeri olmuştur. Haçlı seferlerini ve günümüzde daha pek çok yollarla oluşan etkilenmeleri düşünün! Dört bir yandan arılarla sarılan bir insanın simasındaki tenâsüb bozulmadan kalabilir mi? O insanın üç-beş arı iğnesine maruz kalmasından daha tabiî ne olabilir? Sonra, bütün bu etkilenmeler, vahdet ve ittifak için çok gerekli olan o sağlam fikrî ve ruhî yapının olduğu gibi kalmasına müsaade eder mi?
Hem, her meşreb kendi sahasında bir hakikatı temsil edip, mühim bir rüknü ikâme etmektedir. Meselâ, Mısır’daki kalemler ictimaî hayat ile alakalı mes’eleleri işliyorlarsa, başka ülke düşünürleri başka mes’eleler, daha başkaları da daha başka mes’eleler üzerinde çalışmaktadırlar; her cemaatin stratejik realitesi başka başkadır.
Ayrıca, her ferdin ve cemaatin bir muhîti ve sahip olduğu bir kültür yapısı vardır; bu, yalnız bizde değil, diğer dünyâ milletlerinde de böyledir.
Yine her millette ortaya çıkan lider, kendine has bir kısım değişik anlayış ve görüşlerle ortaya çıkar; bunlarla tanınır ve taraftarlarını bunlarla arkasından sürükler. Keza, dinî anlayış ve düşünce tarzı açısından da öyle müstesna fıtratlar ortaya çıkar ki, farklı mülâhazalarla ve devrin anlayışına göre oldukça farklı şeyler anlatırlar. Kaldı ki Efendimiz, her asırda bir müceddidin geleceğini beyan buyurmamış mıdır? İmam-ı Gazzalî, İmam-ı Rabbanî, Bediüzzaman, Hasan el-Bennâ ve daha niceleri...
Ve yine, insan için mükâfatın büyüklüğü ve parlaklığı nisbetinde sa’y ve gayrette bulunmaktan ve hayırlarda yarışmaktan daha tabiî ne olabilir? Kim savaşta sancağı taşımak veya altın madalyaya talip olmak istemez? Öyleyse, meşrebler ve düşünceler farklılık gösterebilecektir. Bunun önüne geçmek, fıtratın, tabiatın ve tarihî gerçeklerin önüne geçmek demektir. Asıl mes’ele, hak ve hakikatın cidarlarının zorlanmaması, örselenmemesi, düşünce ve metod farklılıklarının usule, yani esaslara varıp dayanmaması, maksat ve gayede sapmaların olmaması ve hak vesile ve vasıtalardan vazgeçilip, batıl vesilelere sapılmamasıdır. Yoksa, bir Hak dostunun nurlu beyanları içinde, Allah’a giden yollar, mahlûkların solukları sayısıncadır. Karşınızda yüz ayrı ressam, değişik buudlarda, farklı kalem ve boyalarla yüz ayrı bahar tablosu çizer; her tablo, ressamının bakış, duyuş ve değerlendirişini yansıtır ama, neticede hepsinin çizip anlattığı bahardır. O bahar da, Allah Rasûlü ve Ashabı’nın çizdiği kudsî daire içindedir.
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
Devami(1)

Devami(1)

MEŞREBLER ARASINDA TEMEL MES’ELELERDE VE USÛL-DE FARKLILIK YOKTUR:

Meşrebler arasında temel mes’elelerde ve usûlde farklılık olmak şöyle dursun, birleşilen noktalar da bir değil bindir. Tevhid, Nübüvvet ve Haşir’de ihtilâf var mıdır? Meleklerin ve cinlerin varlığı husûsunda ihtilaf var mıdır? Kitabımız ve kıblemizde ihtilâf var mıdır? Namazın, zekâtın, orucun ve haccın farziyetinde, hattâ namazların rek’atlarında, zekâtın miktarında ve kimlere verileceğinde ihtilâf var mıdır? Sonra, vatanımız, tarihimiz, harsımız ve bayrağımız bir; Dinimize, imanımıza, vatanımıza ve istiklalimize göz diken hasımlarımız dahi bir değil midir? Dünyanın dört bir köşesinde minarelerde yükselen ezanımız bir, ideal ve ümniyemiz bir.. evet, bin kadar bir bir...
DÜŞÜNEN KAFALAR VE DUYGULARLA KÖPÜREN KALBLER, BİR RUH ETRAFINDA BİRLEŞMELİ VE BÜTÜNLEŞMELİDİR:

Günümüzde, “şu hale bak, herkes parça parça... Birleşmek lâzım, neden birleşmiyoruz?” sözleri, hemen her seviyede insanın tekrarlayıp durduğu ve ağızların en çok gevelediği sözlerdendir. Önce, bundan bahseden bir mü’mine tatlı bir sohbet havasında “Birlik ve beraberlikten anladığın nedir; sonra, birleşmekten ne anlıyorsun? Parça parça oluşumuzun sebepleri nelerdir?” diye sormak ve “Önce vak’ayı tesbit ve teşhis edelim, sonra da çare neyse ona bakalım” teklifinde bulunmak, herhalde daha muvafık olur.
Öyle ya, teşhis edilmeyen bir hastalığa reçete verilmez ki! Hem, bugün şu şartlarda bu sözü söyleyip duran mü’minlere teşhis ve tedâvi çaresini sorduğumuzda, alacağımız cevap herhalde, “parça parça” denilen düşüncelere yenilerini eklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Öyle ki, bu mevzûda ortaya kişi adedince ve düşünce sayısınca birleştirme formülü çıkar desek sezâdır.
Öyleyse, diyelim ki, her akıl, mantık ve düşünce sahibi, kendine uygun bir birlik ve beraberlik formülü buldu.. Bu durumda,“Arkadaş, benim de bir fikrim ve mantığım var; benim de ilmim, irfanım ve kültürüm var; benim de düşünce tarzım ve elimde ölçülerim var” diye tek tek fertler veya liderler ortaya çıkacak veya çıkarılacaktır. Hayır, mes’eleyi tabiat ve hayat realiteleri içinde ele almak ve Kâbe etrafında binlerce insanın aynı duygu ve düşünce içinde dönmesi gibi, binler düşünen kafa ve duyguyla köpüren kalbi, bir “Bir” etrafında bütünleştirmeye ve birleştirmeye çalışmak, herhalde işin en doğrusu olsa gerek...
DÂSİTÂNÎ BİR KARDEŞLİK İÇİN
Soru: Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik anlayış ve uygulanışını çok sık nazara veriyorsunuz. Bu anlayışı günümüze nasıl taşıyabiliriz?
Cevap: Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik, tarihe her yönüyle “örnek bir kardeşlik” ve onu dâsitânî bir şekilde gerçekleştirenler de “örnek bir nesil” olarak geçmiştir. Ve bu seviyede bir kardeşlik, daha sonra hemen hiçbir zaman diliminde -maalesef- o ölçüde temsil edilememiştir.
Gerçi, Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde onların aralarında bir kısım ihtilaf ve iftiraklar görülmüştür ama, bunları çıkaranlar, o “saff-ı evvel”i teşkil eden “yıldızlar” değil; arkadan gelen çilesizlerdir. Ve biraz da, öndekilerden bazıları önünü alamayacakları bu ihtilaf ve iftirak fitneleri içinde değişik şekilde rol almışlardır. Ama, yine de her şeye rağmen bunlar, hayatlarının sonuna kadar belli ölçüde dengeli yaşamışlardır. Şimdilerde -esefle arzedeyim- “İbn Sebe diye birisi veya Übeyy İbn Selûl fitnesi diye bir şey yoktur; aslında Sahabe kendi arasında ihtilafa düşmüştür” gibi sözlerle, bir yönüyle haricî düşmanların yaptıklarını hafife alma ve onları pâka çıkarma, hatta tezkiye etme gayretleri sözkonusudur. Halbuki böyle bir düşünce, Kur’ân-ı Kerim’in “vessâbikûne’l-evvelûn, mine’l-muhacirîn ve’l-ensâr” (Tevbe, 9/100) ve “radıyallâhu anhüm ve radû anh” (Tevbe, 9/100) dediği insanları karalamak demektir. Tarihî bir gerçektir ki, yahudiler başta olmak üzere bütün şer güçler İslâm tarihi içindeki hemen bütün ihtilaf ve fitnelerde ellerinden geldiğince birşeyler yapmış ve aktif rol oynamışlardır.
Evet, o “yıldız insanlar”ın (r. anhüm) arasında ilk dönem itibarıyla hem hissî hem de mantıkî kardeşlik hakimdi. Ancak bu kardeşliğe bir dünyevîlik tosladı ve aradaki vahdet muvakkaten kırıldı. Bu kırılmadan sonra da, o safvet bir daha temsil edilemedi.
Pekala “duygu ve düşüncede; elem ve lezâizde tam bir paylaşımın yaşandığı bu altın dönem seviyesinde bir kardeşlik yeniden ihraz edilebilir mi?” denilecek olursa; böyle bir uhuvvetin teşekkülü için her şeyden önce güçlü bir insibağa ihtiyaç vardır. Bu mevzuda “hissî kardeşlik” önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Malum olduğu üzere aynı anne ve babadan meydana gelen kardeşler arasında “hissî kardeşlik” vardır, ama onlar, bazen çok basit bir miras meselesinde bile birbirleriyle kavga edebilir, hatta birbirlerini öldürebilirler. Öyleyse öz kardeşleri bile birarada tutamayan “hissî kardeşlik”, Sahabe ölçüsünde bir kardeşliğin tesisi için yeterli değildir. Kaldı ki, bu kadar geniş bir dairede herkesin menfaat ve çıkar noktaları, his ve anlayışları, mezak, meşreb ve mizacları ayrı ayrı olunca bu kardeşliği tesiste işin mantıkî unsurlarını ilave etmek gerektir. O bakımdan Bediüzzaman Hazretleri, bize meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini göstermiştir. Mesela; “Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir.. bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir” demiştir. Şimdilerde ilave edecek olursak; hasımlarınız bir, düşmanlarınız bir, sizi istemeyenler bir, büyümenizi engelleyenler bir.. bir..
Meseleye, daha farklı bir zaviyeden bakacak olursak; Cenâb-ı Hakk’ın tevfiki, bizim vifak ve ittifakımızla çok alâkalıdır. Çünkü vifak, tevfik-i ilâhînin çok önemli bir vesilesidir. Vifak, bir çizgi üzerinde birleşme; ittifak da geldiği “bâb” itibarıyla bu meselelerin mutavaatı yani insan ruhunda tabiat haline gelmesi.. yani insanların, anlaşıp bütünleşerek onu, tabiatlarının ayrı bir derinliği ve ayrı bir buudu haline getirmeleri demektir ki, kanaatimizce böyle bir ameliye, el açıp “Mecmuatu’l-Ahzâb”ı günde bir-iki defa hatmetmekten daha çaplı bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ın tevfikini yâr etmesi adına Allah’a sunulmuş önemli bir dua ve bir münacâttır.
Evet, Allah’ın lütuflarına mazhariyet, insanın bir kısım evsafla muttasıf olmasına bağlıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.s)’in mübarek beyanlarına göre Allah (c.c), insanların suret ve dış görünüşlerine değil; kalplerine, iç âlemlerine ve karakterlerine bakar. Bu açıdan önemli olan insanların sıfatlarıdır. Yani kişinin mü’min görünmesi değil, mü’min olması; namaz kılması değil namaza düğümlenmesi; Kâbe’yi tavaf etmesi değil tavaf düşüncesine odaklanması; kısacası Allah’a ve Rasulü’ne kilitlenmesi önemlidir. Unutmayalım, Allah (c.c) sıfatlara bakarak hükmünü icra etmektedir.
Buna göre şayet bir kâfir, sistemli düşünür, eşya ve hadiseleri hallaç eder, vaktinin kıymetini bilerek onu boşa harcamaz ve hep çalışırsa; bu sıfatlar birer mü’min sıfatı olduğu için Allah (c.c), o kâfir hakkında muvaffakiyet ve başarı hükmünü verir. Diğer taraftan, bir başkası Kâbe’yi her gün elli defa tavaf etse bile; kalbi, iç dünyası, düşünce yapısı, sistem anlayışı bozuk ve kâfir sıfatı taşıyorsa mü’min hakkında mağlubiyet ve hezimet hükmünü verebilir. Çünkü mü’min olmanın mükâfatı, ekseriyet itibarıyla ahirette; şeriat-ı fıtriyeyi bilmemenin ve ona riayet etmemenin cezası da ekseriyet itibarıyla dünyadadır. Bu iki kitabı dengeli yaşamak bizi gerçek takvaya ulaştıracak olan yegâne yoldur.
Sahabe-misal kardeşliğin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynayan bir diğer faktör de, bu zorunluluğun hissedilmesi, onun bir niyet halinde kalplerde ağırlığının duyulması, sonra da bu niyet istikametinde atılacak olan adımlardır. Meselâ, İslâm’a farklı metotlarla hizmet eden cemaatlerin, birbirlerini bulundukları konumda kabullenmesi, birbirlerinin hizmetlerini alkışlamaları, hatta birbirlerine yardımcı olmalarını bu konuda atılması gereken önemli bir adım olarak görebiliriz.
Evet, Sahabenin mazhar olduğu lutuflara mazhar olabilmenin yegane yolu, istenilen mevzuda en azından onlar ölçüsünde performans sergileyebilmek ve bu uğurda önümüze çıkan bütün fırsatları değerlendirebilmektir. Kim bilir, belki de bunlar hayata geçirilebilse, “mercûh râcihe tereccuh edebilir” fehvasınca ilgili alanda o alana mahsus olmak üzere Sahabenin hizasına ulaşılabilir.
Hasılı, Sahabe kardeşliğini tesis etmek için, hissin yanısıra mantıkî unsurların dikkate alınması, vifak ve ittifak çizgisi üzerinde birleşilmesi ve bunun ağırlığının kalpte daima duyulması ve mutlaka müşahhas adımların atılması gerekir.
****************************

Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıddırlar. İkisi, mâna-yı hakikîsinde olarak beraber cem' olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecâzî olur; acımak sûretine inkılab eder. Evet mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükâleme etmeyecek."
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannu' ve temelluk sûretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ'be'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ'be hürmetinde olan îman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, îman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!..
Evet tevhid-i îmanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki îmanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ:
Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!
HADİSTEKİ İHTİLAF

Hadîsteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yani: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa'yeder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adâvetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur. Çünki birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce'dir ki; onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünki garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hâşâ lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise; maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan barika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünki maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının Küre-i Arz'da dahi nokta-i telakîsi bulunmaz. Hak namına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahiddir.
Cây-ı ibret bir hâdise: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır." dedi.
Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünki şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.
Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:
"Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
Medar-ı ibret bir hikâye: Bedevi aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde; Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adâveti unutup omuz omuza verip, o haricî aşireti def'edinceye kadar, dâhilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
Devami(2)

Devami(2)

İşte ey mü'minler! Ehl-i îman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..

NÜKTELER...
MEHMET AKİF İN MISIR HÂTIRALARINDAN
İstiklâl şairimiz Mehmet Akif Ersoy (1873/1936), Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünde milli birlik ve bütünlüğümüzün ehemmiyetine dair nasihatlarda bulunduğu bir cuma vaazında (19. teşrîn-i sânî, 1336/1920), Mısır'da ikâmet ettiği yıllardaki bir hâtırasını anlatır. Bu hâtıra, bugün içine düştüğümüz buhranların sebeplerine ışık tutması açısından oldukça düşündürücüdür.
Mısır-ı Ulyada (yukarı Mısır) dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Konu siyasete intikal etti, dedim ki:
- Hayret doğrusu, 15 milyonluk Mısır'da çok az bir kuvvet var (Mısır, 1882 yılında İngilizler tarafından işgal edildi ve bu işgal 32 yıl boyunca hiçbir hukukî statüye dayanmaksızın devam etti). Bu kadar az kuvvetle, koca ülke nasıl korunabiliyor. Cevaben o zât dedi ki:
- O yabancı devlet adamlarından biriyle samimi görüşürüz. Söylediklerinizi ben de düşünmüş ve demiştim ki;
- Günün birinde, mesela Osmanlı Devleti 40 - 50 bin kişilik bir ordu hazırlayarak Mısıra gönderseler ne yaparsınız?
- Hiçbir şey yapamayız. Savunma imkanımız olmadığı için Mısır'larını kendilerine teslim eder çıkarız. Fakat şunu iyi biliniz ki, biz Osmanlılara değil 40 bin kişi, 40 kişi gönderecek kadar fırsat vermeyiz. Ülkelerinde bitmez tükenmez meseleler çıkartırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan vakit bulup da bir kere olsun Mısır'a bakamazlar.
"Ey Müslümanlar birbirinize girmeyin, sonra kalplerinize meskenet, korku, acz çöker de, devletiniz, gücünüz, kuvvetiniz gider." Kur'ân-ı Kerim (Âl-i İmran, 103)
MENDERES VE İMAM-I ÂZAM 'IN KABRİ ÖNÜNDE ARAYIŞLAR
"Her şey, her fikir serbest olursa İslamiyet'e kavuşabiliriz. Demokrasi bunun için önemli. Allah, insanları İslamiyet'e hazır bir şekilde yaratmıştır. Ya ailesi, ya muhiti, insanı İslamiyet'ten uzaklaştırıyor. Her ağaç kök, gövde ve yapraklardan meydana geldiği gibi demokrasi ağacı da inançtan ve bu inancın gerektirdiği nizamın teessüsünden sonra her türlü feragat ve fedakarlığı göze alacak insanların mevcutiyeti ile meydana gelir. Biz doğru yoldayız. Doğru yolu bulanlar deve güdücülüğünden, keçi ticaretinden, kisra ve kayserlerin tahtına oturmuşlardır. Doğru yolda önde gidenler, belki sarhoş bir şoförün yapacağı kazaya kurban gidebilirler. Fakat bizi bu yoldan hiç bir kuvvet caydıramaz. "
Evet, bu orjinal düşünceler Adnan Menderes'e ait. Kimdir Menderes? Bunu biraz daha iyi anlayabilmek, bir döneme imzasını atmış bu Anadolu insanının saklı yüzünü gün ışığına çıkarabilmek için hâtıraların yol göstericiliğine ihtiyaç olacak.
İşte Demokrat Parti'nin önemli temsilcilerinden Sanayi Bakanı Sebati Ataman'ın anlattıkları:
Bağdat Paktı'nın bir toplantısı için, Bağdat'a gitmiştik. Bazı ziyaretler arasında, Imâm-ı Âzam Hazreti'nin kabrini ziyaret de vardı. Kabrin başında toplandık, duamızı yapıyoruz. Herkes fatihasını okuyup ellerini yüzüne sürdü; yalnız Adnan Menderes avuçları açık vaziyette dalgın duruyor. Tesadüfen ben de yanıbaşındayım. Bir süre bekledim. Fakat herkes fatihasını bitirip gitmeye hazırlandığı halde Başbakanımızı beklediklerini fark edince, hafifçe eteğinden çektim. Hemen toparlandı, elini yüzüne götürdü ve yola koyulduk.
Yine yanyana idik. Kendisine fatihanın neden o kadar uzun sürdüğünü sormak istiyordum ama beklemeyi daha uygun buldum. Nitekim, bir süre sonra o konuştu:
- Belki fatihanın neden o kadar uzadığını sen de merak etmişsindir. Aklıma çok ilginç bir konu takıldı: Ebu Hanife Hazretleri vefat edeli bin yıl olmuş. Burada biz, çeşitli ülkelerden gelmiş bir siyasî kadro, kabri başına varıp fatihamızı okuyor, tâ'zimimizi yapıyoruz. Ne yapmış bu zât?.. İslâm dini üzerinde düşünmüş ve yorumlar getirmiş!
Sen, bin sene yaşayan bir devlet gösterebilir misin?.. Bin sene yaptıkları unutulmayan, her gidenin kabrini ziyaret ettiği bir fikir adamı, bir devlet adamı gösterebilir misin?.. Demek dünyada en kavi(güçlü) konu, din!.. Ölümsüzlük, yalnız dinden geçiyor!
Biz buraya niye geldik?. Amerika ve İlgiltere'nin de arkaladığı bir bölge yapısının müzakeresinde bulunmaya! Ülkeler olarak ortak çıkarlarımız olduğu halde anlaşamadığımız pek çok madde var; fakat Ebu Hanife'nin kabrini ziyarette anlaşma halindeyiz.
Senden rica ederim, bu konu üzerinde düşün! İslâm zemini üzerinde bir anlaşma yapmak ve bütün Ortadoğu Müslümanlarını bir araya getirmek niçin mümkün olmasın?. Türkiye buna Öncülük yapabilir mi?. Konuyu, Ankara'ya dönüşte yeniden ele alalım., hatırlat bana... Kendisini hayranlıkla dinledim. Adnan Menderes, bir başka kumaştı.."
(Tarihçi ismet Bozdağ): Sebati Ataman'a sordum "- Ankara'ya dönüşte konuyu ele aldınız mı?..
- Benim bir hazırlık yapmam gerekiyordu. Doğrusu vakit bulup araştıramadım! Kafadan bulduğum bazı formülleri de kendisine götüremedim. Fakat Yassıada sonrası bir sohbet sırasında bu konuda Mazlum Kayaîar'ı da görevlendirdiğini Öğrendim."
Sebati Ataman'ın bu açıklamasından sonra, Mazlum Kayalar'la da bir görüşme yapmak gerekti. Ankara'daki bürosunda hâdiseyi sordum:
"- Evet, dedi. Parti Grup Başkanı olarak kendisini bu konuda ziyarete gitmiştim, istişare bitince, beni bırakmadı ve bazı konular üzerinde, -düşünür gibi- benimle içdenlikli bir konuşma yaptı. Değindiği konulardan biri de, şimdi sizin sorduğunuz Ebu Hanife türbesinde düşündüğü şeydi.
O günlerde Rusya'ya bir gezi yapmayı tasarlıyordu. Bu gezi, Amerika'nın, Türkiye'nin istediği 350 milyonluk krediyi vermemesinden sonra yapılması plânladığı için, Türkiye Politika Değiştiriyor' yanılgısı bir çok ülkelere yayılmıştı. Menderes, özellikle Bağdat Paktı ülkelerine özel birer temsilci göndererek, bu gezinin, bir politika değişikliği değil, bir komşu ziyaretinden ibaret olduğu gerçeğini ulaştırmış, fakat yine de Batı basınında bu çeşit yorumların önünü alamamıştı. Bu konuyu konuşuyorduk; - Politikada her şey çarptırılıyor. Daha doğrusu politikada bu çarpıtmalara uygun bir ortam var. Yazılı sözleşmelerden bile kolayca dönmenin yollarını bulmak güç değil... Oysa, milletler, huzur isterler... Huzur, sürekli bir güven ortamında kurulur, insanın ve devletlerin çıkarı her an değişken olduğu için, sözün de anlaşmanın da hayatı, karşı tarafın çıkarına denk düştüğü süreye bağlıdır.
İşte 'Bağdat Paktı'. Ortaklarımız, benim Moskova gezisi projem üzerine, hemen kuşkuya düştüler. Türkiye, Amerikan blokundan, Sovyetler blokuna mı koyacak diye..
Sonra birdenbire, Bağdat'da, Ebu Hanife Türbesi'ndeki düşüncesini anlatmaya başladı:
- Düşündüm; en sağlam sayılan politik anlaşmalar birkaç yıldan öte dayanmıyorlar, hemen delinip yeni biçimlere sokuluyorlar, ya da büsbütün ortadan kaldırılıyorlar da, tutalım Ebu Hanife'nin; tutalım, Maliki'nin ve diğer din ulularının yaptıkları yorumlar, koydukları düsturlar, üzerinden yüzlerce yıl geçtiği halde, ilk konumlarını sürdürüyorlar... Çünkü dayandıkları, değişmez bir gerçek, bir ilâhi Kelâm var...
Öyleyse biz niçin projelerimizi, bu derin temele dayandırarak geliştirmiyoruz? Bizim ile birlikte, öteki islâm ülkelerine de yayılmış bulunan menfaat kaygısını, devletlerini ve hayatlarını bu kaygının üstüne kurmuş ülkeler ile yapılan anlaşmalarda hesaba koyalım ve değişkenliğini benimseyelim; fakat, aynı dine bağlı, aynı kültürü paylaşan milletler ve ülkeler arasında niçin uzun ömürlü anlaşmalar yapamayalım?
Sizden bu konu üzerinde çalışmanızı ve belki birkaç proje üretmenizi rica ederim. Bu çalışmaların, şimdilik saklı kalması gerektiğini anlayacağınızdan eminim, dedi.
Daha önce bu konuda başkalarına da vazife verdiğini sizden öğreniyorum. Ben bazı çalışmalar yaptım. Fakat itiraf ederim ki, bu çalışmaların büyük bölümü, düşünecek bol zamanınızın olduğu Yassıada tutukluluğumuz sırasında olmuştur. Ben, böyle bir zemin üzerinde ömürlü anlaşmalar yapılabileceğine inanıyorum. "
"Bir insan kaç ayarsa hayalleri de o ayarda olur." M. Fethullah Gülen

AMERİKALI BİR AJANIN DEHŞET VEREN İFŞAATI

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Burhan Özfatura çıkmış olduğu iş seyahatlerinin birinde, uğradığı Zürih şehrindeki bir otelde Amerikalı biri kendisiyle görüşmek ister. Bir barış gönüllüsü olarak yıllarca ülkemizde bulunan bu Amerikalı mimarın Özfatura'ya anlattıkları tüyler ürpertici, korkunç şeylerdir.
Ben, evvelce, 12 Eylül öncesinde Türkiye'de barış gönüllüsü idim. Sivas civarında görevlendirilmiş idim. Açık söylüyorum casustuk. Sizin mezhep ve kan gütme davalarınızı çok iyi etüt ettik ve o civarın etnik haritasını çıkarttık.
Millet de bizi oraya gitmiş ve çocuklarına yabancı dil öğreten birileri sanıyordu. Bundan dolayı biz, onların misafirperverliklerini bile görmüştük. Yemeyip yedirdiler. Ama biz buna karşı ne yapıyorduk, vazifemiz icabı aileler arasına girip, unutulmuş düşmanlıkları, kan davası ve mezhep ayrılıklarını körüklüyorduk.
Halbuki o düşmanlıklar çoktan unutulmuştu. Biz Ahmet Ağa'ya gidiyorduk ve 'yahu şu Mehmet Ağa'nın dedeleri de ne hain imiş; koç gibi dedene kıymışlar', deyip eski yaralan kaşıyıp kanatıyorduk. Daha sonra Mehmet Ağa'ya gidiyor ve 'şu aile de size az kalleşlik etmedi', diyor ve eski ateşi körüklüyorduk.
Böylece huzuru bozduk. Sivas ve çevresindeki hadiseleri başlattık. Pek çok masum çocuk ve kadının ölümüne sebep olduk. Daha sonra yaptığımız işin korkunç ve iğrençliğinden vicdan azabı duydum ve ülkemi terkettim. İsviçre'ye yerleştim.
Evlenemiyorum. Evlenirsem çocuğum olacak. Halbuki ben yüzlerce masum çocuğun öldürülmesine sebep oldum. Bu yaptığım, benim çocuğumun başına da gelebilir endişesiyle evlenemiyorum.
 

seyfullah putkýran

New member
Katılım
30 Eyl 2005
Mesajlar
5,807
Tepkime puanı
205
Puanları
0
Yaş
38
Konum
Ruhlar Aleminden
Web sitesi
www.tevhidyolu.net
KARDEŞ KAVGASININ KÖKLERİ

Bir zamanlar komünist dünya görüşünü benimseyip, Bulgaristan'a kaçarak TKP'de görev alan Osman Rauf Alper, yıllar sonra yazdığı hâtıralarında düşmanlarımızın Türkiye üzerindeki emelleri İle alâkalı oldukça düşündürücü şeyler anlatıyor:
Moskova, Türkiye'yi NATO'nun en zayıf halkası ilan ettikten sonra, bu halkayı koparma gayesine uygun olarak ülkedeki Marksist solu etkinleştirmeye parelel olarak etnik düşmanlıkları körüklemeye, yeni yeni etnik düşmanlıklar oluşturmaya da hız verdi. "Atılım" döneminde TKP yayınlarında Kürt kökenli yurttaşlara yönelik açık propagandanın yanında, daha kapalı biçimde Aîevîlik-Sünnîlik çatışması oluşturulması için propaganda yapılmaya başlandığı gözleniyordu. Atılım gazetesinde, Sol Birlik gazetesinde, Türkiye'de Kurtuluş gazetesinde, işçinin Sesi gazetesinde ve diğer yayın organlarındaki yazılarda, Türkiye'de milli mesele konulu yazılarda bu strateji açıkça görülmektedir.
Türk komünist hareketlerinde ismi iyi bilinen Fatma Yalçın ile yurt dışına çıktıktan sonra BKP'nin otelindeki odasında tartışmıştık. Kürt devrimcilerinin desteklenerek Doğuda bir kurtarılmış bölge kurulmasını ve buradan ülke bütününü ele geçirmeyi savunuyordu. Altmışlı yılların sonlarında ve yetmişli yılların başlarında kurtarılmış bölgeler rağbetteydi. Maoculuk da yaygınlaştırılıyordu. Doğan Ozgüden'in Ant dergisi, sürekli olarak Filistin Kurtuluş Hareketinin örneği bir silahlı savaşın propagandasını yapmaya başlamıştı. Bu savaşın stratejisini çizen yazılar dergiden eksik olmuyordu.
TKP, Kürt solcularıyla işbirliği yapmaya başlayınca, TKP dışında kalan Londracılar da bu kez Alevilik konusuna sarıldılar. Yörükoğlu, Aleviliği inceledi ve kitap yazdı. Sonra İşçinin Sesi her sayısında Alevilere yönelik propagandaya başladı. İşçinin Sesi neredeyse Alevi velilerini komünist gösterecekti. En devrimci olanlar, en savaşçı olanlar Alevilerdi. Ve Türkiye'de bir Alevilik-Sünnilik tartışması başlatıldı.
Hollanda'da, Federal Almanya'da Alevilik konusunda konferanslar veriliyor, en çok Türkiye'de bulunan Alevilerin toplumda insan haklarına uymayan uygulamalar altında ezildiği vurgulanıyordu. Türk azınlığı asimile etmeye kalkan Bulgaristan, Yugoslavya gibi ülkelerde Alevilerin neredeyse eski bir İslav mezhebi olduğunu ileri sürecek kadar saçmalıklarla dolu propaganda yapıyordu.
Öte yandan Batı da, İsrail de, Suriye ve İran da Alevilik ve Sünnilik tartışmasını körüklemekteydiler.
Alevilik-Sünnilik kışkırtılınca, Türkçülük-Kürtçülük kışkırtılınca çoğunlukta olan kesiminden insanların azınlıkta olanlara karşı kin duyması da doğup büyüyebiliyordu. Yabancıların istediği de buydu: Kardeş kavgası.
ESRARENGİZ AMERİKALI
1979 yılının yaz aylan, içişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in telefonu çaldı. Arayan Amasya'nın CHP'li Belediye Başkanı Gündüz Türen'di. Heyecanla şunlan anlattı:
-Sayın Bakanım, Robert Alexander Peck adında bir Amerikalı dolaşıyor buralarda.
-Neciymiş?
-ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde ikinci katipmiş. Fakat adam garip ilişkiler içinde. Bir Türk yetkilisi gibi davranıyor. Ziyaret ettiği kişilere garip sorular soruyor. Durumu size bildireyim dedim. İçişleri Bakanı Güneş heyecanlandı:
- Sayın Başkan, Amerikalı ne yapıyor? Ne gibi sorular soruyor? Anlatın lütfen, dedi.
- Sayın Bakanım, burada bazı kişileri ziyaret ediyor. Bir sürü soru soruyor. Ama sorduğu sorular diplomatik misyonu ile çelişiyor. Hatta bana da geldi. Bana sorduğu soruları, o konuşurken aynen yazmaya çalıştım. Dilerseniz okuyayım size?
-içişleri Bakanı:
-Lütfen, dedi. Lütfen okuyun...
Amasya Belediye Başkanı sorulan okumaya başladı:
l-Amasya'da sünnîlerle alevîlerin oranı nedir?
2-Amasya'da genel nüfusa göre işçilerin oranı nedir?
3-Amasya'da sağ sol potansiyel göz önünde bulundurulduğunda denge hangi tarafın lehine bozuluyor?
4-Amasya'da çatışmalar mezhepsel nedenlerden mi, etnik yada ideolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor?


Saygılarımla...
 
Üst Alt