İdealizm ve Materyalizm

warchild

New member
İdealizm ile materyalizm, insanlık tarihi boyunca birbiri ile mücadele eden iki dünya görüşüdür. İdealizm ve dinler, insanı, kaderi bilinmez, anlaşılmaz, sırrına erilmez bir tanrısal aleminin elinde olan bir nesne olarak görürken, materyalizm, insanın doğayı ve kendisini öğrenerek, kendi yaşamını belirleyebileceğini, çevresine egemen olabileceğini, geleceğini tayin edebilen bir özne olarak tarihe damgasını vurabileceğini savunur.

İnsanlık tarihi boyunca iki farklı dünya görüşü birbiriyle kıyasıya mücadele edegelmiştir. Tüm dinlerin temelini oluşturan, gerçekliğin fizik ötesi ve özü itibariyle bilinemez bir varlık ya da varlıklar aleminden kaynaklandığını savunan idealizm ile, tüm gerçekliğin maddi bir temele oturduğu, varolan her şeyin nesnel -zihinden bağımsız-, potansiyel olarak bilinebilir, somut ve yine nesnel olan yasalara bağlı olduğunu savunan ve bilime temel oluşturan materyalizm.. Bu iki dünya görüşü arasındaki karşıtlık, yalnızca doğayı ve insanı anlama ve yorumlama konusunda bir karşıtlık olmayıp, insan davranışlarını ve insanın çevresi ile olan bütün ilişkilerini berlirleyen temel bir karşıtlıktır. İdealizm ve dinler, insanın kaderini bilinemez, insanın asla sırrına varamayacağı, müdahale edemeyeceği gizemli bir tanrılar, ruhlar alemine bağlarken, materyalizm, insanın doğayı ve kendisini öğrenerek, kendi yaşamını belirleyebileceğini, çevresine egemen olabileceğini, kendi dışındaki güçlerin elinde edilgen bir nesne durumundan, geleceğini tayin edebilen bir özne olarak tarihe damgasını vurabileceğini savunur.

İnsan, üzerinde yaşama olanak veren koşullar bulundurması dışında, hiçbir özelliği ve evrende hiçbir ayrıcalıklı konumu olmayan Dünya üzerinde ortaya çıkmıştır. İnsanın ortaya çıkması, herhangi bir tasarım ya da amaç sonucu değildir. İnsan, milyarlarca yıllık bir evrim sürecinin ürünüdür. Eğer her şeye kadir bir varlık insanı yaratmak isteseydi, milyarlarca yıl beklemez, kutsal kitaplarda bilime aykırı olarak iddia edildiği gibi yedi gün gibi, hatta daha kısa bir süre içinde, daha da iyisi, ol diyerek yaratırdı. İnsanı kimse yaratmadığı gibi, kimse de ona yetenekler bahşetmemiştir. İnsan, zekası ve toplumsallığı dışında hiçbir silahı olmayan zayıf bir varlıktır. Zekasını kullanacak potansiyeli olmasaydı, binlerce memeli türü gibi yokolur giderdi. İnsan, milyarlarca yıllık evrimin ürünü olan zekası sonucu gelişen yeteneklerine ve en değerli varlığı olan bilime, yüz bin yılı aşkın çetin bir mücadele sonucu, dişleri ve tırnakları ile yaşama sımsıkı sarılarak ve çekip kopartarak sahip oldu. İnsanlığın, kendi ortak vicdanı ve kendi tarihi boyunca yarattığı ortak değerleri dışında hiçkimseye vereceği bir hesabı yoktur. Yeteneklerini kullanmak için hiçkimseden izin almamıştır ve almayacaktır da.

Tüm bu mücadele sırasında, bütün tarih boyunca, insanın doğayı ve kendisini eksik anlaması sonucu ortaya çıkan ve insanlar arası üstünlük mücadelesinde egemen güç ve sınıflar tarafından egemenliklerinin bir aracı olarak kullanılıp geliştirilen dinler, insan yeteneklerinin ve bilimin önünde birer engelden başka hiçbir şey olmadı. Dinler ve asılsız inançlar, insanların doğayı ve kendilerini daha iyi anlayarak, yaşama kalitelerini yükseltme çabalarını sürekli baltaladı. Yüz yıl önce, kadınların doğum sancılarının, Havva'nın şeytana uyup yasak elmayı Adem'e yedirmesinden dolayı lanetlenen kadın soyunun çekmesi gereken ilahi bir eza olduğuna inanan katolik kilisesi, her türlü ağrı kesicinin doğumda kullanılmasını yasaklamış ve doğum sırasında kadın ve çocuk ölümlerini azaltacak önlemlerin uygulanmasına şiddetle karşı çıkmıştı. Benjamin Franklin, paratoneri bulduğu zaman, köktendinci protestanlar, yıldırımı savmanın, tanrının kullandığı silahların en önemli olanlarından birini ortadan kaldırmak ve tanrıya isyan etmek olduğu savları ile ortalığı velveleye vermişlerdi. Aynı örnekler, şeyhülislam fetvalarından, şeyh, şıh ve imamların telkinlerinden de verilebilir. Bilim ve teknolojide, insanların yaşam tarzlarında yeni olan ne varsa, din adamların mutlaka karşı çıkmıştır. Bunlar, din adamlarının kişisel yetersizlikleri ya da eksiklikleri olarak açıklanamaz. Dinin karakteri budur. Din, insanın egemenlik alanı ile tanrının egemenlik alanı arasında bir çizgi çekerek, insana haddini aşmamasını öğütler. Oysa bu sınır çizgisi, tarih boyunca insan tarafından hep aşılmıştır. Din ise, tükürdüğünü yalayarak bu sınırın aşılmasını içine sindirmeye çalışmış ama her defasında yeni sınırlar koymaktan geri durmamıştır.

İslam'ın bilime ve yeniliğe açık olduğu sık sık ifade edilir. En çok da, Kuran'ın ilk inen ayeti olan "oku" emri ve Kuran'da sık sık geçen "aklını kullan" ifadeleri örnek gösterilir. Oysa "oku" emrinde kastedilen, insanlığın kültürüne malolmuş yapıtların okunması değil, Cebrail'in indirdiğinin okunmasıdır. "Aklını kullan" ifadelerinde de aklını kullanarak doğanın sırlarını çöz, onları yaşam kaliteni ve mutluluğunu arttırmak için kullan değil, aklını kullan, bizim tehditlerimizin ne kadar korkunç olduğunu anla, bize itaat etmenin en akılcı yol olduğunu gör demek istenmektedir. Ufak bir soru, İslam'ın bilgiye ne kadar değer verdiğini gösterecektir: doğaya ve bilime dair hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi merak etmeyen, hiçbir şey öğrenmek istemeyen ama iman eden ve ibadetini eksik etmeyen bir müslüman mı daha makbuldür, yoksa bütün ömrünü bilime adamış, bilime bir çok kuramsal katkısı olmuş, ulaşabildiği her konuyu derinlemesine araştırıp, sonuçlarını da önemli yapıtlar vererek insanlığa sunmuş ama imansız bir bilim adamı mı? Birincisinin eksik ya da kusurlu olduğu, öğrenmek isteseydi daha iyi olacağı yarım ağızla söylenebilir; yine de -suçu varsa- cezasını çekecek ve sonuçta cennete kabul edilecektir. Ama ikincisi sonsuz cehennem azabına mahkumdur.

Bilimin ve teknolojinin kullanılmasından doğan bir takım mahzurlar elbette vardır; sivrisineklerin kökünü kurutacağız, sıtmayı önleyeceğiz diye bazan bataklığı kurutup bir bölgenin çölleşmesine katkıda bulunuyoruz; hastalıkları önleyeceğiz diye dikkatsizce antibiyotikler kullanıp sonuçta antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine kendi ellerimizle yolaçıyoruz; enerji üreteceğiz diye petrol ve kömür yakıp atmosferi kirletiyoruz; teknolojimizin ürünü olan zehirli atıklarla bazı türlerin yokolmasına neden oluyoruz; ürettiğimiz milyonlarca ton sera gazını atmosfere verip, sonuçta buzulların erimesine ve denizlerin yükselmesine yolaçabilecek şekilde Dünya'nın ısınmasını sağlıyoruz; yine teknolojimizin ürünleri olan bazı gazlarla ozon tabakasının delinmesine katkıda bulunuyorzu (son ikisinden çok emin değilim, bu konudaki çevreci yaygaralar bilim çevrelerinde son zamanlarda kuşku ile karşılanıyor)... Örnekler uzatılabilir. Ama bunlar, bilim ve teknolojinin eksik ve yanlış kullanımı ile ilgili. Daha çok da kapitalizmin kar hırsı dolayısıyla dünya kaynaklarını gelecek kuşakları düşünmeden sorumsuzca kullanmasının sonucu. Bu sakıncaları gidermenin yolu, bildiklerimizi unutmak, eski ve geri teknolojilere geri dönmek değil, tam tersine, daha çok araştırmak, daha çok bilmek, daha iyi ve daha gelişkin teknoloji kullanmaktır. Bilim ve teknolojinin sakıncası varsa, bu sakıncaları giderecek olan, daha çok bilim ve daha çok teknolojidir.

İnsan, varolduğundan beri doğa ile mücadele halindedir. Buna yerde bulduğu taşı beğenmeyip, başka bir taşla şekil verdiğinde başladı. İnsanlık tarihi, insanın doğaya egemen olma tarihidir. Bu konuda bazan yanlış yollara saptık, bazan geri dönüş noktalarımız oldu. Ama gidişin yönü, yeterince uzun vadelerde hep ileriye doğru oldu. Bu sayede ortalama yaşam süremiz orta çağlardaki yirmili yıllardan, yirminci yüzyılın sonunda yetmişlere vardı. İnsanın yaşam kalitesi çağlar boyunca hep artmıştır. Bunu da sadece bilim sağlamıştır. Din ise elinden geldiği kadar bu çabayı baltalamış ama her zaman geri adım atmak zorunda kalmıştır. Tüm bu gözkamaştırıcı başarıları insanlık dua ile, iman ile, ruhlardan, perilerden, hayaletlerden, tanrılardan yardım dileyip medet ummakla değil, bilim ve akıl ile gerçekleştirdi. Bilim ve teknolojinin tüm tarihi, materyalizmin muzaffer bir şekilde doğrulanmasıdır. Dünyada, maddi olmayan, maddeden kaynaklanmayan herhangi bir güç yoktur. Dünyayı daha çok yaşanır hale getirmenin tek yolu, maddeyi anlamak ve maddi güçleri kullanmaktır. Tüm bilim tarihi, bu gerçeğin onaylanması ve geliştirilmesinden öte bir şey değildir.

İnsanları bu dünyanın geçici bir sınav yeri olduğuna ikna edip hayali bir cennet vaadiyle avutan, yoksulluğu, adaletsizliği ve sömürüyü gözlerden uzak tutup egemen sınıflara hizmet eden dinler, materyalizmin insana ne vaadettiğini sık sık sorar. Bunu iki şekilde yanıtlamak olası: Birincisi, materyalizmin bir ideoloji değil, bir açıklama ve anlama biçimi olduğudur. Dolayısıyla, materyalizm kendi başına herhangi bir şey vaadetmez. Gerçeğin sınırlarını çizer; hayali gerçekten ayırır. İkinci yanıt ise, materyalist bir felsefe ile dünyaya bakan, insanlığın sahip olduğu potansiyeli gerçeğe dönüştürüp dünyayı tüm insanlar için hastalıkların olmadığı, açlığın, savaşların ve sömürünün tarihe karıştığı bir yer haline getirmeyi amaçlayan bir anlayışın, insanlığa her şeyi vaadettiğidir. Materyalizm, yukarıda işaret ettiğimiz gibi dünyayı değiştirmenin yolunun fizik ötesi güçlerden medet ummak değil, anlamak ve bilmek olduğunu söyler. Hiç kuşkusuz bu her şey demek değildir. Ama bu bakış açısı ile bakmadan, doğruyu yakalamak, ilerlemek ve herhangi bir amaca ulaşmak mümkün değildir. Göklerin ötesinde bir Cennet yoktur, ama bu dünyanın cennete dönüşemeyeceği anlamına gelmez. Daha da doğrusu, dünyayı cennete dönüştürebilecek tek yol, insanlığın evrensel değerlerini özümsemiş, materyalist dünya görüşüyle silahlanmış bir anlayışın hakim olmasıdır. Tanrı yoktur ama insanlık geleceğin potansiyel tanrısıdır.
 
Materyalizm İnanışı!!!

MOLEKÜLLERİN MUCİZESİ:



Evrim teorisi bilindiği gibi, canlılığın tesadüfler sonucunda meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Daha sonra bu hücre çoğalarak yeni hücreleri oluşturmuş, bu hücreler de birleşerek ilkel canlı türlerini meydana getirmişlerdir. İlkel türler de zaman içinde gelişmiş türlere doğru evrimleşerek bugünkü modern canlıları oluşturmuşlardır. İnsan da bu evrim zincirinin en son halkasıdır.
Eğer bu düşünceye inanıyorsanız, aşağıda anlatacağımız buna benzer bir hikayeye de inanmamanız için bir sebep yok...

Bu, bir şehrin hikayesidir:
Birgün çorak bir arazide kayaların arasına sıkışmış bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda balçık haline gelir. Balçık, güneş açınca kuruyup katılaşır ve içine karışan bazı minerallerin de katkısıyla sert ve dayanıklı bir halde şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün, biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce, aynı doğal şartlarla yanında aynen kendisi gibi bir ikincisinin oluşmasını bekler. Daha sonra, benzer bir üçüncünün yanlarında meydana gelmesi için birlikte beklerler. Bu durum, aynı tuğladan aynı yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek sürer. Herbir tuğlanın uygun yerde ve uygun biçimde oluşması için belki binlerce sene beklenir.
Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan tuğlalarda hiçbir zayiat olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara, rüzgara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan tuğlalar, kırılmaz, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer tuğlaları beklerler. Dahası bu tuğlaların meydana geldiği ortamdaki kil ve balçık aynı doğal şartlarla bunların da üzerine yapışıp katılaşarak tuğlaları kaba, şekilsiz ve kullanışsız kitleler haline getirmez. Her nasılsa, bütün tuğlalar aynı biçim, konum ve terkiplerini korurlar.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca bunlar, rüzgar, fırtına, hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulup yanyana ve üstüste planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar. Bu arada elbetteki tuğlaları birbirine yapıştıracak çimento, harç gibi malzemeler de çok uygun bir zamanlamayla "doğal şartlar"la oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların arasına girerek bunları birbirlerine kenetlerler. Tabi bütün bu işlemler başlarken toprağın altındaki demir filizleri de "doğal şartlarla" şekillenip toprağın dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla komple eksiksiz bir bina ortaya çıkar.
Elbette ki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır? Cevap çok basittir: binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme üzerinde yükseldiği toprakta mevcuttur. Camlar için gereken silisyum, elektrik kabloları için gereken bakır, kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları, vs. için gereken demir toprağın altında bol miktarda mevcuttur. Ahşap doğrama sorunu da, yakın bir ormandaki ağaçların, çıkan kasırga ve hortumlar neticesinde sökülüp yontularak binada kullanılmaya en uygun biçimde sel sularıyla inşaat yerine sürüklenmesiyle halledilir.
Artık bütün bu malzemenin şekillenip binanın içine yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına ve yersarsıntısının da yardımıyla bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların arasında yerli yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştirki tuğlalar başlangıçta "şans eseri" sanki ilerde doğal şartlarla cam diye birşeyin oluşacağını bilmiş gibi, bunların takılacağı pencere boşluklarını bırakacak biçimde dizilmişlerdir. Hatta ilerde yine rastlantılarla meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır.
Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, rastlantıların milyonlarca sene her aşamasını birbirine uyumlu sağlamaya uğraştığı bu faaliyet sırasında tek bir aksilik, eksiklik, fazlalık, zamansızlık, uyumsuzluk meydana gelmemiştir. Herhangi bir aşamadaki aksilik, binanın çökmesine, parçalanmasına ya da hiçbir işe yaramayan bir tuğla yığınına dönmesine sebep olabilirdi. Fakat "tesadüfler", "rastlantılar" ve "doğal şartlar" hem zeki, titiz bir mühendis, hem disiplinli sorumluluk sahibi bir ustabaşı, hem de gayretli, maharetli bir işçi gibi çalışmışlar, muhteşem bir uyum ve işbirliği göstermişlerdir.
Sözü daha fazla uzatmayalım, eğer bu hikayeye inandıysanız, bu kadar açıklamadan sonra, şehirdeki diğer binaların, tesislerin, yapıların, yolların, kaldırımların, altyapı, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu da siz düşünüp bulabilirsiniz. Hatta eğer biraz teknik bilginiz varsa, örneğin şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yapılarla uyumu" hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik son derece "bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz. Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.
Ancak böyle bir durumun insanın kendi akılsızlığını tescil etmekten başka bir anlamı yoktur. Çünkü her mantıklı insan bilir ki, değil bir şehir ya da bir bina, bir kağıdın üzerindeki düzgün bir harf bile tesadüfen oluşmaz. Bunlar, ancak bilinçli bir tasarımın sonucunda oluşurlar. Tesadüfler ise sadece karmaşa doğurur.
 
Hücrenin İçindeki Dünya

İşte eğer bir kimse canlılığın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi ilkel dünya şartlarında tesadüflerle oluşan bir hücreden başladığına inanıyorsa, yukarıdaki şehrin hikayesine de rahatlıkla inanabilecek bir akılsızlığa sahip olması gerekir. Çünkü, tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine sahiptir: Hücrenin sarfettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.
Hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuarlarında bile yapay olarak—başka canlı hücrelerden sağlanan hazır organellerin biraraya getirilmesi dışında—sentezlenmesi mümkün olmamıştır. Hücrenin yapıtaşı olan aminoasitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre, mitokondri, ribozom, vs. gibi hücrenin tek bir organeli bile oluşturulamaz. Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre yalnızca bir hayalgücü ve fantezi ürünü olarak kalmıştır.
 
Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor

Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü değil hücrenin, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 aminoasitten oluşan proteinlerin binlerce aminoasitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde bulunan ve herbirinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir aminoasit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin "tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza girmektedir.
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca "1" tanesi bu sözkonusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir. Diğer bir deyimle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de 1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1" ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir ihtimaldir. Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise bu "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok ötesindedir.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde, proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yeralırlar. Herbiri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yaparlar.
Görüldüğü gibi evrim, yegane "açıklaması" olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir.
Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen otoritelerinden olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle ifade etmektedir:
Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Ev rim, Ankara: Meteksan Yayınları 1984, s. 61)
Demirsoy, üstteki satırlarının ardından, "bilimsel amaca daha uygun" olduğu için kabul ettiği bu olasılığın ne denli gerçek dışı olduğunu şöyle itiraf eder:
... Sitokrom-C'nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır —maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek—.(Ibid.)
 
Sol-Elli Proteinler Çıkmazı

Evrimcilerin, canlıların oluşumunu tesadüflerle açıklama çabasını çıkmaza sokan faktörlerden biri de proteinlerin bir çeşidi olan "levo" (sol elli) proteinlerdir.
Önce levo protein kavramına açıklık getirelim.
Bütün aminoasitlerin ana gövdesini, bir karbon atomuna bağlı azot ve hidrojen atomlarından meydana gelen bir bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün aminoasitlerde tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve "R grubu" adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her aminoasitte farklıdır. Aminoasite kendine has özelliğini veren de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) aminoasitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ elli) aminoasitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin de oluşma şansı % 50'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin "optik izomerleri" adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya sahiptirler.
Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (% 50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan 20 temel aminoasitten her biri, doğada levo ya da dextro biçimlerinde bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo aminoasitlerden meydana gelmektedir. Hatta bazı deneylerde bakterilere dextro aminoasitlerden verilmiş, ancak bakteriler bu aminoasitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo aminoasitleri inşa etmişlerdir.
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar. Canlılığın rastlantılarla oluşmuş olduğu kabul edildiğinde, böyle bir seçiciliğin nasıl varolduğu sorusu kesinlikle cevapsız kalmaktadır. Tabiatta her iki cins aminoasit de eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan da aminoasitler, bir diğeriyle mükemmel bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo aminoasitlerinden oluşması nasıl açıklanabilir?
Açıkça görüldüğü gibi, proteinlerin bu yeni özelliği, evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden çıkılmaz hale getirir: "Anlamlı" bir proteinin meydana gelmesi için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca bunu oluşturan aminoasitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu aminoasitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ elli aminoasit bulunmaması da zorunludur. Çünkü aminoasit dizisine eklenen hatalı bir dextro aminoasitin yanlış olduğunu tesbit ederek onu zincirden çıkaracak herhangi bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir. Bu yüzden tek bir dextro-aminoasitin bile levo-aminoasitlerin arasına karışmamış olması gereklidir. Bu da tesadüf ve rastlantı kavramlarını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki aminoasitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-elli ya da sağ-elli olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.(Fabbri Britannica Bilim Ansiklopedisi, Cilt:2, Sayı 22, s. 519.)
Bir para milyonlarca kez havaya atıldığında hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf "bilinçli bir müdahale"nin varlığını kabul etmek istemedikleri için, tesadüfe sığınmaktadırlar.
Aminoasitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de geçerlidir. Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan bütün aminoasitlerin tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir. Bu da tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur.
Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılıklarla kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 aminoasitten oluşan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-aminoasitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400'de, yani 10120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bir karşılaştırma yapmak için, evrendeki elektronların sayısının bu sayıdan çok daha küçük bir sayı, yaklaşık 1079 olarak hesaplandığını da belirtelim. Bu aminoasitlerin gereken dizilimi ve işlevsel biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
 
Peptid Bağları Çıkmazı

Aminoasit molekülleri, kendi aralarında çeşitli kimyasal bağlarla birleşebilme özelliğine sahip moleküllerdir. Ancak proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid" bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerden meydana gelirler. Yapılan araştırmalar aminoasitlerin kendi aralarındaki rastgele birleşmelerinin ancak yaklaşık % 50'sinin peptid bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla aynen bir proteini oluşturacak aminoasitlerin yalnızca sol elliler arasından seçilmelerinin zorunluluğu gibi, her aminoasitin de kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması gerekliliğini de ayrıca hesaba katmak şarttır.
Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor: Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün "tesadüfen" kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak bu noktada da evrim bir kez daha çıkmaza girer. Çünkü bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda içinde bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp, çok özel şartlarda korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki şartların etkisiyle parçalanacak ya da başka asitler, aminoasitler ya da kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek, yararsız, bambaşka bir madde haline dönüşecektir.
 
Canlılığın Ortaya Çıkışına Cevap Arayan Evrimsel Çırpınışlar


"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı" sorusu evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye çalışırlar. Konuyu, "ilk canlılık tesadüfi bir takım faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu" gibi sözlerle geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir. Paleontolojik evrim konularının aksine, bu konuda çarpıtmalar ve taraflı yorumlarla teorilerine yontabilecekleri fosiller de yoktur ellerinde. Bu nedenle, evrim teorisi daha başlangıç noktasında çok açık bir biçimde çürümektedir. Bu konuyu aşağıda detaylıca anlatacağız.
Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması, teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı kalmaz.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği, uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı edilen bu problem giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi çalışmayla aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama getirmeliydiler?
Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci bilimadamı ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuar deneyleri yaptılar. Hayatın orijini konusunda evrimcilerin en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılan deney oldu.
Evrim sürecinin ilk aşaması diye öne sürülen moleküler evrim tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane "delil" işte bu deneydir. Aradan onlarca yıl geçmesine, büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Bu tür çabaların kendilerini desteklemediğinin, aksine sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler benzeri deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Sonuçta evrim teorisi, değil türlerin oluşumuna, daha canlıların yapıtaşı olan hücreleri meydana getiren tek bir protein molekülünün bile tesadüfen nasıl oluştuğuna bir açıklama getirememektedir. Yani evrim daha protein aşamasında kitlenmekte, çıkmaza girmektedir. Buna rağmen bu deney, bugün bile ders kitaplarında canlıların ilk oluşumunun evrimsel açıklaması olarak okutulmaktadır.
 
Miller'in Deneyi
Stanley Miller, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Chicago Üniversitesi'ndeki hocası Harold Urey ile birlikte birtakım mikrobiyolojik araştırmalara girişti. Hedefi, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada canlılığın kendiliğinden ve tesadüfen oluşabileceğini göstermekti. Canlıların en küçük yapıtaşları olan aminoasitlerin "tesadüfen" oluşabileceklerini ispatlayan bir deney yapmaya karar verdi.
Miller bu amaçla, ilkel dünyanın oluşumunda varolduğunu tahmin ettiği —ancak daha sonraları gerçekçi olmadığı anlaşılacak olan— bir atmosfer ortamını laboratuarında kurdu ve çalışmalarına başladı. Deneyinde ilkel atmosfer olarak kullandığı karışım amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşuyordu.
Miller, metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerini biliyordu. Bunları birbirleriyle reaksiyona sokmak için dışardan enerji takviyesi yapmak gerektiğinin de farkındaydı. Bu nedenle bu enerjinin ilkel atmosfer ortamında yıldırımlardan kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu varsayıma dayanarak da, yaptığı deneylerinde yapay bir elektrik deşarj kaynağı kullandı.
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 °C ısıda kaynattı, öte yandan da bu sıcak ortama elektrik akımı verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini gözledi.
Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı ve çok büyük bir başarıymış gibi lanse edildi. Bu deneyin kendi teorilerini kesinlikle doğruladığına inanan evrimciler, bundan aldıkları cesaretle hemen senaryo üretme işine giriştiler. Miller sözde, aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini ispatlamıştı. Buna dayanarak, sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre, ilkel atmosferde meydana gelen aminoasitler, daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "her nasılsa" bir şekilde oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek ilkel hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Senaryonun en büyük dayanağı ise Miller'ın deneyiydi.
Oysa Miller deneyi geçersizliği pek çok noktadan kanıtlanmış bir göz boyamadan başka birşey değildi.
 
Miller'in Deneyi Geçersiz Çıkıyor

Neredeyse elli yaşına giren bu deney, birçok yönden geçersizliği kanıtlandığı halde, bugün hala canlılığın sözde kendiliğinden oluşumu hakkındaki en büyük kanıt olarak evrimci literatürdeki yerini korur. Oysa Miller deneyi önyargılı ve tek taraflı evrimci mantığıyla değil de gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde, durumun evrimciler açısından hiç de o kadar umutlandırıcı olmadığı görülür. Çünkü hedefini, ilkel dünya koşullarında aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak olarak gösteren deney, birçok yönden bu hedefle tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha ederdi.
Halbuki ultraviyole, yıldırımlar, çeşitli kimyasallar, yüksek oksijen miktarı vs. gibi unsurları içeren ilkel dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin varolduğunu düşünmek bile anlamsızdır. Bu mekanizma olmadan, herhangi bir çeşit aminoasit elde edilse bile bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardır. Kimyager Richard Bliss bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:
Miller'ın aletlerinin can alıcı kısmı olan "soğuk tuzak", kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri toplama ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı.Richard B. Bliss, Gray E. Parker, Origin of Life, California: 1979, s. 14.

Evrim hakkındaki eleştirel çalışmalarıyla tanınan Henry Morris de, durumu şöyle açıklıyor:
Miller aygıtlarına aminoasitleri oluştuğu anda yakalayacak bir ilave yaparak onları üretildikleri ortamdan ayırmıştır. Eğer böyle yapmasaydı aynı atmosferik şartlarda o aminoasitler hemen parçalanacaklardı. Halbuki Miller'ın bu koruyucusuna benzeyen bir araç ilkel yeryüzünde yoktu.S. L. Miller, "Production of Amino Acids Under Possible Primitive Earth Conditions", Science, Sayı 117, 1953, s. 258.


Nitekim Miller, aynı malzemeleri kullandığı halde soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir aminoasit bile elde edememişti.


2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Bu gerçeği, 1980'li yılların ortalarına doğru konuyla ilgilenen bazı jeologlar ortaya çıkardılar. Buna göre, Miller yapay ortamında olması gereken azot ve karbondioksidi göz ardı ediyor, bunların yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih ediyordu.
Peki evrimciler neden ilkel atmosferde ağırlıklı olarak metan (CH4), amonyak (NH3) ve su buharının (H2O) bulunduğu konusunda ısrar etmişlerdi? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asidin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin M. Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler. Kevin McKean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7

Philip Abelson da metan/amonyak modelinin geçersiz olduğunu şöyle vurgular:
Metan ve amonyak gazlarını içeren bir ilkel atmosfer hipotezinin sağlam temellerden yoksun olduğu ortaya çıktı ve gerçekten de çürütüldü. Artık jeologlar bir başka alternatif görüş benimsediler. Atmosfer ve okyanuslar, volkanlardan çıkan gazlardan oluşmuşlardı.Philip H. Abelson, "Chemical Events on the Primitive Earth", National Academy of Science Proceedings, Sayı 55, 1965, s. 1365

Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği ortaya çıkmıştı.
Peki bu gazlar kullanılarak yapılacak deneylerde aminoasit elde edebilmek mümkün müydü? Amerikalı bilimadamları J. P. Ferris ve C. T. Chen'in araştırmaları bu soruya gerekli yanıtı verdi. Ferris ve Chen karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile elde edemediler.J. P. Ferris, C. T. Chen, "Photochemistry of Methane, Nitrogen, and Water Mixture As a Model for the Atmosphere of the Primitive Earth", Journal of American Chemical Society, Cilt 97, Sayı 11, 1975, s. 2964.

Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7.

3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, aminoasitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Bu gerçek, yapılan jeolojik incelemelerde bulunan ve yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan dünyanın en eski taşlarından anlaşıldı. Taşlarda, okside olmuş demir ve uranyum birikintileri vardı.
Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da vardır. Yapılan çalışmalar, güneşin o dönemde evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını yaydığını göstermiştir. Bu ışınların, ilkel atmosferdeki su buharını ve karbondioksiti (fotodissosiasyon yoluyla) ayrıştırarak oksijen açığa çıkarmaları ise kaçınılmazdır. Bu da ilkel atmosferdeki oksijen miktarının gözardı edilemez miktarlarda olduğu anlamına gelmektedir. Charles Davidson'ın hesaplarına göre ilkel atmosferde en az 200 milyar ton oksijen bulunmalıdır. (Charles F. Davidson, "Geochemical Aspects of Atmospheric Evolution", National Academy of Science Proceedings, Sayı 53, 1965, s. 1200) Bu miktardaki oksijen ise aminoasitlerin oluşmasına kesin olarak engel olacaktır.R. T. Brinkman, "Dissociation of Water Vapor and Evolution of Oxygenic the Terrestrial Atmosphere", Journal of Geophysical Research, Cilt 74, Sayı 23, 1969, s. 5366.

Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılar. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti.
Diğer taraftan, —henüz ozon tabakası varolmadığından— çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına karşı korumasız olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır.
4- Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, bunlardan çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştu. Aminoasitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda dextro aminoasit çıkmıştı. Bu aminoasitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu. Çünkü dextro-aminoasitler canlı yapısında kullanılamayan aminoasitlerdi. Amerikalı biyologlar Richard B. Bliss ve Gray E. Parker bu noktayı şöyle açıklarlar:
Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri (levo aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı anda evrime müdahale eden dextro aminoasitlerden oluşmuş uzun bir zincir de elde etmişti(Richard B. Bliss, Gray E. Parker, Origin of Life, California 1979, s. 25.)
Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki aminoasitlerin oluştuğu ortam canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller deneyinin, canlılığın ilkel dünya şartlarında tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamak gibi bir iddiası olamaz. Olay, aminoasit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuar deneyinden başka birşey değildir. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım oranları aminoasitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı, ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı, tahrip edici ya da aminoasit oluşumunu engelleyici unsuru barındırmayacak ve içeri sızmasını önleyecek biçimde izole edilmiştir. Aminoasitlerin yapısında bulunan üç-beş elementten başka ilkel dünyada mevcut olan ve reaksiyonların seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir. Kaldı ki hazırlanan ideal laboratuar koşullarında bile, oluşan aminoasitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ancak bu sorun da aminoasitleri oluştukları anda ortamdan ayıracak bir başka yapay düzenekle (cold trap) halledilmiştir.
Aslında bu deneyle evrimciler, bir anlamda evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, aminoasitlerin tesadüfen değil, ancak bütün koşulları özel olarak ayarlanmış kontrollü bir laboratuar ortamında, bilinçli müdahaleler sonucunda elde edilebileceğini gözler önüne sermiştir.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, ancak yaratılış olabilir. Bu nedenle de canlılığin her aşaması, bizlere Allah'ın varlığını ve gücünü kanıtlayan bir delil niteliğindedir.
 
İlkel Dünya Ortamı ve Proteinler

Daha önce saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen evrimciler, aminoasitlerin ilkel dünya ortamında kendi kendilerine nasıl oluşabildikleri sorununu, Miller deneyi ile geçiştirmeye çalışırlar. Bu uydurma deneyle, bugün bile, bu sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim vererek insanları yanıltmaya devam etmektedirler.
Ancak canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının ikinci aşamasında, evrimcileri, aminoasitlerin oluşumuyla kıyaslanmayacak derecede büyük bir problem beklemektedir: "Proteinler". Yani yüzlerce farklı aminoasitin belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek oluşturdukları canlılığın yapıtaşları.
Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını öne sürmek, aminoasitlerin tesadüfen oluştuklarını öne sürmekten çok daha akıl ve mantık dışı bir iddiadır. Aminoasitlerin, proteinleri oluşturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birleşebilmelerinin matematiksel imkansızlığını az önce olasılık hesapları ile inceledik. Şimdi ise protein oluşumunun kimyasal olarak da ilkel dünya koşullarında mümkün olmadığını göreceğiz.


Le Châtelier Prensibi

Aminoasitler protein oluşturmak üzere kimyasal olarak birleşirken, aralarında "peptid bağı" denilen özel bir bağ kurarlar. Bu bağ kurulurken bir su molekülü açığa çıkar.
Bu durum, ilkel hayatın denizlerde ortaya çıktığını öne süren evrimci açıklamayı kesinlikle çürütmektedir. Çünkü, kimyada "Le Châtelier" kanunu olarak bilinen kanuna göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün değildir. Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun gerçekleşebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma ihtimali en düşük olanı" olarak nitelendirilir.
Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve aminoasitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, aminoasitlerin, bir sonraki aşamada, birleşerek proteinleri oluşturması için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır. Richard E. Dickinson Scientific American'da şöyle yazar:
Eğer protein ve nükleik asit polimerleri öncül monomerlerden oluşacaksa polimer zincirine her bir monomer bağlanışında bir molekül su atılması şarttır. Bu durumda suyun varlığının polimer oluşturmanın aksine ortamdaki polimerleri parçalama yönünde etkili olması gerçeği karşısında, sulu bir ortamda polimerleşmenin nasıl yürüyebildiğini tahmin etmek güçtür.13
Öte yandan, evrimcilerin bu gerçek karşısında ağız değiştirip, ilkel hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri de imkansızdır. Çünkü ilkel atmosferde oluştukları varsayılan aminoasitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane ortam denizler ve okyanuslardır. Karada ultraviyole yüzünden parçalanırlar. Le Châtelier prensibi ise denizlerdeki oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu da evrim açısından bir başka çıkmazdır.
 

warchild

New member
Anlattığınız şehrin oluşma ihtimali elbette oldukça düşüktür.Ancak şunu kavrayınız ki tek hücreli canlıların oluşumu ile tuğlanın oluşumunu,türlerin evrimi ile de şehir inşasını özdeşleştirmek bilimle alakası olmayan bir benzetmedir.Bu da sizin bilimle aranızın ne kadar açılmış olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Ayrıca size bu imkansız şehrin oluşmasından daha imkansız bir hikaye anlatacağım: "And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16 ayetler.) " Size bir yerlerden tanıdık gelmeli bu :)

Ayrıca akıllı tasarımı bana savunmayınız lütfen.Maddi evrenin kendi dışındaki bir güç tarafından bilinçli bir şekilde yaratıldığı fikri, aklı evrime yatan ve bu konudaki bilimsel açıklamaları kabul eden kesim için bile ikna edici görünebilir. Kutsal kitaplardan alınma yaratılış fikrinin okullardaki bilimsel ders kitaplarına sokulmasının uygun olmayacağını düşünen pek çok kişi için bile, evrenin tasarlanmış olduğu ve evrende bu konuda deliller bulunduğunu iddia eden ve argümanlarını bilimsel yaratılışçılığa göre çok daha sofistike biçimde ortaya koyan "zeki tasarım" fikirlerinin en azından ortaöğretim ders kitaplarına sokulmaya layık görülmesi mümkündür. Zaten "zeki tasarım" sözde teorileri ortaya çıkaranların da amacı budur.


Modern fiziğin ve kozmolojinin, evrenin altında tasarım ve zeka bulunduğuna dair veriler ürettiği iddialarını popüler medyada bir süredir görmeye alıştık. Benzer ifadelerin okullardaki ders kitaplarına da alınması gerektiğine dair kampanyaların yürütülmeye başlaması yakındır, hatta bazı yerlerde başlamıştır bile. Halbuki, bilim böyle bir şey ortaya çıkarmamıştır. Öğrenci velileri ve öğretmenlerin, evrimin bilimsel bir gerçek olduğu konusunda bilgilendirilmeye devam edilmesinin yanında, bilimin hiç de böyle bir "zeki tasarım" sonucu ortaya çıkarmadığına dair de bilgilendirilmeleri gerekmektedir.


İşin aslı, bilim eğer bir şey gösterdiyse, daha çok bunun tersini göstermiştir. Astronomik gözlemler, dünyanın evren içinde plajdaki bir kum tanesinden bile önemsiz bir nokta olduğunu göstermeye devam etmektedir. Yaratılmış ve insan merkezli bir evren fikrinin geçersizliği neredeyse artık kesin olarak ortaya çıkmıştır. Böyle bir ihtimalin tamamen sıfır olduğunu söylemek için henüz erken olmasına rağmen, kozmoloji ve fiziğin bugünkü göstergeleri kesinlikle böyle bir kabulü gerektirmemektedir. Dahası, maddenin hiçlikten ortaya çıkışına ve tasarım olmaksızın nasıl organize olduğuna dair bazı göstergeler yeni yeni ortaya çıkmaya ve anlaşılmaya başlanmıştır.


Evrimciler, yaşamın kompleksliğine dayanan tipik yaratılışçı argümanları çürütmeyi ve yaşamın dünyadaki ilkel koşullarda doğal süreçlerle nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklamayı başarmışlardır. Bu açıklamalar rasyonel düşünen herhangi birini ikna edecek kadar başarılıdır.


Fakat dünyadaki biyolojik evrim hala daha önceden varolan parçacıklara ve fizik kanunlarına bağlıdır. Ve "zeki tasarım" savunucuları, yeni argümanlarını geliştirirken bu noktaya odaklanmışlardır. (En azından evrim gibi bilimsel bir gerçeği reddetmeye dayanmadığından, bunun diğerine göre biraz daha zararsız olduğu belki söylenebilir, fakat bu da içinde yanıltıcılık taşıdığından, bilimsel açıdan zararlıdır). İnançlı kesimin entellektüel tartışmalardaki bu geri çekilme sürecinin bu noktalara kadar gelmesi, bir açıdan sevindiricidir ve bilimsel açıklamaların teoloji karşısındaki üstünlüğünün bir başka göstergesidir.


Şimdi, bu konudaki bazı iddialara ve verilen bazı örneklere değinelim.


Örneğin, yaratılışçılar tarafından sıkça örnek olarak verilen ve DNA’nın şans eseri oluşma olasılığını 10E40000 olarak veren (Hoyle, 1981) Fred Hoyle'un yaptığı hesaplamayı ele alalım. Bu hesap doğru, fakat oldukça yanıltıcıdır. DNA tamamen şansa dayalı olarak oluşmamıştır. Şans ve doğa kanunlarının bir kombinasyonu sonucu ortaya çıkmıştır. Sadece rastlantı eseri oluşmuş olsaydı, bu hesap doğru olurdu.


Fizik kanunları şu an bildiğimiz şekilde olmasaydı, bugün bildiğimiz şekliyle yaşam 6 milyar yıl gibi bir sürede dünyada ortaya çıkamazdı. Elektron ve protonları atom çekirdeğinde bir arada tutmak için nükleer kuvvet, atom çekirdeği ve elektronları bir arada tutmak için elektromanyetik kuvvet ve bunun sonucunda ortaya çıkan atomları (madde) bir arada tutmak için de çekim kuvveti gereklidir. Bu kuvvetler ve onlar arasındaki ilişkilerin doğal sonucu olarak big bang'dan beri yıldızların merkezinde periyodik sistemde gördüğümüz değişik elementler sentezlenmiş ve süpernova patlamalarıyla bu elementler uzaya yayılmıştır. Uzayda, bu elementler çekim gücünün etkisiyle küçük gezegenler olarak bir araya gelmiştir. Sonuçta bazı yıldızların etrafındaki bazı gezegenlerde de yine aynı kuvvetlerin ve onların uzantısı olan doğa yasalarının etkisiyle biyolojik evrim başlamış ve bugün hayat adını verdiğimiz kompleks organizmalar ortaya çıkmıştır.


Son dönemlerde, yaratılışçı teologlar, hatta birkaç fizikçi, evrendeki fiziksel sabitlerin ve doğa kanunlarının hayatın ortaya çıkmasına sebebiyet verecek şekilde özel olarak ince bir şekilde ayarlanmış olduğu iddiasını dile getirmeye başladılar. (Barrow, 1986; Rolston III). eğer temel kuvvetlerin gücünde veya temel parçacıkların kütlelerinde şu anki değerlerden ufak sapmalar meydana gelmiş olsaydı evren ya tamamen hidrojenden, ya da başka bir durumda tamamen helyumdan meydana gelecekti. İki durumda da ağır elementlerin, dolayısıyla yaşamın ortaya çıkma şansı olmayacaktı. Benzer şekilde, eğer çekim kuvveti elektromanyetik kuvvetten çok daha küçük olmasaydı, yıldızlar karmaşık molekülleri ortaya çıkarmaya yetecek kadar yaşamayacaktı.


Hoyle'unkine benzer bir başka hesaplama örneği matematikçi Roger Penrose'un evrenin bildiğimiz özelliklerle ortaya çıkma olasılığını 10E10E123'te 1 olarak hesaplamasıdır. (10'un yanında 10 üzeri 123 tane sıfır). Fakat ne Penrose, ne de herhangi biri başka özelliklerle sahip farklı evren olasılıklarının kaç tanesinin başka bir tür de olsa, belli bir "hayat"a sebebiyet verebileceğini bilemez. Eğer yarısıysa, o durumda hayatın ortaya çıkma ihtimali %50 olur. Mantık yürütmelerindeki bu eksik halkayı görmeyen "zeki tasarım”cılar, evrenin antropik rastlantılar adını verdikleri özelliklerle, bilinçli olarak insanların ortaya çıkmasına yol açacak şekilde yaratıldığını öne sürdüler.


Belki evren gerçekten de bizi ortaya çıkartmak için yaratılmıştır. böyle bir olasılığı tartışmaya, - tartışma rasyonel, eleştirel ve objektif olduğu surece - itirazımız yoktur elbette. Tanrı’nın varlığına dair delil istendiğinde, inanırlar tarafından en yaygın biçimde ortaya konan argüman hala "Tüm bunlar şans eseri nasıl ortaya çıkmış olabilir?" sorusudur. Yazının başında da değindiğimiz gibi, evrim tek başına buna cevap veremez, çünkü evrim doğa kanunlarının varlığını gerektirir.


doğa yasalarının bilinçli bir yaratıcı olmadan nasıl bu şekilde olabildiğine değinmeden önce, yukarıdaki olasılık hesaplarıyla ilgili bir açıklama yapalım. Voctor J. Stenger (Stenger 1995, chapter 8) evrensel sabitlerin değerlerini rastlantısal bir dağılıma tabi tutarak, ortaya çıkabilecek değişik evren olasılıklarının yüzde kaçında belli bir maddesel kompleksliğin, dolayısıyla olası bir yaşamın ortaya çıkabileceğini hesaplamış ve elde ettiği örnek evrenlerin neredeyse tümünün (bazı istisnalar hariç), yasam adı verilebilecek belli bir kompleksliğe yol açabileceğini tespit etmiştir. Bu çalışmasında Stenger, fiziksel sabitlerin değerlerini rastlantısal olarak değiştirmiş ve her durum için atomların büyüklüğü, yıldızların ömrü, vs. gibi değişik verileri hesaplamıştır.


Bir deste iskambil kağıdını her dağıttığınızda ortaya başka bir el çıkacaktır ve bu spesifik elin çıkma olasılığını hesapladığınızda karşınıza çok küçük bir rakam çıkar. Fakat ortaya çıkacak ellerin büyük çoğunluğu, belli bir oyun için (örneğin poker) anlamlıysa, belli bir dağıtmada, bu oyun için anlamlı olan bir elin ortaya çıkma olasılığı çok yüksek olacaktır.


Dikkat edin, bu hesap, birden fazla evrenin varlığını şart koşmamaktadır, ki bu tür olasılığı dikkate alan kozmolojik teoriler de mevcuttur. Stenger'in hesabında tek bir evren vardır ve göstermeye çalıştığı, ortada evrendeki yaşamın ortaya çıkma olasılığının çok düşük olduğunu ve evrende yaşamın ortaya çıkması için ince bir ayar gerektiğini düşünmemize yol açacak geçerli bir gerekçe bulunmadığıdır.


***


Peki doğa kanunlarına ne demeli? Doğa kanunlarının varlığı, evrendeki zeki bir tasarımın kanıtı olabilir mi?


Bunu anlamak için önce "doğa kanunu" teriminin kaynağındaki önyargıyı anlamamız gerekiyor. Newton mekanik ve yerçekimini geliştirdiğinde "Tanrı tarafından doğaya yerleştirilmiş kanun" fikri Newton'un tüm düşünce biçimine yerleşmişti (içinde yetiştiği kültür tarafından empoze edilmişti). Bugün bile medyada, popüler kültürde ve hatta bazı bilim adamlarının zihninde bilim bir bakıma "Tanrı'nın düşüncelerini anlamak" biçiminde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla "kanun" sözcüğünün içinde barındırdığı "bilinçli biri tarafından icat edilen kural" kavramı, bilimi ve doğa kanunlarını algılayışımızda insanların zihnine yerleşmiştir.


Halbuki doğa kanunlarının koyulan kurallarla ilgisi yoktur. Doğa kanunları dediğimiz şeyler duyularımız ve cihazlarımızla yaptığımız gözlemleri basit ve ekonomik olarak tasvir etme girişimimizden başka bir şey değildir. Fakat dikkat ediniz, bu dünyanın nasıl işlediğini biz belirliyoruz anlamına gelmediği gibi, doğada hiçbir düzen yoktur anlamına da gelmez.


Fakat bu düzen ve doğa kanunu adını verdiğimiz kuralların pek çoğunun aslında doğada gözlediğimiz ve normalde sözünü dahi etmediğimiz basitlik ve homojenlikleri ifade ettiğini bugün yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Örneğin, enerji, momentum ve açısal momentumun korunumu yasalarının aslında uzay ve zamanın homojenliğinin birer ifadesi olduğu anlaşılmıştır. Termodinamiğin birinci yasası (enerji korunumu), zamanda kendine has ve diğerlerinden farklı bir özel anın bulunmadığının ifadesinden başka bir şey değildir. Momentum korunumu, uzayda diğerlerine tercih edilen özel bir noktanın veya mekanın bulunmadığının bir ifadesidir. Diğer korunum kanunlarının her biri de basitlik ve homojenliğin ifadeleridir.


Homojen bir evren, ki akla gelebilecek evrenlerin en basitidir, kaza sonucu oluşması en muhtemel türde bir evrendir. Ki bu tür bir evrende pek çok "korunum" yasaları otomatik olarak oluşacaktır.


Diğer daha karmaşık ve evrenselliği daha az olan doğa yasaları ise rasgele bozulmuş simetrilerden kaynaklanmaktadır. Evrende korunmayan bir nicelik gözlediğimizde, işin içine uzaysal simetriyi bozan bir "kuvvet" kavramı girmektedir. Bu yolla, doğadaki kuvvetlere ilişkin olan ve evrene yapı ve şekil kazandıran kanunlar, evrende big bang'dan sonraki ilk zamanlarında, kendiliğinden, rasgele ve rastlantısal olarak bozulan simetrilerin ürünüdür. Bunu su buharından kar taneciklerinin oluşumuna, ya da curie sıcaklığından daha soğuk bir değere kadar soğutulan bir demir parçasının manyetize oluşuna benzetmek mümkündür.


Kısacası doğa kanunları fikrine yakından bir bakış da evren için "zeki tasarım" iddialarını destekleyecek bir argüman ortaya koyamıyor. Hatta eğer bir şeye işaret ediyorsa, daha çok evrendeki homojenlik, basitlik, kendiliğindenlik ve rastlantısallığa vurgu yapıyor. "Zeki tasarım" gibi bir ihtimalin gerçek olmasının olası oluşu yeterli değildir. Eğer böyle bir tezde ısrar edilecekse, durumun bu olduğuna dair somut göstergeler de gerekmektedir ve sunulan iddiaların hiçbiri bunu göstermeye yetmemektedir. Bu yönde yorumlanan verilerin fikirsel şartlanmalar ve önyargılı yorumlardan kaynaklandığı göze çarpmaktadır. Hatta bu verilerin ayrıntılı analizi daha çok ters yönde sonuçlar ima etmektedir. Felsefedeki Occam's razor (occam'ın bıçağı) prensibi gereği, gereksiz ve fazlalık faktörler açıklamalardan çıkarılır. Zeki tasarım gibi bir fikri dünya görüşümüze katmanın evrenin açıklanabilirliğine bir katkısı yoktur. Bu durumda böyle bir iddia fazlalıktır ve bilimsel bir açıklamada yeri yoktur.
 

warchild

New member
"And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16 ayetler.) Islam'ın kutsal kitabı Kur'an ilk insanın yaratılışını böyle anlatır. Daha bir çok surede aynı açıklamayı okuyoruz: "Hakikat Biz onları cıvık çamurdan yarattık."(Es Safaat,11), "O, insanı bardak gibi çınlayan kupkuru bir balçıktan yarattı."(Er-Rahman,14) Sad Sures'nde ise, insanın yaradılışından tedirginlik duyan şeytanla Allah tartışıyor:

"Rabbin o münazara zamanında meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın: Bütün melekler toptan secde etmişlerdi. İblise gelince, o büyüklük taslamış ve kafirlerden olmuştur. Allah: 'Ey Iblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandın mı?' dedi. Iblis :'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın' dedi." (Sad:71-76) Kur'an'a göre, Adem çamurdan yaratılmıştır, sonra onun kaburga kemiğinden Havva, sonra ikisinin birleşmesinden Habil ile Kabil. Öykü uzar gider.

Sıtkı Luksor Tapınağında

Sıtkı dinine bağlı bir gençti. Namazını, orucunu hiç kaçırmazdı. Imam Hatip mezunuydu. Bütün amacı daha da derinleşmekti. Süleymaniye'nin arka sokaklarında otururdu. Babası manifaturacıydı. Geceleri, Kur'an ve Hadis kitapları okurdu. Meraklı bir gençti, felsefeyle ilgilenirdi. Bütün düşüncesi, Mısır'da El-Ezher'de okumaktı. Babası sonunda kararını verdi. Elindeki avucundakiyle, Sıtkı'yı Mısır'a yollayacaktı. Oğlu, orada okuyacaktı. Dünyalar, Sıtkı'nın olmuştu. Mısır, Sıtkı'yı büyülemişti. Gezecek, görecek, araştıracaktı. Bir gün, ünlü Luksor Tapınağı'nı gezmeye başladı. Elinde bir katalog vardı. Sayfalarını karıştırdı. O ne? Ne kadar ilginç bir kabartma resmiydi. Hemen altındaki yazıyı yutar gibi okudu: "Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı Khnemu'yu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratırken görüyoruz."

Sıtkı'nın kafasında birden şimşekler çaktı. Soluğu kabartmanın önünde aldı. Aklına, Kur'an'daki sureler gelmişti. Kur'an, ilk insanın çamurdan yaratıldığını söylüyordu. İşte, önündeki kabartmada, öküz başlı Mısır tanrısı Khnemu, bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu. Hem de Kur'an ayetlerinin inişinden yüzyıllar öncesine ait bir kabartmaydı bu.."Allah, Allah.." dedi.

Düşüncelere daldı Sıtkı. Acaba, eski çağların, diğer uygarlıklarında yaratılış öyküleri nasıldı? "Tanrılara sormalı" diye düşündü. Sonra kendi kendine kızdı. Ne biçim şeyler düşünüyordu. Mısır'da öğle sıcağı ne kadar bunaltıcıydı. Gevşedi.

Luksor Tapınağının loş bir köşesinde tatlı hayallere bırakmıştı kendisini. Birden silkelendi, araştıracaktı. Sıtkı, eski efsaneleri, mitoloji ve arkeoloji kitaplarını topladı. Durmadan okuyor, kitap sayfaları arasından tanrıları çağırıyor, onlarla konuţuyordu.

Zeus da çamuru kullanmış "Ey yüce tanrı Zeus, in bakalım Olimpos dağından. Yanına Prometheus'u da al gel bakalım."

Böyle bağırıyordu Sıtkı, Olimpos Dağı'na karşı. Zeus da şaşırmıştı. Aşağıda bir ademoğlu kendisine emrediyordu.

Olacak iş miydi? Vardır bir hikmeti diye düşündü Zeus. Prometheus'u da yanına aldı, merakla indi.

"Önce sen anlat Prometheus, anlat bakalım insanı nasıl yarattın?"

"Ey ademoğlu, 2000 yılının adamı, anlatayım" dedi Prometheus. Falso vermemek için iyice düşündü ve söze başladı:

"Babam Titan Giapeto, Zeus ile savaş halindeydi. Ağabeylerim Menezius ve Atlas'ı, gaddar Zeus cezalandırdı. Ben savaşa katılmamıştım. Fakat, Zeus'u da hiç sevmedim. Çünkü, evrenin dört köşesinde yaşanan acılara tatsızlıklara karşı çok ilgisiz davranırdı Zeus. Nefret ederdim ondan. Sonunda kararımı verdim. Kendim gibi duygulu varlıklar yaratmalıydım.

Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum. Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk

ölümlü yaratıklar oluştu böylece."

"Ey Prometheus, neden çamuru kullandın?" diye sordu Sıtkı.

"Bilmem ki," dedi Prometheus. "Ben, önceki tanrılardan böyle gördüm. Böyle terbiye aldım. Örneğin, Zeus da böyle yaratmıştı insanı."

Onlar nereden bileceklerdi Sıtkı'nın ne düşündüğünü? Kur'an'ı okumamışlardı ki..Elindeki mitoloji kitabına baktı.

Prometheus, doğru söylüyordu. Hışımla Zeus'a döndü: "Sen anlat bakalım gaddar tanrı, sen nasıl yarattın insanı?"

"Namlı, şanlı Hephaistos'u çağırdım hemen, 'bir parça toprak al, suyla karıştır' dedim. 'İçine insan sesi koy, insan gücü koy. Bir varlık yap ki, yüzü ölümsüz tanrıçalara benzesin.' Koca Hephaistos, topal tanrı, hemen yaptı dediğimi. Bir kız biçimine soktu toprağı. Ses koydu içine. Ve, Pandora adını koydu. İşte, böyle yarattım insanı."

İyice terlemişti Sıtkı'nın karşısında Zeus. Koca yunan tanrısı, yalan söyleyecek değildi ya. Milattan önce 8.yüzyılda yazılan Hesiodos Destanı da aynen öyle anlatıyordu olayı.

"Ey Zeus, insanı yaratmak için çamurdan başka bir şey bulamadın mı?" diye sordu Sıtkı. Örneğin, demirden veya taştan yaratılsa, belki insanın mayası daha sağlam olurdu. "Bizde adet böyledir," dedi Zeus. "Benden önce,Marduk da böyle yaratmıştı insanı."

Sümerlerdeki ilk harç

"Peki, dönün bakalım yüce dağınıza," diye emretti Sıtkı. Bu sefer aklınaMarduk takılmıştı. Sümer tanrısıydı, Marduk.Mezopotamya'da yaşardı. Kitabına baktı. Ilk Sümer dönemine dayanan ve milattan önce 7. Yüzyıla ait olan tabletler, 1914-1929 yılları arasındaki arkeolojik kazılarda bulunmuştu. Oluşma tarihi dörtbin yıl öncesine uzanan Sümer Efsaneleri'nde, "Enuma-eliş Destanı"nda tanrı Marduk'tan söz ediliyordu. Sayfaları karıştırdı Sıtkı. Karıştırırken, Dicle ile Fırat'ın birleştiği bereketli topraklarda buldu kendini. "Marduuuk" diye bağırdı. Marduk hemen gelmişti. "Söyle derdini ademoğlu" dedi. "Olimpos'un tanrısı Zeus senden söetti.Anlat bakalım insanı nasıl yarattığını" dedi Sıtkı. "Bizim eski tanrılar, yaptığım işlerden dolayı teşekkür etmişlerdi bana. Hallerinden çok memnun olduklarını, ancak kendilerine hizmet edecek, tanrı niteliği taşımayan bir yaratığa ihtiyaçları olduğunu söylemişlerdi. Bunun üzerine, ben de Ea'nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu'nun kanıyla yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim."

Bu kadar da benzerlik olur mu iye düşündü Sıtkı. Yoksa Marduk palavra mı atıyordu? Kitabından "Enuma-eliş Destanı"nı buldu. Okudu. Hayret!..Sadece Enuma-eniş'te değil, Ullikumi, Sankhuniaton gibi diğer Sümer efsanelerinde de yaratılışın ilk harcı olarak çamur kullanılmıştı. Marduk'a teşekkür etti. "Kafamı iyice açtın sevgili Marduk" dedi. Marduk da şaşırmıştı. Kimdi bu ademoğlu? Nasıl olur da yüce tanrıları sorguya çekerdi? Zeus kendisine önceden haber vermiţti. "Aman dikkat et," demisti.

"Bu Sıtkı dedikleri 2000 yılının adamı." Marduk, "Ben de Aruru'yu arayayım" diye düşündü. "Ne de olsa dayanışmak zorundayız bu devirde. Ademoğulları işi azıttı."

Gılgamış'ta da yaratılış çamurdan

Sıtkı okuyordu, sürekli. Bir ara eline Gılgamış Destanı geçti. Daha önce okumuştu. Fakat yaratılış açısından hiç incelememişti. "Okuyalım bakalım" dedi kendi kendine. Birden karşısında Aruru belirdi Sıtkı'nın. Bulunmaz fırsattı. "Ey yüce Aruru," dedi Sıtkı, "Bir inceleme yapıyorum, tüm tanrılara soruyorum, insanı nasıl yarattınız diye?" Aruru, hazırlıklıydı. Marduk'tan bilgi almıştı. Karşısındakinin kül yutmayacağını biliyordu. "En iyisi doğruyu anlatmak," dedi ve başladı konuşmaya: "Büyük gök tanrısı Anu -ki, kendisini ben yarattım- Uruk halkının ah ve figanlarını dinlemişti. Beni çağırdı. 'Sen,' dedi, 'Beni yarattın, şimdi de fikrimi yarat.' Bunu duyar duymaz, Anu'nun fikrini kalbimde yarattım. Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu yazıda, kahraman Engidu'yu yarattım. Çamurdan yarattığım Engidu, demir gibi serttir. Bütün gövdesi kıllardan simsiyahtır. Kadın gibi uzun saçları vardır." "Doğru söylüyor," diye düşündü Sıtkı. Gılgamış Destanı'nı hatırlamıştı. Fakat şimdiye kadar çamur meselesi ilgisini çekmemisti.

Simdi, hersey kafasında yerli yerine oturuyordu. Bereketli toprakların efsanelerinde ilk harç, çamurdu. Önce böcekten, olmayınca çamurdan..

Acaba uzak diyarların tanrıları da insanı çamurdan mı yaratmıştı? "Çinliler ilginçtir," diye düşündü Sıtkı. "Bir de onlara bakalım." Kitapları okumaya devam etti. Çin Efsaneleri bölümünü buldu. Tanrı Pen-gu'dan bahsediliyordu. "Pen-gu" diye seslendi. Zümrüdü Anka'nın kanadına binerek geldi Pen-gu. "Anlat bana yüce Pen-gu," diye sordu Sıtkı. "Sen nasıl yarattın insanı?"

"Ben çok kuvvetliydim," dedi Pen-gu. "Havayı toprak ve yeryüzü olarak ikiye böldüm. Sonra öldüm. Nefesimden rüzgarlar, sesimden gökgürültüsü, gözlerimden güneş ve ay, vücudumdan dağlar, kanımdan ırmaklar ve denizler, saçlarımdan yıldızlar, terimden de yağmur meydana gelmiş. Daha sonra çürüyen bedenimde kaynaşan böceklerden insanlar oluşmuş."

"Hah!" diye bağırdı Sıtkı. "İşte şimdi değişik bir öykü buldum. Demek Çinliler böcekten geliyorlar." "Daha bitmedi, sabırlı ol," diye seslendi yüce Pen-gu, bilge bir tavırla. Ve devam etti. "Zamanla gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığı yok etti. Bunun üzerine tanrıça Ngüho, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına itti ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı." "Hayret," dedi Sıtkı. "Demek Çin tanrıları da insanı çamurdan yaratmışlar." Pen-gu'ya tesekkür etti.

Tevrattan Kur'an'a:

Nereye al atmışsa, önüne çamurdan yaratılış çıkmıştı. Evet, hepsi birbirinden "kopya çekmiş"ti. Acaba, Tevrat ne diyordu?

İşte bulmuştu, okudu: "Ve Allah dedi: 'Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım/Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah'ın suretinde yarattı./Ve Rab Allah yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve Adam yasayan can oldu./Fakat adam için kendisine uygun yardımcı bulunmadı./Ve Rab Allah Adam'ın üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı./Ve Rab Allah Adam'dan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Adam'a getirdi.." Adem ile Havva'nın ilk günahları ve cennetten kovuluşları ile devam eden bu yaratılış öyküsü, hemen hemen aynen Kur'an'a geçmişti.

Neden Çamur?

"Neden çamur?" diye düşüdü Sıtkı. Kimbilir, belki de atalarımız, kendilerine son derece gerekli olan, tüm ihtiyaçlarını karşılayan su ve toprağa özel bir önem vermişlerdi. Su ve toprak birlrşince çamur oluyordu. Zaten günümüze değin gelen büyük efsaneler, soyut düşünce sistemleri, Dicle'nin, Fırat'ın, Nil'in, Indus'un, sulak ve bol çamurlu topraklarından yeşermişti. Büyük uygarlıklar yaratan bu topraklar, zengin efsanelere de yataklık etmişti. Bin yıllar öncesi insanlarının su ve toprağa olan bu şükran borçlarını anlamamak mümkün değildir.

Ortadoğu Tanrılarının Etimolojik Gelişimi:

Ortadoğu'da çeşitli dönemlerde yaşayan halkların tanrılarının adları ilginç bir evrim gösterir: Ibraniler'de kâh "Yehova" kâh "Elohim" olur. Tevrat'taki bu iki tanrı adı Yehova ve Eloha'nın geçtiği satırlara dayanılarak metin ayrılıkları saptanmış.

Aramice "elah" kelimesi ile Tevrat'taki bu "eloha" kelimesi, Incil'de Isa'nın ağzından, "Eloi, eloi, Lama sabachtani" (Tanrım, tanrım. Beni niçin bıraktın) biçiminde görülür. Islam öncesi Araplar'da erkek tanrı için kullanılmış olan "ilah" kelimesi de Islamiyet'ten sonra ufak bir gramer türetilmesi ile "Allah" olur. Kur'an'ın bazı surelerinde yer yer "ilah" kelimesine de rastlanır.

"Insan Çamurdan Yaratıldı" Efsaneleri Özeti:

Kutsal kitaplarda sözedilen "insanın çamurdan yaratıldığı" fikri, kutsal kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının, kutsal kitaplarin bir Tanrı/Allah-varsa eğer- tarafından değil, kendilerine peygamber adını veren zamanının toplum lideri olabilecek kabiliyette insanlar tarafından yazıldığının (hazırlandığının) somut bir göstergesidir. Bu efsane ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir:

1)Gılgamış Destanı: "Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu yazıda ,kahraman Engidu'yu yarattım."

2)Sümer'lilerin Enuma-eliş Destanı: "Bunun üzerine ben de Ea'nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu'nun kanıyla yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim."

3)Çin Efsanelerinden: "Bunun üzerine Tanrıça Ngüho yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına itti. Ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı."

4)Mısır'da Luxor Tapınağı'nda bulunan kabartma bir resim: "Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı Khnemu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratıyor."

5)Hesiodos Destanı. "Namlı, şanlı Hephaisdos'u çağırdım hemen. 'Bir parça topral al, suyla karıştır' dedim. 'İçine insan sesi koy, insan gücü koy."

6)Yunan Efsaneleri'nden: "Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum (Prometheus anlatıyor.) Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu böylece.)

7)Tevrat'tan: "Ve Rab Allah yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu."

8) Kur'an, Mü'minün 12-16: "And olsun ki Biz insanı süzme çamurdan yarattık."

9) Kur'an, Es-Safaat 11: "Hakikat Biz onları cıvık bir çamurdan yarattık."

10)Kur'an, Sad 71-76: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın."
 
birincisi benim bilimle bağım olmamasını iddia etemniz gerçekten aslı dğeildir benim imanımın temellrini bilimle güçlendirdim. ve ben bir yer bilimci olarak kurandan yararlanan biriyim ve bu yaralanmam devam edicek ve bu konuda yazılar bellidir .okumanızı tavsiye ederim...emrim teorisni kanun gibi göstermek yanıltır ki,şi çünkü evrimiler dahai bu düşünceye tam teslim olmamıştır ve ilginç kısmı darwin bile bunu tam benimsememişken ve ömrünün son aşamasında ateistlikten vageçmişken arkasından gelenlerin bu teoriyi kanun gibi göstermeleri ve bunun diretmeeleri okullarda okutma kampanyaları ilginç tabii; halbuki bakım evrim teorisi hakkında evrimciler nediyor;





CHARLES DARWIN'İN, TEORİSİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİNDEN;

Charles Darwin, evrim teorisini 1859 yılında yayınladığı The Origin Of Species By Means Of Natural Selection Or The Preservation Of Favored Races In The Struggle For Life (Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon veya Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla) isimli kitabı ile öne sürdü. Darwin "uzun bir argüman" olarak tanımladığı kitabında, canlılığın kökenini evrimsel gelişme ile açıklamaya çalışmıştı.
Kitabın tamamında, konuların ele alınışı son derece acemice ve bilimsel deneylerden veya gözlemlerden uzak, daha çok tahmin ve varsayımlar üzerine kuruludur. Darwin, Descent of Man (İnsanın Türeyişi) isimli kitabında da yine aynı bilimsel seviyede, insanın evrimi ile ilgili teorilerini açıklamıştır. Her iki kitapta da Darwin, teorisinin zayıflıklarını, tutarsızlıklarını itiraf etmiş, böyle bir varsayımın doğruluğu ile ilgili ciddi şüpheleri olduğunu sık sık tekrarlamıştır. Amerikalı fizikçi Lipson, Darwin'in bu korkuları hakkında şu yorumu yapar:
Türlerin Kökeni'ni ilk okuduğumda Darwin'in genelde sunulan tablonun aksine, kendisinden pek de emin olmadığını fark etmiştim. Örneğin "Teorinin Zorlukları" başlıklı bölüm, çok belirgin bir güvensizlik yansıtmaktadır. Bir fizikçi olarak, gözün nasıl ortaya çıkmış olabileceği yönündeki yorumları karşısında şaşkınlığa düştüm.
(. S. Lipson, "A Physicist's View of Darwin's Theory", Evolution Trends in Plants, Cilt 2, No.1, 1988, s. 6 )
Ayrıca, Charles Darwin'in oğlu Francis Darwin'in editörlüğünü yaptığı ve Darwin'in mektuplarının derlemesinden oluşan Life and Letters of Charles Darwin (Charles Darwin'in Hayatı ve Mektupları) adlı kitapta yer alan mektuplarda da Darwin birçok benzeri itirafta bulunmuştur. Bu kitapta, Darwin'in pek çok yakın arkadaşına veya dönemindeki bazı bilim adamlarına yazdığı mektuplar derlenmiştir. Bu mektupların birçoğu Darwin'in evrim teorisi ile ilgili itirafları ile doludur. Hatta Darwin, iddia ettiği konulardaki bilgi yetersizliğini sık sık dile getirmekten de çekinmemiştir.
Ne var ki, evrim teorisinin sahibinin bu teorinin doğruluğu ve kendi bilimsel seviyesi ile ilgili şüphelerinin bulunmasına ve büyük bir açık sözlülükle bunları itiraf etmesine rağmen, günümüz evrimcilerinin hem Darwin'den hem de evrim teorisinden bu kadar emin olmaları elbette düşündürücüdür.
Bu bölümde Darwin'in sadece genel olarak evrim teorisi ve kendisi ile ilgili itiraflarına yer verilecektir. Bunların yanı sıra Darwin'in bu iddiayı ortaya atarken içinde bulunduğu ruh hali de itiraflarında yer alacaktır. İşte Darwin'in kendi teorisinin çelişkili, tutarsız ve gerçek dışı bir iddia olduğu yönündeki kuşkuları:
Okur yapıtımın (Türlerin Kökeni) bu bölümüne varmadan önce bir yığın güçlükle karşılaşmış olacaktır. Bunların bazıları bugüne dek üzerlerinde belirli bir ölçüde duraksamadan düşünemediğim kadar çetindir.(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Be?inci Baskı, Ankara 1996, s. 185 )
Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim.(Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 528 )
Bu çalışmaların (Türlerin Kökeni için kullandığı çalışmaları), bunları yaparken harcadığım zamana değip değmediğinden şüphe ediyorum.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.315 )

Görüşlerimin, sayısız miktarda zorluklarla dolu olduğunu göremeyecek kadar kör olduğumu sanma...(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s. 395 )

Harvard'da biyoloji profesörü ve yakın dostu olan Asa Gray'a yazdığı bir mektubundan:
Oldukça iyi biliyorum ki, spekülasyonlarım meşru bilimin sınırlarının oldukça ilerisine uzanmıştır.(N.C. Gillespie, Charles Darwin and the Problem of Creation, 1979, s. 2 (Chicago üniversitesi kitabı))
E. Haeckel'e yazdığı mektubundan:
Evrim doktrinini yayarak çok müthiş bir iş yapmış olacaksın. Yararsız yapıların ileriki aşamalarda ortadan kalkmasıyla ilgili problem senin de kafanı karıştırdı mı? Bu problem son zamanlarda benim aklımı oldukça karıştırdı.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.358 )
Fox'a yazdığı mektubundan:
Doğanın tamamı gerçekten inatçı ve benim istediklerimi yapmıyor ve şu an sadece eski midyelerimden başka yeni hiçbir şey üzerinde çalışmak istemiyorum(.Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s.413)Bazen tamamıyla çöküntüye uğrayacağımdan korkuyorum...(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s.430 )

J. D. Hooker'a yazdığı mektubundan :
Bazen, yakında tamamen yenilgiye uğrayacağımdan şüpheleniyorum.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.152 )
Görüşlerime ters düşen bazı büyük zorlukları ortadan kaldırdığımı düşünüyorum, fakat bunların hepsi bir halüsinasyon olabilir. (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s. 439 )
Tamamen yanlış bir inancın içinde olduğumu düşünmeye başladım. Bana bu konunun on sene içinde tamamen unutulacağını söylediğinde haklıydı.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.117 )
Bana kitabımı soruyorsun, sana söyleyebileceğim tek şey intihar etmeye hazır olduğum; kitabın çok makul bir şekilde kaleme alındığını düşünüyordum, fakat şimdi tekrar yazılması gerektiğini anladım.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.501 )

Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasının ardından o kadar çok şey yayınlandı ki, bu bilgileri değerlendirip bir bütün haline dönüştürme gücüne ve akıl yeteneğine sahip olduğumdan şüphe ediyorum
.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s. 388 )

Lyell'e yazdığı mektubundan:

Çeşitli konularla ilgilenen pek çok insanın yıllardır bir illüzyon içinde olduğunu düşünerek oldukça seviniyorum. Sık sık üzerime soğuk bir ürperti geliyor ve kendi kendime bütün hayatımı bir fantaziye adayıp adamadığımı soruyorum.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s. 25 )
Robert Downs anlatıyor:
Darwin'in yaşı ilerledikçe din konusundaki görüşleri de değişti. Gençliğinde özel yaratılış fikrini hiç tartışmasız kabul ediyordu. Life and Letters adlı kitabında ise "insan uzak gelecekte şimdikinden çok daha mükemmel bir varlık olacaktır" diyordu. Sonra şu fikirleri de ilave ediyordu:
"Allah'ın varlığı hakkında hislere değil de akla bağlı bir başka nokta da, çok önemli bir konu olarak beni etkiliyor. Bu muazzam ve harikulade evreni, çok geriye ve çok ileriye bakabilme kabiliyeti bulunan insan da dahil olmak üzere, kör tesadüf veya zaruretin eseri olarak görmek çok güç, hatta imkansızdır. Böyle düşününce bir dereceye kadar insanınkine benzeyen zihin sahibi bir "İlk Sebep" aramak zorunda kalıyorum; bu bakımdan teist sayılabilecek bir insanım. Hatırladığıma göre, Türlerin Kökeni'ni yazdığım zaman bu inanç bende çok kuvvetliydi. O tarihten beri yavaş yavaş ve birçok dalgalanmalarla zayıfladı. Ama o zaman da şu şüphe ortaya çıkıyor: Benim inandığıma göre en aşağı hayvanlarınki kadar basit bir zihinden çıkmış olan bir akla, böyle büyük bir sonuç çıkardığı zaman güvenilir mi?" ;(Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, Tur Yayınları, İstanbul 1980, s. 289 )

Darwin bu noktada çaresizlik içinde ellerini açıyor ve şunları söyleyerek sözünü bitiriyor:
"Böyle karmaşık meselelere en ufak bir ışık dahi tuttuğumu iddia edemem. Herşeyin başlangıcındaki sır bizim için çözülemez bir halde duruyor; şahsen ben bir agnostik (bilinemezci) olarak kalmaktan memnunum." (Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, s.290 )
 
EVRİMCİLERİN DARWİN İLE İLGİLİ İTİRAFLARI

Charles Darwin'in eğitiminin ve bilimsel seviyesinin -özellikle de günümüz imkanları ile karşılaştırıldığında pek yüksek olduğu söylenemez. Darwin, Edinburgh'da başladığı tıp öğrenimi başarısızlıkla sonuçlandırmış ve okulu yarıda bırakmıştı. Dolayısıyla evrim teorisini ortaya koyarken teoriyle yakından ilgili bilim dalları hakkında bilgi sahibi değildi.
Thomas Huxley (En yakın arkadaşı ve evrim teorisi konusunda en büyük destekçisi. Hatta evrim teorisini Darwin'in adına yüksek sesle savunduğu için "Darwin'in buldog köpeği" olarak anılır.):
Aynen diğerlerimiz gibi onun da biyoloji bilimi üzerinde doğru düzgün bir eğitimi yoktu.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I, s. 315 )
En yakın dostu A. Sedgwick'in Darwin'e yazdığı mektuptan:
Bazı bölümlerine hayranlık duydum. Bazı bölümlerine ise karnım ağrıyana kadar güldüm. Okuduğum diğer bölümler bana büyük bir acı verdi. Çünkü bunların tamamen yanlış ve zarar verici olduklarını düşünüyorum… Çıkardığın sonuçların büyük bir bölümü, bazı tahminlere dayanıyor… Doğal seleksiyonu, seçici bir organ tarafından bilinçli olarak yapılmış birşey gibi yazmışsın.(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.42-43 )
 
EVRİMCİLERİN, EVRİM TEORİSİNİNGEÇERSİZLİĞİ HAKKINDAKİ İTİRAFLARI


Kitabın giriş bölümünde de belirtildiği gibi, evrimci bilim adamları, aslında evrim teorisinin bilimin hiçbir ilgili dalı tarafından ispatlanamadığının ve tutarsız bir iddia olduğunun farkındadırlar. Ancak inandıkları ideoloji uğruna bu teoriyi savunmaktadırlar. Bu bölümde evrimcilerin evrim teorisinin genel olarak geçersizliği ile ilgili itiraflarına yer verilecektir.
Pierre Paul Grassé (Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı, Evolution of Living Organisms (Canlı Organizmaların Evrimi) isimli kitabın yazarı):
Bugün, bizim görevimiz, bizden daha önce baş gösteren ve basit, anlaşılır ve açıklanmış bir olgu olarak kabul edilen evrim mitolojisini yıkmaktır. Hile (aldatma) bazen bilinçsiz olur, ama her zaman değil, çünkü bazı insanlar, tarafgirlikleri nedeniyle, amaçlı olarak gerçeği görmezden gelirler ve inançlarının yetersizliğini ve yanlışlığını kabul etmeyi reddederler.(Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.8 )


Rastgele mutasyonların, tüm canlılık aleminin ihtiyaçlarını karşılamış olmasının imkansızlığını anlattıktan sonra Grassé şöyle diyor:
Hayal kurmaya karşı bir yasa yok, ama bilim buna dahil edilmemelidir. (. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s.103 )

Prof. Derek Ager:
Öğrenci iken öğrendiğim bütün evrim hikayelerinin bugün doğru olmadıklarının anlaşılması oldukça önemli.(Derek Ager, "The Nature of the Fossil Record." Proceedings of the Geological Association, Vol. 87, No:2, 1976, s. 132 )

Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):
Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz.(. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland,
URL:
http://www.rmplc.co.uk/eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html )


Dr. Lewis Thomas:
Biyolojinin, evrimde yönlendirici güç için "hata" sözcüğünden başka bir sözcüğe ihtiyacı var. Tesadüf doktrini ile uzlaşmam mümkün değil. Doğadaki amaçsızlık ve kör tesadüfler kavramına tahammül edemiyorum. Ve bununla beraber zihnimi sakinleştirmek için bunun yerine ne koyabileceğimi hala bilmiyorum.(. Lewis Thomas, "On the Uncertainty of Science", Key Reporter, vol.46 (Sonbahar 1980), s.2 )
Jerry Coyne (Chicago Üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü'nden):
Neo-Darwinist görüş için çok az delil olduğunu söylemeliyiz: Bu görüşün teorik temelleri ve deneysel delilleri oldukça zayıftır.(. H.A. Orr ve Jerry Coyne (1992), "The Genetics of Adaptation: A Reassessment", American Naturalist, 140, 726)

H. S. Lipson:
Eğer canlılık atomların, doğa güçlerinin ve radyasyonun karşılıklı etkileşimleri sonucunda oluşmamışsa nasıl oluşmuştur?.. Sanırım tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu kabul etmeliyiz. Bundan ne kendim ne de fizikçiler hoşlanmamaktadır. Ancak eğer bir teoriyi bilimsel deliller destekliyorsa, o teoriyi sırf hoşlanmadığımız için reddedemeyiz. Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlandılar.
Evrim teorisinin yaşayan canlıların tüm özelliklerini sayabilme yeteneği beni daima teoriden kuşkulanmaya itmiştir (Örneğin zürafanın uzun boynu). Bu nedenle son 30 yıllık biyolojik araştırmaların Darwin'in teorisine uygun olup olmadığına baktım. Uygun olduğunu düşünmüyorum. Bana göre teori ayakta bile duramamaktadır.( S. Lipson, "A Physicist Look at Evolution", Physics Bulletin, 31 (1980), s. 138 )

Gregory Alan Pesely:
Ayrıca bilim adamlarının temel prensibi "gereksiz söz tekrarı" olan bir kanundan memnun kalmaları utanılacak bir şeydir. Bu problem ile ilgili başarılı bir çözüme kavuşulmadıkça doğal seleksiyon teorisi asla ciddi bir bilim olamaz. ( Gregory Alan Pesely, "The Epistomological Status of Natural Selection", Laval Theologique et Philosophique, vol. 38 (Şubat 1982), s. 74 )

Dr. Colin Patterson (İngiltere Doğa Tarihi Müzesi yöneticilerinden, evrimci paleontolog. Doğa Tarihi Müzesi Gazetesi'nin editörü, Evolution kitabının yazarı):
Bu anti-evrimci bakış açısını almaya başlamamın nedenlerinden birisi, bu şey üzerinde 20 yıl çalışıp bu konuda tek bir şey bilmemenin yaptığı etkiydi. Bir kişinin bu kadar uzun bir süre yanlış yönlendirildiğini öğrenmesi onun için oldukça büyük bir şok. Bu yüzden geçen birkaç hafta, çeşitli insanlara ve insan gruplarına basit bir soru sormaya çalıştım. Soru şu: Bana evrim hakkında bildiğiniz bir şeyi, doğru olan bir şeyi anlatabilir misiniz? Bu soruyu Doğa Tarihi Müzesi'ndeki jeoloji grubuna sordum ve aldığım tek cevap sessizlikti. Chicago Üniversitesi'ndeki Evrim Morfoloji Semineri'ndeki (Evolutionary Morphology Seminar) prestij sahibi evrimci üyelerde denedim ve aldığım tek cevap uzun süren bir sessizlikti ve sonunda bir kişi şöyle dedi: "Tek bir şey biliyorum, evrim teorisi liselerde okutulmamalıdır." (Dr. Colin Patterson, "Evolution and Creationism", American Museum of Natural History'deki konuşmasından, New York City, 5 Kasım 1981)

Dr. Albert Fleischman (Zoolog): Çöküşte olan Darwin'in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.(SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland,
( URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html )
( http://www.pathlights.com/ce_encyclopedia/01-evol1.htm, Scientists Speak About Evolution –1 ) )


W. R. Thompson (Commonwealth Institute of Biological Control - Ottowa'nın başkanı):
Bilim adamı olmayan kişilerin dikkatini, evrimle ilgili anlaşmazlıkların üzerine çekmek uygun ve doğru olacaktır. Fakat bazı evrimcilerin son görüşleri bunu makul bulmadıklarını gösteriyor. Bilimsel olarak tanımlayamayacakları bir doktrini savunmak için biraraya gelen bilim adamlarının zorlukları elimine ederek ve eleştirileri gizleyerek inançlarını halkın gözünde devam ettirme girişimi bilimsel açıdan anormal ve istenmeyen bir durumdur.(Charles Darwin, Origin Of The Species (Türlerin Kökeni) kitabının "Everyman's Library" baskısının Önsöz'ü, 1965 )

E. O. Wiley (CUNY, Balık Bilimi (Ichthyology) Bölümü ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi), Norman Macbeth tarafından yazılan Darwin Retried (Yeniden Darwin) adlı kitap hakkındaki düşünceleri:
Macbeth, evrime yeni bir göz ile bakmamızı, halka ve gerekirse kendimize Darwinizm'in yanlış verilere sahip yapay bir teori olduğunu itiraf etmemizi öneriyor. Sanırım bunlar mükemmel öneriler.(O.Wiley, "Review of Darwin Retried by MacBeth" Systematic Zoology, cilt 24 (Haz.1975), s. 270).

Roger Lewin (Ünlü evrimci bilim yazarı, New Scientist dergisi eski editörlerinden):
Zekamızı gösteren anlayışımız, son derece geniş teknolojik imkanlarımız, son derece kompleks olan dilimiz, ahlaki değerlerimiz tüm bunlar galiba doğayla insanları birbirinden ayırmaya yeterli olacaktır… Evrimciler için bu durum açıklanması gereken bir utançtır.(Roger Lewin, In the Age of Mankind, Washington D.C.: Smithsonian Books, 1988. s.22 )
Herribert Nillson:
Evrimi bir deney ile ispat etme girişimlerim 40 seneden fazla sürdü ve başarısızlıkla sonuçlandı. Hiç olmazsa deneyime ön yargılı anti-evrimsel bir başlama noktasından başlamakla suçlanmayacaktım.(Herribert Nillson, Synthetische Artbildung (lund, İsveç: Verlag CWK Gleerup, 1953), s. 31 )

P. Lemoine:
Evrim teorileri ile araştırma yapmayı seven gençlerimiz kandırıldı. Bütün dünyanın öğrenmeye devam ettiği bir dogma oluşturuldu. Zoologlar ya da botanikçiler yapılan hiçbir açıklamanın yeterli olmadığını saptamıştır… Bu özetten şu sonuç çıkmaktadır ki, evrimin gerçekleşmiş olması imkansızdır. (Introduction: De (Evolution), Encyclopedie Française, Vol.5 (1937) s.6 )

Norman Macbeth:
Maalesef evrim alanındaki açıklamaların çoğu iyi değil. Doğrusu bunların açıklama olarak değerlendirilmeleri bile çok zordur. Öneri, önsezi ve boş hayallerdir, hipotez olarak adlandırılmaları bile yanlış olur. (Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 147 )

Prof. Cemal Yıldırım (Yerli evrim savunucularından, felsefe profesörü):
Hiçbir bilim adamı (Darwinist ya da neo-Darwinist olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.(Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s.56-57)
Doğrudur, evrim kuramı ispat edilememiştir.(Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.134 )

Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin'in kuramını, başka bir kuram ortaya çıkıncaya kadar korumak zorundayız.(Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.108 )

François Jacob (Hücre Genetiği Profesörü - 1965 Nobel Tıp Ödülü):
Ama yine de, özellikle evrimin mekanizmalarına ilişkin nihai açıklamaya sahip olmanın uzağındayız... Ayrıca, örneğin kromozomların yapısıyla ilgili şu yakınlarda gerçekleştirilen bazı gözlemlerin de ortaya koyduğu gibi, evrimin temelinde yer alan bütün mekanizmaları bilebilmenin de çok uzağındayız.(François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 50-51 )

C. D. Darlington:
Bize insanoğlunun sanatı kademe kademe geliştirdiği ve sonunda tarihin ışığında ortaya çıktığı anlatıldı. Bu "yavaş yavaş" ve "adım adım" gibi insanın beynini uyuşturmak için kullanılan kelimeler sürekli olarak tekrarlandılar. Amaç büyük bir bilgisizliği örtmekti. Biri şu soruyu sormalıydı: Hangi kademeler? Ancak bu soruyu soran kişi de verilen yavan cevaplarla uyuşturuldu ve vazgeçti. Çünkü hiç kimse medeniyetin bir anda oluştuğunu düşünmek bile istemiyordu.(C.D. Darlington, "Origin of Darwinism", Scientific American, Mayıs 1959, s.68 )

Christopher Wills (San Diego California Üniversitesi'nde biyolog ve evrim dersleri veriyor.)
Darwin ve Alfred Russel Wallace'tan söz ederek şöyle diyor:

Evrim kuramının iki büyük kurucusundan birinin (Wallace) sonunda bu kuramın çoğunu reddetmesi şaşırtıcı.(Christopher Wills, Genlerin Bilgeliği, Sarmal Yayınevi, Mart 1997, İstanbul, s.86)
 
EVRİMCİLERİN TEORİYİ, İDEOLOJİK OLARAK SAVUNDUKLARINA DAİR İTİRAFLARI

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı ve yirmi birinci yüzyılda, birçok bilimsel bulgu evrim teorisinin bilimsel açıdan geçersizliğini çok açık ve kesin olarak ortaya koymuştur. Daha önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, dünyanın en önde gelen evrimcileri dahi bu gerçeğin farkındadırlar. Hatta teorilerine olan "gözü kapalı" bağlılıklarına rağmen evrim teorisinin açmazlarını kendileri itiraf etmektedirler. Peki, evrim teorisinin bilim dışı olduğunu bilmelerine rağmen neden bazı bilim adamları ısrarla bu teoriyi savunmaktadır?
Bu kitabın "Giriş" bölümünde de ele alındığı gibi, bilim adamlarının evrim teorisine olan bağlılıklarının nedeni sahip oldukları ideolojilerinde yatmaktadır. Bu evrimci bilim adamları gerçek birer bilim adamı gibi davranmaz, sadece gözlem ve deneylerine bağlı kalmazlar. Onlar yapılan gözlem ve deneylere ve bilimsel araştırmalara rağmen ideolojilerini savunurlar. Sahip oldukları ideolojilerinin temeli ise materyalizmdir. Materyalizme olan inançları onlara Allah'ın varlığını inkar etmeyi emretmektedir. Bu nedenle tüm bilimsel veriler üstün ve herşeyin hakimi olan bir Yaratıcının varlığını açık ve kesin olarak göstermesine rağmen, bu evrimci ve materyalist bilim adamları Allah'ın varlığını inkar etmektedirler. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da açıkça itiraflarda bulunmuşlar, delillerin bir Yaratıcının ve O'nun var ettiği kusursuz tasarımının varlığını gösterdiğini, ancak sahip oldukları ideolojileri uğruna bu gerçeği kabul edemeyeceklerini belirtmişlerdir.
Chandra Wickramasinghe:
Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Allah'a inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum… Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.
Prof. Fred Hoyle (Cambridge Üniversitesi'nden İngiliz matematikçi ve astronom):
Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmeyişin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.(Fred Hoyle-Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York, Simon & Schuster, 1984, s.130)

François Jacob:
Bütün bu tartışmalar ciddi soruları gündeme getirmektedirler ve başlıca şu soruları: Biyologların ideolojik ön yargıdan gerçekten bağımsız bir evrim kuramı geliştirmeleri mümkün müdür?(François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayınları, İstanbul 1996, s. 60 )
Dr. Michael Walker (Antropolog, Sidney Üniversitesi):
Birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisine dilleriyle hizmet ediyor olmalarının tek nedeninin, bu teorinin bir Yaratıcı olduğunu reddetmesi olduğunu kabul etmek zorundayız.(Dr. Michael Walker, Quadrant, Ekim1982, s.44 )
Robert Shapiro:
Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme olan bağlılık uğruna inanılır.(Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207 )

Hubert Yockey (Evrimci biyolog):

Diyalektik materyalizmin mutlak ve kapsamlı doktrinlerine olan inanç, yaşamın kökeni senaryolarında çok önemli bir rol oynamaktadır. Diyalektik materyalizmin etkili olduğu hayatın kökeni ile ilgili senaryolardan biri de güneş sistemi içindeki "uygun bir başka gezegende" daha hayat olduğu iddiasıdır. Bu hiçbir delil olmamasına, hatta aksini kanıtlayan güçlü deliller bulunmasına rağmen inanılan bir senaryodur. (Hubert Yockey, "Self-Organization Origin of Life Scenarios and Information Theory", Journal of Theoretical Biology, cilt 91, 1981, s. 27-28 )

Paul R. Ehrlich ve Richard W. Holm:
Modern evrim teorisini bu yapıların açıklamasında en iyi teori olarak görmektense tek teori olarak görmek giderek daha yaygın hale gelmektedir. Günümüzde bu teoriyi bir dogma olarak ölümsüzleştirmek gözlemlenen dünya hakkında daha doyurucu açıklamalar yapılmasını engelleyecektir. (Paul R. Ehrlich ve Richard W. Holm, "Patterns and Populations", Science, vol. 137 (August 31, 1962), s.656-7)

Theodosius Dobzhansky:
Deliller hiçbir zaman kimseyi tam anlamıyla tatmin etmedi; yine de gerçekler konusunda bilgili olan çok az insan anti-evrimcidir.
(Theodosius Dobzhansky, "Evolution at Work", Science, Mayıs 9, 1958, s. 1092 )
Pierre Paul Grassé:
(Evrimcilerin canlılığın açıklaması olarak öne sürdükleri)... tesadüf kavramı, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir.(Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.107 )

Prof. Cemal Yıldırım:
Darwinizm doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır.(Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s. 51 )
Geoffrey Clark (Arizona State Üniversitesi'nden antropolog):
Önümüzdeki bir grup alternatif araştırma sonucundan bir tanesini, daha önceki varsayımlarımıza ve ön yargılarımıza göre seçiyoruz, bu hem politik hem de subjektif bir işlem... Paleoantropolojinin sadece şekli bilimseldir, içeriği değil.(G. A. Clark, C. M. Willermet, Conceptual Issues in Modern Human Origins Research, New York, Aldine de Gruyter, 1997, s. 76)
Evrimci Greg Kirby (Biyoloji Öğretmenleri Birliği'nin toplantısında yaptığı bir konuşmadan):
Eğer bütün hayatınızı kemik toplamak, kafatasının ve çenenin küçük parçalarını bulmak için harcıyorsanız, bu küçük parçaların önemini abartmak için çok güçlü bir istek duyarsınız.(Paul S. Taylor, Origins Answer Book, 5. baskı, 1995, s. 35)
 
birin ikinci yazını yaradılış gerçeği tarihin her aşamasında her ırkta benzer şekilde anlatılması sebebi bizler bilirki ilk insan peygamberdir, ve ilk toplumda inanalardandır ve günümüze gelen toplumlarda onların peşi sıra gelmiştir ve her kavme resulde galmiştir ve hepsi uyarlmıştır bu kavimlere sümerlilerde dahildir, ve diğer kavimlerde bu sebeple hepsi ilmi sağlam kaynaklardan dinlemiş kimi kabul etmiş kimi etmemiş kabul ednelerde bu yolda düşünmüş bunların içinde hayalleri ile şekillendiren olmuştur ama hepsine emir gittiği için her birinin yaradılışın nasıl gerçekleştiğini bilmesi normaldir, ve kendi dili ile bunu resmetmesi azıya aktarması gerçektir, sizler sümerden önce yazıya erişseydiniz bu hakikatleri onlardan alındığınıda söylicektiniz. biz size bir geçreği söyliyelim ozaman bu bilgiler tarih boyunca tekrar edilen bilgilerir u ilk insanla başlayan ve hala devam eden bilgilerdir bunun çin her kavme uyarıcı geldiği sebbeyile tüm kavimlerde bu olaylardan haberdardır , burda inançsızlığın getirdiği bir mantık hatası söz konsudur . dikkat edilmelidir...
 

fizikci

New member
arkadaş dinin başlangıcını herhalde Peygamber efendimizden başlıyarak alıyor!
Halbuki ilk insandan itibaren Allah peygamberlerini göndermiş,insanları uyarmak için.İnsanlar şimdi olduğu gibi sapıtmışlar ama eski dinlerinden eserler kalmış,bunlar adet haline gelmiş.mısırdaki tapınakta tanrı figürünün çamurdan insan yapmasıda bunu sonucu.
Arkadaşın dayandığı temel daha baştan yanlış.Bu çürük temel tesadüf ve mutasyondur.Bunları temel aldıktan sonra zaten gerisine gerek yok.Bu arada nikim gibi gerçekten fizikciyim ve bilim ve bilimsel düşünceyide kabul ederim.Bilim ve bilimsel düşünce islama da ters değil islamda buna ters değil.Çünkü bilim dediğimiz şey yaratılmış şeyler arasındaki ilişkileri inceleyip,anlamlandırma çabasıdır.Bu gün fizik yasası dediğimiz şeyler bu çabanın bir ürünü olup ilişkileri anlamamıza yarayan sembollerdir.
Bu arkadaşa Micheal Talbot'un Holgrafik Evren isimli kitabını okumasını tavsiye ederim.Kendisi spirütealist ama çok güzel tespitleri var.
Bu forumdaki arkaaşlara sesleniyorum;ateistlerle uğraşmayın bunlar gözlerini güneşe kapatmış ahmaklardır.Hele bizim ateistler tam ahmak çünkü batıda ateistler belirli bir araştırma,inceleme sürecinden sonra kiliseninde büyük katkılarıyla ateist olmuşlardır.Yani altyapıları var.Bizdeki ahmak ateistler ise klasik şabloncu mantıkla batının kendine özgü değerleri almışlardır.
Klasik olan bilim dinle çatışır da batıdan alınmış,burdaki dinde akıllı her insanın red edeceği kilise dinidir.Tabi ifrat tefrit hareketleri refleks hareket oldukları içinde toptancı davranmış,kiliseye karşı çıkarken toptan dine karşı olmuşlardır.
Yukarıda bahsettiğim bilimsel düşüncede ateistlerin uzağından dahi geçmemiştir.Bilimsel düşüncenin olduğu yerde ateizm olmaz.
 

warchild

New member
Evrimi inkar eden kişilerden bahsetmişsiniz.Bu doğru birçok bilim adamı,sanatçı,teolog daha doğrusu birçok insan hatta Charles Darwin bile geliştirdiği ve temellerini attığı bu teoremin eksik noktalarını bulmuştur.Ancak ömrü yetseydi belki de tamamlayacaktı eserini.Eksiklerden arındıracaktı.Belirli noktalarda eskikliği barizdir ancak bir puzzle'ı düşünün insanlar günden güne çıkan bulgularla bunları tamamlamaktadırlar.Her ne kadar muhafazakar kesim bunu inkar etse de...

Bir diğer konu bahsettiğinizde benden kaynaklanan bir mantık hatası yok.Ateist insan sizden farklı değildir.Sizin gibi düşünür,değer yargıları bir insanın değer yargıları nasılsa öyledir, ahlak anlayışına sizin kadar sahiptir.Lütfen insanları inançlarına göre daha doğrusu inanmadıkları için sorgulamayın ve ayırmayın.Gelelim şu yaratılış konusuna:
1-Allah okuma yazması olmayan kavimlere (alfabe bulunmadan önce) nasıl kutsal dinini götürdü ? Bir kitap var mıydı ? Yoksa kurallar nasıl bellendi ? Eğer ağızdan ağıza,nesilden nesile aktarıldıysa bu dinin bir nesilden diğerine aktarımı sırasında değişmemesi imkansızdır.Her anlatan kendinden birşey katacaktır.O zaman Allah bunu bile bile insanlara sadece 1 ömürlük din mi gönderdi ? Kur'an da İslam dininden önce dünyadaki bütün kavimlere teker teker Allah tarafından kitap ve elçi yollandığını belirten bir sure var mıdır ?

2-Allah niye insanlara sürekli din gönderiyor ? Niye her kavme farklı farklı dinler gönderiliyor? Topraktan yaratılış hepsinde aynı ancak dini alışkanlıklar,tanrılar vb.. hepsi tamamiyle farklı.Bu eski dinlerin versiyonları mı var ? Yazılım gibi gelişir mi bunlar? İslam bu yazılımın kararsız sürümü mü ? Eğer öyleyse Allah niye en başta insanlara İslam dinini vermedi ?

3-Siz eski uygarlıklara da Allah tarafından elçiler gönderildiğini ve bazılarının bunların dediklerini uygulayıp getirdikleri kabul etiiklerini,bazılarınınsa yoldan saptıklarını anlatmışsınız.Bana islam'dan önce Araplar hariç bugünkü İslam kurallarına uyan 1 din söyler misiniz ? Madem İslam'dan önce de bunlara Allah dinler göndermiş, bunların İslam ile benzer özellikte olması en azından birinde haram olanın diğerinde helal olmaması gerekir.

Şunu kabul etmiyorsunuz.İslam dini Arap yarımadasında doğan,Arap halkının toplumsal yaşamını içeren,Araplara özgü bir dindir.Kuran hükümleri,kısa zamanda 8Fetihlerle genişleyip,başka halk ve adetlerle karşılaşıp kompleks bir toplum oluştuğundan) ytersiz kalınca tefsir diye bir müessese ortaya çıkmak zorunda kalmıştır ve bugün bir bilim diye ilahiyat fakültelerinde okutulmaktadır.Halbuki tefsir,Kuran'a aykırıdır! Kuran,birden fazla ayetinde "Biz size aşikar ayetler gönderdik" demektedir,yani tefsiri geçersiz kılmaktadır,hatta yasaklamaktadır.Bir başka ayette ise "Oku ve anla" denmektedir,hiçbir yerinde "Tefsircilere sor" denmiyor!Ayrıca Kuran da tefsirin yapılmamasına dair başka metinler de bulunmakta.Yani bilimdışı ifadeleri saklamak için hacı hocaların başvurduğu tefsir yalanı İslamiyetçe yasak.Böyle takke düşüp kel ortaya çıkınca başvurulan bir çare:

44:2.Apaçık olan Kitab'a andolsun ki,

58:5.Allah'a ve Resulüne karşı gelenler,kendilerinden öcekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır.Biz apaçık ayetler indirmişizdir.Kafirler için küçük düşürücü bir azap vardır.
 

fizikci

New member
evet takke gerçekten düştü!Evet nedense ateist kardeşler batıdaki dinlerden esirgemedikleri hoş görüyü söz konusu İslam olunca gerçek yüzlerini gösteriyorlar!Bunun adı ateizm değil resmen İSLAM DÜŞMANLIĞI.Yanında birde pis araplara!olan ırkçı kin!
Daha önceki yazımda dedim,bizim ateistimizde böyle olur,bize benzer!Neyi,neden inkar ettiğini bilmez,üstelik bilmediğinide bilmez!Evrim denilen safsatanın kuyruğundan kendi sonuna doğru gider!
 
Üst