Dünya dilleri nasıl meydana geldi?

e.ulutas

New member
Yüce Allah, peygamber olarak gönderdiği kullarına kudsî dâvâlarına delil olması için mucizeler ihsan etmiştir. Meselâ, Hz. İsâ’nın ölüleri diriltmesi, anadan doğma körlerin gözlerini açması; Hz. Davud’un demiri hamur gibi yoğurup her türlü şekli vermesi, Hz. Süleyman’ın rüzgâra binip iki aylık mesafeyi bir günde alması, Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması gibi...
Hz. Âdem’in en büyük mucizesi de Cenab-ı Hakkın ona bütün lügat ve dilleri öğretip, bütün eşyanın ismini bildirmesidir. Peygamberlerin hepsine verilen mucizelerde olduğu gibi, Hz. Âdem’in bu mucizesi de Kur’ân-ı Kerimde anlatılmaktadır. Buna herşeyin ismini, mahiyetini, dillerin ve lügatlerin öğretilmesi mânâsında “taallüm-ü esma, tâlim-i esmâ” denmektedir.
Bakara Sûresinin “ve alleme Âdeme’l-esmâe” ile başlayan 31-33. âyet-i kerimelerinde bu husus genişçe anlatılır. Cenab-ı Hak Hz. Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretince, daha sonra meleklere hitaben: “Haydi dâvânızda doğru iseniz bana şunları isimleriyle haber verin” buyurdu. Melekler âcizlik ve bilgisizliklerini arz edince, Hz. Âdem’e, “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver” emri üzerine, Hz. Âdem Allah’ın kendisine öğrettiği bütün isimleri meleklere teker teker saydı.
Tefsirlerimizde Hz. Âdem’e öğretilen bu isimlerden maksadın hem diller, hem de varlıkların mahiyet ve sıfatları olduğu bildirilmektedir. Meselâ zamanımız müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi, bütün ilimler gibi dillerin farklı oluşunun da Hz. Âdem’in bu mucizesine dayandığına dikkat çekmekte ve şöyle demektedir:
“Lisan hususunda bütün benî Âdem’in (insanoğlunun) zamanımıza kadar tenevvü (farklı, çeşitli olmasının) ve terekkiyatının cümlesi, esas itibariyle Hz. Âdem’in fıtraten mazhar buyurulduğu bu talim-i esmâ hâdisesine medyundur (borçludur).”1
Fahri Râzi ise et-Tefsîrü’l-Kebîr isimli tefsirinde bu hususa bir açıklık getiriyor ve özetle şöyle diyor:
Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e, yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini âdemoğlunun konuştuğu çeşitli dillere göre öğretti. Âdem de (a.s.) bunları evlatlarına öğretti. O vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldılar. Her biri belli bir dille konuşmaya başladı. Ve artık onda ve orada o dil hâkim oldu. O bölgede diğer diller unutuldu. İşte Hz. Âdem’in çeşitli dillerle konuşmasının sebebi budur.2
İşte bütün ilimlerin kaynağı, Hz. Âdem’in bu taallüm-ü esmâ mucizesine dayanmaktadır. Bu mucizeyi Bediüzzüman Hazretleri şöyle ifade eder: “Sâir enbiyânın (peygamberlerin) mucizeleri, birer hususi harika-i beşeriye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve divan-ı nübüvvetin fâtihası olan Hz. Âdem’in (a.s.) mucizesi, umum kemâlat ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihâyetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret ediyor.”3
İşârâtü’l-Îcaz isimli tefsirinde ise âyet-i kerimede geçen “el-esmâe” kelimesini tefsir ederken bu kelimenin isim, sıfat ve haysiyet gibi eşyayı, varlıkları birbirinden ayıran ve tayin eden alâmet ve nişanlara işaret ettiği gibi, aynı zamanda insanların konuşmuş olduğu çeşitli dil ve lügatlere de işaret ettiğini izah etmektedir.4
Evet, aynı anne-babadan çoğalan âdemoğullarının zamanla farklı dil konuşmalarının izahı güvenilir kaynaklarda bu şekilde yapılmaktadır.
Ancak bugün dünyada konuşulan bütün dillerin Hz. Âdem’in çocuklarından kaldığını söylemek eksik olur. Zamanla bir dilden birkaç dil türemiş, lehçe farklılıkları farklı bir dil haline gelmiştir. Meselâ bugün Türkçe konuşan iki yüz milyonun üzerinde insan vardır. Fakat ayrı ülke, kültür ve çevrede yaşamanın verdiği değişiklikler aslında bir olan Türkçenin Kazakça, Kırgızca, Çağatayca, Uygurca, Göktürkçe gibi telâffuzu, konuşulması gibi bazı farklılıklar arz ederek ayrı bir dil haline bürünmesine sebep olmuştur. Asılları Lâtince olan Fransızca ve İtalyanca gibi Batı dilleri için aynı şeyi söylemek mümkündür. Sonradan gelişen ve konuşulan diller farklı da olsa, aslı birdir ve öyle kabul edilir.
Tarihî seyri böyle olmakla beraber, dillerin farklılığında asıl düşünülmesi gereken cihet, altındaki İlâhî hikmet ve kudrettir. Dillerin farklı oluşu da Allah’ın varlık ve birliğini gösteren delillerdir. Bir âyet-i kerimede meâlen bu husus şöyle ifade buyurulur:
“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirinden farklı olması da Onun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda bilenler için ibretler vardır.”5
Dillerin ayrı ayrı olması insanların birbirlerini tanıması ve münasebet kurması için bir vesile ve imkândır. Nasıl ki, millet millet, kabile kabile yaratılmamızda insanlar olarak birbirimizle tanışmamız, kaynaşıp münasebet kurmamız hikmeti gözetilmişse, dillerin farklı olması da bu hikmete yöneliktir.

1. Hak Dini Kur'ân Dili, 1:310.
2. et-Tefsîrül-Kebir, 2:176.
3. Sözler, s. 244.
4. İşârâtül-İcâz, s. 218.
5. Rûm Sûresi, 22.
Mehmed Paksu Meseleler ve Çözümleri-2

Prof. Dr. Alaadddin Başar

Selam ve dua ile...
 

mevlüt

New member
Vermiş olduğun bilgiler için çok sağol; ancak merak ettiğim bir husus var bu konuyla ilgili.

Hz. Adem'e Allah (c.c) tarafından eşyaların isimleri öğretilirken bu hangi dil aracılığıyla olmuştur? Yani ilk dil hangisidir? Bu konuda danışmadığım yer kalmadı. Böyle bir yazıdan sonra da aklıma tekrar bu merak ettiğim konu geldi. Eğer bu hususta beni aydınlatabilecek birisi varsa çok sevinirim.
 

e.ulutas

New member
Değerli kardeşim;



ALLAH, yerde bir halife yaratacağını meleklere bildirdiğinde, onlar bunu hayretle karşılarlar ve bu ilâhî iradenin hikmetini, kendilerine mahsus bir lisanla sorarlar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Âdem peygambere bütün isimleri öğretir ve melekleri O’nunla bir imtihana tâbi tutar.

Bu hadise ilâhî Fermanda şöyle haber verilir:



“Ve Âdem’e bütün esmâyı talim eyledi. Sonra (varlık âlemlerini) melaikeye gösterip, ‘haydi davanızda sadık iseniz, bana şunları, isimleriyle haber verin’ dedi”

Bakara Sûresi, 31

Âyet-i kerimede geçen “biesmâi” ifadesini çoğu âlimlerimiz “isimlerini” şeklinde açıklamışlar, ancak Elmalılı Hamdi Yazır, bu ibareyi “isimleriyle” şeklinde tercüme etmiştir. Her iki tercüme de doğru olmakla birlikte, bu ikincisinde daha geniş bir mânâ söz konusudur. “İsimleriyle” denilince, o varlıkların sadece isimlerinin değil, daha başka şeylerinin de sorulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Nur Külliyatında bu ifade, “kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını beyan” (İşarât-ül İ’caz) şeklinde yorumlanmış ve bir başka risalede de, şöyle buyrulmuştur:



“Şahs-ı Âdem’e talim-i esmâ ünvanıyla nev-i benî-Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder.”

Sözler,401



Yine Nur Külliyatında, Hz. Âdem’e(a.s.) öğretilen isimlerin icmalî olduğu, yani çekirdek mânâsında öz bilgilerden meydana geldiği, bu isimlerin ahirzaman Peygamberinde(a.s.m.) ise tafsilatlı ve mükemmel şekilde tahakkuk ettiği şöylece ifade edilir:



“Hazret-i Âdem’e (aleyhisselâm) icmalen talim olunan bütün esmânın bütün meratibiyle tafsilen mazharı (aleyhissalâtü Vesselâm)...” Sözler, 263



Eşyanın isimlerini, yahut fizikî özelliklerini bilmekten daha önemli olan bir ilim vardır: O da o eşyada tecelli eden ilâhî isimleri bilmek, eserde sanatı okumak, nimette ihsan ve ikramı görmek ve onlardan ilâhî isimlere intikal etmektir.

İşte ahir zaman Peygamberi(a.s.m.) hazretlerinin ilâhî isimler hakkındaki ilim ve marifeti en ileri derecededir. İnsanın bütün isimlere mazhar olduğunu dikkate alarak şöyle de diyebiliriz: Hz. Adem’in(a.s.) kendisinde tecelli eden ilâhî isimler hakkındaki marifeti bir çekirdek kadar idiyse, bu ilim ve bu marifet Peygamber Efendimizde(a.s.m.) muhteşem bir ağaç hâlini almıştır.

Âhir zaman Peygamberi(a.s.m.) bütün isimlere en kâmil mânâda mazhar olmuş, “Yaratan Rabbinin ismiyle oku!”(Alâk Sûresi, 1) emriyle bütün eşyayı, Allah’ın isimlerinin tecelligâhı olarak en kâmil mânâda okumuş ve iman, marifet, muhabbet, takva ve salih amelde en ulvî mertebelere çıktığı gibi, tefekkür, hayret, tespih ve hamd gibi ulvî vazifeleri de en ileri seviyesiyle icraya muvaffak olmuştur.



Kâinatı ve insanı okumak da zaten bu ulvî mânâlara ulaşmak ve bu kutsî hizmetleri yerine getirmek için değil midir?
 

mevlüt

New member
Allah razı olsun E. Ulutas kardeşim. Aslında bu dilin ne olduğu bizim için o kadar da önemli değil. Bu, biraz da "Dualarımızı Arapça ya da Türkçe yaparsak mı daha makbul olur" gibi bir soru oluyor. Maddiyatın öncesinden önce maneviyatı görmemiz gerekir. Tekrar sağolun..
 

e.ulutas

New member
mevlüt' Alıntı:
Allah razı olsun E. Ulutas kardeşim. Aslında bu dilin ne olduğu bizim için o kadar da önemli değil. Bu, biraz da "Dualarımızı Arapça ya da Türkçe yaparsak mı daha makbul olur" gibi bir soru oluyor. Maddiyatın öncesinden önce maneviyatı görmemiz gerekir. Tekrar sağolun..

Bence önemli olan içten dua etmek, kalpten istemek, tüm hücrelerinle istemek. Birde dua ederken hep şunu düşünürüm Allah, Hz.Adem'e secde etmeyen şeytan'ın, İlahlık iddiasında bulunan Firavun'un duasını dahi kabul etmiştir. O yüzden dualarım kabul olmaz dememek gerekir sabırla, süreklilikle dua etmek gerekir.

En iyisini Allah (c.c) ve resulü bilir.
 

ercan1980

Üyeliði durduruldu
mevlüt' Alıntı:
Vermiş olduğun bilgiler için çok sağol; ancak merak ettiğim bir husus var bu konuyla ilgili.

Hz. Adem'e Allah (c.c) tarafından eşyaların isimleri öğretilirken bu hangi dil aracılığıyla olmuştur? Yani ilk dil hangisidir? Bu konuda danışmadığım yer kalmadı. Böyle bir yazıdan sonra da aklıma tekrar bu merak ettiğim konu geldi. Eğer bu hususta beni aydınlatabilecek birisi varsa çok sevinirim.

BU DİL, LEVH-İ MAHFUZUN DİLİ OLMALI! ŞİMDİ BANA PEKİ ONUN DİLİ NE İDİ DİYE SORMA, ÇÜNKÜ ARŞA ÇIKIP BAKMADIM :)

FAKAT BÖYLE OLMASI MUHTEMELDİR. ÇÜNKÜ ADEMOĞULLARI DÜNYADA İŞLEDİKLERİNDEN HESABA ÇEKİLECEK. YAPILAN HER AMEL, 2 KATİP TARAFINDAN KAYDA GEÇİRİLİR (50/16-19). HAYATIN, İŞTE BU KAYITLARIN DERLENDİĞİ BİR KİTAPTIR. HESAP GÜNÜNDE BUNUNLA SORGUYA ÇEKİLİRSİN. (17/14)

DOLAYISIYLE HİÇBİR DİLİ KONUŞMUYOR OLSAN DA SEN, YİNE YAPTIKLARINLA HESABA ÇEKİLECEKSİN.

ALLAH, ADEM'İN PİŞMANLIĞI İÇİN ETTİĞİ TEVBEYE BİR LÜTUF OLARAK ONA EŞYALARIN İSMİNİ ÖĞRETTİ (55/1-4, 96/1-5, 2/31) BÖYLELİKLE DİĞER CANLILARDAN FARKLI BİR KONUMA YÜKSELDİK (17/70) ;)
 
Üst