Büyük Islam Kadini

BÜYÜK İSLAM KADINI
Rabia Hatun, Basralı olarak bilinir ve Hicri II. Asırda yaşadığı rivayet edilirdi. Büyük keramet sahibi olarak tanınan Süfyan-ı Sevri ile çağdaştı ve onunla,zaman,zaman bir araya gelir sohbet ederdi.. Rabia , yüce bir kişiliğe, duygusal bir yapıya sahipti..

Onun hayat hikayesini doğru kaynaklardan derleyerek siz okurlarımıza sunmayı uygun buldum.

Rabia’nın yaşamı, acı ve tatlı bir çok olaylarla doludur. Bir gün Süfyan-ı Sevri Rabia’nın yanına gelerek,onun hal ve hatırını sordu ve ona;

- Ya Rabia dost olabilmenin sırrı sizce nedir? dedi,

Rabia;

- Samimi olarak gerçeğe inanma, güvenme ve Yaratandan ötürü yaratılanları sevmektir, dedi.

Süfyan;

-Ey Rabia, bu gün çok kederliyim, şaşkınım dedi.

Rabia;

-Siz neşeyi mi özlediniz. Yazık üzüldüm doğrusu, Halbuki benim üzüntüm

olmadığı zaman derdim artar, dedi.

Rabia’nın gönlünde gösterişe yer yoktu. O fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona, saracak bez parçasını zor buldu. O gece evlerini aydınlatacak ne bir lamba ne de bir mum vardı. Kandillerinde birazcık yağ olsaydı, yakıp yeni doğan Rabia’nın gül yüzünü ilk kez göreceklerdi. O anda dertli anne, babasına ;

-Efendi ne olursun şu köşedeki komşuya git de birazcık yağ iste. Kandilimizi yakalım dedi.

Zavallı baba yağı nasıl isteyecekti? Eşini de da kırmak istemiyordu. Biraz düşündü sonra çaresiz gitmeye karar verdi. Fakirlik ne kötü şeydi. Komşunun kapısına vardı.Bir müddet bekledi.Kapıyı vurup, vurmamakta kararsızdı. İsteme işini beceremedi. Geri evine döndü. Zorunlu sabahı bekleyeceklerdi.

İşte böyle bir gecede Rabia’nın annesi, rüyasında Hz. Muhammedi gördü. Peygamberimiz ona;

- Sakın tasalanma, bu dünyaya getirdiğin çocuk, benim ümmetimden bir çoğuna yol gösterecek, ışık tutacak, Yarından tezi yok Rabia’nın babası Basra Beyine gitsin Onun, özel bir konudan dolayı yüz akçe kefaret borcu var, O parayı alsın., buyurdu. Hasta yatağında Rabia’nın annesi gözyaşlarıyla uyandı. Bu rüyayı kocasına anlattı.

Konu Basra Beyine intikal edince Bey ağlamaya başladı. Yardım olarak hemen on bin altın gönderdi. Böylece Rabia’nın doğumundaki büyük hikmet, bu ailenin sıkıntısını kısmen giderdi.

Rabia, işte böyle bir ailenin dördüncü kızı olduğu için bu ad verildi. Rabia çocukluğunda bile olgun, uysaldı. Hikmetli söz ve davranışlarıyla, neşeli, sevimli ve mutluydu. Rabia gün geç tikçe büyüyordu. Tam bu mutluluk içindeyken beklenmedik bir anda, önce annesini, sonra babasını kaybetti. Kader onu yalnızlığa terk etti. O şimdi öksüz ve yetimdi. Bir gün esir satıcılarının eline düştü ve köle olarak satıldı. Kaldığı evde çok çalışıyor, yorgun ve bitkin düşüyordu. Gece sabaha kadar da namaz kılıyor, dua ediyordu. Allah’ına sığınıp onun yardımını bekliyordu. İçten içe ağlıyor, gözyaşlarını içine döküyordu. Secdede uzun süre kalıyor, seccadesi göz yaşlarıyla ıslanıyordu. İşte bu hal üzereyken bir gece efendisi gördü ve onun yüce bir hatun olduğunu anladı. ve hemen kölelikten azat etti.

Rabia o günden sonra kendini tamamen Allah yoluna adadı. Aradan uzun yıllar geçti, Hacca gitmek üzere yola çıktı. Yol boyunca bir çok güçlükler çekti. Bir ara duasında;

-Allah’ım çok yoruldum, bittim, bana güç ve kuvvet ver dedi, gaipten bir tatlı ses , “Ya Rabia sen yerinde dur, biz sana Kabe’yi getiririz” diyordu. Kabe şimdi onun karşısındaydı. İşte o an Rabia kendi varlığı içinde yok oldu. Diğer taraftan yüce Erenlerden İbrahim Ethem de aylardır yoldaydı. Kabe’yi ziyaret etmek istiyordu. Yol boyunca hem yürüyor hem de sık sık namaz kılıyordu. Allah sevgisi içini doldurunca, manevi haz onun aklını başından alıyordu. Sanki kendi varlığından habersiz gibiydi. Bütün özlemi Kabe’ye yüz sürmekti. Ne var ki Kabe’nin bulunduğu yere geldiğinde o heybetli mabet yerinde yoktu. Bir an ümitsizliğe düştü. Tedirgin oldu. İçten bir ah çekti. Sonra acaba gözlerimde bir zafiyet mi var diye düşündü. Telaşlandı, O anda gizemli bir ses;

-“Ey İbrahim senin gözlerinde hata yok, bizim yüce bir hatunumuz var Kabe’yi ona gösterdik” sözü İbrahim’i şaşkına çevirdi.

-Aman Allah’ım! Bu ne yücelik, bu ne büyük mertebe dedi, olduğu yere çöktü, iki elini şakağına dayadı, gözlerini bir noktaya dikti bir müddet böylece kaldı. Bütün benliğiyle Mevla’sına niyaz ediyordu ve;

-Allah’ım ben bu dünyada bunca yıl yaşadım. Rızanı kazanmak için çok çalıştım. Kabe’yi çok özledim. Ona yüz sürmek için ağladım, gözyaşı döktüm. Onu ziyaret için uzak yollardan geldim. Fakat, onu yerinde bulamadım. Şimdi ne yaparım. Halimi senden başka bilen yoktur. Acı bana Allah’ım. Sen esirgeyen, bağışlayan, düşkünlere yardım eden, çaresizliğe dermen olansın. Dedi Boynunu büktü. gözlerini sabit bir noktaya dikti. İşte bu anda ilginç. Parlak bir bulut peyda oldu. Tatlı, hoş bir görünümü vardı. Biraz sonra bulut, dağıldı. O ne! Kabe bütün görkemiyle yerinde duruyordu. İbrahim ikinci defa yıkıldı. Kabe’nin önünde diz çökmüş, ellerini açmış, niyazda bulunan bir hatun vardı. İbrahim Ethem, rüyadan uyanır gibi şöyle bir irkildi, sonra kendine geldi. Kalktı, diz çökmüş dua eden Rabia’ya doğru gitti ve;

-Ey Rabia bu ne büyük bir rütbe? Kabe’ye yüz sürmek için aylarca yol çiğnedim. Bir an gördüm ki Kabe yerinde yoktu. Çok üzüldüm. Fakat bu manevi mertebenin sırrına aklım ermedi, dedi;

Hz Rabia duasını tamamladı. Ellerini yüzüne sürdü, İbrahim Etheme döndü.;

-Ya İbrahim! Sen durmadan, yorulmadan yol aldın, namaz kıldın. Ben ise bütün yol boyunca Mevla’ma yalvardım, dua ettim. O da bana acıdı dedi.

Rabia aynı zamanda şair ruhlu idi. Bir çok kerametlerin de sahibiydi. İbrahim Ethem’e durumu izah ettikten sonra tekrar Kabe’ye doğru döndü Ellerini kaldırıp, şu şiiri okudu;.

Ey Allah’ım seni iki sevgi ile severim

Biri Sana karşı aşırı aşk ve muhabbetimdir,

Diğeri ise senin sevilmeye layık .sezalığındır

Bendeki aşırı sevgi ve muhabbet

Senden başkasına ilgi duymamaktır.

Ve senin sevilmeye karşı liyakatındır.

Ya Rab şükür ve sena sana aittir (1)

Bu anda Rabia kendinden geçti Sonra hıçkırıklar boğazına tıkandı, öylece kaldı. Ağladı ağladı.. sakinleşince İbrahim Ethem;

-Ya Rabia niçin bu kadar dertlisin? Cehennemden mi korkuyorsun, yoksa başka bir sebep mi var, bilmek isterim dedi. O anda Rabia’nın tekrar bayıldığını gördü. Onun bayılmasına Cehennem sözünün sebep olduğu muhakkaktı. İbrahim Ethem onun ayılmasıyla ilgilendi. Rabia kendine gelince;

-Biz tövbe etmekle kurtulduk sanırız, oysaki tövbemizde başka bir tövbeye muhtaçtır dedi. Sonra İbrahim Ethem ile vedalaştı. Basra’ya gitmek üzere hazırlığa başladı. Haç esnasında devesi öldüğü ,için yaya gidecekti. O anda ne olduysa oldu. Ölen devesi yanına geldi. Hayret etti. Diz çöktü;

Allah’ım sana ne kadar hamd etsem azdır. Bu aciz kulun bu izzet ve ikram karşısında ezilip yok oldu, dedi ve sonra devesine bindi. Basra’ya doğru yol aldı.

Fakir aileden dünyaya gelip, cariye olarak satılan Rabia’nın kerameti sayesinde hürriyete erdi. Onun için duygu ve düşüncelerini açık olarak anlatıyordu.

Hac dönüşü bitmek, tükenmek bilmeyen çölün ortasında çadır kurdu, dinlendi. Bir süre de dua etti. Secdeye kapandığında secde yeri göz yaşlarıyla ıslandı. Sonra devesine binip yola revan oldu. Basra’da Rabia Hatunun kerametleri dilden dile dolaşıyordu. Onun Hacdan döndüğünü duyanlar ziyaretine geldiler, duasını aldılar.

Rabia’nın evi dergah gibi, dolup taşıyordu. Onun nasihatlerini dinlemek, dualarını almak ve derslerini takip etmek için gelen bir çok talebeler vardı. İlerde büyük alim olarak isim yapan (hadis ravisi) Süfyan -el Sevri, Şuri Şakık, Al belhi gibi ilim adamları da vardı.

Bu arada Rabia Hatunun hikmetli sözleri dilden dile, kulaktan kulağa darb-ı mesel olarak anlatılıyordu.

Rabia’nın az yediği, az uyuduğu, çalışmadığı halde hiç kimseden yardım almadığı da biliniyordu (2). Buna cevaben;

-Benim dünyalığa ihtiyacım yok derdi. Bir gün Süfyan-ı Sevri, onun sohbetinde kendi halinden dert yandı;



-Vah benim perişan halime ki, hangi yüzle Mevla’nın huzuruna çıkarım, dedi. Rabia onun bu haline hayret etti ve ona;

-Vah senin çektiğin az vaha ki tam gönülden ah, çekip üzülebilseydin, bu dünyada derdin, tasan olur muydu? Yaşamak ne tatlı şey dilinden anlayana dedi. Rabia Hatun, süfyan-ı Sevriyi böylece ikaz ettikten sonra sohbetini bitirdi. Herkes evine gitti. Akşam oldu, gece yarısını geçmek üzereydi.Rabia ,tekrar Yüce Mevla’ya gönlünü açtı ve;

-Rabbim, yıldızlar parlıyor, insanlar ise uykuda. Kralların kapıları kilitli olduğu şu saatlerde her aşık sevgilisi ile sarmaş dolaş özlem gidermekte.. Ben ise şuracıkta yapa yalnızım Kalbimde ve gönlümde sadece sen varsın. Rabbim! eğer seni Cehennem korkusuyla seversen, dilerim beni orada yak, yok et. Yok eğer seni Cennet özlemi ile dilersem, beni ondan mahrum et. Seni gerçek ve karşılıksız seviyorsam, ebedi güzelliğini benden esirgeme diye Hakka niyaz eyledi. Başka bir gün Süfyan-ı Sevri’ye;

-Şunu iyi biliniz ki, birine Efendisi tövbe etme fırsatını vermez, özrünü kabul etmezse, insan nasıl kurtuluşa erer Fırsat kaçınca pişmanlık para etmez. O sana yönelirse sen de ona yönel dedi.

Rabia Hatun her an iyilik ve ikram görmeyi değil, onu vereni bilme ve anlama fikrine sahipti. Cennet hakkındaki kanaati, “önce komşu, sonra ev” Velilik konusunda ise “beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmek benim prensibimdir” dedi. Daha sonra çeşitli soruları cevaplandırırken de;

-Her gerçek sevgili, sevdiği şeyi yürekten diler ve onun hasretiyle yanar. Benim kalbimde tarifi imkansız bir sevgi vardır. Sanki o vücudumun bir parçasıdır. Bülbül altın kafesi neyler o güzel güller, özlemi duyulan hürriyet varken. Vücudumda dolaşan kan kalbimde konuk olan benim can damarımdır. Kalbim aziz misafirini her an arar, onu konuk etmek için her derde katlanır, ona özlem duyar. Onunla olunca bütün dertler biter, aşk ve sevda bütün vücudumu esir alır. Ondan başka sevgi ve sevgiliye yer kalmaz.

Eğer ben Allah’ı Cehennem korkusu ile sevseydim, dolgun ücret alan bir ustadan farksız olurdum. Şayet Cennetini dileyerek bu işi yapsaydım o zamanda yaptığı işin ücretini bekleyen kötü bir ırgat konumuna düşerdim. Hizmetimi yalnız Allah aşkıyla ve Onun arzusu doğrultusunda yaptım. Ben artık bende değilim. Ben ve benlik fikrinden sıyrıldım. Sevgiliyle bir oldum. Onun sevgisiyle hem hal oldum. Kendimi ona adadım dedi.

Peygamber (S.A.V). “Kadın Allah yolunda hizmet eden bir yiğit er gibidir. Ona gerçekte hanım demek doğru değil. Velilik makamı, nişanesi kadının hos özelliğidir” diye buyurdu..

Onun için Rabia kendi devrinde Hak yolunun eşsiz Ereniydi. Rabia bütün sorulara cevap veriyor, nasihat ve irşatlarda bulunuyordu. Kendi içindeki ateş gün geçtikçe artıyor, ona dayanılmaz acı veriyordu. Onun aradığı, özlediği şey neydi? Tedirginliği belliydi. Çevresindekiler onun derdine dermen değildi. O gerçekte aşıktı. Aşk ateşiyle yanıyor, sevgilisini arıyordu. İçindeki sıkıntıyı dağıtmak için Basra’dan ayrılma kararı aldı. Ancak nereye gideceğini bilmiyordu. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek yola çıktı. Uçsuz bucaksız çölde yürüyor, bilinmeyen yöne doğru ilerliyordu.

Bu yol kona göçe sıkıntılı, tam yedi yıl sürdü. Bir gün Mekke Şehri’ne geldi. Kabe bütün zarafetiyle önünde duruyordu. Buradan Arafat Dağı’na .çıktı. Toprağına yüz sürdü. Yorgun ve bitkindi. İçi aşkla yanıyordu. Yol boyunca çektiği sıkıntıyı çoktan unutmuştu. Olduğu yere çöktü, dinlendi ve bir nefes aldı. Bunaltıcı sıcak onu etkilemedi. Buram, buram ter içinde Kabe’ye doğru yöneldi. Ellerini göğe kaldırdı ve;

-Hamd olsun Yüce Mevla m, Bu mübarek yere tekrar geldim, sevincim sonsuz dedi. Bu esnada kayıptan bir ses;

-Ey Rabia, bu ne güzel istektir, durmadan, bıkmadan bizi istersin, Bu arzun yerine gelecek dedi. Bu ses kendisi için iltifattı. Elleri havada duası kabul olan Rabia;

-Ey Allah’ım senin zavallı, değersiz kulun, bu izzet ve ikrama layık değil. Kaldı ki senin tecelline, dağlar, taşlar bile dayanmaz. Parça, parça olurlar. Ben bir eksik eteğim, miskin biriyim. Fakir bir kulun olarak kapında hizmet etmeğe çoktan razıyım dedi. Tekrar bir ses daha kulağında yankılandı.

-“Ey Rabia, ne güzel bir dilekte bulundun. Fakirlik bizim fahrimizdir. Bu sıfatla Erenler ve Evliyalara ihsanda bulunuruz. Onlara (kerametlerle olağan şeyler) öğretiriz. Yalnız senin bu (fakir) mekana ermen için bir çok denemelerden geçmek gerekir. Yine de size bir izzet ve ikramda bulunalım. Şimdi biraz yukarı bakıp semayı seyreyleyin.” Dedikten sonra Rabia başını kaldırıp yukarı baktı. Hayret etti. Bu ne hikmetti. Bir türlü anlayamadığı manzara karşısında dehşete düştü. Havada masmavi bir deniz, boşlukta dalgalanıyordu. Sözün devamında “bu gördüğün deniz bizim aşıklarımızın göz yaşı birikintisidir. Onların hepsi yokluk denizinde nihan oldular. İzleri kalmadı. Benim iltifatım, O makama erenler içindir” deniyordu.. Rabia;

-Rabbim ne olur o yüce makama erişen velilerin kokusundan bana da ikram eyle dedi. Bu sözleri tekrar ederken, vücudunda zerre kadar can kalmadığını hissetti. Hemen oraya yığılıverdi. Tam bu esnada özür (aybaşı hali) oluverdi. Kayıptan yine bir ses;

-“Ya Rabia! Durmadan yorulmadan aylarca her türlü sıkıntıya katlanıp, geldiğin Kabe’yi ziyaretin burada son buldu” deniyordu. Elbette Rabia bu haliyle namaz kılamaz, Kuran-ı Kerim’e el süremez, Camiye, mescide giremez ve de Kabe’yi tavaf edemezdi. Rabia’nın aklı başından gitti. Deli divaneye döndü Avare ve şaşkındı. Kendini toparladı. Mevla’sına şöyle yalvardı;

-Ey Yüce Padişah! Ben her şeyden önce senin evine{Kabe ne} değil,Sana itibar ettim.Bu kez oda bana layık görülmedi.Çaresiz olarak geldiğim yere geri döneceğim ,dedi ve diz çöktüğü yerden güçlükle kalktı,Basra ya doğru yol aldı..Yorucu yolculuktan sonra Basra ya geldi .Bu arada yoğun bir ziyaret trafiği yaşandı.
 
-Bir gün iki Derviş{ din adamı} Rabia'yı ziyaret etmek için uzaklardan geldiler.Onun evine konuk oldular.Çok da açlardı.Rabia'nın ekmeği helal diye aralarında fısıltı halinde konuştular.Hz.Rabia’da elinde tepsi, üzerinde iki pide ile kapıdan içeri girdi. Konukların önüne koymak üzere iken kapının tokmağı hızlı hızlı vuruldu.Rabia kapıya gitti ve açtı. Karşısında bir dilenci vardı.

Dilenci;

-Karnım aç bana Allah rızası için biraz yiyecek veriniz diyordu.Rabia hemen geri döndü konuklarına ikram etmek üzere getirdiği iki pideyi aldı dışarıdaki dervişe verdi.Evdeki misafirler, birbirlerine baktılar.Olanlara dudak büktüler.Aradan bir müddet geçti Kapı tekrar vuruldu.Rabia kapıyı açtı. İçeri bir hizmetçi girdi. Elinde bir tepsi ve içinde pide doluydu.Rabia tepsiyi aldı. İçindekileri saydı.Tepside tam tamına on sekiz (18) adet pide vardı. Hz. Rabia hizmetçiye;

-Pideler yirmi(20) adet olması gerekirdi! Bunun iki tanesi nerededir? Dedi .Hizmetçi mahcuptu.Yüzü utançtan kıpkırmızı kesildi.Hiç sesini çıkarmadan dışarıya çıktı sakladığı iki pideyi getirdi .ve sonra.,başı öne eğik çıkıp gitti. Sofra başında yemek bekleyen derviş kılıklı iki misafir olanları ibretle takip etti .Rabia Yeni gelen pideleri , sofraya koydu ve misafirlerini bir güzel doyurdu. Sonra onlara;

-Afiyet olsun dostlarım.Kusura kalmayın.imkanımız budur, demeyi de ihmal etmedi.

İki derviş birbirlerinin yüzlerine anlamlıca baktılar.İçlerini bir kurt kemiriyordu.Gördükleri bu manzara, onları bir hayli düşündürdü.Fakat bir türlü cesaret edipte nedenini soramadılar. Rabia hatun dervişlere;

-Sizlerin başka bir dileği, isteği var mıdır? Diye sordu.

İki dervişten biri her ne pahasına olursa olsun, akılından geçen, merak ettiği şeyi sormaya karar verdi ve ona;

-Ey Rabia! Bu ne sırdır ki biz senin ekmeğini yemek için evine misafir olduk.Çünkü çok açtık. Yolda iken aramızda konuştuk “gönlü zengin ekmeği helal Rabia nın evine konuk olsak” diye ve böylece buraya geldik.Bizi Tanrı misafiri olarak iyi karşıladınız, gönlümüzü hoş tutunuz. Evinize girer girmez içimize huzur doldu .Açtık, açlığımızı unuttuk.İçimiz tarifi imkansız manevi bir duyguyla doldu taştı.Çölün kızgın kumlarında yol alırken yüreğimizi yakan, dudaklarımızı çatlatan susuzluk ateşi sizi görünce söndü. Susuzluğumuzu unuttuk.Daha doğrusu kana, kana su içmiş gibi olduk.Şimdi üzerimizde ne bir yorgunluk, ne açlık, ne susuzluk var. Her şeyi ama her şeyi bir anda unutuverdik. İçimiz imanla doldu.Kendimizden geçer gibi olduk.Biz bu şaşkınlık içindeyken,siz elinizde bir tepsi,üzerinde iki pide ile bize doğru yöneldiniz.Tam bu anda kapı vuruldu.Elinizdeki tepsiyi sedire koydunuz.Kapıyı açtınız .Sonra tepsideki pideleri alıp kapıdaki dilenciye verdiniz .Bize doğru yöneldiniz,tam bu anda tekrar kapı vuruldu,gidip açtınız.Bir hizmetli,pide dolu tepsiyle kapıda bekliyordu.Tepsiyi aldınız,içindeki pideleri tek,tek saydınız.Sonra hizmetçiye,

-Bu tepside 18 pide var,halbuki 20 olması gerekirdi,gerisi nerde? Diye sordunuz.Hizmetçi aptallaştı,suçluluk duygusu ile dışarı çıktı,sakladığı iki pideyi getirip size verdi ve ayrıldı.

Şimdi sizden bir dileğimiz var,cevap verirseniz seviniriz.Bize ilk getirdiğiniz pideyi dilenciye verdiniz buna bir diyeceğimiz yok Fakat sonra,hizmetçinin,nereden getirdiğini bilmediğimiz eksik pideyi nasıl fark ettiniz? O yirmi pide nereden,nasıl ortaya çıktı? Bu esrarı çözemedik,aklımız durdu doğrusu.Rabia,Onlara;

-Çokta önemli değil,madem ki istiyorsunuz,anlatayım.Bir kere kapıya gelen kişi sizden daha çok muhtaçtı.İlk pideleri ona vermek zorundaydım.O iki pide ile siz doymazdınız.Sonra Allah’a dua ettim.”Ya Rab,bire on ver ki,konuklarımı gereği gibi doyurayım”dedim O da bu dileğimi kabul etti.20 pide geleceğini biliyordum.Hizmetçiden o iki pidenin hesabını sordum. O da sakladığı pideleri getirdi durum bundan ibarettir

-Dervişler Rabia'nın tekin biri olmadığını anladılar.Onun hayır duasını aldılar yollarına devam ettiler.

-Hz.Rabia misafirlerini gönderdikten sonra,kendini halsiz hissetti.Başı şiddetli ağrıyordu.Sedir üzerine biraz uzandı,uyuyakaldı.Onun bu uykusundan yararlanan bir açık göz,hırsız evine girdi.Bazı eşyaları aldı.Gitmek üzere kapıya doğru yöneldi.Fakat dışarı çıkmak için yol bulamadı.Döndü,elindeki çalıntı eşyaları yerine koydu.Kapıya doğru baktı ,dışarı gözüküyordu.Tekrar çalıntı eşyaları aldı hızla kapıya yöneldi,yol kapalıydı.Hırsız hayretten dona kaldı.Bu işte bir tuhaflık vardı Tekrar geri döndü,elindekileri aldığı yere koydu Geriye baktı,hayret kapı açıktı.Her halde hayal görüyorum dedi,çalıntı malları apar,topar aldı, hızla dışarı doğru fırladı Bu sefer kafası duvara çarptı,sarsıldı,yere düştü Kendini toparladı Elindeki eşyaları yerli yerine koydu .Evin ortasında,iken ,bomba gibi bir ses kulağında patladı;

“-Ey ahmak insan! Boşuna zahmet etme Rabia bunca yıl bizim yolumuza kendini adadı Ona kimse kötülük yapamaz.Her ne kadar O dostumuz uyusa da,biz dostu uyanığız” sözüyle irkilen hırsız,ne yapacağını şaşırdı.Sonra aklı başına gelince,hata yaptığını anladı.Bu ev bir Hak dostunun eviydi. Ellerini havaya kaldırdı,Mevla’sına yalvardı,pişman oldu.Söz verdi,bir daha hiç kimsenin malına el deymeyecekti.Sonra yemin etti Düşündü ki çaldığı malları hiç kimse görmese de,Onu gören ,insana şah damarından da yakın olan Yüce Yaratan vardı.Aldığı şeyleri yerli,yerine koydu,arkasına bakmadan oradan uzaklaştı.O günden sonra kendini Hakka adadı.Oda Rabia'nın ilim meclisine katıldı

Hasan-ı Basri bir gün Rabia hatuna geldi,onun hal ve hatırını sorduktan sonra ona bir soru yöneltti;

-Ey Rabia biliyorsunuz ki biz erkeklerin bir nefsi,dokuz aklı ,siz hanımların da bir aklı dokuz nefislerinin olduğu söyleniyor,.Bunun anlamı sizce nedir?

Rabia bu soruya gülerek cevap verdi;

-Bunu bilmeyecek ne var? Biz hanımlar,bir aklılla dokuz nefse hakimiz,.Siz erkekler ise dokuz akılla bir nefsin esirisiniz.Bu cevap karşısında Hasan-ı Basri’nin diyeceği yoktu. Doğrusu da buydu.Rabia yerden göğe kadar haklıydı.Bunun üzerine Hasanı Basri izin istedi oradan ayrıldı.

Rabia nın karnı açtı Hizmetçisi biraz iç yağı eritti Epeyidir de aş yemediği için onu özlemişti.Yemeğe doğramak için soğan gerekliydi.Hizmetçisi komşudan biraz soğan almak istedi.Rabia buna razı olmadı ve;

-Ben kendime söz verdim,hiç kimseden yardım almayacağım, dediği anda havadan bir kuş süzüldü, azında bir deste soğan vardı, onu tencerenin yanına bıraktı ve hemen oradan uzaklaştı.

-Rabia bunda bir hile vardır dedi, aş pişirmekten vazgeçti. Ekmeğini,tuza batırıp yedi ,sonra dua etti.Bir an şöyle kırlara doğru çıkıp,dolaşmak ve hava almak istedi.Öyle de yaptı.Kalktı gelişi güzel yürüdü.İçinde olağan üstü,tarifi imkansız bir duygu yumağı vardı.Yüksekçe bir yere oturdu.Çevreyi seyre daldı.Gözleri buğulandı. İçindeki coşan aşk

sevgi ve mutluluğun yerini birden hıçkırık aldı .Göz yaşları,tane,tane yanaklarından süzülürken,çevrede görülmeğe değer manzaralar oluştu.Tabiatın bütün güzelliği içinde geyikler,kurtlar,kuşlar,Rabia'nın çevresinde pervane gibi dönüyordu.Tam bu anda Hasanı Basri çıka geldi. Gördüğü manzara onu çok etkiledi.Bütün hayvanlar onu görünce ürküp kaçtılar O,.buna çok üzüldü. ve;

-Ey Rabia! Bu hayvancıklar neden benden kaçtılar ?Ben onlara ne yaptım ki? Rabia;

-Ya Hasan! Sen hayvanların iç yağlarını yemişe benzersin,Kim bilir,ana konu bu olabilir.Bu hayvanlar çok hassastır. “Kimden nasıl yarar ve zarar geleceğini hissederler” dedi.Hasan’ı Basri burada da hatasını anladı. Fazla üstüne gitmedi.O Rabia’yı evinde aradığında hizmetçisi onun kıra çıktığını söyledi. Böylece arkasından geldi ve bu manzaraya tanık oldu. Konuyu değiştirdiler.Yeniden ilmi bir sohbete girdiler.Rabia Hasan-ı Basri’ye bir mum, bir iğne, birde kıl verdi.Bunları neden verdi?Elbette ki bir sebebi vardı!

-Size bir mum verdim ki etrafınıza mum gibi aydınlık verip sohbetinizden yararlansınlar diye.İğne verdim ki bilirsiniz ki iğne çok çalışan bir alettir.Bundan ibret alıp çalışma gayretiyle bencillikten vazgeçesiniz. Kıl verdim ki doğrulukta boynunuz kıldan ince olsun, dedi ve bu etkileyici sözlerle sohbet sona erdi.

Rabia bir gün Hasan-ı Basri’nin evinin önünden geçiyordu.Bir an onun ağladığını gördü. Bu duruma üzüldü. Sebebini öğrenmek istedi.Yanına vardı ve;

-Ya üstat şu göz yaşlarınızı lütfen saklayınız. Bu halinizi gören belki size riyakar der, dedi.

Bu söz Hasan-ı Basri’ye ağır geldi fakat onu da haklı buldu.Ayak üstü biraz sohbet ettiler ve ayrıldılar.

Başka bir gün Hasan-ı Basri kıra çıktı. Rabia hatun ise su kenarında oturuyordu. Selam verdi oda yanına oturdu ve;

-Ya Rabia hadi gel iki rekat namaz kılalım dedi, suya doğru yürüdü ve seccadesini nehrin üzerine koydu. Rabia bu manzarayı görünce oda kalktı seccadesini havaya bıraktı üzerine çıktı;

-Ey Hasan ! senin yaptığını balıklar, suda yaşayan bütün hayvanlar, Benimkinide bütün uçan hayvanlar yapabilir. Asıl gayemiz gösteriş değildir. Hakka olan görevimizi yerine getirmektir dedi.

Yine bir gün Hasan-ı Basri Rabia'nın evine geldi.Onun evi karanlıktı. Aydınlatacak çırası yoktu. Rabia parmağına tükürdü, o gece sabaha kadar yandı. Sohbete devam ettiler.{Şayet bu konu mantık dışı gelirse de keramet sahibi olana hak vergisi olarak inanmak gerekir.
 
Bir gün yine Hasan-ı Basri;

-Ya Rabia ! gönlünüz ve izniniz olursa sizinle nikahlanmak isterim, dedi.

Rabia;

-Lütfen söyleyiniz nedir benden istediğiniz?

Hasan-ı Basri;

-Ya Rabia seninle evlenme niyetindeyim. Günlerce bunu düşündüm, ama bir türlü cesaret edip bu dileğimi söyleyemedim.

-Ya Hasan anladım ne demek istediğini. Sen benimle evlenme niyetindesin, fakat şunu bilmenizi isterim. Nikah vücut üstüne sahihtir. Olmayan bir şey üstüne nikah kıymak ne derece doğrudur.

Hasan-ı Basri;

-“Siz bu yokluğun sırrına nasıl erdiniz? Bunun bir yolu olmalıdır” dedi.

Rabia;

-Kendimi her türlü kin ve ihtirastan uzak tuttum, maddi varlığımdan sıyrıldım dedi.

Hasan-ı Basri Rabia'yı çok haklı buldu.O doğru düşünüyordu.Zevki, heyecanı, sevinci üzüntüyü, açlığı, tokluğu, iyiliği, kötülüğü, sağlığı, hastalığı, kısacası izafi olan her şeyi bir kenara bırakıp bütün benliği ile yüce sevgiye sığınmıştı.

Hasan-ı Basri sözü başka bir noktaya çevirdi.Kendisine ibret verici bir öğüt verilmesini istedi.

Rabia;

-Bir gün pazardan birkaç kilo yün aldım, eğirdim.Bunu satıp ihtiyacımı göreyim dedim.Pazarda iki akçeye sattım. Akçenin birini bir elime diğerini de öbür elime aldım.Sonrada korktum bu para beni sevgiliden ayırır diye.

İşte bir kimse kendisini bu kötü huylardan uzak tutarsa hem dünyasını hem de ahretini kazanır. Dilediği ilmide, imkanı da bulur dedi.

Yine bir gün bir sohbette Rabia ya neden evlenmediniz diye sordular.

Rabia onlara

-Size üç şey soracağım? Eğer bilirseniz dediğinizi tutacağım. Kafanızdaki şüpheleri gidereceğim, dedi.

-Ölüm anına kadar imanımı koruma imkanım var mıdır.?

Oradakiler;

-Bilmeyiz, bilemeyiz, dediler.

Rabia;

-Peki kitabımı sağımdan mı solumdan mı verecekler, dedi?

Oradakiler

-Onu 0da bilemeyiz? Biz bu hususta nasıl bilgi sahibi olabiliriz, dediler.

Rabia;

-Yarın insanlar iki grup olduğunda ben hangi bölükten olurum.(ŞURA suresi yedinci ayet sonu.)

Onlar;

-Bunu da bilemeyiz dediler. Rabia;

-O halde benim gibi olup benim dünyama girebilseydiniz belki o zaman beni anlardınız, dedi. Bu sefer Rabia ya başka bir soru sordular.

-Ya Rabia nereden geldiniz nereye gideceksiniz? Rabia;

-Yüce Yaradan ol dedi olduk sonra ona döneceğiz, dedi.

Bu dünyada ne yaparsın ?dediler

-Pişman yürür,pişman gezerim.Çünkü bu dünya fanidir..Sürekli degil.

-Peki Hakkı sever misin?

-Nasıl sevmem ki, bu varlığımı ona borçluyum.

-Şeytana karşı düşman olur musun?

-Hayır

-Niçin?

-Çünkü gerçek dost içimde öyle yer aldı ki, orada şeytan düşmanlığına yer kalmadı,dedi ve böylece bütün sorulara cevap verildi. Tam bu esnada, Sufyan-ı Sevri geldi. Selam verdi, bir köşeye oturdu. Zaman zaman Rabia hatuna gelir, onun hatırını sorar ve hayır duasını alırdı.

Rabia durmadan yorulmadan insanları iyiliğe, güzelliğe davet ederdi. Herkes onun öğütlerini can kulağı ile dinlerdi. Böyle bir sohbet anında, Süfyan-ı Sevri hislendi ve;

-“Allahümme İnni Es elüke Selame” diye dua etti.

Bunu duyan Rabia hatun ağlamaya başladı.

Süfyan-ı Sevri Rabia’ya;

-“Niçin ağlıyorsun” dedi. Rabia;

-Beni ağlatan sensin, senin haline üzüldüm. Çünkü sen dünya derdinden kurtulmak için dua ediyorsun. Esasen marifetin meyvesi Hakka yönelmektir, dedi.

Süfyan-ı Sevri;

-Ey Rabia Hakkın rızası nasıl kazanılır, dedi. Rabia;

-Her iki dünyada da gerçek dosta sahip olmak için kalbindeki ihtirası söküp atmaktır.

Bir keresinde Rabia aralıksız oruç tuttu, uykuyu terk etti, sürekli namaz kıldı.Komşulardan birisi ona bir kase çorba getirdi.Ortalık karanlıktı. Rabia komşusuna dua etti. Komşuları Rabia’dan, Rabia’da onlardan memnundu. Çorbayı alıp yüksekçe bir yere koydu. Bir iş için dışarı çıktı. Geldiğinde yemeğin kedi tarafından döküldüğünü gördü. Elindeki yağdanlığı bırakıp su getirmeye gitti. Döndüğünde bu defa, ışığı sönmüş buldu. Su içmeye davrandı, bardak elinden düşüp kırıldı. Rabia tam bir şaşkınlık içinde;

-Aman Allah’ım nedir bu başıma gelenler, dedi.

O anda gizemli bir ses;

-“Ey Rabia neden kaygılanırsın? Eğer dünyaya meylin varsa, sana tümünü verelim! Buna karşılık bana olan sevgini kalbinden sök at.Dünya sevgisiyle benim sevgim aynı yerde olur mu? ” sözleri Rabia’yı kendine getirdi.

Bir gün Basra’nın ileri gelenleri sohbet için Rabia’yı ziyaret ettiler.

Onlardan biri;

-“Bu dünya gerçekte berbat” dedi. Rabia ona;

-Sen dünya düşkünüsün! Eğer onu sevmeseydin onun kötülüğüne iyiliğine aldırmazdın, dedi.

Bir gün Rabia rüyasında Hz Muhammet. (SAV) ’yi gördü ve ona;

-Ya Resululallah! Seni kim sevmez ki? Fakat kalbimde Allah sevgisi öyle yer yaptı ki orada hiçbir dostluk ve düşmanlıktan eser kalmadı dedi. Bu hal üzere rüyadan uyandı ve duygulanarak sürekli ağlamaya başladı .Rabia’yı görenler;

-Ey Rabia neden durmaksızın ağlarsın? Derdin nedir? dediler. Rabia;

-Öyle korktum öyle korktum ki Hak sevgisinden bir an bile ayrılmak beni perişan etti, dedi. Ömrümün sonunda, ölüm anında “hadi sen bize yaramazsın” derseler ben ne yaparım? Kime dert yanarım? Kim elimden tutar? Bunu hatırladıkça ağlarım, dedi.

Yine bir gün sokakta dolaşırken alnına tülbent bağlamış, ağlayan bir kadın gördü.Ona;

-Niçin ağlıyorsun, dedi. Kadın;

-Başım ağrıyor, onun acısı beni helak ediyor. Dayanmak zor, dedi. Rabia;

-Kaç yaşındasın? Dedi. Kadın;

-Tam otuz (30) undayım, dedi. Rabia;

-Peki anladım ama sen otuz yıldan beri sağlıklı iken, başına hiç şükür tülbendi bağladın mı? Sağlığın yerindeyken hamdettin mi? Ne diye bir an başın ağrıdı diye şikayet edersin. Dedi.

Bunun üzerine hasta kadın Rabia’yı haklı buldu.Mevla sına şükredip yoluna devam etti.

Mevsim yazdı Rabia akşama kadar gezdi dolaştı.Karanlık basınca bir eve girdi. İçerde bir hizmetçi kadın vardı .Rabia'yı, karşısında görünce,hiddetlendi feryada başladı;

-Sen kimsin? Ne işin var burada ?Destursuz girilir mi haneye?Yoksa sen...dedi ve söz boğazında tıkandı kaldı. Tam bu anda Rabia. ona;

-Öyleyse sen de içeri gir ve yaratanını gör,dışarı çıkmağa gerek yok deyince,Hizmetçi kadın adeta sarsıldı. Dediğine, diyeceğine pişman oldu. Eve girenin bir Hak dostu olduğunu anladı Özür diledi Rabia'ya izzet ve ikramda bulundu.Onun gönlünü hoş tuttu. Duasını aldıktan sonra uğurladı.Rabia da buradan doğruca evine gitti.O gün yattı,sabahleyin inleyerek uyandı.Bu hal gün boyunca devam etti.Rabia'yı görenler ona;

-Ey Ahret hatunu,Hak dostu, senin belli başlı bir hastalığın yok.Niçin böyle iniler durursun? Rabia;

-Görünürde bir derdim yoktur. Ama içimde öyle bir dert vardır ki bütün tababet bir araya gelse derdime derman olamaz.Benim derdim sevgiliye gitmektir .Onun özlemi beni yaktı bitirdi dedi Karşısına gelen tanınmış bir zat Onu denemek istedi ve ona;

-Ya Rabia! bu kadar kendinizi büyük göstermeyin,Siz nesiniz? Nihayet bir hanımsınız.Büyüklenip,kibirlenmenize şaşıyorum.Siz nefsinizin esirisiniz.Herkesin sizi Veli olarak görmesini size saygı duymasını istersiniz.Halbuki hanımlara itibar olsaydı,Peygamberlik gelirdi.Gerçek şudur ki, Peygamberlik Makamı erkeklere verilmiştir.Her türlü fazilet erkeklere mahsustur.Onun için Peygamberlik tacı erkek Erenlerin başına konmuştur.Keramet kuşağı, Velilik nişanesi de erkeklere mahsustur. Rabia;

-Bu dedikleriniz doğrudur.Fakat bencillik davası da herhalde hanımlardan gelme değildir.Bunu da erkekler ortaya koydu.Kuranda ”Ve ene Rabbüküm ül ala” {Ben sizin en büyük Rabbiniz yaratıcınız değil miyim} sözünün sahibi Firavun erkek değil miydi?Bu güne kadar hiçbir hanımdan bu tip bencillik davası görülmemiştir.

Soruyu yönelten zat mahcup oldu. Pişman oldu Rabia'dan özür diledi. Hemen o meclisten ayrıldı.

Rabianın derdi gün geçtikçe, artı .Sevgiliyi düşünmekten bitkin düştü Hastalandı.Tanınmış İslam alimlerinden. Abdulvahit ile,Sufyan’ı Sevri, Rabia'nın hatırını sormaya geldiler .ve ona;

-Ya Rabia ! sen Ahretten ne istersin dediler? Rabia;

-Ya Süfyan! Sen alim ve bilge kişisin. Cahillerin sözünü niçin söylersin? Ben on iki yıldır hurma arzularım, bilirsin ki Basra hurmasıyla tanınan bir yerdir.Buna rağmen ağzıma bir tek hurma girmedi. Nihayetinde bende bir insanım. Her fani gibi benimde nefsim vardır. Şayet bir şey isteseydim, onu Yaratan dan dilerdim. Süfyan-ı Sevri;

-Hata ettim bağışlayın. Himmet edin bana acıyın. Rabia;

-Eğer dünyayı fazla sevmeseydin, diyeceğim yoktu. Sufyan-ı Sevri;

-Peki ben dünyanın nesine gönül verdim? Rabia;

-Hz Muhammet (SAV)’den hadis rivayet edersin, bunu nefsine gurur verir büyüklenirsin, dedi.

Bir gün Malik Bin Dinar Rabia’nın yanına ziyarete geldi. Rabia eski bir hasır üstünde, kerpiç parçasını yastık edip yatmaktadır. Yıpranmış abdest ibriği yanı başındadır.Malik in bu manzara karşısında içi burkulur, özü yanar. Rabia’ya acır ve ona der ki;

-Ya Rabia! benim tanıdığım yardım sever, iyi yürekli beyler, zenginler vardır.Eğer isterseniz gideyim senin durumunu onlara söyleyeyim. Sana döşek, örtü ve ihtiyacın olan sergileri,getireyim, dedi. Rabia;

-Sağ ol dostum, öyle bir isteyim yoktur. Halimden de memnunum Yüce Mevla’m beni benden daha iyi bilmez mi? Malik;

-Elbette bilir buna ne şüphe. Rabia;

-O halde Rabbim bizim için ne dilerse biz onun gereğini yaparız. İslam da “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi de Ahrete çalışma” vardır. dedi

Rabia’nın son zamanlarıydı Dünyasından ziyade Uhrayı düşünüyordu .O sadaka alma alışkanlığından uzaktı. İsterse Yaratanından isterdi. Onun tabiatı değişik ve ilginçti. Bu kısa sohbetten sonra Malik Rabia’nın yanından ayrıldı. Bunun üzerinden birkaç gün geçti. Rabia aniden hastalandı.Yatağa düştü. Hasan-ı Basri, Şefik, Malik Bin Dinar, birlikte Rabia’nın yanına geldiler. Onunla ilgilenip bir isteği olup olmadığını sordular. Rabia çok hastaydı, cevap vermekte zorluk çekiyordu.. Hasan-ı Basri bu halini görünce ona;

-Ey Rabia! Davası için Mevlasından gelene katlanmayan kişinin yaptığı iş doğrumudur?,dedi. Rabia;

-Ben bu konuşmadan büyüklenme ve kibir kokusu hissediyorum, dedi. Şefik;

-Gerçek bir kimse ki kendi davası için Yaradanının verdiği derde dermen aramak şartıyla razı olması gerekirdi dedi. Rabia;

-Doğru söylersiniz, dedi, Malik söze karıştı;

-Davası içinde Mevlasının verdiği acıdan lezzet duymayan kişi, davasının eri değildir.dedi. Rabia;

-Bu daha doğrudur, dedi.

Bu defa üçü birden Rabia’ya bir soru yönelttiler.

-O halde sen söyle bu nasıl olur dediler. Rabia,

-Mevlasını görüp de kalbinden onun varlığını hissedip dururken, verdiği acıyı unutmayanın davası gerçek değildir.Mısırda Yusuf’un(AS) güzelliği karşısında ellerini kesen hanımlar, yaratılanın karşısında kendilerinden geçtiler. Birde onu yaratanı düşünseydiler o zaman ne olurdu?, dedi. Erenlerden biri anlatır;

-Bir gün ikindi vakti Rabia’nın yanına vardım. Karnım açtı. Bir yemek pişirmesini istedim. Oda bir parça eti doğrayıp, güvece koydu. Bir miktar suyu ilave etti ocağa yerleştirdi. Bir daha ocağın yanına uğramadı. Sohbete dalıp, bir çok konuda konuştuk. Akşam olduğunu Ezan ı duyunca anladık. Namaz için yanından ayrılıp tekrar geldiğimde ocakta odun yoktu fakat tencere kaynıyordu. Bu nasıl işti? Şaşırdım kaldım. Ona söyleyeceklerimi de unuttum. Rabia yemeği ocaktan indirdi. Sofrayı hazırladı. Yemeği iştahlı bir şekilde yedik. O güne kadar böyle lezzetli bir yemek yemedim. Yemekten sonra Rabia;

-Her kim doğrulukla kulluk görevini yerine getirirse, böyle bir yemeği hak eder,.dedi.

Rabia’nın yaşı seksenin üzerindeydi. Yinede kendi halinde, kendi işini yapıyor kimseye muhtaç olmuyordu. Yürürken, oturup, kalkarken ha düştü ha düşecek vaziyetteki görüntüsü, sevenlerini üzüyordu.O daima kefenini yanında taşırdı.Namaz kılacağı zamanda onun üzerinde, kılardı. Kefeni yanında olmadan gezdiğini gören olmadı. İbadet esnasında sessiz essiz ağlar, secdeye vardığı yer göz yaşıyla ıslanırdı.

(713-801) tarihleri arasında yaşayan Rabia-tül Adeviye sofi ve veli olarak tanınırdı. 713 tarihinde Basra’da doğan Rabia 801 tarihinde yine Basra’da vefat edince yer yerinden oynadı Adeta insan seli. Akıyordu. Mahşeri bir kalabalıkla cenazesi defnedildi..

İşte Rabia -tül Adeviye, o yüce hatun, özlediği sevgiliye kavuştu. Ölüm anında yüzünde tebessüm vardı. Adeta gülüyordu. O, mutluydu ve huzur içinde, bir bahar sabahının tatlı, ılık rüzgarları arasında uçmaktaki yerini aldı.

Her türlü yayın hakkı yazarına aittir, izinsiz iktibas edilemez,
 
Üst