Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Bir gencin tövbesi

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Bir gencin tövbesi

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
" (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:
-Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü teâlâ:
(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.
 

TAYFUR

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
3 Ocak 2007
Mesajlar
50
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
64
Allah, Bunlari Musa'ya Nerede Söyledi..?

Allah, Bunlari Musa'ya Nerede Söyledi..?

Musa ile ilgili kıssaları Allah Kuranda muhtelif surelerde anlatmaktadır. Fakat Kuranda olmayan bu bilgiyi nasıl oluyor da:

Alahuteala peygamberi Musaya hitap edip......

diye başlayan bu uydurmayı yanındaymış gibi nakledebiliyorsun hayret doğrusu. Kıssa deyip geçemezsin zira Allahtan peygambere olan bir hitabın kaynaksız olması mümkün deyildir.

Konu Dinle alakalı ise kaynağıda kesinlikle vahye dayanır. Bunun kaynağını gösteremezseniz (kurandan) bu Allaha bir iftira sayılacağından aşağıdaki ayetlerin muhatabı olmaktan sakınmanızı ve ALLAHTAN AF DİLEYECEĞİNİZİ ÜMİT EDERİM.



Ali İmran Suresi 94. Artık bundan sonra kim yalan düzüp Allah’A iftira ederse böyleleri zalimlerin ta kendileridir.

Nisa Suresi 50. Bir bak, nasıl yalan düzüp iftira ediyorlar Allah'a! Açık günah olarak bu yeter.

Hud Suresi 18. Yalan düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim var? Onlar Rablerine arz edilecekler. Tanıklar diyecekler ki: "İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar." Herkes duysun ki, Allah'ın laneti zalimler üstünedir.


En'am Suresi 93. Yalan düzüp Allah'a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde "Bana vahyedildi" diyen kişi ile, "Allah'ın ayet indirdiği gibi ben de indireceğim" diyen kimseden daha zalim kim vardır! Bir görsen o zalimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, "Çıkarın canlarınızı!" diye! Bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylüyorsunuz ve çünkü O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.
 
Z

zeynep_hearty

Guest
kanımca teşbihte hata olmaz sözkonusu kıssada tevbeyi ele almış yaratıcının sözünün aksine birşey savunulmamış gayet masumhane ibretlik olarak yazılan bu yazıdan sadece tevbe edilince rabbin rahmetinin sonsuz olduğu bağışlayıcı olduğu ifade edilmiş fakat siz nasıl anlarsınız bilmiyorum hernedendir yazılan heryazıdan ha bu benim dediğimin aksine yazılmıştır demek yada muhalif olmak içinmidir bilinmez herşekilde bişey çıkarmak ne kadar doğrudur kuranda tevbeyle ilgili bir çok ayet vardır ..sözkonusu kıssada bunun aksine tek kelime bile mevcut değilken konuya bu şekilde yaklaşmanız oldukça üzücü önemli olan vurgulanan önem arzeden kısmın algılanması alınması gereken öğütün,nasihatın önemidir ..selam ve dua ile...
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Musa ile ilgili kıssaları Allah Kuranda muhtelif surelerde anlatmaktadır. Fakat Kuranda olmayan bu bilgiyi nasıl oluyor da:

Alahuteala peygamberi Musaya hitap edip......

diye başlayan bu uydurmayı yanındaymış gibi nakledebiliyorsun hayret doğrusu. Kıssa deyip geçemezsin zira Allahtan peygambere olan bir hitabın kaynaksız olması mümkün deyildir.

Konu Dinle alakalı ise kaynağıda kesinlikle vahye dayanır. Bunun kaynağını gösteremezseniz (kurandan) bu Allaha bir iftira sayılacağından aşağıdaki ayetlerin muhatabı olmaktan sakınmanızı ve ALLAHTAN AF DİLEYECEĞİNİZİ ÜMİT EDERİM.



Ali İmran Suresi 94. Artık bundan sonra kim yalan düzüp Allah’A iftira ederse böyleleri zalimlerin ta kendileridir.

Nisa Suresi 50. Bir bak, nasıl yalan düzüp iftira ediyorlar Allah'a! Açık günah olarak bu yeter.

Hud Suresi 18. Yalan düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim var? Onlar Rablerine arz edilecekler. Tanıklar diyecekler ki: "İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar." Herkes duysun ki, Allah'ın laneti zalimler üstünedir.


En'am Suresi 93. Yalan düzüp Allah'a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde "Bana vahyedildi" diyen kişi ile, "Allah'ın ayet indirdiği gibi ben de indireceğim" diyen kimseden daha zalim kim vardır! Bir görsen o zalimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, "Çıkarın canlarınızı!" diye! Bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylüyorsunuz ve çünkü O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.

Tayfur öyle bir makama ermişki kendisini ilahlık makamında görüyor ibret almak ders almak haddi değil bizim gibi avamın yazılarına elbet kulp takacak tayfur hz.leri
 

TAYFUR

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
3 Ocak 2007
Mesajlar
50
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
64
Her şeyi Yerinden Eden Ben Deyilim Ki...!

Her şeyi Yerinden Eden Ben Deyilim Ki...!

Sevgili Fetih kardeş. Allah ile Musa'nın arasında geçen konuşmayı nakleden sensin, ben deyil. Ben sadece bu konuşmanın Kur'ânî olmadığını savundum, halende savunmaktayım.

Sizden bu konuşmanın nerede geçtiğini ve vahye dayanmayan şeyleri nasıl olupta gerçekmiş gibi kaleme aldığınızı sorguladım. Siz bana cevap vermek yerine beni kendi şeyhlerinin makamında görmek gibi bir alaylı tavırla konuyu saptırmayı tercih etmişsiniz.


Sen daha şeyh namındaki şarlatanların ilahlık makamına soyunduğunun farkına varamamışsan elimden hayır dua etmekten başka bir şey gelmiyor.

Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

Her akşam namazdan sonra en az 5 ve normal 15 dakika şeyhinizi düşünmeniz nasıl bir ibadet aceba.

Taşlarla günlük yaptığınız ve içerisindeki talimatların kurallarını şarlatan şeyhlerinizin belirlediği hatme , başından sonuna kadar gözler kapalı olarak şeyhinizi düşündüğünüz ibadeti peygamber kaç kere yaptı aceba.. Yapmadıysa ki, kesinlikle herkes bunu biliyor; o zaman bu yeni bir ibadet çeşidi deyilmidir.

Üstelik İnşirah suresini bilenlerin sayısı imam hariç 10 kişiye ulaşmaz ise küçük hatme olduğu için 133 Kur'an hatmi sevabını, büyük hatme olursa 333 Kuran hatmi sevabını kim nereden veriyor aceba. Böylesine Bonuslu sevap vaad eden bir ibadetin müjdesinin kaynağı kimdir acep..

Bu ibadet olarak addettiğiniz safsatanın bir kural koyucusu yokmu .. Sen başka bir ilahlık iddiasında bulunarak birilerinin Firavn gibi ben Allahım diye kendini ilan etmesini mi bekliyorsun.

Ya şeyh şarlatanının verdiği talimata göre günde bilmem ne kadar laklaka ile geçirdiğiniz, ve adına tesbih dediğiniz şeylerin sayılarının ve neler okunacağının kaynağını nereden aldınız. Eğer tarikattan maksat Allahı zikir ise, Onun talimatını Allah veriyor.


Bakara Suresi 239. Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.

Allahın; bize nasıl zikretmemiz gerktiğini öğrettiğini, vahyin kaynağına muracaat ederek anlayabiliriz.

Ali İmran Suresi 191. Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler: “Ey Rabbimiz!Sen bunu boşuna yaratmadın.Şanın yücedir senin.Ateş azabından koru bizi.”


Gördünmü ? kendisini mi, peygamberini mi yoksa kullarından birisini mi düşünmemizi istiyor. Elbette peygamberi düşünmek (ona rabıta etmek) dahi şirktir.


Ya sizin ensesi şiş, karnı geniş şeyhlerin icad ettikleri ibadetlerinde tamamen kendilerini düşünme ve zikretme merkezine koymaları ilahlık deyilde nedir.


İyi düşün dostum. hesabı kime vereceksen onun talimatıyla hareket etmek zorundasın. Zira bu iman etmenin gereğidir. Kime iman ettiğini bir daha sorgula derim. İstersen Allahın tasvip etmediği zikri (kendi şeyhini ) düşünenlerin zikrin talimatlarını Allahtan almayanların durumunuda Kurandan dinleyelim.




Ta-Ha Suresi 124. Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.

Ta-Ha Suresi 125. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?"

Ta-Ha Suresi 126. Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."
 

öz_nur

New member
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
3
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
33
Allah bizleri eksiklerini tamamlayanlardan eylesin
Allah raz1 olsun bu konuyu bize tekrar hat1rlatt1g1n için
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Sevgili Fetih kardeş. Allah ile Musa'nın arasında geçen konuşmayı nakleden sensin, ben deyil. Ben sadece bu konuşmanın Kur'ânî olmadığını savundum, halende savunmaktayım.

Sizden bu konuşmanın nerede geçtiğini ve vahye dayanmayan şeyleri nasıl olupta gerçekmiş gibi kaleme aldığınızı sorguladım. Siz bana cevap vermek yerine beni kendi şeyhlerinin makamında görmek gibi bir alaylı tavırla konuyu saptırmayı tercih etmişsiniz.


Sen daha şeyh namındaki şarlatanların ilahlık makamına soyunduğunun farkına varamamışsan elimden hayır dua etmekten başka bir şey gelmiyor.

Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

Her akşam namazdan sonra en az 5 ve normal 15 dakika şeyhinizi düşünmeniz nasıl bir ibadet aceba.

Taşlarla günlük yaptığınız ve içerisindeki talimatların kurallarını şarlatan şeyhlerinizin belirlediği hatme , başından sonuna kadar gözler kapalı olarak şeyhinizi düşündüğünüz ibadeti peygamber kaç kere yaptı aceba.. Yapmadıysa ki, kesinlikle herkes bunu biliyor; o zaman bu yeni bir ibadet çeşidi deyilmidir.

Üstelik İnşirah suresini bilenlerin sayısı imam hariç 10 kişiye ulaşmaz ise küçük hatme olduğu için 133 Kur'an hatmi sevabını, büyük hatme olursa 333 Kuran hatmi sevabını kim nereden veriyor aceba. Böylesine Bonuslu sevap vaad eden bir ibadetin müjdesinin kaynağı kimdir acep..

Bu ibadet olarak addettiğiniz safsatanın bir kural koyucusu yokmu .. Sen başka bir ilahlık iddiasında bulunarak birilerinin Firavn gibi ben Allahım diye kendini ilan etmesini mi bekliyorsun.

Ya şeyh şarlatanının verdiği talimata göre günde bilmem ne kadar laklaka ile geçirdiğiniz, ve adına tesbih dediğiniz şeylerin sayılarının ve neler okunacağının kaynağını nereden aldınız. Eğer tarikattan maksat Allahı zikir ise, Onun talimatını Allah veriyor.


Bakara Suresi 239. Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.

Allahın; bize nasıl zikretmemiz gerktiğini öğrettiğini, vahyin kaynağına muracaat ederek anlayabiliriz.

Ali İmran Suresi 191. Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler: “Ey Rabbimiz!Sen bunu boşuna yaratmadın.Şanın yücedir senin.Ateş azabından koru bizi.”


Gördünmü ? kendisini mi, peygamberini mi yoksa kullarından birisini mi düşünmemizi istiyor. Elbette peygamberi düşünmek (ona rabıta etmek) dahi şirktir.


Ya sizin ensesi şiş, karnı geniş şeyhlerin icad ettikleri ibadetlerinde tamamen kendilerini düşünme ve zikretme merkezine koymaları ilahlık deyilde nedir.


İyi düşün dostum. hesabı kime vereceksen onun talimatıyla hareket etmek zorundasın. Zira bu iman etmenin gereğidir. Kime iman ettiğini bir daha sorgula derim. İstersen Allahın tasvip etmediği zikri (kendi şeyhini ) düşünenlerin zikrin talimatlarını Allahtan almayanların durumunuda Kurandan dinleyelim.




Ta-Ha Suresi 124. Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.

Ta-Ha Suresi 125. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?"

Ta-Ha Suresi 126. Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."

Tayfur ben yazdığım yazının arkasındayım sende TEVBE nin ne anlama geldiğini ve Rabbul Alemi' nin C.C TEVBE edenlere nasıl yaklaştığını öğren sonra gel tamammı
 

aklý selim

Mesajlari Onaylanacak
Katılım
3 Kas 2006
Mesajlar
120
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
54
örnek vermek

örnek vermek

İslami bir konu yada kavramın anlatılması için örnek verirken,lütfen dikkatli olalım,çünkü islamdan haberi olmayan insanlar bunları,Kur'andan ve gerçek sanıyorlar!
Anlatılan şeyin üslubundan tasavvuf ehlince uydurulmuş bir menkıbe yada hikaye olduğu anlaşılıyor!
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Doğru söylüyorsun kardeşim. Özellkile bazı kişiler rağbet ettirmek ve korkutmak maksadı ile mübağlağalı mücazefe(söze yalan katma)kullanıyor. Mesela, diyor Ay yarıldı peygamberimizin cebine girip çıktı yada diyor ayakta bevl etmek zina gibidir ve hakeza.

Ancak böyle durumlarda akıl ön plana çıkar. Birisi size bir nakil veriyorsa akıl ile yoğurmak lazımdır.
Ben hadddim olmadan yukardaki yazıda doğru olmasa dahi akla abes gelecek bir şey bulamadım.
Tayfur kardeşin titizliğini anlıyorum Kur'ani olmamızı istiyor ama Kur'ani olmayı tafsiye edereken Kur'ani olmak lazım ki kabul mümkün olsun. Zira Allah yumuşak muamele emrediyor.

Evet Allah sebepleri insanın önüne koyar ki Hikmeti ile Kudret ve İzzeti gizlensin. Kudret ve İzzet ise sebeplerin elini çekmesini ister.

Sen yağmurun bir fizik kuralı ile oluştuğunu bilirsin. Ateist o fizik kuralını haşa ilah yapar. Müslüman onun perde olduğunu bilir ve Meleklerin o fizik kuralını icra ettiğini bilir. Gerçek mümin ise o Melek perdesini dahi söker sadece Allah'ı Kudretini görür.
Bazıları ise perdeleri yırtmak ve Allah'ı yüceltemek adına Perdeleri yırtar meleklerin üstüne basar.
İşte bu kardeşte böyle bir şey yapmış.

Allah'ın insanla konuşması muhteliftir kardeşim.Hz. Musa hayatında sadece Tevrat kelimelerini konuşmamıştır.

ALLAH C.C Razı olsun
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

Hatmenin Önemi

Hatme, cemaat ile toplu hâlde yapılan bir halka zikridir. Kur’an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir.Kur’an-ı Hakim’de sabah akşam dua, ibadet ve zikir edenlerle beraber bulunmaya şöyle teşvik edilmiştir:“Resûlüm! Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını isteyerek dua (ibadet ve zikir) edenlerle birlikte bulunmaya candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme.” [ Kehf 18/28.]Bu ayet indiği zaman Resûlulah (s.a.v) Efendimiz, bu kimseleri araştırmak için mescide çıktı. Mescitte zikreden bir topluluk buldu. Bunlar elbiseleri eski fakir ve garip Müslümanlardı. Onları görünce hemen yanlarına oturdu ve: ”Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan ALLAH’a ham dolsun.” Buyurdu.
Bu ne büyük bir tevazu ve edep örneğidir. Elbette ALLAH Resûlü (s.a.v) Efendimiz, kendileriyle birlikte olması emredilen kimselerden her yönüyle üstündü. Fakat, Yüce ALLAH bu emirle önce onların oluşturduğu zikir meclisinin faziletini gösterdi. Sonra, Efendimizin (s.a.v) yüksek tevazusunu bize gösterip kendisini örnek almamızı istedi. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) onların içlerinde bulunup kendilerini şereflendirmesi ve onlara feyiz vermesi için bu emri verdi. Bir rivayette, Efendimiz (s.a.v), mescitte zikredenlerin yanına gelerek: “Sizin üzerinize ALLAH’ın rahmetinin indiğini gördüm; ona sizinle ben de ortak olmak istiyorum.” Buyurdular ve halkaya oturdular.
Rasululah (s.a.v) Efendimiz, bir defasında:
“Cennet bahçelerine uğradığınızda, oralardan çokça istifade edin.” buyurdu. Ashab-ı Kiram: “Cennet bahçeleri neresidir?” diye sorduklarında, Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz:
“Zikir halkalarıdır.” buyurdu.
Yine Efendimiz (s.a.v), mescitte halka şeklinde toplanmış bir grup ashabının yanına uğradı. Onlara:
“Burada ne yapıyorsunuz? “ diye sordu. Halkadakiler:
“ALLAH’ı zikrediyoruz, bizi İslam’a ulaştırdığı ve ihsanlarda bulunduğu için O’na hamd ediyoruz.” Dediler. Efendimiz (s.a.v) onlara:“ALLAH için soruyorum, siz gerçekten bunun için mi oturdunuz?” diye sordu; Sahabeler:“VALLAHi biz ancak bunun için oturduk.” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):“Yanlış anlamayın, ben sizi suçlamak için yemin etmenizi istemedim. Ben sizin asıl niyetinizi öğrenmek ve size şu müjdeyi vermek için geldim. Bana Cibril geldi ve haber verdi ki: ALLAH sizinle melekleri yanında övünmektedir.” Şu müjde de önemli:
“Herhangi bir topluluk sırf ALLAH rızası için toplanıp ALLAH’ı zikrederse, görevli bir melek semadan onlara şöyle seslenir: “Günahlarınız affedilmiş olarak kalkın, hiç şüphesiz günahlarınız iyiliğe çevrildi .İşte halka şeklinde yapılan Hatme-i Hacegan da bu övülen zikir çeşitlerinden birisidir. Görüldüğü gibi halka hâlinde cemaatle zikir yapmak övülmüş fakat halkada ne okunacağı konusunda bir şey belirtilmemiştir. Bunun için, zikir sayılacak şeylerden ne okunsa zikir yapılmış ve bu müjdeye ulaşılmış olur. Hatmede okunan zikir ve dua çeşitleri de sünnet-i seniyyeden alınmıştır.Hatmeyi bugünkü usul üzere Abdulhâlik Gücdevani Hz.leri tertip etmiştir. “Hatm-i Hâcegân” diye de anılır. Hâcegân, ulu zatlar, efendiler, büyük hocalar demektir. Hatm-i Hâcegân büyük velilerin tertip, talim ve tatbik ettiği hatim demektir.
Bu zikre hatim ve hatme denmesinin bir sebebi şudur: Bu yolun büyükleri müridleri ile bir meclis kurduklarında toplantıyı bu zikirle bitirirlerdi. Onlara has bir uygulama olarak bu zikre “Hatm-i Hâcegan” denmiştir.Bu zikirlere hatim denmesinin bir diğer sebebi, içinde okunan Fatiha ve İhlasların hatim sevabına denk olmasındandır. Çünkü Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, ihlas sûresini üç defa okuyan kimsenin Kur’an’ı bir kere hatmetmiş gibi sevap elde edeceğini üjdelemiştir.Büyük hatmede toplam bin defa İhlas sûresi okunmaktadır. Bu da üç yüz otuz üç (333) Kur’an hatim sevabına denktir. Onun için büyükler bu zikre çok önem vermişlerdir. Öyle ki çok ciddi bir hastalık ve ağır yolculuk hâlleri hariç, bütün ömürleri boyunca bu zikri hiç aksatmamışlardır.
Seyda(Muhammed Diyauddin)(ks) zaman zaman vefat eden müritleri için yaptıkları murakabe de kimin azap içinde olduğunu anlarsa onun için hemen hatmei tehlil yaptırırdı.O sıralarda tüm büyükler yetiştirdikleri ile birlikte cephede... Bir yerde Üstad Bediüzzaman, bir yerde Hazret ve Şeyh Said (Palulu) aynı cephede emperyalizmin bir başı olan Rus ayısı ile göğüs göğüse... Bu cihatta bir olayı Şeyh Said savaştan çok sonra Varto'ya gelince anlatır. Şeyh Said Vartoya gelince orada Hazretin vefat haberini alır. Çok üzülür ve şöyle der: "İşte hakiki Şeyhlerden biri bu idi vefat etti, biz onunla aynı cephede Ruslara karşı cihat ederken yemin ederim ki her namaz vakti geldiğinde Haydi arkadaşlar namazımızı cemaatle kılalım ve her ikindiden sonra yine haydi arkadaşlar cemaatle hatmemizi yapalım der ve hep beraber hem namazımızı kılar hem de hatmemizi yapardık. Hazrete: "Efendim cihattayız. Namaz cemaatle olmasa, hatta hatme bile olmasa olur." denilince kendisi;
"Hayır Cihat ayrıdır, bu vazife ayrıdır. Biz hem cihat ederiz, hem vazifemizi yaparız." derdi. Şüphesiz Nakşibendi tarikatının sadatı, tarikatlarından olmayanları hatmeden çıkarmalarına nakli ve akli delilleri var. Nakli delil, Peygamber (S.A.V)'in:
-"İçinizde garib kimse var mıdır?" diye buyurduğu hadisi şeriftir. İtiraz edip, bu konuya bu hadisin getirilmesi acayiptir denilmesi daha acayip bir şeydir. Peygamberin (S.A.V): "Sahabelerim, yıldızlar gibidirler" buyurduğu - hadisi şerifi ile garib'den murad, meclisinde hazır bulunan kafir kimsedir, denmesi de muteber manadan uzaktır. Zira hadisi şerifteki garib kelimesinden murad, ya zikir adabından veya imandan garib olan demektir.Bu iki manadan başka üçüncü bir mana yoktur. "Ashabım yıldızlar gibidir" diye buyurulan hadis, "garib" kelimesinin mezkur birinci manasına muhalif değildir. Zira Resulullah'ın (S.A.V) maksadı iman edip de yapılan zikrin adab ve şartlarından bilgisi olmayan bir sahabi olduğu da muhtemeldir. Nitekim fıkıh kitaplarında ittifakla yazıldığına göre, Mi'rac gecesinde beş vakit namaz peygamberimize farz olduğu halde, nasıl kılınacağını bilmediği için, hazreti Cebrail gelip, ona ' öğretinceye kadar,'o gecenin sabah namazını kılmamıştır.
Şunu da ilave edelim ki, Nakşibendi tarikatının sadatı (K.S), evliya ve ulema olduklarına inanıyoruz. Gerçekte, Peygamber (S.A.V) tarafından:"Alimler peygamberlerin varisleridir" buyrulmuştur. Varis, kendisine miras olarak bıraktığı ölü kimsenin malında istediği gibi, itirazsız, tasarruf eder. öyleyse Nakşibendi alimleri hem fıkıh usulü alimlerinin, yukarıda geçen kaideleri ile amel etmek, hem hadisin manası tahakkuk etmek için "garib" kelimesinden genel anlamıyla temessük ettiklerinde hiçbir beis yoktur.Nitekim fıkıh alimleri sabah namazından önce kılınan iki rekat sünnette, fatihadan sonra okunan zammı sure hakkında çeşitli rivayetlerin hepsi ile amel edilmesi için, Kafirun, İhlas, Elemneşrahleke, Elemtere Keyfe surelerinin hepsinin okunmasının sünnet olduğunu ittifak etmişlerdir. "Hadisteki garib'in manası, kafir kimse olmazsa, bu hadis, ikinci manaya sarahaten delalet etmez" diye dediğin sözün de reddedilir. Çünkü bu hadis, iman edip lakin zikrin adabını öğrenmeyen kimse olduğuna sarahaten delalet eder. Bundan maksat, küfür, şekavet, nifak ehli olan kimse de değildir. Bu manalar kastedilirse, Kur'ani Kerimin: "Müşriklerden biri sana (ey habibim) sığınacak olursa, kabul et ki, Allah'ın (C.C) sözünü işitsin." ayetinin manasıyla nakz olur.(Manadaçelişkiolur.)
Mektubunuzda "Hacegan hatmesine girmek isteyen kimse, fazıl ise, hatmeye girsin. Fasık kimse dahi fıskından vazgeçip hidayetlenmesi için dahil olmalıdır." diye kullandığınız ifadeden biz şunu anlıyoruz; Bizler, fazıl ve salih kimsenin salahatı için hatmede bulunmasına, fasık kişinin de fıskı için bulunmamasına razıyız. Halbuki gayemiz bu değil, bizde gaye sırf aldığımız emre imtisal etmektir.Allah (C.C) yukarıda geçen "Eğer müşriklerden biri sana sığındığında kabul et" diye buyurduğu ayeti ile, Habibine (S.A.V), müşriklerden Allah'ın (CC) kelamını dinlemek isteyeni kabul etmesine emir buyurur." diye dediğin sözün, hadisteki "garib" kelimesi kafir manasına hamlettiğinden dolayı davanızın aleyhine dair bir delil olur. Zira Peygamber (S.A.V) emir olunduğu şeyin hilafına emretmez. Öyleyse Allah (C.C) ayeti celile ile kendisine eğer ehli şirkten Allah'ın (C.C) kelamını işitmek isterlerse, onları kabul etmekle emreder de, kendisi hadisinde "garib" kimseyi, (senin deyiminle ehli küfrü meclisinden çıkarmasını nasıl emreder?
Hadisteki "Garib"den muradın, şirk ehli olmadığına dair aklî delil ise; bir cemaatin halkından olmayıp da onların adabını tamamen anlamayan kimse, yaptıklarını anlayınca onlarla alay etmesi muhtemeldir. Dolayısıyla Allah (C.C) ona gadab eder.
Hangi şartlarda olursa olsun Hatme-i Hacegan-i yapmaya çalişir ve yakinlarina da (baglilarina da) tavsiye ederdi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hz.leri buyurdular ki:
-Bu tarikat ehlinin içine ihlas ve muhabbeti bulunan bir kimse gelir, âdabına uygun olarak hatmeye oturursa, halkadan çıkarılmaması iyi olur. Fakat Mevlâna Halid, Seyyid Tâhâ ve Seyyid Sıbğatullahi´l- Arvasî (k.s) gibi büyüklerimiz bu tarikatta olmayanların hatmeye katılmasını kesinlikle yasaklamıştır Uşak Vakıf başkanı Dr. Osman Bey buyurmuşlardı ki,
Allahu Teala kullarına böyle şeyler veriyor ki kurban sadakat da veriyor teslimiyette veriyor.üç şeye çok dikkat edin dedi rahmetli seyda hazretleri hatmeye oturduğunuzda Allahın dostları o üç şeyi size getirir.o üç şeyden birini mutlak suretle birini size verir dedi sadakat teslimiyet vede muhabbet hatmeye oturduğunuzda Allahın dostları bu üç şeyden bir tanesini size getirir Hatmede o elbiselerden bir tanesini giyeceksiniz kabiliyetinize karekterinize göre o elbisenin hangisi size layık ise sadatlar o elbisenin bir tanesini size giydirir.ve giyeceksinizde hatme esnasında biliyorsunuz çok büyük olaylar oluyor Gavs(ks) buyurmuştu insan hatme de hasıl olan sevabı bilse değil ayaklarının üzerinde başının üzerinde yürüyerek gelir biliyorsunuz küçük hatme yaptığınız zaman yüz otuz üç büyük hatme yaptığınız zaman üç yüz otuz üç hatim sevabı alırsınız o belde merkez olmak üzere diyor yüz kilometre çapındaki beldeki yatan ve yatmayan bütün evliyaullah hatmeye teşrif ederler biliyorsunuz değilmi kurban iki hatme esnasında o beldedeki bütün kabir azabı kaldırılırALLAH Celle Celaluh razı olsun hattab kardeşim Hatme-i Hacegan'ın reisi Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizdir Saadat-ı Kiram ne kadar güzel anlatmışlar ne kadar güzel uyarmışlar bir gün sadatlar menzilde yaşlı bir sofiye sormuş "sofi hatmelere gidiyormusun" diye... sofinin cevabı aynen su "yok kurban gitmem ayaklarım çok rahatsız evden dergaha kadar gitmek çok zor benim için" demiş... ve sadatlar şu cevabı vermiş "sofi şu dağa hergün peygamber efendimz geliyor desem gelirmisin" diye sormuş, bizim sofi "tabi sultanım ne demek sürünerek dahi olsa gelirim" demiş sadatlarda "sofi hatmeler peygamber efendimizin elinde oluyor demiş.
Gavsı Bilvanisi (k) hatmedeki bu sır ve şeref hakkında şöyle sohbet buyurmuştur.
İnsanlar bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi hasta yada sakat olsalardı bile yine de sürünerek hatmeye gelirlerdi.Çünkü hatmenin reisi Hz.Rasuli Ekrem efendimizdir.O bu meclislere manen teşrif buyurur.ve oradakilerin dileklerini Allahu Tealaya ulaştırır.Efendimizin ilahi huzura arzettiği şeyler geri çevrilirmi. Sadat-ı Nakşibendi yanında hatme çok kıymetlidir. Hatmesiz kalınmamalıdır. İnsan Nakşibendi olduktan sonla nerede bir hatme yapılırsa hissesi içindedir. Bir defa hatme bir de vird çekerken sadatm ruha-niyetinin nazarı altına girmelidir. Tarikate girip de mazeretsiz olarak evde oturup da hatmeye girmeyen kimseyi ne Peygamber (s.a.v.) ne Sadat-ı Kiram tanır. Camiden ve hatmeden uzak kalmayınız
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

ZIKRIN INSAN NEFSINE TESIRLERI

Ey irsad talebinde bulunan kardesim! Allah (cc) Hz.leri seni de, bizi de cümle Ümmet-i Muhammedi mes’ut ve bahtiyar kilsin. (AMIN)

Bilesin ki, ruhi hayatin hedeflerinden biri de, insan nefsine huzur ve sükûnet vermek, üzüntü sabirsizlik ve izdirabi atmaktir ki, bunlar nefsin en azgin düsmanlaridir.

Allah (CC) Hz.leri’ni unutmamak ve daima zikretmek ise, bu yüce hedefe ulasmak ve münafiklik alâmetinden kurtulup aleme gönderilis gayesini yerine getirmek için en faal ve Ayet-i Kerime’lerde beyan edildigi gibi en büyük istir ve Riza Bariye ve Cemâllüllah’a vesiledir.

Evet maddi ve manevi dertleri düsünmek, çesitli hayat hâdiseleri karsisinda istikbâl endisesinin tesiri altinda aklin özelliklerini dagitmak gibi fikir ve vesveselerin hepsi, zayif, itikatsiz, inançsiz, imani olan insani merhametsiz bir mesakkate sürükler. Böylece insani bu hayatin gereklerini ve aleme gönderilisinin gayesini yerine getirmekten âciz bir hâlde birakir.

Üzüntü ve sabirsizligin kaynagi ise, insanin bu hayat hadiseleri karsisinda zayifligini hissetmesinden baska bir sey degildir. Ama bu kâinatin tasarrufunu elinde bulunduran Allah (CC) Hz.leri’ne kuvvetli itikatli gerçek bir îman ve sarsilmaz bir itimât, insanin nefsine öyle bir huzur ve kuvvet verir ki, onlarin yaninda hayatin bütün üzüntüleri, iltifata degmeyen basit ve sönük birer sey olarak görünür. Allah (C) Hz.lerini daima zikretmek, Allah (CC) Hz.leri’ne inanmanin bir neticesidir. O Ruhi bir gidadir. Öyle bir gida ki, insan nefsinin dertlerine deva ve kalbine huzur bahseder. Cenab-i Hakk Celle ve Ala Hz.leri zikredilen bu hakikati beyân için söyle buyurur: “Bunlar Allah’in (CC) zikri ile kalbleri huzura kavusarak iman edenlerdir. Evet bilin ki, kalbler ancak Allah’i (CC) anmakla yatisir ve huzur bulur.”[1]

Islam’in Zikrullaha verdigi büyük ehemmiyyet sebebiyledir ki, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri insani Rabbina yaklastiran namazi çesitli zikirlere samil kilmis ve onu günde bes vakit olarak emretmis fakat Zikrullaha vakit koymamis, her halükarda hazarda seferde gezerken, dururken, otururken, yatarken Yüce Zatini (CC) anmamizi, zikretmemizi Mucizel Beyan’inda emretmistir. Akli Selim olan insan bunlari iyice anlar ve Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin bu nimetlerinden faydalanir ve aleme gönderilis gayesini erbabindan ögrenmeye gayret eder.

Ey Kul! Bilmis olasin ki, kalbi manadan gafil olan kimsenin tesbih, tahmid ve benzeri zikirleri tekrar etmesi, ara sira da olsa zihni Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne çevirir. Her Zikrin de kalbde müsahede edilebilen tesiri vardir. Kur’an okumak, namaz ve diger ibadetleri, Zikrullahi tekrar etmek de böyledir. Bütün bunlar Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ni kalbde hazir bulundurmak için birer sebeptir. Bunun içindir ki, tarikat ehli olanlarin müridlerine Rabitayi ve evradi emrettikleri görülür. (Bununla ilgili kisim Tarikat-Rabita bölümünde)

Bütün bunlar çok tekrarlamakla kalbleri Allah (CC) Hz.leri’nin muhabbetine yönelterek nefisleri ilim ve magrifete hazir vaziyete getirir. Evet! Zikirler murakabeler ve riyazatlar ancak insanin manevi yönünü islah etmeye yarayan vesilelerdir.

Ey Kulum diyen kisi! Sunu iyi bil ki, saglam iman sahibi olanlar gerçekten Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin Varligina, Birligine, Uluhiyyet ve Rububiyetine inananlar, ihlas sahibi kimseler, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nden gelen bela ve musibetlere sabredenler, O’nun (CC) nimetlerine ve ihsanlarina sükredenlerdir. Onlar, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ni dilleriyle andiklari (zikrettikleri) gibi, kalbleriyle de hatirlarlar. Onlara insanlardan bir bela isabet ettigi zaman yüzlerinde tebessüm görülür. Onlar, dünyanin ve ahiretin sahibi olan Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ni ve O’nu (CC) sevenler ile beraberdirler. Onlar su Ilahi hitabi can kulagi ile dinlemislerdir. Yüce Mevla (CC) Hz.leri buyuruyor: “O halde siz, bana itaat ve ibadet ederek beni anin ki (zikredin) ben de sizi magfiretimle anayim (zikredeyim). Nimetlerime sükredin de nankörlük yaparak küfre varmayin. (Beni ve nimetlerimi inkar etmeyin).”[2]

Kim Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin sevdiklerinin arasina girmeyi, O’nun (CC) lütuflarindan yararlanmayi istemez ki? O halde ey INSAN! Silkin ve kendine gel... Hakiki kurtulus, Allah (CC) Hz.leri’ni bir bilip O’nu (CC) anmaktadir...

[1] Er-Rad S. A.28

[2] El-Bakara S. A.152
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

RABITA VE LÜZUMU

Râbıta ve Lüzumu:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i imran: 31)
Yani: Eğer Cenâb-ı Hakkı seviyorsanız yoluma tâbi olunuz, Allah da sizi sevsin.
Muhabbetullah da mütâbaat ile olur. Muhabbetin birinci adımı şeriat, ikincisi de tarikattır. O da ikidir; biri zikirdir, diğeri tefekkürdür. Zikir ve fikir de râbıtasız kazanılmaz. Râbıta da kolay değildir. Çünkü, nefse muhalefet ve mücadele lâzımdır. Nefis insana çok şüpheler verir. Şüpheleri izâle lâzımdır. Bu da zamana muhtaçtır. Râbıtada mürşidin hayâlini tefekkür etmeğe lüzum yoktur. Muhabbet lâzımdır. Zâten bir insan sevdiğini daima gözü önünde bulundurur.
“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)
Cenâb-ı Hakk’ın dünyaya tecellisi imtihan nokta-i nazarındandır. Ahirete tecellisi ise lutf-i ilâhidir.
Cenâb-ı Hakk cümlemizi hakiki müslüman ve ehl-i iman etsin, lisanen Allah’a, fakat kalben mâsivaya kul olan kimselerden etmesin, âmin.

Mânevî Yardım:
Dünyada mal toplamaya fikirlerine tahsis edip servet ve sâmâna mâlik olanlar hayatta iken ölü kabilindendir. Ebedî hayata nâil olan ancak maârif-i ilâhiye ve ezkâr-ı bâtınaya mâlik olan kimsedir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (K.Hafâ)
Yani: Ey benim ümmetim! Size bir müşkilât, bir gam ve keder teveccüh edince evliyâullah’ın ziyaretine koşunuz ki, onların bereketiyle müşkilatınız hâl, gam ve kederiniz zâil olsun.
Bunun tasavvufi izahında kuburdan murad, evliyaullah’tır. Zira onlar “Ölmeden evvel ölünüz.” sırlarına mazhar olmuşlar, nefislerini öldürmüşlerdir, cesedleri ise kabir makamındadır.
“Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O halde Allah’la birlikte başka birine duâ etmeyin.” (Cin: 18)
Yani; mescidler Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Orada Cenâb-ı Allah’tan başkasını taleb etmeyiniz, bütün teveccüh ve itimadınız Cenâb-ı Hakk’a olsun.
Evliyâullah’ın verdiği bir mânâya göre mescidden murâd, kalbtir, zira mescidler secde yeridir. Secde ise tezellüldür. Tezellül ise kalbde olmalıdır. Kalbde azamet bulunup da zâhirde küçülmek ve tevâzu göstermek muteber olmadığı şüphesizdir.
Bu mânâya göre Âyet-i kerime’den murâd kalb, Cenâb-ı Allah’a mahsus tezellül için tayin olunmuş bir noktadır. Kalbinizde bir başka şeye tâlib olmayıp ancak Allah-u Teâlâ’nın rızâsına tâlib olmalısınız demektir.

Râbıtası Kuvvetli Olan Sâlik:
Ahmed er-Rifai -kuddise sırruh- şöyle buyurmuştur:
“Taleb etmeyiz, reddetmeyiz, saklamayız.”
Abdülkadir Geylânî -kuddise sırruh- şöyle buyurmuştur:
“Size hediye gelen şeyi, Cenâb-ı Hakk’ın yediyle ihsân-ı ilâhî olduğuna itikat ederek kabul ediniz. Yoksa Zeyd’in, Amr’ın hediyesi olarak kabul etmeyiniz.”
Bir insanın duâsının, istiğfarının müstecâb olduğu o kimsenin ruhunun incilâsı nisbetindedir. Yani, tezkiye-i nefs ve tehzib-i ahlâkı arttıkça duâsı da o nisbette müstecâb olur.
Bazı kimseler görüyoruz ki, pek çok fenalıklar yapıyor, kendilerini bir türlü fenalıktan kurtaramıyor. Halbuki, ehl-i tarik böyle değildir. Her ne kadar ehl-i tarik’in bazılarında da bu hâl bulunuyorsa da, bu şeriate dikkatsizlikleri, teslimiyet ve râbıtada zafiyet ve kusurları sebebiyledir. Zira râbıtası kuvvetli olanlara şeytan yaklaşamaz. Râbıtası kuvvetli olan sâlikin kalbi zâkir ve uyanık demektir. Zâkir olan kalbe şeytan sokulamaz.

Ay ışığını güneşten alır.
Bunda râbıta ile elde edilen istifadeye müşabehet vardır. Gözlükle bir şeye bakılınca gözlük vasıtası olduğu gibi râbıta da buna benzer.
Zamanımızda ise bazıları inkâr ve başka sûretle halkı iğfal ederek temin-i menfaat etmek isterler. O gibilerin telâşına hacet yoktur. Çünkü müslümanları men hususunda şeytanın isticali onlardan daha ziyadedir.
Bazıları da irtihal buyuran kutublara râbıtayı tavsiye ederler. Cenâb-ı Hakk her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir. Bunu inkâr, Cenâb-ı Hakk’a hâşâ acizlik isnâd etmektir.
Hadis-i şerif’te:
“Şeytan âdemoğlunun kalbine icrâ-yı nüfuz için istila eder. Lâkin kalb Cenâb-ı Allah’ı zikredince şeytan meyusen geri çekilir, unutunca, tekrar istila eder.” buyurulmuştur. (N. Usûl)
Keza Âyet-i celile’de:
“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur ve size cimriliği emreder.” buyurulmuştur. (Bakara: 268)
Böyle kuvvetli bir düşmandan korunmak için şer’i bir tarikata dayanmak lâzımdır.

Mürşid’in Teveccühünü Kazanmak:
Tarikat-ı âliyede medâr-ı feyz-ü terakki, muhabbet ve râbıta tarikiyledir. Bu da mürşidinin teveccüh, nazar ve himmetini kazanmak suretiyle olur.
“Muhabbetin şartı muvafakattır.” buyurulmuştur. Yani muvafakat mürşidin sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemektir. Böylece in’ikâs tarikıyle mürşidin hâli, sâlik’in kalbinde zuhur eder. İhvân arasındaki muhabbet de şüphe yok ki, Şems-i Hakikat Nûr-i Nübüvvet Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretlerinden geliyor. Aslen o feyz kaynağından doğuyor. Nitekim ihvan arasındaki muhabbet, akraba arasında pek de görülemiyor. İhvan bir kere görüştüler mi, ayrılmak istemiyorlar. Halbuki dünyevi sohbet ve muhabbetlerde bu hâl devam etmiyor, âkıbeti bozuk geliyor.
Denilmiştir ki:
“Allah için olmayan muhabbetin nihayeti adâvet olur.”
Muhabbet-i ilâhi için dökülen gözyaşları, cehennem ateşini söndürür. Ehl-i zikr ve muhabbetli kimseler, Sırattan geçerken cehennem ateşi lisana gelip:
“Ey mümin! Çabuk geç; zira senin nurun benim ateşimi söndürüyor.” diyecektir. (Câmiü’s-sağîr)

Gerçek Mümin:
Hakk Teâlâ Hazretleri Ümmet-i Muhammed’e pek büyük lütuflar ihsan buyurmuştur. Bu yüzden bizler, ümmet-i itaat olmalıyız. Emirlerine imtisâl, nehiylerinden ictinâb ile Hakk’ı tanımalı, âmil olmak sûretiyle itaatkâr olmalıyız.
Sâlik iç dünyasını daima tecessüs etmelidir. İçinde bir kusuru veya fenâ bir niyeti olup da bir kağıda yazmak lâzım geldiğinde utanırsa o kâmil değildir. Onu bırakmağa gayret etmelidir. Eğer bir mümin ekseri emre itaat edip de yalnız bir emre itaat göstermezse ona muti (itaatkâr) denmez. Tasavvuf da hulâsa olarak bir noktadadır. O da rızâullahtır. Binaenaleyh, hevâ ve hevese, nefis ve şeytana uyarak başka bir maksad ve niyetle bu işte bulunmamak lâzımdır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmuştur:
“Hakikat ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip de sonra doğruluğu iltizâm edenler yok mu? Onların üzerlerine: ‘Korkmayın, tasalanmayın, vaad oluna geldiğiniz cennetle sevinin!’ diye diye melekler inecektir.” (Fussilet: 30)
Burada melâikenin onları tebşiri zikr için değil, istikâmet içindir.
Nitekim Hadis-i şerif’te:
“Sûre-i Hud ile benzeri sûreler beni ihtiyarlattı.” buyurulmuştur. (Tirmizî)
Maksad-ı Risalet-penâhîleri, bu sûre-i şerif’ede mezkur olan:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud: 112)
Âyet-i celilesinin mefhumu olan emr-i istikâmet hatıra geldikçe husule gelen teessür-i azimi takdir ve beyandan ibarettir.

Sabır ve Şükür:
İbadet eden kimseye lâzım olan üç mühim şey vardır:
1– İbadetini itibâr-ı dünyaya âlet etmemelidir.
2– Bir kimsenin malında gözü olmamalıdır.
3– İbadetine mukabil Cenâb-ı Hakk’tan mükâfat istememelidir; zira ibadet boynunun borcudur.
Cenâb-ı Hakk -azze ve celle- murad buyurursa sevdiği kullarına her şeyi ihsân eder. Bu suretle bir insan:
“Allah’ın ve Resulullah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız.”
Hadis-i şerif’inin sırrına mazhar olabilir.
Ümmühât-ı ahlâk-ı hamide (Güzel ahlâkın anaları) olan sehâ, sabır ve hizmet, irşad ve terakki için sıfât-ı lâzimedendir.
Hadis-i nebevi’de:
“İman-ı kâmil iki yarımdır. Bir yarımı irtikâb-ı menâhiden imtina mânâsına olan sabırdadır, diğeri de evlâmir-i ilâhiyeye imtisal ve itaatan ibaret olan şükürdedir.” buyurulmuştur. (Câmiüs’s-sağîr)
Nitekim bir hasta için iki şey lâzımdır. Biri hımye yani perhiz, diğeri de ilaçtır. Perhiz sabırdır, ilaç da Hakk Teâlâ Hazretleri’nin nimeti olup onu istimâlde de şükür vardır.
Hadis-i şerif’te kötülüklerden sakınmak mânâsına olan sabrın evvelce zikrolunması iki nükteye işarettir:
1– Def-i mefsed’in celb-i maslahattan mukaddem bulunmasına,
2– İbadet ve taatın hepsinin icrâsı, beşerin kudreti haricinde olup menâhiden ictinâbın ise her ferdin ifâsının imkan dahilinde bulunmasıyla faydasının daha şumullü olmasına.
Âlem-i İslâm için musavver olan ilerleme ve yükselmenin en mühim sebebi de isyan ve günahları terkttir. Menhiyyatın insanların malına, canına ve mâneviyatına irâs ettiği zararın gayr-ı kâbili telâfi olduğu ehl-i basiretin malûmudur.
Bir sevab nasıl bütün halkın ervâhına gider?
Uzaklık, yakınlık cismâniyet içindir. Rûhaniyette bu yoktur. Nasıl ki güneş şarktan doğar, bütün âlemi tenvir ederse, rûhâniyet de öyledir. Biiznillâhi Teâlâ her tarafa yetişir.
Rûhâniyet, âlem-i emirdendir, nûrânidir, melekîdir, felekîdir, yemez, içmez, uyumaz, gâfil bulunmaz, sevdiklerini unutmaz. Yakın ve uzak her nerede olursa olsun biiznillâhi Teâlâ imdâdlarına yetişirler.
Cismâniyet ise âlem-i halktandır. Âb u kildendir, zulmânidir, hayvanîdir, yer, içer, uykuya dalar, gaflette bulunur, bazan evlâdını bile unutur.
Nitekim -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“İki gözüm uyur, lâkin kalbim uyumaz.” buyurmuşlardır. (Buhârî)
Bu Hadis-i şerif maddiyât ile mâneviyatın farkını tefrik ve izâh buyuruyor

“İnsan vücudunda kemik etten gıda alamadığı için Allahü Teala kıkırdağı yarattı ve kıkırdak dokusu etten aldığı gıdayı kemiğe aktardı. İşte bunun gibi, insan zayıf ve kusurlu varlık olduğu için Allah’tan rahmeti direk alamaz. Allah bunun için velileri vasıtasıyla insanlara rahmet ve feyiz akıttı.”

Kadı Bedavi (K.S.)



“Mürşidi Kamilin kalbi ve ruhu ayna gibidir. Allah’tan gelen feyzi yansıtır. Ayna cilalı olduğu için yansıtır. Aynayı elimize alıp tutarsak ışık bize yansır”

Bediüzzaman Said Nursi (K.S.)



“Şeriatın en mühim ameli namaz olduğu gibi, tarikatın en mühim ameli de rabıtadır. Çünkü her ikisi de ALLAH c.c. huzurunda durmayı kapsar”

Seyyid Sibgatullahi Arvasi (K.S.)



“Zikirsiz rabıtayla Allahü Tealaya ulaşılır, ama rabıtasız zikirle Allahü Tealaya ulaşılmaz.

Seyyid Taha (K.S.)



“Allah, kainatta her varlığa durumu ve kabiliyeti nispetinde belli isimleriyle tecelli ederken, insan-ı kamile bütün isimleriyle tecelli etmektedir. İnsan-ı Kamil, Cenab-ı Hak ile halk arasında bir vasıtasıdır.”

Abdulkerim el-Cilî’nin (K.S.)


“Rabıtada hedef, insan değil, insanda bulunan ilahi sıfatlardır. Seyr u süluk adıyla özel bir terbiyeye giren salikin, kendisi için örnek ve hedef insan olan mürşidine benzemeye çalışması, hayalen de olsa onu devamlı düşünmesi ve böylece an-be-an onun boyasına boyanması manevi terbiye için zaruridir

Dr. Dilaver SELVİ
(Semerkand Dergisi)

“Rabıta, Nakşi tarikatında temel bir rükundur. Allah’ın Kitabına ve Rasulullah’ın sünnetine yapıştıktan sonra Allah-u Tealâ’ya vasıl olmanın en büyük sebebi rabıtadır. Öyle ki, Nakşibendi sadatının bir kısmı müridlerini terbiye ve ta’limde yalnız rabıtayla yetinirlerdi. Maksat Yüce Mevlâ’ya ulaşmaktır; rabıta ise Allah’a gidişte vesile olmaktan başka bir şey değildir

Mevlana Halid (K.S.)



“Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.”

Cüneydi Bağdadi (K.S.)
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Sevgili Fetih kardeş. Allah ile Musa'nın arasında geçen konuşmayı nakleden sensin, ben deyil. Ben sadece bu konuşmanın Kur'ânî olmadığını savundum, halende savunmaktayım.

Sizden bu konuşmanın nerede geçtiğini ve vahye dayanmayan şeyleri nasıl olupta gerçekmiş gibi kaleme aldığınızı sorguladım. Siz bana cevap vermek yerine beni kendi şeyhlerinin makamında görmek gibi bir alaylı tavırla konuyu saptırmayı tercih etmişsiniz.


Sen daha şeyh namındaki şarlatanların ilahlık makamına soyunduğunun farkına varamamışsan elimden hayır dua etmekten başka bir şey gelmiyor.

Eğer onlar kendilerine indiğine inandıkları Kur'ana göre ibadet etselerdi Hatme, Vird, ve rabıta gibi Müritlerin gözlerini yumup kendilerini düşünmelerini telkin edebilirler miydi aceba..

Her akşam namazdan sonra en az 5 ve normal 15 dakika şeyhinizi düşünmeniz nasıl bir ibadet aceba.

Taşlarla günlük yaptığınız ve içerisindeki talimatların kurallarını şarlatan şeyhlerinizin belirlediği hatme , başından sonuna kadar gözler kapalı olarak şeyhinizi düşündüğünüz ibadeti peygamber kaç kere yaptı aceba.. Yapmadıysa ki, kesinlikle herkes bunu biliyor; o zaman bu yeni bir ibadet çeşidi deyilmidir.

Üstelik İnşirah suresini bilenlerin sayısı imam hariç 10 kişiye ulaşmaz ise küçük hatme olduğu için 133 Kur'an hatmi sevabını, büyük hatme olursa 333 Kuran hatmi sevabını kim nereden veriyor aceba. Böylesine Bonuslu sevap vaad eden bir ibadetin müjdesinin kaynağı kimdir acep..

Bu ibadet olarak addettiğiniz safsatanın bir kural koyucusu yokmu .. Sen başka bir ilahlık iddiasında bulunarak birilerinin Firavn gibi ben Allahım diye kendini ilan etmesini mi bekliyorsun.

Ya şeyh şarlatanının verdiği talimata göre günde bilmem ne kadar laklaka ile geçirdiğiniz, ve adına tesbih dediğiniz şeylerin sayılarının ve neler okunacağının kaynağını nereden aldınız. Eğer tarikattan maksat Allahı zikir ise, Onun talimatını Allah veriyor.


Bakara Suresi 239. Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.

Allahın; bize nasıl zikretmemiz gerktiğini öğrettiğini, vahyin kaynağına muracaat ederek anlayabiliriz.

Ali İmran Suresi 191. Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler: “Ey Rabbimiz!Sen bunu boşuna yaratmadın.Şanın yücedir senin.Ateş azabından koru bizi.”


Gördünmü ? kendisini mi, peygamberini mi yoksa kullarından birisini mi düşünmemizi istiyor. Elbette peygamberi düşünmek (ona rabıta etmek) dahi şirktir.


Ya sizin ensesi şiş, karnı geniş şeyhlerin icad ettikleri ibadetlerinde tamamen kendilerini düşünme ve zikretme merkezine koymaları ilahlık deyilde nedir.


İyi düşün dostum. hesabı kime vereceksen onun talimatıyla hareket etmek zorundasın. Zira bu iman etmenin gereğidir. Kime iman ettiğini bir daha sorgula derim. İstersen Allahın tasvip etmediği zikri (kendi şeyhini ) düşünenlerin zikrin talimatlarını Allahtan almayanların durumunuda Kurandan dinleyelim.




Ta-Ha Suresi 124. Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.

Ta-Ha Suresi 125. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?"

Ta-Ha Suresi 126. Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."


BU NEFİSLE NEREYE?

İnsanın nefsi günahı celbeder, günahı keyif, rahatlık gösterir. Çeşitli tutkuların ate*şiyle yanan nefs, günahı harman yeri gibi doldurup işler.

İmam Kastalânî Hazretleri, Mevâhib-i Ledünniye adlı eserinde, günah işlerin insanlara ilâhî feyzi ve merhameti kestiğini, kalbi katılaştırdığını ve şeytana uyan insanın azgınlaştığını beyan buyurmuştur. Onun için, isyana giden nefsin tevbe etmesi gerekir.

İlâhî huzura ulaşmak isteyen insanın birinci vazifesi salih amel ve Cenab-ı Hakk’a itaattır. Kişiyi bunlara götüren rehber de ilimdir, bilmektir.

İnsanın lisanını ilmin cevheriyle süslemesi lazım gelir. İlimden, bilmekten maksat nedir? Hayırla şerri seçmek, dünya ile ahireti tanımak, Rabbini ve nefsi bilmektir. Bu halleri bilen kimse amele geçer ve tevbeye ulaşır.

Günah, kişiyi cehenneme çeken bir kement olduğu gibi, tevbe de insanı Allah’a çeken bir nurdur. İnsan tevbeyi ahlâk-ı hamide haline getirirse, o zaman nefsin sıfatları kaybolur ve kâmil bir hale erişir. Bu yüzden insan önce nefsini bilmelidir.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “En büyük düşmanın, iki kaşının arasındaki nefsindir.” buyurmuştur. Ârifler, nefsin iki büyük başı olduğunu, birinci başının iki kaşımız arasındaki birleşme yeri olup, bununla akla, gözlere, kulak*lara, kalbe, dile... tesir ettiğini; ikinci başının karında bulunduğunu ve bununla da mideye ve avret yerlerine tesir ettiğini söylemişlerdir.

Yine Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Ya Rabbi, bana doğru yolu göster. Beni nefsimin şerrinden koru.” demek suretiyle nefsin şerrini bize öğretmiş bulunmaktadır.

Nefsini bilmek, mesela yılanı bilmek gibi değildir. Esas olan yılana sokulmamaktır, nefsi bilmek de onun ayıplarını görüp ahirette kendisini rezil-rüsva edeceğini bilmektir. Fakat nefs kendini gizler, nice çirkin hallerini güzel gösterir. Aynaya bakan çirkin kişinin de kendini beğenmesi gibi, insan kendi amelini nefsinin vasfıyla güzel görür. Yani kendi kusurlarını, ayıplarını bilip teşhis etmek zordur. Onun için nefsin ıslahı tasavvufî hayatın en büyük meselesi olmuştur.

İnsanoğlu iki varlığın ortasındadır. Bu iki varlık melek ve hayvandır. İnsan, hayvandan üstün yaratılmış olmasına rağmen, şehvet, gazap ve çirkin huylarıyla terbiye edilmezse hayvandan daha aşağı düşer. İnsanı insan eden imanı, aklı, ilmi, ibadeti, sadakati, ahde vefası, vakarı, haysiyeti, beşeriyete hizmetidir. Bu saydığımız sıfatları haiz olan insan da melek makamına yaklaşır.

Melekler günah işlemez. Allah’ın emrettiği vazifenin dışına çıkmaz. Kendileri cennet ve cehennem mesuliyeti içerisinde değillerdir. Lezzetleri ibadetlerinin ve vazife-i kudsiyelerinin içindedir. Bizler melek vasfında olmak istersek, ibadet ve taatımızın lezzetine varmamız, bunun yolunu bulmamız lazım gelir.

Alemin yaratılmasından maksat insanın varlığıdır. Bütün mevcudat insanın menfaati için halkedilmiştir. Allahu Tealâ; “Herşeyi insanoğlu için yarattım. İnsanı da kendim için yarattım.” buyurmuş*tur.
İnsanın üstünlüğü, bedeninin kuvvetli olmasından dolayı değildir. Öyle olsaydı fil ve deve daha üstün olurdu. Bu üstünlük ömrünün uzun*luğuna da bağlı değildir. Zira kaplumbağa ve başka bazı hayvanat insandan daha çok yaşar. İnsanın fazileti rütbe, mal ve ziynetle de ilgili değildir. Öyle olsaydı tavus kuşu süslü haliyle insandan üstündür.

İnsanın üstünlüğü, Allah Tealâ’yı tanıyıp, O’nun vahdaniyetine iman etmesindendir. Allah Tealâ’yı bilen kimse çoban bile olsa, çok bilgili ve alimdir. Allah Tealâ’yı bilmeyen kimse de profesör bile olsa, hiçbir şey bilmemiş sayılır.

Dünyadaki her şey, meşru olarak faydalanması için, insanın emrine verilmiştir. Kimisini yeme-içmede, kimisini giyinmede, kimisini koklama*da ya da seyretmede istifade edecektir. Fakat bütün bunlar ancak İslâm dairesinde kalmak kaydıyla serbesttir. Bu hususlarda peygamberler, evliya ve ulema yol gösterici olmuşlardır. İnsanoğlu da onların yolundan gitmezse özellikle asrımızda görülen süfli hayata düşer.

Hasılı, nefs ıslah ile her hayırın başı, isyan ile de her şerrin kapısı olmuştur.



MEHMET ILDIRAR
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Ya şeyh şarlatanının verdiği talimata göre günde bilmem ne kadar laklaka ile geçirdiğiniz, ve adına tesbih dediğiniz şeylerin sayılarının ve neler okunacağının kaynağını nereden aldınız. Eğer tarikattan maksat Allahı zikir ise, Onun talimatını Allah veriyor.

MÜRŞİD İMANA NASIL KEFİL OLUR ?

Bir mürşidin müridlerinin imanını kurtarma meselesi, çok tartışılan konulardan biridir. Gerçekten de bu konuyla ilgili cevaplanması gereken birçok soru var. Son nefesin nasıl verileceğini Allah’tan başkası bilebilir mi? O’ndan başka kim cennet garantisi verebilir? Bir mürşidin kendi imanı garanti altında mı ki, başkalarına kefil olsun? İnsanoğlunun böyle bir yetkisi var mı? Ölüm anında yanında olmadığı birine mürşid uzaklardan nasıl yardımcı olabilir? Mürşid eli tutan herkesin imanı garanti altında olabilir mi? Cevaplanması gereken sorulardan sadece birkaçı bunlar...


Hepimiz inanıyoruz ki, sonumuzun ne olacağını ancak Allahu Tealâ bilir. Hüküm O’nun elindedir. Cennet ve cehennem O’nun emrindedir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de cehennemi şeytana uyanlarla dolduracağını, insan ve cinlerden pek çoğunun da şeytana uyup bu sonuca gideceğini bildirir (Araf/179; Sad/84-85). Bununla beraber, hiç bir ayette isim verilerek “falan kimse iman üzere ölüp cennete gidecektir” şeklinde bir haber yoktur. Ancak başta peygamberler olmak üzere, Allah’a iman ve itaat eden bütün müminlerin ebedî saadete erecekleri, cennete girecekleri bildirilir (Bakara/25, 82; Nisa/57, 122, 124).

Kur’an kime cennet garantisi verir?

Demek ki Allahu Tealâ, salih amel işleyen erkek-kadın bütün müminlere cennet garantisi vermiştir. Hatta, Rasulullah A.S. Efendimiz’in müjdesine göre, Allahu Tealâ kalbinde zerre kadar iman taşıyarak huzuruna gelen herkesi, geçici bir süre affedilmeyen günahları sebebiyle cehenneme atsa da sonuçta oradan çıkarıp cennete koyacaktır (Buharî, Müslim, Tirmizî).

Allahu Tealâ, inananları, kalplerine yerleşen kelime-i tevhid üzerinde dünya ve ahirette sabit tutacağını bildirmiştir (İbrahim/27). Ayrıca, kendisine dost olan müttakilerin, dünyada, ölüm anında ve ölüm ötesinde emniyette olduklarını, hiçbir korku ve hüzün yaşamayacaklarını müjdelemiştir (Yunus/62-64). Yine Kur’an’da, Allah yolunda şehit olanların Cennetteki güzel halleri anlatılmıştır.

Bunların yanı sıra, Rasulullah A.S. Efendimiz de sahabeden bazılarının ismini vererek, onların cennetlik olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, kendisine tabi olup yolundan giden bütün ümmetinin Cennet’e gireceğini de haber vermiştir (Buharî, Ahmed). Dilini ve edep yerini haramdan koruyanların cennete gireceğine kefil olmuştur (Buharî) Buna benzer çok sayıda hadis ve haberler bulunur.

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Kur’an ve hadiste cennetliklerin isim listesi değil, sıfatları yani halleri zikredilmiştir. Kimde o sıfatlar bulunuyorsa, Allah ve Rasulü’nün müjdesine ulaşır.

Bütün peygamberler insanları Allah’ın rahmetiyle buluşturmak için çırpınmışlardır. Kendilerinin Allah yolunda bir davetçi olduklarını söylemişlerdir. Davetleri, vaadleri, müjdeleri, tehditleri kendilerine ait değildir. Hepsi Alemlerin Rabbi’ne aittir. Onlar, ilahî emaneti yerine getirmek, rahmet ve nurdan nasibi olanları nasipleri ile buluşturmakla görevlidirler. Peygamber vârisi kâmil mürşidlerin, derecelerine göre yaptıkları da aynıdır.

Mürşid cennetin yolunu tarif eder.

Kâmil mürşid, kimseye cennet bileti dağıtmaz. Sadece herkesi cennete giden yola davet eder. Elinden tutanın artık bütün tehlikelerden kurtulduğunu söylemez; “elimden sıkı tut!” der ve onu Allah rızasına giden yolda koşturur.

Onlar, Allah’ın hükmünü ve hukukunu, iyi bilir. Allah rasulü’nün yolunu başına taç, gönlüne ilaç yapar. Allah ve Rasulü’nün hükümlerine teslim olur. Vaatlerine hiç şüphesiz inanır ve güvenir. Kendisine tabi olanları da bu müjde ve rahmetle buluşturmak için gayret eder. Talebelerini edeple terbiye edip Allah’a teslim etmek ister. Onlara iman dersi verir. Salih ameli öğretir. İhlasa yapıştırır. Bu yolda sadık ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Ölene kadar başlarını bekler, önlerinde örnek olur, yolu gösterir, engelleri geçirir. Şeytana karşı uyarır, nefsin hileleri karşısında uyandırır. Devamlı zikir ve fikir ile meşgul eder, Allah sevgisini kalplere iyice yerleştirir. Bunu kalbi boş kuruntu ve korkulardan kurtarmak için yapar. Ölürken ve ölümden sonra kula fayda verecek ve ondan istenecek tek şeyin kalb-i selim olduğunu bilir. Kalb-i selim, Allah ile huzur bulan kalp demektir. Mürşidin bütün hedefi kalbi bu hale getirmektir. Bu şekilde Allah’a bağlanan kalbin sahibine Yüce Mevlâmız’ın hediyesi iman selameti, cennet ve Cemalullah nimetidir (İbrahim/27; Kaf/31-33; Yunus/26).

Kâmil mürşidin kendi elinde bir fayda ve zarar verme yetkisi yoktur. Fayda ve zarar Yüce Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olur. Mürşid, ilâhi nimetlerin kula ulaşmasında bir vasıtadır.

Velileri sevmenin asıl meyvesi ahirettedir.

Hemen şunu belirtelim ki, bir velinin Allah için sevilmesi büyük bir saadettir. Onun terbiyesine girilmesi ayrı bir nimettir. Bu nimetin ahirette de fayda vermesi için ilk şart samimiyettir. İkinci şart, ölene kadar bu yolda sabır göstermektir. İhlassız ve sabırsız olanlar hayırlı sonuçtan mahrum olurlar. Allah yolunda kurulan bir dostluğun fayda vermesi için, onun ölene kadar muhafazası şarttır. Bir önemli şart da, güç yetebildiği nisbette amel etmek ve sevginin hakkını vermektir. Allah yolunda rehber olan kâmil mürşide ve hak yola muhabbetini koruyan, bunda samimi olan, münkirlik yapmayan herkes, bu sevgisinin faydasını mutlaka görür.

Şu hadiseden payımıza düşeni alalım:

Hz. Enes R.A. anlatıyor: Bir adam Hz. Rasulullah A.S.’a yedi sene hizmet eder. Efendimiz A.S. bir gün:

“Onun bizim üzerimizde hakkı vardır; çağırın da bir ihtiyacı varsa bize bildirsin, yerine getirelim.” buyurur. Adamı çağırırlar. Efendimiz A.S.: “İhtiyacını bize söyle yerine getirelim.” buyurur. Adam:

“Ya Rasulallah! Bana sabaha kadar müsaade buyurun; benim için hayırlı olanı nasip etmesi için Allahu Tealâ’ya yalvarayım.” der. Sabah olunca, Efendimiz’in yanına gelir ve:

“Ya Rasulallah! Sizden kıyamet günü bana şefaat etmenizi ve sizinle cennette beraber olmayı istiyorum.” der. Rasulallah A.S., ‘Allah müminleri dünya ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sabit tutar.’ ayetini okur ve peşinden:

“O halde bu isteğinin gerçekleşmesi için çokca secde ederek, kendi adına bana yardımcı ol!” buyurur. (Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İmana kefil olmanın gerçek anlamı

İşte bir mürşidin müridine diyeceği de aynen budur. Önce iman, itaat, hizmet. Sonra istiğfar, peşinden dua ve ümit. Bundan sonrası Alemlerin Rabbi’nin hüküm ve rahmetine kalmıştır. O dilerse kulunu rahmetiyle kuşatır, ölüm halinde onu melekleriyle destekler, güzel ruhlarla şenlendirir; şeytanın hilelerinden kurtarır, hesabını kolaylaştırır.

Bir mürid, mürşidine: “Benim imanıma kefil olur musunuz?” diye sorunca, mürşid şu cevabı vermiştir: “Eğer sen ölene kadar Allah ve Rasulü’nün yolunda gidersen ve bizim tavsiyelerimize uyarsan, senin imanla öleceğine kefil olurum!”

İşte herkese vaad edilen iman emniyeti budur. Mürşidin kefil olması da böyledir. Mürşid-i kâmilin elinden tutup hak yolunda yürüyen insan, aslında bir cemaat desteğinde imanını ve edebini korumaya çalışıyor. Çünkü, kendisiyle aynı hedefi paylaşan müminlerin en mühim işi, iyilik ve takva yoluyla birbirlerine yardımcı olmaktır. Ölüm anına kadar bu niyetini koruyan, Allah için sevdiği mürşidinden ve kardeşlerinden ayrılmayan, bu şevk ve sevgi desteği ile ibadete devam eden, hizmeti terketmeyen, zikir, şükür, sabır ve ilâhi takdire rıza içinde ömrünü tamamlayan bir insan, inşaallah iman selametiyle ahirete göçecektir. Bu bizim tahminimiz değil, Yüce Rabbimiz’in vaadi ve müjdesidir.

Temiz ruhlara verilen yetkiler


Ruhlar, Allahu Tealâ’nın emrinde ve hükmündedirler. Ruhlar, melekler aleminin özelliklerine sahiptirler. Allah’ın nuru ile nurlanmış, boyası ile süslenmiş ruhlar, özel yetkilerle donatılmışlardır. Allah onları sevmiş, meleklerine sevdirmiş, kendilerine bizim bilemediğimiz nice kerametler vermiştir.

Allahu Tealâ bir kudsi hadiste, sevdiği salih kullarının özel bir nur ve destekle gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olacağını; onların gözüne, kulağına, diline, eline, ayağına başkalarına vermediği özellikler ve tasarruf gücü vereceğini müjdelemiştir (Buharî, İbnu Mace, Beğavî).

İşte Allah dostlarının, Allah’ın izniyle insanlar ve eşya üzerindeki tasarrufu, uzaktaki insanlara yardım etmesi, bu hadiste belirtilen yetkiye girmektedir. Bu bir keramettir; Allahu Tealâ’nın kuluna verdiği özel bir nimettir.

Büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî K.S., velilerin, ölüm halindeki müridlerine yardımlarının ruh vasıtası ile olduğunu belirtmiştir. Ruhlar nurla hareket ettiklerinden, Allah’ın izniyle bir anda gökleri ve yerleri dolaşma ve görme imkanları vardır. İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbanî K.S. Mektubat isimle eserinde, Allahu Tealâ’nın, bu üstün kabiliyetli ruha sahip irşad kutbu dostu vasıtasıyla, dilediği kullarına pek çok yardımlarda bulunacağını, bazen bu yardımdan o ruhun sahibi velinin haberinin olmadığını, olmasının da gerekmediğini bildirir.

Ölene kadar delil olan, ölürken kefil olur.

Kâmil mürşid, yeryüzünde Allah’ın şahididir; insanların haline şahitlik yapar. Hidayet yolunun rehberidir, kendisine tabi olanları hak üzere terbiye eder, kalpleri dünyadan çözüp Allah’a bağlar. Onların iyiliğine sevinir, kusurlarına üzülür. Sevgisi ve kızması Allah içindir. Gülmesi ve ağlaması Allah içindir.

Kâmil veli, iman, ihlas, takva ve edeb yolunun imamıdır. Kim onları ölene kadar bu yolda kılavuz yaparsa, onlar da o kişinin imanına şahitlik yaparlar. Allahu Tealâ bu şahitliği kabul eder. Bir ömür süren bu dostluk ölümle bitmez, ölümden sonra daha tatlı, daha menfaatli olur. Allah için yapılan dostluğun asıl faydası ölümden sonra ortaya çıkar.

Mümin vefat ederken, ölüm meleği canını almaya geldiğnde yalnız gelmez. Yanında yardımcıları vardır. Ayrıca vefat eden müminin ruhunu karşılamak, onu sevindirmek, yeni yurdunda rahat ettirmek, endişe ve korkusunu gidermek için Allahu Tealâ bir çok meleğini gönderir.

Melekler vefat eden salih mümine: “Korkma, sana vaad edilen cennetle sevin. Biz senin dünyada dostun idik, ahirette de dostunuz. Sana Allah’ın vaadi ve hediyesi olan cenneti müjdelemeye geldik, gözün aydın olsun!” derler. (Fussilet/30-32) Melekler Allah’ın ordusudur. Veliler de Allah’ın dostu ve ordusudur. Onlarla dilediği kimselere yardım eder, zayıf anında destekler. Bir mümine yardım edilecek en nazik an ise ölüm anıdır.

Ölümden sonra devam eden vefa

Allah dostları merttir, vefalıdır. Sevdiklerini dünya ve ahirette unutup ihmal etmezler. Onlar, ölene kadar terbiyesi ile meşgul oldukları bir talebesinin ölümden sonra da haklarını en güzel şekilde korurlar. Onu kabirde yalnız, duasız ve hediyesiz bırakmazlar. Sadık dostlarını dua, istiğfar ve gözyaşı ile desteklerler. Bu, Yüce Peygamberimiz A.S.’ın ahlâkı ve emridir.

Kabirdeki kimseye, kabrin dışındakilerin yardımı ve faydası olur. Kabrin dışında yapılan dua ve istiğfar, Allah için dökülen gözyaşları, müminin hesabının kolay olmasına, hatta kabir azabının kalkmasına vesile olur. Allah Rasulü A.S. Efendimiz bir mümini kabre koyduktan sonra, oradakileri onun yardımına davet ederek şöyle buyurmuştur:

“Kardeşinizin affı için yakarın. Allahu Tealâ’dan onu imanında sabit kılmasını isteyin. Çünkü şu anda ona sual sorulmaktadır.” (Ebu Davud, Hakim)

Bir mürşid, her gün yapmakta olduğu zikirlerin, hayırların sevabını vefat eden mürid ve sevenlerinin ruhlarına hediye eder. Vefat eden bir mümini anne-babası, çocukları ve eşi unutabilir. Ona dua etmekten, onun için gözyaşı dökmekten usanabilir. Onu desteksiz ve hediyesiz bırakabilir. Ancak, bu mümini peygamberi unutmaz. Bulunduğu makamda devamlı dua, istiğfar ve şefaatıyla onu destekler. Hepsi cennete girene kadar, kendisini seven ümmetinin derdine düşer.

İşte peygamber vârisi kâmil mürşidler de bu ahlâk üzeredirler. Onları Allah için sevenlerin gözü aydın olsun.

Dilaver Selvi
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Teslimiyet,samimiyetle olur

Teslimiyet,samimiyetle olur

Teslimiyet akıl ister

Arifler der ki:
Kâmil mürşide tam teslimiyet bir anda olmaz.
İnsan, kalbi nurlandıkça, nefsini ve şeytanı tanıdıkça,
iyiyi kötüyü seçtikçe, yani akıllandıkça, Allah’a giden yolda
Allah dostuna teslim olur. Mürid, zaman içinde mürşidini gerçek
haliyle tanır. Bu tanıma bir ömür sürebilir. Bu yolda samimiyetle
sabreden kimse sonuçta sevinir, Allah sevgisini bulur, kalbi bu
sevgi ile huzur bulur. Dağınık hali toplanır, ibadetlere sarılır,
günahlardan uzaklaşır, bütün manevi hastalıklardan kurtulur.
İşte o zaman hakkıyla ve tadıyla Yüce Rabbine kulluk edebilir.

Buna ihsan makamı denir. Bu hedefe ulaşmak için rehberine
tam teslim olanlar çok az olduğu için, bu makama çıkanlar da
çok azdır. Herkesin bu yolda nasibi, iman, sadakat, edep ve
gayretine göredir. Ancak, Allahu Tealâ dilediği kullarına bol
ihsan ve ikramlarda bulunur.

Allah dostları, “biz peygamber gibi masumuz, hiçbir kusur ve
noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir” demezler.
Onlar, açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir R.A. Efendimiz’in halife
seçildiği gün, Ashab-ı Kiram’a söylediği şu sözü söylerler:

“Ben Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim ve size hakkı emrettiğim
sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati
sizden Allahu Tealâ istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam,
artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.”
(İbnu Kesir)

Dilaver Selvi

''Arif ile yar olan bulur mertebe cahil ile yar olan döner merkebe''
 

CCCCCC

New member
Katılım
2 Şub 2007
Mesajlar
448
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
41
Kardeşim kaynağa değil ALLAH C.C. MERHAMETİNE BAKIN YARABBİ SANA YEMİN EDİYORUM BU KADAR güzel merhametin varken senden korkmamı istiyorsun bense her defasında merhametinle gözlerim kör oluyor.
bir hadisle noktalıyorum.
"Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır"
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Kardeşim kaynağa değil ALLAH C.C. MERHAMETİNE BAKIN YARABBİ SANA YEMİN EDİYORUM BU KADAR güzel merhametin varken senden korkmamı istiyorsun bense her defasında merhametinle gözlerim kör oluyor.
bir hadisle noktalıyorum.
"Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır"

ALLAH C.C Razı olsun "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır"
 

fetih

New member
Katılım
16 Şub 2007
Mesajlar
1,994
Tepkime puanı
355
Puanları
0
Yaş
45
Konum
Uzay Ýstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Sarhoş’un biri, şarabın tesiriyle bir camiye girer ve dua etmeye başlar:
- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana köşklerini ver, bana kevseri ver, bana hürülerini ver…
Bu yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun yakasından tutarak:
- Ey akıldan, dinden gafil, senin camide işin ne? Sen ne yaptın ki, Allah’tan hem de bu sarhoş halinle dilyorsun? Hiç yakışıyormu?
Sarhoş bu sözleri işitince başlar ağlamaya ve:
- Müezzin efendi, müezzin efendi… ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme beni, kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden lütfundan günahkar kullarıda ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi isityorum. Tevbe kapısı açıktır. En büyük yardımcı Allah’dır. O öyle lütuf sahibidirki, O’nun lütfunun, rahmetinin büyüklüğüğ yanında kendi günahımı büyük görmeye utanıyor, günahıma büyüklük veremiyorum.
 
Üst Alt