Neler yeni
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Adeletsizlik Değil Mi?

Akil

New member
Katılım
15 Ocak 2007
Mesajlar
2
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
38
Arkadaşlar ben bu forum sitesine yeni üye olmuş ve arayış içerisinde biriyim. Öncelikle herkese merhaba. Arkadaşlar aklımda din ile ilgili sorular var bu soruları yanıtlamadan bir dine saptanmak istemiyorum bunun için sizin bilginize başvuracağım. İlk sorum şu arkadaşlar; İslam dinine göre müslüman olmayan kimse cennete giremez. İnsanın dinini de büyük oranda ailesi ve yaşadığı toplum belirler. O halde Hristyan, yahudi, budist vs... başka dinlerden ailelerde ve toplumlarda dünyaya gelen çocukların ne günahı vardıda direk cehenneme gidecek şekilde dünyaya geldiler. Sizce bu adaletsizlik değil mi?
 

Asya

New member
Katılım
27 Eyl 2006
Mesajlar
1,020
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
37
Konum
Ýstanbul
bence değil.çünkü Allah her insana akıl vermiş ve bunun karşılığı olarak ta kendisine kulluk etmesini istemiş.baştan şunu söylemeliyim ki Allahın adaleti tartışılamaz.çünkü o üstün adalet sahibidir.hristiyan,yahudi,budist olarak dünyaya gelip te aklını kullanıp müslüman olan bi çok insan vardır.aklını kullansın kurtulsun yani.bu konuda size yaşanmış bir örnek sunacağım.


Çekilmeyen Fotoğrafın Hikayesi
Safvet SENİH
Diyaloglar dünyanın farklı yerlerinde semerelerini çeşitli şekillerde vermeye devam ediyor. Bu diyaloglar vesilesiyle İslâm’ı tanıyan ve Müslüman olan Helen, aşağıdaki mektubu bir tanıdık vasıtasıyla bize göndermiştir.

“Merhaba;
Adım Helen... Sizlerle benim için önemli olan hikâyemi (hayat hikâyemi) paylaşmak istiyorum.
10 Aralık 1958’de İskoçya’nın Glasgow şehrinde doğmuşum. 15 yaşıma kadar bu şehirde yaşadım ve eğitim gördüm. 15 yaşımda İngiltere’ye, kız kardeşim ve ailesinin yanına taşındım ve eğitimimi burada tamamladım. Okulu bitirdikten sonra bir kolejde bir yıl ön hemşirelik kursu aldım. Üniversite imtihanını kazanınca, hemşirelik tahsili yapmaya karar verdim. Tahsilimi tamamlamam iki yıl sürdü. Bu arada eşimle tanışıp evlendik. Bir kızımız ve beş oğlumuz oldu. Mesleğim icabı sakat insanlara bakıcılık yaptım, bundan da büyük bir mutluluk duydum. Daha sonra eşimden boşandım ve çocuklarıma tek başıma bakmaya başladım.
Hem çalışıp hem çocuklarıma bakmakta zorlandığım için, birkaç ay sonra işimi bırakmak durumunda kaldım. En küçük oğlum lise çağına gelince, tekrar çalışmaya karar verdim ve bir restorantta işe başladım. Orada çalışanların çoğu Türk’tü. Zamanla bu insanları tanımaya başladım, hepsi çok iyilerdi. Ama aralarında üç tanesi vardı ki, diğerlerinden çok farklı görünüyorlardı. Ben kendimi bu üç gence mânen daha yakın hissediyordum. Onlar çok nazik, yardımsever ve tanıdıkları herkese sevgi ve saygı gösteren insanlardı. Çoğu zaman kendi oğullarım bile birbirleriyle tartışıp kavga ederken, onların nasıl bu kadar samimi olabildiklerini merak ediyordum. Bu üç gençte diğer Türklerden farklı bir şeyler vardı; ama ben bunun sebebini tam olarak çözemiyordum. Bir gece iş yerinde İslâm’ı anlatan bir kitapla karşılaştım ve bu kitabı okumaya başladım. Kitabın anlaşılması zordu, bu üç genç bana, herhangi bir sorum olursa, cevaplayabileceklerini söyledi. O gençlerden biri, bahsettiğim kitabın kafamda oluşturduğu birçok soruyu cevapladı ve bana anlaşılması daha kolay başka bir kitap isteyip istemediğimi sordu. Böyle bir kitabı istediğimi söylediğimde bana, ‘Asrın Getirdiği Tereddütler-1’ kitabını verdi. Bu kitapta zihnimi meşgul eden birçok sorunun cevabını buldum.
2005 Nisan’ında bu üç gençten ikincisi beni ‘Kutlu Doğum’ programına davet etti, ben de buna iştirak ettim. Programdan büyük haz almıştım. Burada içime düşen bir ateşten olsa gerek, o günden sonra İslâm ve Fethullah Gülen hakkında birçok kitap okudum. Okuduğum her kitap beni Büyük Hakikat’e biraz daha yaklaştırıyordu. Müslümanlığın -bu büyük ailenin bir parçası olmanın- nasıl bir his olduğunu merak etmeye başladım.
Ağustos 2005’te üç gencin birincisi İstanbul’a döndü. Aynı zamanda Ağustos 2005’te üç gencin üçüncüsü bana diyalog derneğinin Türkiye’ye yapacağı geziye katılmak isteyip istemediğimi sordu. Daha önce hiç Türkiye’ye gitmemiş ve kendi başıma bir yolculuğa çıkmamıştım. Bu daveti kabul ettiğim zaman, geziye sekiz gün kalmıştı. Ben ve diğer iki hanım 22 Ağustos 2005’te Londra’dan İstanbul’a uçtuk. 23 Ağustos’ta gezimize muhteşem Sultan Ahmet Camii’ni ziyaretle başladık. Üç gencin birincisiyle o gün İstanbul’da buluştuk, birçok tarihî yer ve cami gezdik. Türk Müslüman ailelerle tanıştık. Bu yerleri ve insanları çok sevmiştim. Bu gezi bana Türk ailelerin İslâm’ı yaşayışını ve gerçek Türkiye’yi gösterdi.
26 Ağustos’ta Konya’ya geçtik ve Hz. Mevlâna Müzesi’ni gezdik. Bu arada ben fotoğraf çekmek istedim; fakat fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylediler. Görülmeye ve hatırlanmaya değer o kadar şeyi fotoğraflayamamak beni çok üzmüştü. Müzede, cam kafesin içinde çok güzel bir kutunun olduğu bölüme gelmiştim. Bu kutunun içinde Hz. Muhammed’in (sas) sakalı vardı. Bu kutunun önünde durdum ve birden titremeye başladım, içimde tarifi imkânsız birçok his uyanmıştı. Kalbim çok hızlı çarpıyordu. Ağlayacağımı sandım; ama ağlayamadım. Oradan ayrılmak istemedim; ama arkadaşım devamlı gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Dışarıda insanlar bizi bekliyorlardı. Hislerime tam olarak bir mânâ veremiyordum. Dışarı çıkınca müzeyi arkamıza alarak fotoğraf çektim. O gün 5-6 fotoğraf daha çektim; fakat günün sonunda fotoğraf makinem bozuldu.
28 Ağustos’ta Topkapı Sarayı’nı ziyaret ettik ve yine çok güzel şeyler gördüm. Hz. Muhammed’in (sas) eşyalarının olduğu Mukaddes Emanetler bölümüne gelince, yine çok değişik duygular hissetmeye başladım. Burada çok enteresan şeyler gördüm ve yine bir cam kabinin önünde durdum. Önümdeki kutuda Hz. Muhammed’in (sas) dişi, başka bir kutuda sakalı vardı. Ayak izi ve yazdığı mektup da başka bir bölmede idi. Kıpırdayamadım ve yine titremeye başladım. Kendimi çok huzurlu hissediyordum. Hz. Muhammed’in (sas) dişinin önünde durdum ve ağlamaya başladım. Hemen dışarıya çıkmalı ve arkadaşıma hissetiklerimi anlatmalıydım.
O akşam, yemekte bir Türk ailenin evine davetliydik. Üç gencin birincisi de bize katıldı. Biz oradayken, arkadaşım namaz kılması gerektiğini söyledi. Kendimi çok garip hissediyordum ve ilk olarak orada Müslüman olmak istediğimi söyledim. Müslümanlığı kabul ettiğim odada arkadaşımın eşi, arkadaşım ve üç gencin birincisi vardı.
Ertesi gün İngiltere’ye dönecektik; fakat uçağı kaçırdık. Tarih 29 Ağustos idi.
Ayın üçünde, üçüncü genç İstanbul’a ailesiyle tatile gelmişti. Gelir gelmez otelde beni ziyaret etti ve ertesi sabah da havaalanına bizi yolcu etmeye geldi. Havaalanındayken namaz vakti gelmişti. Namazımı bitirirken çok değişik bir koku duydum. Daha önce hiç böyle bir koku duymamıştım. Namazın bitmesiyle beraber bu koku da gitmişti. İngiltere’ye döndüğümde bozulmuş olan fotoğraf makinemin hafızasındaki fotoğrafları tab ettirdim. Fotoğrafları aldığım zaman müthiş bir şaşkınlık yaşadım; çünkü fotoğrafların arasında Hz. Mevlâna Müzesi’ndeki cam kafesin içindeki Hz. Muhammed’in (sas) sakalının olduğu kutunun fotoğrafı da vardı. Çok düşündüm, bu fotoğrafı ben çekmiş olamazdım; çünkü orada kamera kullanmak yasaktı. Sonra bir ara fotoğrafı, ‘Ben çekmiş olabilirim.’ diye düşündüm. Londrada yaşayan, bizi Türkiye’de gezdiren arkadaşımı arayıp sordum. O da bana, fotoğrafı benim çekmiş olamayacağımı, çünkü orada kamera kullanmanın yasak olduğunu söyledi. O gün çektiğim fotoğraflarda, sol alt köşede tarih yazıyordu. Ama bu çok hususi fotoğrafta tarih yoktu. Acaba içindeki emanet sebebiyle bana çok tesir eden bu kutunun fotografı Allah tarafından özel bir ihsan olarak mı gönderilmişti?
Bazen namaz kılarken veya kötü bir gün geçirdiğimde o ilk namazda hissettiğim kokuyu yine duyuyorum. Bu durum bana Allah’ın hep benimle birlikte olduğunu hatırlatıyor. Allah bana birçok nimetle birlikte, bir de mânevî evlât bahşetti: Üç gencin üçüncüsü. Mânevî oğlumla beraber artık bundan sonra, Allah’ın rızasını kazanmak için hizmet edeceğiz.”


 

Akil

New member
Katılım
15 Ocak 2007
Mesajlar
2
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Yaş
38
Asya söylediğiniz o kadar kolay değil. Dünyada öyle ülkeler var ki; buralarda devletin koyduğu dini seçmezsen öldürülürsün. Öyle ülkeler var ki; daha İslam dinini bile bilmiyorlar. Ben her şeyi tartışırım ayrıca tartışmak için burdayız değil mi? birbirimizin düşüncelerini savunup oturmak için değil.
 

Asya

New member
Katılım
27 Eyl 2006
Mesajlar
1,020
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Yaş
37
Konum
Ýstanbul
ok de, insana hiç kimse Allahın varlığını anlatmamış olmasa bile hiç öyle bir şey duymamış olsa bile kendi gözlerini inceleyerek bile ne biliym bir kuşun dala konuşunu seyrederek bile Allahın varlığını idrak edebilir.
 

__BODOM

New member
Katılım
25 Kas 2006
Mesajlar
241
Tepkime puanı
10
Puanları
0
Yaş
43
Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan, Sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp barışa ve hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar. bakara 62
 

Rahmet4

New member
Katılım
27 Eki 2006
Mesajlar
526
Tepkime puanı
12
Puanları
0
Yaş
53
Cennetin anahtarı imandır. Oradaki makam ve dereceleri belirleyen ise ibadetler ve haramlardan sakınmaktır. Bu bakımdan iman etmemiş birisinin cennete gitmesi mümkün değildir. Yalnız islam alimleri kendisine hak din ulaşmamış insanları bunlardan müstesna tutar.

Bilindiği gibi, dinler üçe ayrılıyor: Semavî dinler, tahrif edilmiş dinler ve bâtıl dinler. “Doğrusu Allah katında din ancak İslâm’dır” (Âl-i İmran suresi, 19) âyetinin açık hükmüne göre, beşer aklının mahsulü olan batıl dinler gibi, Tevrat ve İncil’in tahrifiyle semavîlik vasfını kaybeden Yahudilik ve Hıristiyanlık da Allah indinde geçerli değildir.

“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, o kimseden bu din asla kabul edilmez ve o, âhirette kaybedenlerden olur.” (Âl-i İmran suresi, 85)

Din denilince önce itikat, sonra da ibadet akla gelir. Buna göre, İslâm dışında kalan dinlerdeki Allah inancı, melâike, kitap, resul telakkisi, âhiret ve kader anlayışı hakikatle tam uygunluk göstermiyor demektir.

“Bir şey sabit olursa levazımıyla sabit olur” kaidesi meşhurdur. Bir şey için kaçınılmaz lâzımlar, yani özellikler, şartlar vardır. O şeyi bunlardan ayrı düşünemezsiniz. Meselâ, ruh dendi mi hayat onun lâzımıdır; hayatı ruhtan ayıramazsınız.

Diğer bir önemli itikat kaidesi: “İman tecezzi kabul etmez.” Yani iman rükünlerini birbirinden ayrı düşünerek, bir kısmına inanıp diğerlerine inanmamak olmaz. “İman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir küll dür ki, kabil-i inkısam olmazlar.” Asâ-yı Musa

Bunlardan birine inanmayan insana mü’min denilmez. Meselâ Allah’a inanan fakat âhirete inanmayan insan mü’min değildir. Bu adam için, “Allah inancında mü’min” fakat “âhiret inancında kâfir” gibi ikili bir tasnif yapılamaz. Bu böyle olduğu gibi, Allah inancı da tecezzi kabul etmez. Yani, “Allah’ın varlığına inanırım, ama kadim olduğunu kabul etmem” diyen bir insan Allah’a değil kendi zihninde kurduğu bir ilâha inanmış olur.

Bu iki kaideye göre, Allah’a imanın sahih olabilmesi için imanın altı rüknünün tamamına Kur’an’ın bildirdiği gibi inanılması gerekiyor. Zira ins ve cinne Allah’ı tanıtan en son ve en mükemmel kitap odur; hiçbir tahrife ve değişikliğe uğramayan yegâne semavî kitap da odur.
Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ikiye ayrılıyor: Sıfat-ı Selbiye ve Sıfat-ı Sübutiye olmak üzere.

Sıfat-ı Selbiye; “Vücut, Kıdem, Beka, Muhalefetü’n li’l-Havadis, Kıyam Binefsihi, Vahdaniyet” sıfatlarıdır. ‘Vacip bir varlık ile var olan’, ‘ezelî ve ebedî bulunan’, ‘hiçbir varlığa benzemeyen’, ‘varlığı zatından olup varlığında ve devamında kimseye muhtaç olmayan’ ve ‘bir olan’ İlâh ancak Allah’tır.

Sıfat-ı Sübutiye ise; “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar, Kelam, Tekvin” sıfatları. Zatî olarak, “hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme, kelâm ve tekvin (var etme)” sıfatlarına sahip olan ancak Allah’tır.

Biz “Lâ ilâhe illâllah” derken, bütün bu mânâları ifade etmiş oluruz.Allah’a iman denildi mi, bu sıfatların tümüne iman anlaşılır; bir tekine dahi inanılmadığı takdirde o iman, Kur’anî mânâda bir iman değildir.
Kur’an-ı Kerimde, “O’ndan başka İlâh yoktur” hükmünün yer aldığı âyetleri gözden geçirdiğimizde bu ilâhî hükmün ya hemen devamında yahut hemen öncesinde değişik mesajların verildiğini görürüz.

Sadece bir kaçını takdim edelim: “Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler, elbette inkâr ettiler. Halbuki bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Mâide suresi, 73)

Demek ki, teslise inananlar inkâra sapmış ve haktan uzaklaşmış oluyorlar.

“O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü onundur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir, hem öldürür.” (A’raf suresi, 158)

O halde, göklerin ve yerin mâliki olmayan, ölüm kanununa mahkûm ve mahşerde yeniden dirilmesi için de Allah’a muhtaç bulunan bir mahlûku ilâh edinen, yahut onu Allah’a ortak koşan bir insanın bu inancı gerçek mânâsıyla Allah inancı değildir.

“Allah’tan başka ilâh yoktur. O sizi kıyamet günü mutlaka bir araya toplayacaktır.” (Nisa suresi, 87)

İnsanları kıyamet günü bir araya toplamaya güç yetiremeyen ilâh olamaz.
“O Allah ki, sizi ana rahimlerinde dilediği gibi şekillendirir. O’ndan başka ilâh yoktur” (Âl-i İmran suresi, 6)

Ana rahminde Allah’ın dilediği gibi şekillenen hiçbir mahlûka ilâh denemez.

“Ondan başka ilâh yoktur. Onun zatından başka her şey yok olucudur. Hüküm yalnız onundur. Ve ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas suresi, 88) Yok olmaya mahkûm hiç bir varlık ilâh değildir.

“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? Ondan başka ilâh yoktur.”(Fatır suresi, 3)

Yer-gök ikilisini bir fabrika gibi muntazam çalıştırarak rızkımızı yaratan Allah birdir. Bu güce sahip olmayana ilâh diye inanılmaz.

“De ki, O Rahman benim Rabbimdir. Ondan başka ilâh yoktur. Ben O’na dayandım. Tövbem de O’nadır.” (Ra’d Suresi, 30)

Kulların günah bağışlayabileceklerini sanarak onların karşısına geçip tövbe edenlerin inancı Kur’anî mânâda Allah inancı değildir.
Tevhitle ilgili bir başka ayet:

“O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zahir’dir, Batın’dır. Ve O her şeyi bilendir.” (Hadid suresi, 3)
Başlangıcı ve sonu olan, dışı, içi ve her şeyiyle Allah’ın tedbir ve idaresi altında bulunan bir varlığa ilâh denilemez.

Teslis’e inananların bu âyetlerden alacakları çok dersler var. Hz. İsa (a.s.) her şeyden önce bir kuldur; risalet şerefiyle şereflenmiş bir kul. Annesi de, peygamber validesi olma lütfuna ermiş Saliha bir hanım. Onlara ilâhlık isnat edecek kadar ileri giden, yahut gerilerde kalan insanların Kur’anî mânâda Allah inancına sahip olduklarını söylemek güç gibi görünüyor.

alinti
 
Üst Alt