Birinci Kısım : Bilim ve Aklın yetersizliği. Naklin zorunluluğu.

İkinci Kısım : Nakilde Kuran-ı Kerim ve içindekileri esas almanın zorunluluğu.



Birinci Kısım - NAKLİN GEREKLİLİĞİ :

Kuran-ı Kerim'e savaş açan hain ve kafirlerin en derin yapılanmalarının fikirsel ayağı şüphesiz halka açık satılan zararlı kitaplardır. Bunlardan biri ; Aydın Türk takma isimli mürted yazarın, Ateizmi Anlamak isimli derlemesidir. Önce fikirsel anlamda çökertmek gerekmektedir. Kendisi derlemesinde şöyle bir gerçeğin altını çiziyor (sf. 195) : ""Evren şans eseri nasıl ortaya çıkmış olabilir"e Evrim tek başına cevap veremez, çünkü evrim, doğa kanunlarının varlığını gerektirir." Aynı derlemede şu bilgi de sunuluyor : "Doğa kanunları dediğimiz şeyler duyularımız ve cihazlarımızla yaptığımız gözlemleri basit ve ekonomik olarak tasvir etme girişimimizdir." . Yani evrim teorisi açıklayıcılığını kaybederken, en gerçek yol gösterici olarak bilimsel yöntem öne çıkarılıyor. Burada bilim ve bilimsel yöntem ne derece güvenilirdir?

Petrucci , Harwood ,Herring'in aktarmasına göre , bilimsel yöntem bir madde için ilkesel anlamda; bir ‘A’ ve sonra aynı madde için bir ‘A DEĞİL’ sonucunu verebilmektedir (Genel Kimya 1 sf. 22-23 -son nota bakınız). Dolayısıyla Evrenin nasıl oluştuğu sorununda , ("Evren şans eseri nasıl ortaya çıkmış olabilir"e Evrim tek başına cevap veremez, çünkü evrim, doğa kanunlarının varlığını gerektirir.) Evrim tek başına kalıyor. Yukarıda da yazarın değindiği gibi evrim ise cevap veremiyor. Öyleyse aklımız neyi işaret ediyor?

Bilim , evrenimizin tarihinden küçük olduğundan, sadece yaşadığımız hayat için anlaşılabilir olduğundan, bilimsel yöntem; evrenin ve hayatın ortaya çıkışı tartışmalarında kullanılamaz, geçersizdir. Evrenin ve hayatın ortaya çıkışı araştırmalarında , bilim DEĞİL , ismi VAHY de olabilecek ‘KUTSAL KİTAP' ta olabilecek ‘dıştan gelen veri' açıklayıcıdır. Kutsal kitaplar, hayat için, Dünya için bir açıklamadır. Kesin doğruya ulaşana kadar hiçbirini saf dışı bırakamayız, dışlayamayız. Akıl ise objektif doğruyu yakalayabilmek için kavramları olayları –araştırılan her din için- dinlerin içinden bakarak değerlendirmelidir , gerçeği bulmak için. Çünkü her din, kendi içinden bakıldığında anlaşılabilir. Burada ise belirleyici olan; hayatın ve evrenin ortaya çıkışı gibi sorunlarda , aklın ve aklın doğru kullanılması demek olan mantığın değil, Vahyin yani NAKLİN TEK açıklayıcı olduğudur.

"Hareketsiz duran cisimler göz tarafından şekil olarak algılanır. Bu cisim belirli bir frekansla titreştirilirse (20-40000/sn) kulak ilk olarak bas , daha sonra tiz ses olarak duymaya başlar. Algılama gözden kulağa geçmiştir. Bu cisim, daha doğrusu cismi oluşturan molekül ve atomların belirli parçaları daha hızlı titreştirildiği zaman (40000-400000/sn) derimiz bir ısı duygusunu algılar. Titreşim daha da arttığı zaman (400000-650000/sn) göz tekrar devreye girerek renkleri görmeye başlar. Maddenin değişik enerji düzeyleri, daha bilimsel bir tanımla değişik frekanslı dalgalar, bizde değişik algılar uyandırmaktadır. Ama gerçekte evrende ne gördüğümüz gibi ışık, ne işittiğimiz gibi ses ve ne de algıladığımız gibi bir sıcaklık mevcuttur. Yani duyu organlarımız dış çevre ile beyin arasında bizi yanıltmakta ve beyinde gerçekle ilgisi olmayan yorumlara neden olmaktadır. Bu, çevremizdeki ve evrendeki gerçekleri tam anlamıyla anlamamıza engel olmaktadır." (Kalıtım ve Evrim, Prof. Dr. Ali DEMİRSOY, sf.4)

Bilimin yanlışlığı ve aklın güçsüzlüğü ortadadır. İşte bu durumda birey, eğer ‘her şeyin varlığını inkar edip' hatta yürütülmesiyle bu sonuca vardığı aklının dahi varlığını inkar edip nihilist olmayacaksa, aklı; NAKİL'e işaret etmektedir. ‘Dıştan gelen veriler'e yani dinlerin açıklamalarına. Artık bu durumda inançsızlık dahi bir tavırdır, iddiadır, ispat gerektirir. Kesinlikle negatif ateizm (tarafsızlık), nötr durum gibi kavramların karşılığı yoktur. İnançsızlıkta bile nakil olmasa, sırf zihinde yapılan muhakemelerle inancı ya da inançsızlığı bulamayız. Aydın Türk isimli yazar, Ateizmi Anlamak isimli derlemesinin 212. sayfasında bu duruma işaret eder : "sırf zihinde yapılan muhakemelerle Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu kanıtlamaya çalışmanın, kedinin kendi kuyruğunu kovalamasına benzer bir şekilde, başladığı yere dönen ve başlangıçta içerdiği gizli kabulleri dönüp dolaşıp kanıt diye sunan döngüsel bir düşünce biçimi olacağı-ki Tanrı'dan çıkar, Tanrı'ya varır. Tanrı'nın var olmadığından çıktığında ise, var olmadığına varır- bugün çok daha net bir biçimde anlaşılmaktadır. Bu tür bir Varlık (Tanrı'yı kastediyor-benim notum) ile ilgili yargıya varabilmek için dıştan gelen veri kullanmak gerekmektedir." Gördüğünüz gibi, ateistin itirafıyla ; ateizm dahi nakle yani ‘dıştan gelen veri'ye muhtaçtır. Ama bu veriyi bulmak mümkün değildir. Hangi nakil mekanizması vardır ateizmin? Dolayısıyla Ateizm dayanaksızdır, elenir. Sonuç olarak ‘tam anlamıyla iman etmek' aklın bilimde bulamadığı ama aynı metotla inançta bulduğu ‘sonsuz doğru olan'dır.

İKİNCİ KISIM

(NOT :Yukarıdaki makale aşağıdaki makale ile tamamlanmaktadır.)


"Muhammed Peygamberin (Ahzab / 40) gerçekten yaşadığını nereden biliyorsun?" ,

"Kuran'ı elime aldığımda Kuran'ın mucize olduğunu anlamalıyım" ,

"Bizzat şahit olmadığım hiçbir mucizeye inanmam" şeklinde şüphe seslerini duymaktayız. Biz Türkiyeli İslam gençliği olarak bu seslere yanıt vermek amacıyla bu yazıyı hazırlamış ve sizlere sunmuş bulunmaktayız.

Değerli arkadaşım , bu yazıyı okurken senden isteyeceğimiz tek şey düşünmendir. Bu yazı, Kuran-ı Kerim'in tek mutlak doğru olduğunu sadece Kuran-ı Kerim'in kendisini göstererek ispatlamıştır. Kuran-ı Kerim'in tek mutlak doğru olduğunun anlaşılmasının bir yolu, yine Kuran-ı Kerim'in kendisidir. Şöyle ki :

Elinize bir Kuran alınız. Okuyunca Yunus Suresi 37. ve 38. Ayetlerinde şu metni okuyacaksınız : "Bu Kuran, Allah (Yaratan)'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi (Muhammed Peygamber) yalan olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın" Okuduğunuz gibi, tüm inkarcılar arasında ‘diğer bütün İslam düşmanlarından farklı olarak, üstün kavim inancına sahip olan, dolayısıyla diğer topluluk ve tapımlardan daha fazla Kuran-ı Kerim'e düşmanlık potansiyelleri olan' Yahudiler başta olmak üzere tüm inkarcılara ısrarla bir düello teklifi yapılmıştır. İslam Şeriatı'nda düşünce ve tartışma özgürlüğünün olmadığını iddia edenler , Kuran-ı Kerim ayetlerinin insanlara sunduğu çok serbest tartışma ortamını bu düello ayetlerinde görebilirler.

Bu düelloyu yanıtlamamak, Yahudiler özelinde incelersek eğer ; gelecekteki Yahudi nesilleri için bir tehdit oluşturacaktır. Gelecek Yahudi nesillerinin; geçmişteki atalarının bu konudaki acizliğine bakarak Müslümanlığa girme durumu kaçınılmaz vardır. Yahudi dininin son bulması söz konusudur. Bu yüzden, ‘Yahudi olmayanlara düşmanlık' ; gelecek Yahudi nesillerine ‘Kuran düşmanlığı' şeklinde aktarılarak, Kuran'ın düellosu karşısında acizliklerini saklamak amacıyla canlı tutulur. Çünkü Yahudiler, bu düellonun başlatıcısı olan Kuran-ı Kerim'i ortadan kaldırmakla ancak rahat nefes alabilirler. Aksi takdirde Kuran-ı Kerim yaşadıkça, ‘Yahudi kavmi dini'nin noktalanması, sona ermesi söz konusudur. Bu yüzden Yahudilerin Kuran-ı Kerim düşmanlığı hala pasif değil, aktiftir. Bu yüzden Kuran-ı Kerim'in tahrif edilmesi konusu Yahudilerce hayat memat meselesidir.

Kuran-ı Kerim'de, kafirlere, haysiyetlerini altüst eder derecede ‘Haydi Kuran-ı Kerim'in benzerini yazın yoksa zilleti kabul edin' denilmiştir. Bir iddia olarak şu varsayım söylenebilir : "Mekke'nin fethi ile Kabe'nin içindeki putlarla beraber ‘Kurana benzer yazılan eserler' de Müslümanlarca yakıldı!" Eğer Kuran-ı Kerim'deki ayetlere benzer bir cümle yazılabilseydi, bu metin İslam'ın doğuş ve Mekke döneminde, Medine döneminde ve yedinci yüzyıldan itibaren, İslam aleyhine Yahudilerce saklanır, muhafaza edilir, Yahudiler & dönmelik kanalıyla günümüze kadar gelir ve şimdi her yere dağıtılırdı. Ayrıca Kuran-ı Kerim'de yedinci yüzyıldan itibaren bir değişiklik olsa idi, Yahudiler bunu kullanırlardı; herkesi haberdar edip, Kuran'ın yayılmasını engellemeye çalışırlardı.

Kuran-ı Kerim'i imha etmek için yahut İslam memleketlerindeki etkisini etkisizleştirmek için, Kuran-ı Kerim ayetlerine benzer cümle yazamayanların, geriye kalan tek çareleri olarak ; hiç olmazsa Kuran-ı Kerim'e insan kelamı ve insan sözünün karışmış olabileceğini göstermeleri gerekiyordu. Öyle ya; bu plan tutarsa insanlar, neden insan yapımı bir kitaba Tanrı kelamı diye baksınlar ki. Bu şekilde İslam sönerdi. Bunun için ilk iş, Kuran'ın değiştirilmeye açık olup olmadığının araştırılmasıydı. İslam düşmanlarının, imha edecekleri Kitab'ın özellikleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmaları gerekiyordu. Kuran'ın "değişmez ve değiştirilemez" imajı bitirilmeliydi önce. Böyle bir yahudi fitnesine, Müslümanlardan gelecek ilk tepki ise "Kuran'ın Yaratan tarafından korunduğu" ifadesi olacağından, Kuran düşmanlarınca, işe ilk olarak "Kuran-ı Kerim'in Tanrı tarafından korunduğu"nu yazan Hicr suresi 9. Ayet: "Hiç şüphesiz zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz." gibi ayetlerden başlanmalıydı. Çünkü bu ayetlerin insan kelamı olduğu ispatlanırsa, artık Kuran bütün " Değişmez , değiştirilemez "liğini kaybeder ve insanlar Kuran'a bağlanma amaçlarını yitirir ve Kuran-ı Kerim, Yahudiler için tehlike olmaktan çıkarak, bütün İslam toprakları Siyonizm için mabed haline gelebilirdi. Ancak bu ayetlerin insan ya da cin kelamı olduğunu ispatlayan ciddi bir çalışma bin dört yüz yıl boyunca yazılamadı. Yazılanlar sadece önemsiz ve gülünç çalışmalar olarak kaldılar. Yani "Kuran-ı Kerim'in Allah tarafından korunduğunu yazan Hicr suresi 9. Ayet: "Hiç şüphesiz zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz."'e ve bu gibi benzer ayetlere benzeyen bir cümle bile yazılamadı. Dolayısı ile Hicr suresi 9. Ayet : "Hiç şüphesiz zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz." ve benzer ayetler Yaratan'ın kelamıdır, yani Kuran, Yaratan tarafından korunmaktadır.

Bir itiraz olarak şu düşünce öne sürülebilir: "Sen Nazım Hikmet gibi şiir yazamazsın; nasıl Nazım Hikmet'in şiir üslubu kendine özgüyse , Kuran da kendine özgüdür; benzerinin yazılamaması doğaldır" diyenlere cevap verelim : 21. Yüzyılda "Kuran-ı Kerim'e benzer (!) kitap" olarak tanıtılan True Furqan yazılmıştır; kimsenin üzerinde durmayacağı kadar önemsiz bulunmuştur bu çalışma. Ama bizi ilgilendiren, şu gerçektir: ‘True Furqan'ın varlığı gösterdi ki, Kuran-ı Kerim'e benzer cümle yazmak teşebbüsüne ortam müsaittir, özgür teşebbüs ortamı vardır.

Peki Kuran, uzaylıların sözü olabilir mi ?

Kuran-ı Kerim, herhangi bir metafizik boyutun oluşumunun kelamı olsa idi, yine Yahudiler Kuran-ı Kerim'e muhalefet eder ve Kuran-ı Kerim'e benzer cümle yazabilirlerdi. Yahudilerin bu işe girişememeleri yani Kuran-ı Kerim'e benzer cümle yazamamaları, Kuran-ı Kerim'in, yaratılan bir şeyin kelamı olmadığını, Yaratan'ın kelamı olduğunu göstermektedir.

Özetlersek; Kuran-ı Kerim, insan & metafizik varlık müdahalesine kapalı olarak oluşmuş ve yine insan & metafizik varlık müdahalesine kapalı olarak günümüze kadar gelmiştir. Bunu elimize sadece Kuran meali alarak da anlayabiliriz. Dolayısıyla Kuran, ilk günkü Vahiy gibi taze ve değiştirilmemiştir, günümüze kadar gelmiştir. Kuran; yaşayan mucizedir, yaşayan Vahiydir, baştan sona kadar Allah (Yaratan)'ın sözüdür. Allah düşmanları rezil olmaya mecbur ve mahkumdur.

( Son not : Bilimin gerçeği yansıtmadığına bizzat bilim dünyasından örnek :30 yıl kadar önce bilim adamları ‘polisu’ olarak bilinen, suyun yeni bir şeklinin bulunduğunu tartışıyorlardı. Rusya’daki bilim adamları bir su örneğinin yüksek saflıkta özel bir cam olan kuvartzdan yapılmış çapı çok küçük bir kapiler tüpün bir başka yerinde yoğunlaştığını kaydettiler. Yeniden yoğunlaşan su 150 santigrad dereceden büyük kaynama noktası, -30 santigrad dereceden küçük erme noktası ve normal suya göre daha büyük olan yoğunluğu gibi tuhaf özelliklere sahipti. Bazı Amerikalı araştırıcılar yoğunlaşmış suyu, yaptıkları önemli bir deneyde spektroskopi diye bilinen bir yöntemle çok dikkatli incelemişlerdir. Yöntem bir maddenin yapısını molekül seviyesinde incelemek için tasarlanmıştır. Spektroskopik veriler yeniden yoğunlaşmış suyun bir çözelti değil saf bir madde olduğunu göstermiştir. Yaklaşık bir yıl içinde yeni raporlar polisudaki çözünmüş safsızlıkları gösterdi. Şimdi bunlar sudaki safsızlıklara yorulmaktaydı. 1970’de bilim adamları safsızlıklarından tamamen arınmış polisu’yu kapiler tüplerde oluşturamadıklarını açıkladılar. Bütün bunlardan sonra bilim çevresinin ulaştığı sonuç polisuyun, suyun saf olmayan bir şekli olduğudur. Bilimin kendini düzeltmesi gibi, bilimsel yöntemin çok önemli bir yönü de açığa çıkmıştır. Bilim bazen yoldan çıkabilir, fakat sonunda tekrar doğru yola girer. ” (Petrucci,Harwood,Herring ; Genel Kimya 1 , sf 22-23 )


(Kardeşlerim şifremi unuttuğum ve mail adreslerimin de birden fazla olması nedeniyle tekrar üye oldum. Bu hususta hepinizden özür dilerim. -Feridun.)