| Tarihi Bilgiler İslam ve Türk Tarihi Hakkında Herşey |
 |
|
 |
09-24-2007, 05:10
|
#71 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
alptraum isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Memleket: Ankara
Kan Gurubu: A rh(+)
Mesajlar: 2.869
Thanks: 526
Thanked 1.934 Times in 860 Posts
Rep Puanı: 790
|
HEMDÂNÎ -ö. 360/971'den sonra-
Ensâb âlimi, tarihçi, coğrafyacı ve şair.
Ebû Muhammed Lisânü'l-Yemen el-Hasen b. Ahmed b. Ya'kub el-Hemdânî el-Bekîlî el-Erhabî. Kendi ifadesine göre 19 Safer 280'de (10 Mayıs 893) doğdu. Yemen'in büyük kabilelerinden Hemdân'a mensuptur. Süyûtî, Hazrecî'ye dayanarak onun San'a'da doğduğunu söyler. Lakabı Lisânü'l-Yemen'dir; ayrıca dedesi Ya'kûb'a izafetle İbn Ya'kûb, büyük dedelerinden şair ve hakîm Süleyman Zi'd-Dimne'den dolayı da İbnü'l-Hâik (güzel şiir söyleyen, kelimeleri kumaş gibi dokuyan şairin oğlu) veya İbn Zi'd-Dimne diye tanınmıştır.
Hemdânî, el-İklîl'de, atalarının çok erken tarihlerde göçebeliği terk ederek bir kısmı Zebîd'de kalırken bir kısmının önce Kûfe'ye, sonra da Bekîl bölgesindeki Merâşî'ye yerleştiğini, daha sonra büyük dedesi Yûsuf un ailesi ve yakınlarıyla birlikte San'a'ya göç ettiğini, babasının burada kervancılıkla ve altın ticaretiyle meşgul olduğunu, bu arada kendisinin kervanlarla birçok yere seyahat ettiğini anlatır. İbnü'l-Kıftî de onun Irak'a gittiğini ve oradaki âlimlerle görüştüğünü söylemekte, ancak Hamed el-Câsir, eserlerinde Irak yolundaki bazı yer adlarını doğru tesbit edemediğine dikkat çekerek Hemdânî'nin bu seyahatini şüpheyle karşılamakta ve Iraklı âlimleri Mekke'deki ikameti sırasında görmüş olabileceğini ileri sürmektedir. Hemdânî, yine el-İklil'de amcası Muhammed'in kızı Fâtima ile evlendiğinden, oğlu Mâlik'in genç yaşta öldüğünden ve kendisinin de ona mersiyeler yazdığından bahseder. Eserde diğer oğlu Muhammed'in adı geçmemektedir.
Daha çok Yemenli âlimlerin yanında yetişen Hemdânî yine Yemenli râvilerden bilgi edinmiştir. Neseb konusunda Ebû Nasr Muhammed b. Abdullah b. Saîd el-Himyerî'den ders almıştır. Hadramut, Necid ve Hicaz'daki âlimlerle görüşmüş ve o zamanlar çok önemli bir ilim merkezi olan Mekke'de de bazı âlimlerden okumuştur.
Hemdânî, 306'da (918) gittiği Mekke'den 313 (925) yılında Yemen'e dönerek San'a'ya 60 fersah uzaklıktaki Sa'de şehrine yerleşti ve devlet adamlarından yakın ilgi gördü. Bu arada İbnü'l-Enbârî, Ebû Amr en-Nahvî ve İbn Hâleveyh gibi birçok âlimle görüşmelerini ve yazışmalarını da sürdürdü. Yemen o dönemde Zeydî imamlarının merkezi haline gelmiş ve ezelî Adnânî-Kahtânî rekabeti yeniden alevlenmişti. Sa'de'de kendilerini Adnan'a nisbet eden bazı şairlerin Yemen kabilelerine sataşmaları ve Adnânîler'in onlardan daha üstün olduğunu iddia etmeleri Hemdânî'yi harekete geçirdi ve yazdığı kasidelerle bu şairlere cevap verdi. Ancak yenilgiyi hazmedemeyen şairler ona düşman oldular ve Sa'de hâkimi Zeydî (Ressî) İmam Ahmed b. Yahya Nâsır-Lidînillâh'a Hz. Peygamber'i hicvettiğini söylediler. Bunun üzerine İmam Ahmed, Hemdânî'yi yakalatarak (24 Şevval 319/9 Kasım 931) bir buçuk yıl kadar hapsetti. Bir rivayete göre Hemdânî'nin hapsediliş sebebi, onun Nâsir-Lidînillâh'ın iki kumandanını kendisinden ayrılmaya ve Aşşe ahalisini isyana teşvik etmesiyle alâkalıdır. Hemdânî’nin bu olaylarla ilgisi açıkça ortaya konulmamışsa da bu isyanın öncülüğünü yapanlara methiyeler söylediği bilinmektedir. Hemdânî, hapishaneden Zebîd Emîri İbn Ziyâd'ın aracılığı ile çıkmış veya kaçmıştır. Buna göre Saîd el-Endelüsî'nin onun hapiste öldüğüne dair verdiği bilginin doğru olmaması gerekir.
Hemdânî, 321 (933) yılında serbest kaldıktan sonra kendi kabilesine ait toprakların ortasında bulunan Reyde'ye yerleşti. Onun hayatına dair bilgi veren kaynaklar genellikle vefat tarihini belirtmezler. Birçok araştırmacı 334'te (945-46) öldüğünü söylerse de bu tesbit kesin değildir. el-İklîl'de hocası Muhammed el-Evsânî'nin 360 (971) yılında öldürüldüğünü anlatmış olması -eğer bu kısım daha sonra bir başkası tarafından ilâve edilmemişse- Hemdânî'nin bu tarihte hayatta olduğunu gösterir. Ancak Hamed el-Câsir, bu bilginin sonradan ilâve edildiğini ve onun 344'ten (955-56) sonra öldüğünü. İbnü'l-Kıftî Hemdânî'nin Reyde'ye gömüldüğünü yazmaktadır. Hemdânî sadece ensâb, tarih ve coğrafya alanında değil madencilik ve astronomi gibi birçok ilim dalında da bilgi sahibiydi.
ESERLERİ:
1. el-İklîl. Ensâb hakkındadır. Kuzey Arabistan kabileleri için İbnü'I-Kelbî'nin Cemheretü'n-neseb'i ne kadar önemli ise Güney Arabistan kabileleri için de el-İklîl o kadar önemlidir. On ciltlik eserin günümüze ulaşan I ve II. ciltleri Muhammed b. Ali el-Ekva' el-Hivâlî (Kahire 1383-1386/1963-1966, 1977-1980), VIII. cildi Anistâs Mârî el-Kermilî (Bağdat 1931) ve X. cildi Muhibbüddin el-Hatîb (Kahire 1368/1949; Beyrut I407/1987) tarafından neşredilmiştir.
2. Sıfatü Cezîreti'l-Arab. Arap yarımadasındaki meskûn yerlerden ve buralarda oturan kabilelerden bahseder. İbnü'l-Kiftî'nin adını zikretmemesi ve Keşfü'z-zunûnda (II, 1822) Hemdânî'nin el-Mesâlik ve'l-memâlik adlı kitabının unvanına "Fî 'acâ'ibi'l-Yemen ve Cezîreti'l-cArab ve esmâ’i bilâdihâ" ibaresinin eklenmiş olması, İnbâhü'r-ruvât'ı tahkik eden Muhammed Ebü'l-Fazl İbrahim'i, bu eserin müstakil olmayıp sözü edilen el-Mesâlik’in bir bölümü olabileceği kanaatine sevketmiştir (1, 318). Ancak el-İklîl"in muhtasarında kitabın müstakil bir çalışma olduğu. Hemdânî, Şıfatü Cezîreti'l-'Arab'ı kaleme alırken şahsî müşahedelerine ve daha önce bu konuda yazılmış kitaplara istinat etmiş, mukaddimede de Batlamyus'un Kitâbü'l-Coğrâfyâ fi'l-macmûre mine'l-arz adlı eserini özetlemiştir. Onun Arap yarımadasında bizzat gördüğü yerlerle ilgili verdiği bilgiler doğru olmakla birlikte diğer yerler hakkında birçok yanlış yaptığı görülmektedir. Eser D. H. Müller tarafından iki cilt halinde neşredilmiş (Leiden 1884-1891; Frankfurt 1993), Muhammed b. Abdullah Büleyhid en-Necdî, bu yayını esas alıp Yemen'den getirtilen bir başka yazma nüshadan da faydalanarak kitabı tek cilt halinde tekrar yayımlamıştır (Kahire 1373/ 1953). Yemenli Kâdî Muhammed b. Ali el-Ekva' el-Hivâlî, Hemdânî'nin zikrettiği yerleri bizzat gezerek ve isimlerini soruşturup tahkik ederek, ayrıca daha önce yapılan baskıları ve çeşitli yazma nüshaları da karşılaştırarak kitabı yeniden neşre hazırlamış, bu çalışma, Hemdânî ve eserleri hakkında bilgi veren bir mukaddimesiyle birlikte basılmıştır.
3. Kitâbü'l-Cevhereteyni'l-atîkateyni'l-mâ'i‘ateyn mine'ş-şafrâ ve'l-beyzâ. Altın ve gümüş hakkında olup bu alanda yazılmış tek eserdir. Hemdânî bu kitabında, "iki eski maden" dediği altın ve gümüşün ocaktan çıkarılmasından işlenmesine, değişik eşya yapımından para basımına ve bunların ayar ve kalitelerine varıncaya kadar yaşadığı dönemdeki maden yatakları ve madencilikle ilgili çeşitli konularda bilgi vermektedir. 898 (1492-93) tarihli bir nüshası İsveç'te Uppsala Kütüphanesi'nde, bir yazması da Kahire Dârü'l-kütübi'l-Mısriyye'de bulunan kitap, Christopher Toll tarafından Almanca'ya çevrilerek tıpkıbasımıyla birlikte neşredilmiş (Uppsala 1968), eseri daha sonra Muhammed eş-Şuaybî de yayımlamıştır (San'a 1982).
4. ed-Dâmiğa. Kümeyt el-Esedî'nin Adnânîler'i ve Hâşimîler'i öven, Kahtânîler'i yeren el-Hâşimiyyât adlı kasideleri içindeki "el-Kasîdetü'n-nûniyye"sine cevap olarak yazdığı 602 beyitten oluşan kasidedir. Hemdânî bu kasidesinde Kahtânîler'i över, sonra da Maad ve Farslar'dan bahseder. Onun 200 yıllık Adnânî-Kahtânî mücadelesinde asabiyet gayretiyle Kahtânîler'in safında yer alması muhalifleri tarafından, Adnânîler'in Benî Hâşim koluna mensup Hz. Peygamber'e ve Ehl-i beyt'e karşı olduğu ve onlara hakaret ettiği şeklinde değerlendirilip suçlanmasına yol açmıştır. el-İklîl"in Berlin'de bulunan nüshasının sonunda günümüze ulaşan kaside, hapse atılmasından az önce bizzat Hemdânî tarafından şerh edilmiştir. Bazı kaynaklarda yanlışlıkla oğlu Muhammed'e nisbet edilen bu şerhin San'a'da İmam Yahya Kütüphanesi'nde 623 (1226) tarihli bir nüshası bulunmakta, ancak kasidenin el-İklîl"in Berlin nüshasındakine nisbetle sonunda yirmi altı beytin eksik olduğu görülmektedir. Nahivci İbn Hâleveyh (ö. 370/ 980) bu kasideyle birlikte Hemdânî'nin diğer şiirlerini bir divanda toplamış, bunların şerhini ve i'rabını yapmıştır. ed-Dâmiğa, Muhammed b. Ali el-Ekva' el-Hivâlî tarafından tahkik edilerek Kitâbü Kaşîdeti'd-dâmiğa adıyla yayımlanmıştır (Kahire 1978).
5. Serâ'irü'l-hikme.Kaynaklardan edinilen bilgilere göre astronomi, astroloji ve felsefe konularını içermektedir. Yunanlı bilginler tarafından da kaynak olarak kullanılan eserin yalnızca astronomi ve astrolojiyle ilgili olan onuncu makalesi bugüne ulaşabilmiştir (el-Makâletü'l-asire min Serâ'iri'l-hikme, Dımaşk 1979).
6. el-Kuvâ fi't-tıb. Eser kaynaklarda zikredilirse de hakkında bilgi verilmez. Hemdânî'yi bu kitabından dolayı Mu'cemü'l-etıbbâ’ adlı eserine alan Ahmed Îsâ da klasik kaynaklardan iktibas ederek onun kısaca hayatını anlatmış ve eserlerinin bir listesini vermiştir.
7. el-Ya’sûb. Avcılık, helâl ve haram olan av, bu konudaki hadisler, şiir ve terminoloji yönünden konuyu inceleyen bu kitap da günümüze ulaşmamıştır. Ed-Dâmiğa’nın şerhinde Hemdânî'nin Mefâhirü'l-Yemen adlı bir başka ensâb çalışmasından söz edilirse de bunun el-İklil’in bir bölümü mü, yoksa müstakil bir eser mi olduğu bilinmemektedir.
Yâküt el-Hamevî, Mu'cemü'l-üdebâ adlı eserinde Hemdânî'ye edip ve şairler arasında yer vermiştir. İbnü'l-Kıftî ve Süyûtî ise onu dilciler arasında zikrederler. Bunun sebebi, kendi kasidesi ed-Dâmiğa'yı şerh etmesinin dışında müstakil bir nahiv kitabı yazmamasına rağmen el-İklîl ve Şıfatü Cezîreti'l-Arab gibi eserlerine serpiştirdiği dille ilgili bilgilerdir. Bu eserlerinde Arap yarımadasında yaşayan kabilelerin dilleri hakkında geniş açıklamalar yapmakta ve bugün Arapça sözlüklerde bulunmayan kelimeler kullanmaktadır. Hemdânî'nin el-İklîl'de Himyerî kitabeleri hakkında bilgi vermesi ve özellikle "müsned" denilen harflerle yazılmış bir kaside üzerinde durması, Himyerî dili ve yazısı hakkında bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. Hamed el-Câsir. Hemdânî'nin eserlerinin dil yönünden incelenmesinin Arap sözlükçülüğüne büyük katkıda bulunacağını söyler.
Hemdânî'nin kaynaklarda el-Mesâlik ve'l-memâlik, el-İbl, Esmâ'ü's-sühûr ve'l-eyyâm, el-Hars ve'l-hîle, el-Hayevân, ez-Zîc, es-Siyer ve'l-ahbâr gibi eserlerinin de adları geçmektedir .
(T.D.V. İslâm Ans. 17/181-182)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
|
|
|
|
 |
 |
|
 |
09-30-2007, 00:03
|
#72 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
alptraum isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Memleket: Ankara
Kan Gurubu: A rh(+)
Mesajlar: 2.869
Thanks: 526
Thanked 1.934 Times in 860 Posts
Rep Puanı: 790
|
HIZIR BEY
810 h. 863 h yılları arasında yaşamış olan Hızır Bey Çelebi, İstanbul'un ilk kadısı, âlim ve şairdir. Sivrihisar kadısı Emîr Celâleddîn Arif'in oğludur. Köklü bir sipahi ailesine mensubdur.
Hızır Bey Çelebi'yi önce babası okuttu. Sonra Bursa'da Molla Yegan'a gönderdi. Çok kabiliyetli ve çalışkan olan Hızır Bey Çelebi çabuk ilerledi. Genç yaşta Molla Yegan'ın damadı oldu. Yine genç yaşında Sivrihisar Medresesi'ne müderris tayin edildi. İkinci Murad'ın yaptırdığı Ergene Köprüsü'ne üç mısrası Türkçe, son mısrası Farsça olan bir tarih düşürdü. Bu sırada yirmi yaşlarındaydı. 839'da Sivrihisar kadısı olan Hızır Bey Çelebi'nin bu vazifeye hangi tarihte tayin edildiği belli değildir. Zamanındaki âlimlerin içerisinde şöhret kazanmıştır.
851'de Bursa'da bir medreseye müderris oldu. Fatih çağının ünlü âlimleri olan Molla Kastalânî , Muslihiddîn, Hayalî, Hocazâde de hep onun Bursa'da yetiştirdiği talebelerdir.
Fatih, Hızır Bey Çelebi'ye çok değer vermiştir. İstanbul fetholunduğu zaman onu İstanbul'un ilk kadısı yapmış, oğulları Beyazıd ile Mustafa'nın Edirne'de yapılan sünnet düğününe onu da çağırmış ve Hızır Bey Çelebi ziyafette tarihçi Şükrullah ile beraber Padişah'ın karşısında oturmuştur. Hızır Bey Çelebi, bu sırada meşhur Behçet-ut-Tevârih'in bir kısmını bitirmiş olan Şükrullah'a bir takrîz yazmıştır.
Fatih'in Hızır Bey Çelebi'ye değer vermesinin sebebi hakkında iki rivayetten bahsedilir: Birincisi, Fatih'in tahta geçtiği sıralarda Osmanlı ülkesine acem beldesinden gelen bir alimin ilmî tartışmalarda Türk alimleri aciz bırakması üzerine Fatih'in çok üzülmesi ve kendisine tavsiye olunan Hızır Bey Çelebi'yi çağırtarak acemle karşılaştırması hakkındadır. Meclise sipahi kılığı ile girip acem alimin istihzazına uğrayan Hızır Bey Çelebi, onu ilmî konuşmada yenerek Fatih'in büyük teveccühünü kazanmıştır.
İkincisi, Fatih'in hocası Molla Gürânî ile Arabca üzerine yaptığı bir tartışma hakkındadır. Hızır Bey Çelebi İcâlet-ul-Leyleteyn adını verdiği Arabca bir manzumeyi Padişah'a takdim etmiş, Padişah'da bunu Molla Güranî'ye göstermiştir. Molla Gürânî, bu manzumede,
" Uzaklıktaki aşk benden arayı çoğalttı. Aranın uzaklığı şark ve garbın uzaklığı kadardır. Ey Sultan, benim bu manzumem bir veya iki gecenin acelesidir. Halbuki ders günlerimde meşguliyetimle beraber idi. Aynı zamanda iki saat da olsa dersimden ayrılmadım. " şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda ve Kaside-i Nûniye içinde, " Yezid o iblisten daha fazla fitne fesadlık çıkarmadı. " sözünde geçen ' zâde ' fiilinin müteaddî olarak kullanıldığını, halbuki fiilin müteaddî değil lâzımî olduğunu söylemiş ve bu fikrini Padişah'ın emriyle manzumenin kenarına yazmıştır. Âlimlerin arasındaki ilmî mücadeleden çok hoşlanan Fatih, Molla Gürânî'nin itaraz kaydını Hızır Bey Çelebi'ye göndermiş; o da Kur'an'ın ' Fî Kulûbihim meradun fezâdehu m ullâhu meradun ' " Onların kalbinde maraz var. Allah Teâlâ da onların marazlarını çoğalttı..." mealindeki ayetini şahid göstererek fiilin müteaddî olduğunu isbat etmiştir.
Hızır Bey Çelebi, Molla Fenârî ile birlikte o zamana kadar gelen alimlerin en üstünü olarak kabul edilmiştir. Türk Edebiyatı'nda ebced hesabıyla tarih söylemeyi geliştirmiş, hatta Türkçe'de ebcedle tarih düşürmeyi icad eden kişi diye telakkî olunmuştur. Türkçe, Arabca, Farsça şiirler yazmışsa da, Türkçe ve Farsça yazdıklarından ancak birkaç mısra kalmıştır. Arabca meşhur Müstezâdı bu dile hakimiyetini gösterir. Ayrıca bu manzumede aruz veznini, o devirde asla görülmeyen bir ustalıkla kullanmıştır.
En ünlü eseri, akâid ilminden bahseden Cevâhiru'l-Akâid kasîdesidir. Bu Arapça kaside yüzbeş beyitli olup medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Birkaç kere basılmış, şerhedilmiş, manzum olarak Türkçe'ye çevrilmiştir.
Kasîde-i Nûniye'nin şerhlerinden elimizde 1169 yılında vefat eden Şeyh Dâvud bin Muhammed el-Karsî'nin şerhi, Mevlâna Şemseddîn Ahmed yani Hızır Bey'in talebesi Hayâlî'nin şerhi ve haşiyesi, Osman Aryânî'nin yazmış olduğu Hayru'l-Kalâid şerhi ve Seyyid el-Hac Muhammed Şükrü bin Ahmed Atâ yani Gelenbevî'nin damadının Osmanlıca yazmış olduğu Tuhfetu'l-Fevâid alâ Cevâhiri'l-Akâid şerhleri mevcuddur.
Hızır Bey, 682'de ölen Kadı Sirâceddîn Mahmud'un yazmış olduğu mantığa dair Metâliu'l-Envâr'ı Fatih'in emriyle Farsçaya çevirmiştir. İlminin genişliğine kıyasen çok az eser vermişse de, pek kıymetli talebeler yetiştirmesi, idâri işlerdeki doğrululuğu ve başarısı sebebiyle de anılmaya layık bir insan vasfını kazanmıştır.
Hızır Bey Çelebi'nin üçü erkek, ikisi kız olan beş çocuğu içinde, Hoca Paşa diye anılan Tazarruat adlı eserin sahibi Sinan Paşa, Yakub Paşa ve Ahmed Paşa da tanınmış âlim ve edebiyatçı şahsiyetlerdir. Kızları da Sultan Hatun ile Fahrunnisâ Hatun'dur. Sultan Hatun, Hacı kadın diye de anılmıştır.
Kaynaklar:
1-Kâmus-ul-A'lam c.3 s: 3047,
2-El-Fevâid-ul-Behiyye fî Terâcum-il-Hanefiyye s.70 ,
3-Keşf-üz-Zünûn c.2 s: 1348
4-Türk Ansiklopedisi c.19 s: 217
Hızır Bey Çelebi ile ilgili bu bilgileri toplu olarak Dilârâ Yayınları'ndan -Hızır Bey'in Kasîde-i Nûniye'sinin şerhi- Şüpheden Hakikate eserinden alınmıştır.
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
|
|
|
|
 |
 |
|
 |
10-02-2007, 00:08
|
#73 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
metin mete isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Dec 2005
Bulunduğu yer: Gurbet,daimi gurbetin icinde gurbet
Memleket: Osmaniye
Kan Gurubu: 0 RH negatif
Yaş: 44
Mesajlar: 2.625
Thanks: 1.997
Thanked 2.096 Times in 1.084 Posts
Rep Puanı: 337
|
Alıntı:
alptraum Nickli Üyeden Alıntı
HIZIR BEY
810 h. 863 h yılları arasında yaşamış olan Hızır Bey Çelebi, İstanbul'un ilk kadısı, âlim ve şairdir. Sivrihisar kadısı Emîr Celâleddîn Arif'in oğludur. Köklü bir sipahi ailesine mensubdur.
Hızır Bey Çelebi'yi önce babası okuttu. Sonra Bursa'da Molla Yegan'a gönderdi. Çok kabiliyetli ve çalışkan olan Hızır Bey Çelebi çabuk ilerledi. Genç yaşta Molla Yegan'ın damadı oldu. Yine genç yaşında Sivrihisar Medresesi'ne müderris tayin edildi. İkinci Murad'ın yaptırdığı Ergene Köprüsü'ne üç mısrası Türkçe, son mısrası Farsça olan bir tarih düşürdü. Bu sırada yirmi yaşlarındaydı. 839'da Sivrihisar kadısı olan Hızır Bey Çelebi'nin bu vazifeye hangi tarihte tayin edildiği belli değildir. Zamanındaki âlimlerin içerisinde şöhret kazanmıştır.
851'de Bursa'da bir medreseye müderris oldu. Fatih çağının ünlü âlimleri olan Molla Kastalânî , Muslihiddîn, Hayalî, Hocazâde de hep onun Bursa'da yetiştirdiği talebelerdir.
Fatih, Hızır Bey Çelebi'ye çok değer vermiştir. İstanbul fetholunduğu zaman onu İstanbul'un ilk kadısı yapmış, oğulları Beyazıd ile Mustafa'nın Edirne'de yapılan sünnet düğününe onu da çağırmış ve Hızır Bey Çelebi ziyafette tarihçi Şükrullah ile beraber Padişah'ın karşısında oturmuştur. Hızır Bey Çelebi, bu sırada meşhur Behçet-ut-Tevârih'in bir kısmını bitirmiş olan Şükrullah'a bir takrîz yazmıştır.
Fatih'in Hızır Bey Çelebi'ye değer vermesinin sebebi hakkında iki rivayetten bahsedilir: Birincisi, Fatih'in tahta geçtiği sıralarda Osmanlı ülkesine acem beldesinden gelen bir alimin ilmî tartışmalarda Türk alimleri aciz bırakması üzerine Fatih'in çok üzülmesi ve kendisine tavsiye olunan Hızır Bey Çelebi'yi çağırtarak acemle karşılaştırması hakkındadır. Meclise sipahi kılığı ile girip acem alimin istihzazına uğrayan Hızır Bey Çelebi, onu ilmî konuşmada yenerek Fatih'in büyük teveccühünü kazanmıştır.
İkincisi, Fatih'in hocası Molla Gürânî ile Arabca üzerine yaptığı bir tartışma hakkındadır. Hızır Bey Çelebi İcâlet-ul-Leyleteyn adını verdiği Arabca bir manzumeyi Padişah'a takdim etmiş, Padişah'da bunu Molla Güranî'ye göstermiştir. Molla Gürânî, bu manzumede,
" Uzaklıktaki aşk benden arayı çoğalttı. Aranın uzaklığı şark ve garbın uzaklığı kadardır. Ey Sultan, benim bu manzumem bir veya iki gecenin acelesidir. Halbuki ders günlerimde meşguliyetimle beraber idi. Aynı zamanda iki saat da olsa dersimden ayrılmadım. " şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda ve Kaside-i Nûniye içinde, " Yezid o iblisten daha fazla fitne fesadlık çıkarmadı. " sözünde geçen ' zâde ' fiilinin müteaddî olarak kullanıldığını, halbuki fiilin müteaddî değil lâzımî olduğunu söylemiş ve bu fikrini Padişah'ın emriyle manzumenin kenarına yazmıştır. Âlimlerin arasındaki ilmî mücadeleden çok hoşlanan Fatih, Molla Gürânî'nin itaraz kaydını Hızır Bey Çelebi'ye göndermiş; o da Kur'an'ın ' Fî Kulûbihim meradun fezâdehu m ullâhu meradun ' " Onların kalbinde maraz var. Allah Teâlâ da onların marazlarını çoğalttı..." mealindeki ayetini şahid göstererek fiilin müteaddî olduğunu isbat etmiştir.
Hızır Bey Çelebi, Molla Fenârî ile birlikte o zamana kadar gelen alimlerin en üstünü olarak kabul edilmiştir. Türk Edebiyatı'nda ebced hesabıyla tarih söylemeyi geliştirmiş, hatta Türkçe'de ebcedle tarih düşürmeyi icad eden kişi diye telakkî olunmuştur. Türkçe, Arabca, Farsça şiirler yazmışsa da, Türkçe ve Farsça yazdıklarından ancak birkaç mısra kalmıştır. Arabca meşhur Müstezâdı bu dile hakimiyetini gösterir. Ayrıca bu manzumede aruz veznini, o devirde asla görülmeyen bir ustalıkla kullanmıştır.
En ünlü eseri, akâid ilminden bahseden Cevâhiru'l-Akâid kasîdesidir. Bu Arapça kaside yüzbeş beyitli olup medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Birkaç kere basılmış, şerhedilmiş, manzum olarak Türkçe'ye çevrilmiştir.
Kasîde-i Nûniye'nin şerhlerinden elimizde 1169 yılında vefat eden Şeyh Dâvud bin Muhammed el-Karsî'nin şerhi, Mevlâna Şemseddîn Ahmed yani Hızır Bey'in talebesi Hayâlî'nin şerhi ve haşiyesi, Osman Aryânî'nin yazmış olduğu Hayru'l-Kalâid şerhi ve Seyyid el-Hac Muhammed Şükrü bin Ahmed Atâ yani Gelenbevî'nin damadının Osmanlıca yazmış olduğu Tuhfetu'l-Fevâid alâ Cevâhiri'l-Akâid şerhleri mevcuddur.
Hızır Bey, 682'de ölen Kadı Sirâceddîn Mahmud'un yazmış olduğu mantığa dair Metâliu'l-Envâr'ı Fatih'in emriyle Farsçaya çevirmiştir. İlminin genişliğine kıyasen çok az eser vermişse de, pek kıymetli talebeler yetiştirmesi, idâri işlerdeki doğrululuğu ve başarısı sebebiyle de anılmaya layık bir insan vasfını kazanmıştır.
Hızır Bey Çelebi'nin üçü erkek, ikisi kız olan beş çocuğu içinde, Hoca Paşa diye anılan Tazarruat adlı eserin sahibi Sinan Paşa, Yakub Paşa ve Ahmed Paşa da tanınmış âlim ve edebiyatçı şahsiyetlerdir. Kızları da Sultan Hatun ile Fahrunnisâ Hatun'dur. Sultan Hatun, Hacı kadın diye de anılmıştır.
Kaynaklar:
1-Kâmus-ul-A'lam c.3 s: 3047,
2-El-Fevâid-ul-Behiyye fî Terâcum-il-Hanefiyye s.70 ,
3-Keşf-üz-Zünûn c.2 s: 1348
4-Türk Ansiklopedisi c.19 s: 217
Hızır Bey Çelebi ile ilgili bu bilgileri toplu olarak Dilârâ Yayınları'ndan -Hızır Bey'in Kasîde-i Nûniye'sinin şerhi- Şüpheden Hakikate eserinden alınmıştır.
|
Selamün Aleyküm,Alptraum ben listede Ahmet Yeseviyi göremedim acaba alim olarak görülmüyormu?Mesela Haci Bektasi görüyorum ama o yok neden?
__________________
Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.
Yıktın da dini mübini yeni bir din kurdun.
Doğrudan doğruya Kuran'dan alarak ilhamı.
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.
|
|
|
|
 |
10-02-2007, 00:12
|
#74 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
alptraum isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Memleket: Ankara
Kan Gurubu: A rh(+)
Mesajlar: 2.869
Thanks: 526
Thanked 1.934 Times in 860 Posts
Rep Puanı: 790
|
Alıntı:
metin mete Nickli Üyeden Alıntı
Selamün Aleyküm,Alptraum ben listede Ahmet Yeseviyi göremedim acaba alim olarak görülmüyormu?Mesela Haci Bektasi görüyorum ama o yok neden?
|
bulduklarimi ekliyorum bildiklerimi degil ondan dolayidir
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
|
|
|
|
 |
|
 |
10-02-2007, 00:22
|
#75 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
alptraum isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Memleket: Ankara
Kan Gurubu: A rh(+)
Mesajlar: 2.869
Thanks: 526
Thanked 1.934 Times in 860 Posts
Rep Puanı: 790
|
HİMYERÎ (ö. 727/1327 [?])
er-Ravzii 'l-mitâr adlı eseriyle tanınan Mağribli coğrafyacı.
Ebû Abdillâh Muhammed b. Muhammed b. Abdillâh b. Abdilmün'im es-Sanhâcî el-Himyerî.Fas'ın Sebte (Ceuta) şehrinde doğdu. Ebû İshak el-Gâfiki ve İbnü'ş-Şât gibi bazı âlimlerin derslerine devam eden Himyerî, özellikle Faslı âlimler arasında Arapçaya hâkimiyetiyle dikkat çekiyordu. Onun hadis, kıraat, lügat, nahiv ve aklî ilimler sahasında temayüz eden bir fakih, aynı zamanda noter gibi çalışarak kadı tarafından düzenlenen evrakı onaylayan bir kişi olduğu, zekâsıyla ve satranç oyunundaki başarısıyla ün yaptığı rivayet edilmektedir. Sebte şehrinin ileri gelenleri arasında yer almasından dolayı, Sebte ahalisinin Nasrî hükümdarına bağlılığını sunmak için Gırnata'ya (Granada) gönderilen (705/1305) heyette hocası İbnü'ş-Sât ve Muhammed b. Ali es-Sebtî ile birlikte yer almıştır. Mezarı Sebte'deki Makberetülmenâre'de bulunan Himyerî'nin ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler vardır. İbn Hacer el-Askalânî'nin 727(1327) ve Lisânüddin İbnü'l-Hatîb'in 749 (1348) yıllarını vermelerine karşılık Kâtib Çelebi 900'de (1494) vefat ettiğini söylemektedir. Ancak Himyerî'nin er-Ravzü'l-mitâr'da adlarını andığı hocalarının ölüm tarihlerinin Kâtib Çelebi'nin kaydettiği tarihten yaklaşık iki asır önceye rastlaması, kitaptan alıntı yapan bazı müelliflerin yine bu tarihten çok önce vefat etmiş olmaları, ayrıca Himyerî'nin 705 (1305) yılında Gırnata'ya gönderilen bir heyette yer alması, Kâtib Çelebi'nin verdiği tarihin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. er-Ravzü'l-mitâr'ı neşreden İhsan Abbas eserin girişinde bu tartışmalara yer vermekte ve İbn Hacer'in kaydettiği tarihin en doğrusu olduğunu söylemektedir. İbn Abdülmün'im olarak da bilinen Himyerî doğru sözlü, sâlih ve âbid bir kişiydi; üstat ve hafız olarak tanınıyordu.
Himyerî'nin, tam adı er-Ravzü'l-mitâr fî haberi'l-aktâr olan eseri bir tarih-coğrafya ansiklopedisidir. Eserin Himyerî nisbesiyle meşhur olan müellifinin adı hakkında farklı görüşler ileri sürülmektedir. İhsan Abbas, kitabın farklı zamanlarda istinsah edilmiş nüshalarında müellifin adının madde başında yazıldığı şekilde kaydedildiğini söyler. Bu konuda bir araştırma yapan Hamarneh ise eserin tamamının veya büyük bir kısmının Ebû Abdullah Muhammed b. Abdülmün'im el-Himyerî tarafından VII. (XIII.) yüzyılın sonunda kaleme alındığını ve esere daha sonra X. (XVI.) yüzyılın başında onun ahfadından Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Himyerî'nin bazı küçük ilâvelerde bulunduğunu, bundan dolayı bazı tarihçilerin kendisini er-Ravzü'l-mitâr'ın müellifi zannettiklerini, hâlbuki onu eserin müstensihi kabul etmenin daha doğru olacağını belirtir. Müellif eserin mukaddimesinde, coğrafî bir özelliği olan veya tarihî olaylar açısından önem arzeden yerleri eserine aldığını söyler. Çok önemli topografık bilgiler ihtiva eden kitapta yer isimleri alfabetik sıraya göre verilmiş, bazan yer isimlerinin menşei de açıklanmıştır (meselâ bk. "eş-Şâm" md.). Ayrıca büyük şehirlerin yapısı ve özelliklerinden de bahsedilmektedir (meselâ bk. "Âmid", "el-Kostantîniyye" md.leri). Kitabın hacmini büyütmemek için bazı önemli olayları kısaltarak verdiğini söyleyen Himyerî, bir yerin bazan sadece ismini ve nerede olduğunu zikrederken bazan da ele aldığı yerin coğrafî özelliklerini anlattıktan sonra bu yerin tarihi, buraya mensup meşhur kişiler, onunla ilgili rivayetler, şiir ve efsanelere dair bilgi vermektedir. Müellifin haklarında bilgi verdiği yerleri görmediği ve bu bilgileri daha önce yazılan kaynaklardan naklettiği anlaşılmaktadır.
Yine Himyerî'nin Sebte'de yaşamasına rağmen bu şehirle ilgili verdiği bilgiler tamamen İdrîsî'nin Nüzhetü'l-müştâk'ın dan ve müellifi meçhul el-İstibşâr adlı eserden nakledilmiştir. Eserin kaynakları genelde şunlardır: İdrîsî, Nüzhetü'l-Müştâk; Ebû Ubeyd el-Bekrî, el-Mesâlik ve'l-memâlik ile Mu'cemü me'stacem; el-İstibşâr fî acâ'ibi'l-emsâr. Bu eserlerden sonra coğrafya kaynaklan arasında İbn Cübeyr'in er-Rihle'si başta gelir. Müellif dolaylı şekilde Ya'kübî'den de faydalanmıştır. Tarihle ilgili konularda istifade ettiği kaynaklar ise daha çok Siretü İbn İshâk, Sîretü İbn Hişâm, Fütû'l-büldân (Belâzürî), Taberî'nin Târihi, Fütûhu'ş-Şâm (Muhammed b. Abdullah el-Ezdî el-Basrî) ve Kitâbü'l-Meğazi’dir (İbn Hubeyş). Faydalandığı diğer pek çok eseri ise zikretmemiştir. Himyeri’den istifade edenlerin başında Kalkaşendi gelir; Kalkaşendî, Şubhu'l-a'şâ'nın Ortadoğu İslâm alemiyle ilgili kısımları tamamen er-Ravzü'l-mi'târ'dan almıştır. Öte yandan Nefhu't-tîb müeilifi Makkarî eserden tarih, İbn Abdüsselâm Edde’ri de seyahatname alanında faydalanmışlardır.. Bunların dışında daha bir çok müellif er-Ravzü'l-mitâr'dan istifa de etmiş ve eserin adını vermiştir. Bu arada Makrîzi’nin Ceni'l-ezhâr mine'r-ravzi’l-mi’târ adlı eserinin de onun bir özeti olduğu düşünülmüşse de sonradan yapılan incelemeler, kitabın İdrîsî'nin Nüzhetü'l-müştak’ından özetlendiği anlaşılmıştır. Özellikle Kuzey Afrika ülkelerinde çok tutulan Ravzü'l-mi’târ'dan yapılan alıntılar, Himyerî'nin ve eserinin ilim âleminde güvenilir bir kaynak olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Ravzü'l-mitâr'ın mevcudiyetinden ilk defa bahseden Kâtib Çelebi Keşfü'z-Zünun'da eseri er-Ravzü'l-mi’târ fî ahbari’l-aktâr adıyla kaydeder. Ancak Keşfü'z-zunûn'ün Flügel neşrinde eser önce Ravzü'l-mi’târ fî'l-aktâr, sonra da er-Ravzü'l-mi’tar haberi'l-aktâr olarak peş peşe iki defa verilmekte ve Himyerî'nin dedesinin adı ilkinde Muhammed olarak kaydedilmektedir. Yazma nüshalarından biri Nuri Osmaniye Kütüphanesi'nde (nr. 44) bulunan eseri (er-Ravzü’l mi’târ fî zikri'l-müdün ve’l-aktâr) ilk defa kısmen neşrederek ilim âlemine tanıtan âlim E. Levi-Provençal’dir. Levi-Provençal önce İberik yarımadası ile Güney Fransa'yı, sonra da Girit'i, Ch. Pellat Basra'yı, Umberto Rizzitano İtalya ve adalarını, T. Levvicki özellikle Avrupa'nın doğu, orta ve güney kesimlerini, Berâga (Prag) ve bir Polonya şehri olan Mişka'yı (Mieszko), A. Malecka Doğu Afrika'nın sahil kesimleriyle bölgedeki bazı yerleri, S. Hamarneh Şam'ı (Dımaşk) ve arkasından Kudüs'ü tanıtan bölümleri yayımlamış, son olarak da İhsan Abbas geniş kapsamlı bir girişle birlikte eserin tamamını neşretmiştir (Beyrut 1975).
(T.D.V. İslam Ans. 18/60-61)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
|
|
|
|
 |
 |
|
 |
10-05-2007, 21:00
|
#76 (permalink)
|
|
Süper Aktif Üye
Style: 0
alptraum isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Memleket: Ankara
Kan Gurubu: A rh(+)
Mesajlar: 2.869
Thanks: 526
Thanked 1.934 Times in 860 Posts
Rep Puanı: 790
|
İBN-İ ÂBİDÎN
Şam'da yetişen âlimlerin en büyüklerinden, velî. Osmanlıların en meşhûr fıkıh âlimlerinden olan İbn-i Âbidîn'in ismi, Seyyid Muhammed Emîn bin Ömer bin Abdülazîz'dir. 1784 (H.1198) senesinde Şam'da doğdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'nin sohbeti ile şereflenerek kemâle geldi.
İbn-i Âbidîn, küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte ticâretle meşgûl oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya devâm ediyordu. Bir gün dükkânlarının önünde Kur'ân-ı Kerîm okurken, oradan geçen biri; "Burada bu şekilde Kur'ân-ı Kerîm okuman uygun değildir. Hem okumanı düzelt." dedi. Bunun üzerine babasından izin alarak, o zaman Şam'daki meşhûr kırâat âlimlerinden Şeyhu'l-Kurrâ Saîd-ül-Hamevî'ye gitti. Ondan tecvîd ilmine dâir Meydâniyye, Cezeriyye ve Şâtibiyye kitaplarını okudu ve ezberledi. Kur'ân-ı Kerîm'in doğru ve tam okunmasını bildiren kırâat ilmini iyice öğrendikten sonra, sarf, nahiv ve Şâfiî fıkhını öğrendi. Bu ilimlere dâir ana metinleri de ezberledi. Bundan sonra, o zamânın en meşhûr âlimlerinden olan Seyyid Muhammed Şâkir Sâlimî'nin derslerine devâm etti. Fen ve sosyal ilimlerin, yanı sıra, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini de öğrendi. Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin tavsiyesi üzerine, Hanefî mezhebine geçti. Daha on yedi yaşındayken, fıkıh kitapları üzerine hâşiye ve şerhlerle açıklama ve îzâhlar yaptı. Kıymetli eserler yazmaya başladı. Hadîs ilminde de, Şam'da bulunan muhaddis Kuzberî'den icâzet (diploma) aldı. İlimde o kadar yükseldi ki, daha hocaları hayattayken büyük bir şöhrete kavuştu.
İbn-i Âbidîn, zâhir ilimlerini öğrendikten sonra, kelâm ve tasavvuf ilimlerini de zamânın en büyük âlimi ve tasavvuf ehli, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'den öğrendi. Onun sohbeti ile şereflenerek kemâle geldi. İbn-i Âbidîn'in ilimdeki üstün derecesini, ahlâkını ve hizmetlerini oğlu Alâeddîn Muhammed şöyle anlattı: "Babam uzun boylu, heybetli ve vakârlı idi. Yüzünde nûr parlardı. Vaktini, devamlı, ilim öğretmek ve talebe yetiştirmekle, ibâdet ve tâatla geçirirdi. Geceleri devamlı kitap yazar, az uyurdu. Gündüzleri ders okutur ve sorulan sorulara cevap (fetvâ) verirdi. Ramazanda her gece hatim okur ve göz yaşı dökerdi. İnsanlara faydalı olmak husûsunda çok titiz davranır, hiç abdestsiz durmaz ve vaktini boşa geçirmezdi."
İbn-i Âbidîn hazretlerinin dîne uymaktaki hâlleri meşhûrdur. Haram, mekruh ve şüphelilerden kesinlikle uzak durur, mübahları çok az kullanır, ibâdetlerinde sünnetlere, müstehaplara, edeplere uymakta son derece titiz davranırdı. Beş vakit namazda, tahiyyâtı okurken, Resûlullah efendimizi baş gözü ile görürdü. Göremediği zaman o namazı yeniden kılardı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin kıymetli talebelerinden olan İbn-i Âbidîn, ondan ders aldığı sıralarda, bir gece rüyâda Resûlullah efendimizin üçüncü halîfesi Hazret-i Osman'ın vefât ettiğini ve Câmi-i Emevî'de namazını kendisinin kıldırdığını gördü. Sabahleyin derse gidip Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri'ne bu rüyâyı olduğu gibi anlatınca, o da; "Senin rüyânın tâbiri, Allahü Teâlâ bilir ki şöyledir: "Ben yakında vefât ederim, sen benim cenâze namazımı Câmi-i Emevî'de kıldırırsın. Çünkü ben, Hazret-i Osman'ın torunlarındanım." buyurdu. Aradan birkaç gün geçince Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, vebâ hastalığından şehîd olarak vefât etti. Namazını İbn-i Âbidîn kıldırdı.
İbn-i Âbidîn hazretleri, fakirlere pek çok sadaka verir, akrabâsını ziyâret eder, annesine, babasına çok iyilik ve hürmet ederdi. Onun meclisinde boş söz konuşulmazdı. Şam'da ve diğer şehirlerdeki şer'î mahkemelerde ihtilaflı hüküm verilse, derhal ona mürâcaat olunarak düzeltilirdi. En mühim ve zor meseleler ona sorulurdu. İhtilaflı bir şey hakkında ona mürâcaat edilmeden hüküm verilmezdi. İlim kitapları üzerine kendi güzel yazısıyla öyle açıklamalar kordu ki, böylece en zor meseleler kolaylıkla anlaşılırdı. Kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları güzel bir üslupla yazardı. Birçok talebe yetiştirip icâzet (diploma) vermiştir. İbn-i Âbidîn, fıkıh âlimlerinin yedinci tabakasındandır. Yâni önceki tabakalarda bulunan fıkıh âlimlerinden doğru olarak nakil yapanlar derecesindedir. İbn-i Âbidîn, 1836 (H.1252) senesinde elli dört yaşında Şam'da vefât etti. Vefât haberini duyan müslümanlar, böyle büyük bir âlimi kaybetmelerinden dolayı çok üzülüp göz yaşı döktüler. Cenâzesine gelenler görülmemiş bir kalabalık teşkil etti. Cenâze namazı Sinân Paşa Câmiinde kılındıktan sonra, Şam'da "Bâbü's-sagîr" denilen yerdeki kabristana götürüldü. Vefâtından yirmi gün önce, hocalarının ve büyük zâtların kabirlerinin yanında kendisi için kazdırmış olduğu kabre defnedildi.
İbn-i Abidîn'in en meşhûr eseri Redd-ül-Muhtâr'dır. Bilhassa bu eseriyle tanınmıştır. Bu kitabı, Dürr-ül-Muhtâr kitabına yaptığı beş ciltlik hâşiyesidir. Dürr-ül-Muhtar'a haşiye yazarken önce Vakıf bahsinden başlamış, daha sonra başa dönmüştür. Önceki yazdıklarını temize çekmeden vefât edince bu kısımlar oğlu Alâeddîn tarafından temize çekilmiştir. Kitap, İbn-i Âbidîn ismiyle meşhûr olmuştur. Bu eseri Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi ve en faydalısıdır. Fukahâ (fıkıh âlimleri) tarafından, üzerinde söz edilmiş her meselenin hülâsası, bütün İslâm âlimlerinin kabûl ve takdir ettiği bir şekilde bu kitapta toplanmıştır. Hanefî mezhebinde kendi zamânına kadar yazılmış fıkıh kitaplarının sanki bir özetidir. Bu kitaba kendi oğlu tarafından Kurret-ül-Uyûnil-Ahyâr adında bir tekmile yazılmıştır. Şam âlimlerinden Ahmed Mehdî Hıdır da, İbn-i Âbidîn kitabının bir fihristini hazırladı ve 1962'de basıldı. Bundan başka; Tefsîr-ül-Beydâvî Hâşiyesi, El-İbâne, El-Ukûdü'd-Dürriyye, İthâfü'z-Zekî, Bugyetü'l-Menâsik, Tahrîrü'l-İbâre, Tahrîrü'n-Nükûl, Şifâü'l-Alîl, Ukûdü'l-Le'âlî, İcâbetü'l-Gavs, Sellü'l-Hisâm-il-Hindî li Nusreti Mevlânâ Hâlid en-Nakşibendî, Nesemâtü'l-Eshâr.
Dört mezhebin inceliklerine vâkıf, derin âlim, kâmil velî Seyyid Abdülhakîm Efendi; "Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi, en faydalısı İbn-i Âbidîn'dir. Her sözü delîl, her hükmü senettir..." buyurdu.
İbn-i Âbidîn, buyurdu ki:
"Âdem Aleyhisselâm'dan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır. Namaz, duâ demektir. Dînin emrettiği, bildiğimiz ibâdete, namaz "salat" ismi verilmiştir. Mükellef olan yâni âkil ve bâliğ olan her müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması "Farz-ı ayn"dır. Farz olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir. Mîrâc gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Mîrâc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmi yedinci gecesinde vukû buldu. Mîrâc'tan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı."
"Kur'ân-ı Kerîm, Kadir gecesinde inmeğe başlamış ve hepsinin inmesi yirmi üç sene sürmüştür. Tevrât, İncil ve bütün kitaplar ve sahifeler ise, hepsi birden, bir defâda inmişti. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafızları mûcize değildi. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kur'ân-ı Kerîm ise, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın mûcizelerinin de en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir."
Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin kendisine yazdığı bir mektup aşağıdadır.
"Her sözü sened olan büyük âlim Mevlânâ Muhammed Emîn Âbidîn'e en güzel duâlarımı ve en latîf medhlerimi bildiririm.
Sizinle görüşüp buluşma arzumuz çoğaldı. Size olan muhabbet ateşimiz arttı. Şeyh İsmâil Enârânî'nin sizden tarafa gitmesini vesîle ederek bu mektubu yazıyorum. Yazdığınız pek kıymetli eserlerle İslâm Âlemi'ne yaptığınız büyük hizmet için, pek çok duâlara mazhar oldunuz.
Siz de bizim hâlimizi sorarsanız, sevdiklerimizden uzak kalmamızın acısı içindeyiz. Allahü Teâlâ'dan dileğimiz, sizin de öyle olmanızdır. Hâllerinizi bize bildirmeyi ihmâl etmeyiniz. Allahü Teâlâ'nın izniyle, her sıkıntınızda bütün gücümüzle size yardım edeceğiz.
Selâm eder, bütün kalbim ve rûhumla yanınızda olduğumu bildiririm."
C-ESERLERİ:
Müstakil Eserleri:
1. er-Reddü'l-muhtâr ale'd-Dürri'l-muhtâr
2. el-Ukûdu'd-dürriyye fî tenkîhi'l-Fetâva'l-Hâmidiyye
3. Nesemâtü'l-eshâr
4. Minhatu'l-hâlik ale'l-Bahri'r-râik
Risâleleri:
1. el-İbâne an ahzi'l-ücreti ani'l-hidâne
2. İthâfu'z-zekiyyü'n-nebîh bi cevâbi mâ yekûlu'l-fakîh
3. İcâbetü'l-ğavs bi beyâni hâli'n-nukabâ ve'n-nücebâ ve'l-ebdâl ve'l-evtâd ve'l-ğavs
4. Ecvibe muhakkika an es'ile müteferrika
5. İ'lâmu'l-a'lâm li ikrâri'l-âmm
6. el-Akvâlü'l-vâdıhatü'l-celiyye li mes'eleti nakzi'l-kısme ve mes'eleti'd-dereceti'l-ca'liyye
7. Buğyetü'n-nâsik fî ed'ıyeti'l-menâsik
8. Tahbîru't-tahrîr fî ibtâli'l-kadâ bi'l-fesh bi'l-ğabni'l-fâhiş bi lâ tağrîr
9. Tahrîru'l-'ibâre fî men hüve evlâ bi'l-icâre
10. Tenbîhü'l-gâfil ve'l-vesnân alâ ahkâmi hilâli Ramazân
11. Tenbîhü'l-vukûd alâ mesâili'n-nukûd
12. Tenbîhü'l-vulât ve'l-hükkâm alâ ahkâmi şâtimi hayri'l-enâm ev ehadi eshâbi'l-kirâm
13. er-Rahîku'l-mahtûm şerhu Kalâidi'l-manzûm li Abdirrahman b. İbrâhim b. Ahmed el-Hanefî
14. Ref'u'l-iştibâh an 'ibâreti'l-Eşbâh
15. Ref'u'l-intikâd ve def'u'l-i'tirâz alâ kavlihim el-îmanu mebniyyetün ale'l-elfâz lâ ale'l-ağrâz
16. Ref'u't-tereddüd fî 'akdi'l-esâbi' 'inde't-teşehhüd
17. Sellü'l-hüsâmi'l-Hindî li nusreti Mevlânâ Hâlid en-Nakşibendî
18. Şifâ'u'l-'alîl ve bellü'l-ğalîl fî hükmi'l-vasıyye bi'l-hatemât ve't-tehâlîl
19. el-Ukûdu'l-lâlî fî esânîdi'l-'avâlî
20. el-Ukûdu'd-dürriyye fî kavli'l-vâkıf ale'l-ferâizi'ş-şer'iyye
21. el-İlmu'z-zâhir fî nesebi't-tâhir
22. Gâyetü'l-beyân fî enne vakfe'l-isneyn alâ enfüsihimâ vakfun lâ vakfân
23. Gâyetü'l-matlab fi'ştirâti'l-vâkı f 'avde'n-nasîb ilâ ehli'd-dereceti'l-'akreb fe'l-'akreb
24. el-Fevâidü'l-'acîbe fî i'râbi'l-kelimâti'l-garîbe
25. el-Fevâidü'l-muhassase fî ahkâmi keyyi'l-himmasa
26. Menâhilü'sürûr li mübteği'l-hisâb bi'l-küsûr
27. Minnetü'l-Celîl li beyâni ıskâti mâ 'ale'z-zimme min kesîr ve kalîl
28. Menhelü'l-vâridîn min bihâri'l-feyz ale'z-Zuhri'l-müteehhilîn fî mesâili'l-hayz
29. Neşri'l-'arf fî binâi ba'di'l-ahkâm ale'l-'urf
30. el-Hediyyetü'l-'alâiyye li telâmizi'l-medârisi'l-ibtidâiyye
31. Tahrîru'n-nukûl fî nafakâti'l-furû' ve'l-usûl
32. Tenbîhu zevi'l-efhâm alâ butlâni'l-hukm bi nakzi'd-da'vâ ba'de ibrâi'l-'âmm
33. Şerhu'l-manzûmeti'l-müsemmâ bi Ukûdi resmi'l-müftî
34. Tenbîhu zevi'l-efhâm alâ ahkâmi't-teblîğ halfe'l-imâm
İbn Âbidîn'in ayrıca basılmamış şu eserleri vardır:
1. Hâşiyetü'l-Beydâvî
2. Hâşiyetü'l-Mutavvel
3. Hâşiyetü'l-Mültekâ
4. Hâşiyetü'n-Nehr
5. Ref'u'l-intizâr 'ammâ evredehu'l-Halebî el-Mudarî ale'd-Dürri'l-muhtâr
6. Fethu rabbi'l-erbâb alâ Lübbi'l-elbâb
7. ed-Dürerü'l-mudiyye fî şerhi Nazmi'l-ebhûri'ş-şi'riyye
8. Şerhu nüzheti'l-hisâb li'bni'l-Hâim
9. Murâdî târihi"ne bir zeyl
Kaynaklar:
1- Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.23
2- Tabakât-ül-Usûliyyin; c.3, s.147
3- Sefînet-ül-Evliyâ; c.4, s.133
4- Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1088
5- Fâideli Bilgiler; (6. Baskı) s.125
6- Redd-ül-Muhtâr
7- Kurretü Uyûn-il-Ahyâr; s.3
8- İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.45
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
|
|
|
|
 |
04-12-2008, 11:00
|
#77 (permalink)
|
|
Kıdemli Üye
Style: 0
barbie isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Apr 2008
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 24
Mesajlar: 167
Thanks: 11
Thanked 60 Times in 52 Posts
Rep Puanı: 15
|
Hem TÜRK em MÜSLÜMAN olmak ATATÜRK GİBİ Bİ ATAMIZIN OLMASI RABBİMİZİN ATATÜRKÜ MİLLETİMİZE NASİP ETMESİ bunlar çok gurur verici nekadar şükretsek azdır ÖZEL BİR MİLLETİZ HEPDE ÖYLE KALICAK ŞÜKÜRLER OLSUN...
|
|
|
|
04-12-2008, 23:32
|
#78 (permalink)
|
|
Süper Kıdemli Üye
Style: 0
yelken06500 isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Sep 2007
Bulunduğu yer: istanbul
Memleket: erzurum
Kan Gurubu: b(rh)pozitif
Mesajlar: 668
Thanks: 285
Thanked 441 Times in 264 Posts
Rep Puanı: 55
|
AHMET YESEVÎ
Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Kazakistan'ın YESİ şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadanî'ye intisap etmiştir.
Yesevî, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen TÜRKÇE'yi seçmiştir.
Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm'ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır.
HİKMET adını verdiği dörtlü | |