Zurück   IslamForum Ne Olursan Ol Gel > Islamforum Turkish > Tarihi Bilgiler

Bu Alana Reklam Verebilirsiniz

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Alt 17.09.2007, 19:09   #51 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

FARİSÎ

On dördüncü asırda yetişen büyük matematik ve fizik âlimi. İsmi, Kemaleddin Ebu'l* Hasan Farisî'dir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. İran'da yetişti. Zamanın büyük din ve fen âlimlerinden Kutbeddin Şirazî'nin talebesidir. Özellikle ilm-ül-Menazır denilen ve fiziğin temel konularından biri olan optik sahasındaki başarılı çalışmalarıyla tanındı. Optikle ilgili önceki eserleri esaslı bir şekilde tetkik etti.

Farisî, ilmî çalışmalarının büyük bir kısmını, görüntülerin ve ışıkların kürevî cisimlere ulaşması sonucu kırılması olayı üzerinde derinleştirdi. Bu konuda, önceki bütün eserleri inceledi. Kendisi bu hususta eserinin birinde şunları söylüyor: "Birçok büyük fizik âlîminin eserini inceledi*ğimde, ışığın, ışık kaynağından doğru bir çizgi halinde etrafa yayıldığını ve su yüzeyi gibi bir yüzeye ulaştığında, oradan eşit açılarda fakat de*ğişik yönlerde yansıdığını ve yayılma yönünde her tarafa nüfûz ettiğini söylüyorlardı. Burada şu dört türlü olay göze çarpmaktadır: Doğrusal ya*rılma, kırılma, nüfûz ve yansıma açılan. Bunların hepsi eşit durumda bulunuyordu. Bu hâdise büyük bir hayret ve ilgi uyandırdı. Bunun kaynağı ve sebebi neydi. Uzun müddet bunun üzerinde incele*melerde bulundum. Sonunda şu mühim sonuca ulaştım. Yansıma ve kırılma yoluyla meydana ge*len görüntü, aslından farklı oluyordu. Bu durum, hayret ve ilgimi daha da arttırdı. Sonunda hocama başvurdum. Hocam Kutbeddin Şirazî, bana bu ko*nuya dair İbn-i Heysem'in bir eserini verdi. Onu in*celeyince, kesin ve açık izahların tatlı serinliğini buldum. Çok faydalı, ince ve şaşılacak bilgilerle karşılaştım. Verilen bilgiler sağlam deneylere, geometrik ve astronomik gözlemlerin neticelerine ve hakikate uygun mukaddimelerden çıkarılan kı*yaslara dayanıyordu."

Kemaleddin Ebu'l-Hasan çalışmalarını İbn-i Heysem'in Kitab-ül-Menazır adlı eseri üzerinde derinleştirdi. Bu eseri tam anlamıyla kavrayabilmek ve içindeki bilgileri açıklığa kavuşturup, ilimde yeni merhalelere ulaşabilmek için inzivaya çekildi. Bir taraftan eseri hülasa haline getirmeye çalışırken, diğer taraftan kendi ilmi seviyesine göre yeni yeni mevzu ve buluşlara ulaştı. Yaptığı bu çalışmalara Tenkihü'l-Menazırü'l Zev-il-Ebsar vel-*Besair adını koydu.

Menazır, yani optik ilmi, ona göre; idrak etti*ği şeyler itibariyle görme organının durum ve özelliklerini inceleyen, konularını tespit eden bir ilim dalıdır. Başlıca şu konuları ele alır: Gözün yapısı, görme olayı ve görünen şeyler, ışık ve renklerin incelenmesi, katı ve şeffaf cisimler ile ışık arasındaki münasebetler. Farisî, bütün bu konulan incelerken, matematik ve mantık metotlarını kullanarak ilmi açıklamalarda bulundu.

Şeffaf ve billûr kürelerde ışığın kırılıp yansı*ması hâdisesini ele alırken, araştırmalarını, İbn-i Heysem'in eserinde belirttiği billur kürelere ulaşan ışığın, bunlara nüfuzu meselesi üzerine teksif etti. Kemaleddin Farisî, İbn-i Heysem'in ulaştığı sonuçlarla yetinmedi. Daha da ileri giderek, havada su buharını meydana getiren küçük ve milyonlarca su küreciklerine güneş ışığının ulaşarak bunlarda kırılmasını ve muhtelif renklerin meydana gelip, gök kuşağının teşekkülünü izah etti. Ayın etrafında, ay ışığı sebebiyle meydana gelen hale'yi de yine aynı prensibe dayanarak ele aldı, yapı ve teşekkülünü ilmi olarak izah etti. Farisî'ye gelinceye kadar gök kuşağının teşekkülü hakkındaki anlayış ve bilgi seviyesi, ışığın karanlıkta imtizac etmesi şeklindeydi ve aralarındaki orantıya göre de muhtelif renkler meydana geliyor sanılıyordu. Bu gün bilindiği gibi, ışığın kırılması ve yansıması olayı, renk tayflarının meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Eserleri:

Kemaleddin Farisî; matematik, cebir, optik ve genel anlamda fizik ilimleri sahasında önemli eserler bıraktı. Bunlardan budarı şunlardır:

1) Kitabu Esasi'l-Kavaid fi Usul-il-Fevaid: Bu eser, İbn-ül-Havvam Bağdadi'nin, El-Fevaidü'l-Behiyye fil-Kavaid-il-Hisabiyye adlı matematik ve cebir ilmiyle ilgili eserinin şerhidir.

2) Tezkiretü'l-Ahbab fi Beyani't- Tehab: Matematik ile ilgili bir eserdir.

3) Makaletün an Amelin li-Nasiriddin et-Tusi,

4) Kitabu Tenkihu'l Menazır li Zev-il-Ebsar vel-Besair: Optiğe dair bir eserdir. Çok meşhur olup, Haydarabad'da iki cilt halinde basılmıştır. 1020 sayfa olan eser, 1928 ve 1929 senelerinde neşredildi.

5) Kitabu'l-Besair fi İlmi'l-Menazır fil-Hikme: Optikle ilgili olan bu eser tedkike muhtaçtır.

Farisî'nin eserleri incelenip, uyguladığı ilmî üslûp ve metot anlaşılınca, insan modern bir ilim adamı ve eseriyle karşı karşıya olduğunu anlar. Gerçek bir ilim adamının ona hayran kalmaması, fikir ve düşüncelerinden faydalanmaması imkânsızdır.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi; 7/ 105-106
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:10   #52 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

FERGANİ

Abbasiler döneminin önde gelen matematikçi ve astronomlarından.

Ebu'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Kesir el-Fergani. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Fergana'da doğduğu sanılmaktadır. Klasik kaynaklar isim zincirini farklı biçimlerde verirler. Mesela İbnu'n-Nedim sadece Muhammed b. Kesir, İbn Ebu Usaybia da Ahmed b. Kesir derken İbnü'l-Kıfti, Ahmed b. Muhammed b. Kesir ve Muhammed b. Kesir şeklinde baba ile oğul olmak üzere iki ayrı kişiden söz eder. Batı'da ise Alfraganus diye tanınmaktadır. Halife Me'mün, Mu'tasım-Billah, Vasık-Billah ve Mütevekkil - Alellah dönemlerinde devrin önde gelen astronom ve matematikçileri arasında yer alan Fergani'nin devlet hizmetinde mühendis olarak da çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Halife Mütevekkilin emriyle Fustat'ta (eski Kahire) Nil'in su seviyesini tesbit için inşa edilen el-Mikyasü'l-cedid'in (el-Mikyasü'l-kebir) yapımı onun sorumluluğuna verilmiştir. İbn Hallikan bu olaydan söz ederken adını Ahmed b. Muhammed el-Karsani şeklinde verir, "Fergani" kelimesi bu metinde hiç şüphesiz ki bir istinsah hatası sonucu "Karsani" haline dönüşmüştür.

İbn Ebu Usaybia'ya göre Fergani bilgisine oranla fazla başarılı değildir ve başladığı hiçbir işi sonuçlandıramamıştır. Ancak burada, Fergani'nin asıl mesleğinin mühendislik olmadığı ve bu yüzden teorik alandaki bilgilerini pratiğe geçirmekte başarısız kaldığı söylenebilir. Nitekim İbn Ebu Usaybia'nın anlattığı aşağıdaki olay bu hususu doğrular niteliktedir. Rivayete göre Halife Mütevekkil, Samerra yakınında Dicle üzerinde inşa ettirdiği ve kendi adını verdiği Caferiye şehrinin ortasından geçecek bir kanalın yapım işini Beni Şakir diye bilinen Muhammed ve Ahmed isimli mühendis kardeşlere havale eder. Bu iki kardeş, mesleki kıskançlık yüzünden dönemin en ünlü mühendisi olan Sind b. Ali'yi Bağdat'a göndermek suretiyle Samerra'dan uzaklaştırırlar ve projeyi gerçekleştirme işini Fergani'ye verirler. Fakat Fergani'nin yaptığı büyük bir hesap hatası sonucu kanalın başlangıcının diğer kısımlardan daha derin inşa edildiği ve suyun ancak nehrin yükseldiği mevsimde dört ay süreyle akabileceği anlaşılır. Projenin gerçekleşmesi için hiçbir harcamadan kaçınmayan halife durumu öğrenince iki kardeşe çok kızar ve Sind b. Ali'yi Bağdat'tan getirterek kanalın durumu hakkında kendisinden rapor ister. Sind b. Ali, mühendis kardeşlerin hayatını kurtarmak için her türlü riski göze alarak projede herhangi bir hesap hatası bulunmadığına dair rapor verir. İlkbaharla birlikte nehir yükselince normal olarak kanaldan sular akar ve suların çekildiği mevsimde durum ortaya çıkmadan önce de halife öldürüldüğü için olay kapanır. Aynı olayı anlatan Yakubi ise Fergani'nin başarısızlığının hesap hatasından değil zeminin taşlık ve sert olmasından kaynaklandığını söyler ki bu durum daha makul gözükmektedir.

Fergani'nin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Mikyasü'n-Nil'in yapımı 247 (861) yılında tamamlandığına göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır.

Eserleri:

1. Cevami'u ilmi'n-nücüm ve usulü'l-harekti's-semaviyye. Fergani'yi İslam dünyasından çok Batı dünyasında üne kavuşturan bu kitap, Batlamyus'un el-Mecisti adlı eserinin bir özeti mahiyetinde olmakla birlikte gerek birinci ve ikinci fasıllarında takvimlerle tarihler hakkında verdiği bilgiler, gerekse Batlamyus'a karşı ortaya koyduğu bazı itirazlar bakımından ayrı bir öneme sahiptir. Daha önce birçok müslüman astronomun kitapları Latinceye tercüme edildiği halde hiçbiri Batı astronomları üzerinde Cevami kadar etkili olmamıştır. Bunun başlıca sebebi, şüphesiz eserin muhtevası gibi sistematiğinin ve üslubunun da mükemmelliğidir. Otuz fasıldan oluşan Cevami'i, İbnü'n-Nedim "Kitabü'l- Fusul ihtiyaru'l-Mecisti" adıyla verir. İbnü'l-Kıfti ise yukarıda belirtildiği gibi Ahmed b. Muhammed b. Kesir ile Muhammed b. Kesir'in iki ayrı kişi olduğunu sanarak eseri el-Medhal ila ilmi hey'eti'l-eflak ve harekati'n-nücüm adıyla Ahmed Fergani'ye, Kitabül-Fusul ve Kitabü İhtisari'l- Mecisti adlarıyla da iki ayrı eser halinde Muhammed Fergani'ye nisbet eder. Bu durum Cevami'in literatüre çok farklı isimlerle geçtiğini göstermektedir. Nitekim Jacobus Golius tarafından 1669 da Amsterdam'da yeni bir Latince tercümesiyle birlikte yayımlanan Arapça metnin dış sayfasında Kitab fil-harekati's - semaviyye ve cevami'u ilmin-nücüm, iç sayfasında ise Kitab fi usu'li- ilmin nücum adının verildiği görülmektedir. Eser Batı dünyasında kısaca Elementa astronomica ismiyle bilinmektedir. Cevami'in çeşitli bölümlerinde Arap, Suriye, Roma, İran ve Mısır takvimleri; dünyanın uzaydaki konumu ve hareketleri, ekliptik eğilim; meşhur ülke ve şehirler, yeryüzü ölçümleri, güneş, ay, yıldızlar ve gezegenlerin konumu ve hareketleri; yıldızların ve ayın durumları; ayın safhaları; güneş ve ay tutulması gibi çeşitli konular ele alınmıştır. Tamamen tasviri ve matematik dışı olan Batlamyus astronomisinin kapsamlı bir dökümünü veren Cevami' iyi bir sistematiğe sahiptir. Ancak Batıdaki tercümelerinin ilk baskılarında bazı rakamsal değer farkları mevcuttur. Cevami'in Latince'ye, biri 1134'te İspanyalı Johannes (Johannes Hispalensis), diğeri 1175'te Cremonalı Gerard (Gherardo Cremonese) tarafından olmak üzere iki ayrı tercümesi yapıldı ve bunların ilki üç defa, ikincisi bir defa basıldı. Ayrıca eser XIII. yüzyılın ortalarında J. Anatoli tarafından İbraniceye çevrildi. Jacob Cristmann bu tercüme ile İspanyalı Johannes'in Latince tercümesini birleştirerek 1590'da Frankfurt'ta yayımlarken Jacobus Golius eseri yeniden Latinceye çevirip Arapça metniyle birlikte yayımlamıştır. Son olarak da Fuat Sezgin J. Goliusun yayımından bir tıpkıbasım gerçekleştirmiştir (Frankfurt 1986). Fergani'nin kitabının Ortaçağ Avrupası'nda astronomi ilminin gelişmesine ne ölçüde tesir ettiğini anlayabilmek için onun kütüphanelerdeki Latince yazmalarının bolluğuna dikkat etmek ve Pierre Duhem'in Le Systeme du monde adlı eserinin III. ve IV. ciltlerine göz atmak yeterlidir. Hiç şüphesiz Cevami', XII. yüzyıldan itibaren XV. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa'da astronomi alanındaki çalışmalar için vazgeçilmez bir kaynak olmuş ve özellikle Batlamyus'un astronomik sistemi onun vasıtasıyla yayılmıştır. Mesela XIII. yüzyılda Paris peripatetik ekolünün ünlü bilginlerinden olan Robert Grosseteste'nin Summa philosophiae adlı eserinde Batlamyus'a yapılan atıflar bütünüyle Cevami'den aktarılmıştır. Aynı şekilde XIII ve XIV. yüzyıllarda İtalyan astronomlarının temel kaynağı yine Fergani'nin eseridir ve mesela Ristoro d'Arezzo'nun, Batlamyus'un kitabını tanımadığı halde Della composizione del mondo adlı çalışmasında ona yaptığı göndermeler de tamamen Cevami'a dayanmaktadır; Dante'nin Convivio'da açıkladığı astronomiyle ilgili düşüncelerinin kaynağı da yine bu eserdir. Batı'da bu kadar etkili olmasına karşılık İslam dünyasında Cevami' ile pek ilgilenilmemiş ve üzerinde fazlaca bir çalışma yapılmamıştır. Eseri sadece Ebu's-Sakr el-Kabisi (ö. 356/ 967 ?) tarafından yazılan bir tek şerhi bilinmektedir

2. el-Kamil fi sanati'l- usturlab. Geometri, yıldız hesapları, usturlap ve matematik teorilerinden bahseder. Çeşitli yazma nüshaları mevcuttur

3. 'İlelü Zîci'l - Harizmi. Bugün elde bulunmayan kitapta Fergani'nin, Harizmi'nin hesaplarını açıkladığı bilinmektedir; Biruni bu eserden faydalandığını belirtir. Fergani'nin bunlardan başka

4-Cedvelü'l- Fergani,

5-Amelü'l- ruhamat,

6-İlmü'l-hey'e gibi eserleri de kaleme aldığı kaydedilmektedir.

(T.D.V. İslam Ans. 12/ 377-378)

Fergani, Batlamyus ve diğer bazı astronomların aksine kainatta boşluğun olmadığına inanır. Fergani bununla şunu kastediyordu; Bütün yeryüzü ve gökyüzü varlıkları birbirleriyle ilgili ve bağlıdır, arada boşluk yoktur; bu, herhangi bir gezegenin yere en yakın olduğu noktanın kesişmesi demektir.Demek ki gezegenler arasında boşluk yoktur

(İslam'da Bilim ve Teknoloji Tarihi. Doç. Dr. M.Bayraktar)

Fergani, güneşin de kendine göre hareketli olduğunu, ilim tarihinde ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak güneşin de bir yörüngesi bulunduğunu, kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa Fergani tespit etti. Ayrıca 41 sene devam eden astronomi incelemelerinde en*emler arasındaki mesafeyi de hesapladı.

Fergani, güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usul de buldu. Bu usulle 842 senesinde bir güneş tutulması olacağını önceden tespit etti ve o gün bu ko*nuda rasatlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu konusunda yeni deliller gösterdi.

Ahmet Fergani, zamanında İslam aleminde hasib, yani matematikçi olarak da tanınmıştı. Bilindiği gibi astronomi çalışmaları matematiğe dayanmaktadır. Eserlerinden, bu alanda da söz sahibi olduğu görülmektedir. Fergani'nin derin bilgiye sahip olduğu diğer bir saha da coğrafyadır. Matematiki coğrafya alanında çalışmalar yaptı. Bu saha o devirde astronominin bir dalı sayılıyordu. Fizik ve mekanik konusunda da Fergani'nin çalışmaları vardır. Çizimini kendi hazırladığı ve yapımına nezaret ettiği Nil Nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas-ül-Cedid adlı bir alet yaptı.

Ahmed Fergani, halife El-Me'mun'dan başlayarak El-Mütevekkil zamanına kadar El-Cezire'de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilim dallarının gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmelere yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konularla ilgilenen alimler, Fergani'nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani'nin tesirleri o devirdeki bütün Türkistanlı alimlerin üzerinde görülmektedir.

Fergani'nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latince'ye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler, Fransız matematikçisi D. Alembert ve Laplance'nin en çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.

Fergani'nin astronomi ile ilgili eserlerinden altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu ilm-in Nücum vel-Hareketi's-Semaviyye'dir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxfort, Paris, Kahire ve Amerika'da Pirinceton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.Başkaca eserleri de mevcuttur.


(Yeni Rehber Ansiklopedisi;7/159-160 )
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:10   #53 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

FERÎDÜDDÎN-İ ATTÂR; 1119 (H.513)-1229 (H. 627)

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin İbrâhim’dir. 1119 (H.513) senesinde Nişâbur’da doğdu. Nişâbûrî ve Hemedânî nisbet edilip, Ferîdüddîn lakabıyla meşhur oldu. Bir müddet baba mesleği olan attârlık yapıp ilâç, esans îmâl edip sattığı için, Ferîdüddîn-i Attâr diye tanındı. 1229 (H. 627) senesinde Moğollar tarafından şehid edildi. Şadbâh kasabası yakınlarında defnedildi.

Ferîdüddîn-i Attâr, küçüklüğünde Şadbah(Şadyah) Kasabası'nda bir yandan babasının yanında attârlık (eczâcılık) mesleğini öğreniyor, bir yandan da Kutbüddîn Haydar isimli büyük bir zâtın sohbetlerine devâm ediyordu. Kelâm, fıkıh, tefsîr ve hadis gibi din ilimlerini, Arabî, sarf, nahv gibi âlet ilimlerini ve fen bilgilerini öğrenmekten geri durmuyordu.

Hac için çıktığı seferde, tasavvufa dâir eserleri mütâlaa etti. Hallâc-ı Mansûr, Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr gibi geçmiş evliyâdan aldığı feyzlerle yetişti. Şeyh Mecdüddîn gibi o devirdeki velîlerin sohbetlerine kavuştu. Kalan ömrünü Allahü teâlâya ibâdet etmek, tasavvuf büyüklerinin hâl ve hayâtlarını anlatarak, onları insanlara sevdirerek ve kitap yazarak geçirdi. Babası ile berâber Moğal istilâsından kaçarak,Belh’ten hicret eden beş yaşındaki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi ile görüştü. Yazdığı kitaplardan Esrâr-nâme’sini, başka bir rivâyete göre, Mantık-ut-Tayr’ını ona hediye etti.

Moğollar, Doğu Türkistan ile Çin ve Hindistan taraflarını işgâl ettiler. Harezmlilerin elinde bulunan Mâverâünnehr’i, bu arada Nişâbur’u yağmaladılar. Gittikleri her yerde görülmedik zulümler yaptılar. Nişâbur’a gelen Moğol askerlerinden biri, Ferîdüddîn-i Attâr’ı (rahmetullahi aleyh) vurduğu kılıç darbesiyle şehid eyledi ve düştüğü yere defnedildi.

Daha sonraki devirlerde kabrinin üstüne bir türbe ile yanına bir imârethâne yaptırıldı.

Eserleri ve Tesiri:

Ferîdüddîn-i Attâr, evliyânın hayât ve menkibelerini ihtivâ eden Tezkîret-ül-Evliyâ’sı ve güzel şiirleri ihtivâ eden eserleri ile meşhurdur. Ferîdüddîn-i Attâr’ın yazdığı şiirlerinde üstün bir akıcılık, incelik, nasîhatlerinde büyük bir tesir, ârifâne sözlerinde akılları hayrette bırakacak bir hâl vardır. Eserlerinin biri hâriç, hepsi manzumdur.

Manzum eserlerinden bâzıları şunlardır:

1) Musîbet-nâme: Mesnevî türünde yazılmış olan eserde, çok küçük hikâyeler vardır. Eser Tarîkât-nâme ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir. 2) Esrâr-nâme: Tasavvuf hakındaki bu eser, yirmi altı makâleden ibaret ve mesnevîdir. Bu eser de, Ahmedî isimli bir zât tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. 3) Mantık-üt-Tayr ve Makâmât-ı Tuyûr: Bu eserde, tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Ferîdüddîn-i Attâr, konuyu küçük hikâyelerle süslemiştir. 4) Muhtâr-nâme: Konulara göre tertib edilmiş bir rubâiler mecmuasıdır. 5) Cevher-üz-Zât: Allahü teâlâdan başka her şeyin fânî olduğunu konu alan bir eserdir. 6) Eştur-nâme, 7) Bülbül-nâme, Biser-nâme, 9) Haydar-nâme, 10) Deryâ-i nâme, 11) Şifâ-ül-Kulûb, 12) Pend-nâme: Hemen her asırda tercümesi ve şerhini görmek mümkündür.

Ferîdüddîn-i Attâr’ın tek nesir eseri Tezkiret-ül-Evliyâ’dır. Bu eserde ****en civârında evliyânın hâl tercümesini, menkıbelerini veciz sözlerini yazmıştır. Eseri yazarken; Şerh-ül-Kalb, Keşf-ül-Esrâr, Mârifet-ün-Nefs, Tabakât-üs-Sûfiyye, Hilyet-ül-Evliyâ ve Keşf-ül-Mahcûb’dan faydalanmıştır.Aslı Fârisî olan bu eser, birçok defâ Türkçe, Fransızca ve Arabçaya çeşitli zamanlarda tercüme edilmiştir. Eser, tasavvuf târihi bakımından çok önemli olup, tasavvufî hayâtın gelişmesini tesbit yönünden de çok değerlidir.O, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî başta olmak üzere, 14. asırda Gülşehrî’ye tesir etmiştir.Gülşehrî, Mantık-ut-Tayr’ını onun eserinden az çok değişikliklerle tercüme etmiştir.

Ferîdüddîn-i Attâr’ın Fârisî bir şiirinin tercümesi:

Sırlar âlemine uçan kuş idim.

Alçaktan yükseğe çıkmak istedim.

Sırra mahrem kimseyi bulamayınca,

Girdiğim kapıdan ben yine çıktım.


(Yeni Rehber Ansiklopedisi; 7/162-165 )
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:11   #54 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

GAZZALİ


Eş'ari kelamcısı, Şafi fakihi, mutasavvıf, filozoflara yönelttiği eleştirilerle tanınan İslam düşünürü.

Huccetü'l-İslam Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Gazzali et-Tûsi. 450 (1058) yılında İran'ın Horasan bölgesinde, yetiştirdiği âlimler ve devlet adamlarıyla tanınan Tus'ta (bugünkü Meşhed) dünyaya geldi. 451'de (1059) doğduğu şeklinde bir kayıt varsa da bu bilgi itimada şayan görülmemektedir. Hüccetülislam, Zeynüddin gibi lakaplarla anılır. Künyesi Ebu Hamid olmakla birlikte onun Hamid adında bir oğlunun olup olmadığı bilinmemekte, eğer varsa küçük yaşta ölmüş olabileceği düşünülmektedir. Ortaçağ Batı skolâstiklerince Abuhamet ve Algazel diye tanınmaktaydı. Doğduğu kasabaya nisbetle Tusi diye de anılmakla birlikte onun adını bile unutturacak derecede meşhur olan nisbesi Gazzali'dir (Gazali). Yazılışları aynı olan bu iki nisbeden hangisinin doğru olduğu meselesi eski kaynaklarda ve yeni araştırmalarda tartışılmış, fakat kesin bir sonuca varılamamıştır. Zehebi'nin aktardığı bir anekdota göre bizzat kendisi, "İnsanlar beni çift 'z' ile (Gazzali diye) anıyorlar; hâlbuki ben Gazale denilen bir köydenim" demiştir. Buna benzer bir açıklama, onun kızlarından birinin soyundan geldiği rivayet edilen Şeyh Necmeddin Muhammed'e de nisbet edilmiştir. İzzeddin İbnü'l-Esir, Safedi, Ahmed b. Muhammed el-Feyyumi gibi tarihçiler Gazali şeklindeki okuyuşu tercih ederler. Başta W. Montgomery Watt olmak üzere şarkiyatçıların çoğu ile bazı çağdaş müslüman araştırmacılar da bu imlayı benimsemişlerdir. Buna karşılık eski tarih ve tabakat müelliflerinin büyük çoğunluğuna göre Ebu Hamid, babasının mesleğine (gazzal "yün eğirici, iplikçi) nisbetle Gazzali diye anılmıştır. Nitekim İbn Hallikan da Gazali şeklindeki okuyuşu yaygın kullanıma aykırı görür; ayrıca bir kimseyi mesleğine nisbetle anmanın Harizm ve Cürcan yörelerinde adet olduğunu belirtir. Nevevi de bunun maruf kullanım olduğunu ifade etmiştir. Bu bilgiyi aktaran Murtaza ez-Zebidi'nin bir alıntısına göre İbnü's-Sem'ani, "Tus halkına Gazale köyünü sorduğumda onu tanımadılar" demiştir. Gerçekten bu isimde bir köyün varlığından sadece tartışma konusu olan nisbe dolayısıyla bahsedilmektedir. Zebidi, bu nisbenin imlasıyla ilgili tartışmaları özetledikten sonra İbnü'l-Esir'in tercih ettiği Gazzali şeklindeki okuyuşu, son dönem tarih ve ensab yazarları tarafından itimada şayan bulunan görüş olarak değerlendirir.

Fars asıllı olduğu sanılan Gazzali'nin ailesi hakkındaki bilgiler son derece azdır. Kendisiyle aynı künye ve nisbeyi taşıyan bir amcasının veya büyük amcası nın, daha zayıf bir ihtimalle de dayısı nın bulunduğu bilinmektedir. Sonraları özellikle sufi kimliğiyle büyük ün kazanacak olan Ahmed el-Gazzali adlı kendinden küçük bir erkek kardeşi, birkaç da kız kardeşi vardır. Muhtemelen tasavvufa eğilimi bulunan babası Muhammed, bir yandan Tus'taki iplikçi dükkanında el emeği ürününü satarak geçimini sağlarken bir yandan da aydın çevreyle ilişki kuruyor, katıldığı cami derslerinde bilgisini arttırıyor, hatta imkanı ölçüsünde ilim erbabına maddi destek sağlıyordu. Bu arada oğulları Muhammed ve Ahmed 'in de iyi bir öğrenim görmelerini arzuluyordu. Onları dilediği gibi okutmaya ömrünün yetmeyeceğini anlayınca bir sufi dostundan oğullarının eğitimiyle ilgilenmesini rica etti. Gazzali muhtemelen okuma yazma, Kur'an-ı Kerim'in ezberlenmesi, dil bilgisi ve aritmetik gibi alanlarda dönemin geleneksel ilköğrenimini bu baba dostunun desteğiyle görmüştür. Ayrıca gerek babasının gerekse yeni hamisinin zühd ve tasavvufa eğilimli ruhi yapılarının daha çocukluk döneminde Gazzali' nin manevi hayatını etkilediğini ve ileride teşekkül edecek olan tasavvufi kişiliği üzerinde müessir olduğunu düşünmek mümkündür. Gazzali ve kardeşinin pek varlıklı olmayan hamileri, babalarının geride bıraktığı az miktardaki imkânı onların eğitimi için kullandı ve kendilerine daha fazla yardımcı olamayacağını belirterek bir medreseye girmelerini tavsiye etti.

İleri düzeydeki ilk öğrenime, 465'te (1073) Ahmed b. Muhammed er-Razkani (Razekani) adlı alimden fıkıh dersleri alarak Tus'ta başlayan Gazzali daha sonra Cürcan'a giderek burada İsmaili denilen bir zatın öğrencisi oldu. Taceddin es-Sübki, bunun İmam Ebu Nasr el-İsmaili olduğunu kaydediyorsa da gerek aynı müellif gerekse Abdülkerim es-Semani, Ebu Nasr'ın Gazzali'nin doğumundan kırk beş yıl önce (405/1014) vefat ettiğini kaydetmişlerdir. Sübki'yi böyle bir hataya Zehebi'nin düşürmüş olabileceğini belirten Ferid Cebr, Gazzali'nin bu hocasının 487'de (1094) vefat eden Ebu'l-Kasım İsmail b. Mes'ade el-İsmaili olabileceğini ileri sürer. Sem'ani, Ebu Nasr'ın da dâhil olduğu İsmaili ailesinin üyeleri arasında zikrettiği Ebu'l-Kasım'ın 470'lerde (1078) vefat ettiğini belirtir ve onu bir hadisçi olarak anar.

Esad el-Meyheni adlı bir dostunun kendisinden naklen anlattığına göre Gazzali, beş yıl süren Cürcan'dakı öğreniminden sonra bir Kafile içinde Tus'a dönerken soyguncular tarafından yolları kesilir ve her şeyleri alınır. Gazzali eşkıyanın peşine düşer ve reislerinden hiç olmazsa ders notlarının (talika) geri verilmesini ister; Cürcan'a sırf o notlardaki bilgileri edinmek için gittiğini söyler. Eşkıya reisi, bilgileri hafızasına yerleştirmek yerine kağıtlarda bırakmasından dolayı onunla alay eder; notlarını da geri verir. Bu eleştiriyi Allah'ın bir ikazı sayan Gazzali üç yıl içinde notların tamamını ezberlediğini belirtir. Semani, aynı hatırayı vezir Nizamülmülk'ün de anlattığını kaydetmiştir. Gazzali'nin ilk kalem denemesi sayılan bu notlar, her ne kadar Murtaza ez-Zebidi tarafından et-Ta'lika fi'l fürui'l-mezheb şeklinde kaydedilmişse de daha eski kaynaklarda sadece Ta'lika diye anılmakta ve muhtevası hakkında bilgi verilmemektedir. Ancak Gazzali'nin Cürcan'daki hocasının İsmaili b. Mes'ade olduğu ihtimali doğru kabul edilir. Semani'nin de bu zatın hadisle uğraştığı yolunda verdiği bilgi dikkate alınırsa Gazzali'nin yaygın görüşün aksine Cürcan'da sadece fıkıh tahsil etmediği, en azından fıkıhla birlikte hadis de okuduğu ve sonuç olarak onun Cürcan'dan döndükten sonra ezberlediği notların tamamının veya bir kısmının hadislerden oluştuğu düşünülebilir. Böylece Gazzali'nin öğrenim metoduna yöneltilen, esasen onun daha sonra ulaşacağı mütefekkir kişiliğiyle de bağdaşmayan ezbercilik ithamının gerekçesi de ortadan kalkmış olur. Montgomery Watt, bu dönemde Tüs ve Cürcan'da özellikle fıkıh ve hadis alanlarındaki eğitim düzeyinin hayli yüksek olabileceğini, Gazzali'nin de her iki şehirdeki öğrenimi sırasında daha ziyade bu alanlara yöneldiğini belirtir. Aynı araştırmacının kaydettiği bilgiye göre daha önce başlatılmış olan burs geleneğini Nizamülmük de devam ettiriyordu. Gazzali, ilmi imkânlar yanında muhtemelen böyle bir maddi imkânı da kullanmak düşüncesiyle 473'te (1080) Tus'lu bir grup gençle birlikte Nişabur'a giderek buradaki Nizamiye Medresesi'ne girdi ve dönemin en tanınmış kelam âlimi olan İmamü'l- Haremeyn el-Cüveyni'nin öğrencisi olma şansını elde etti.


(Sonraki Mesajda Devam Ediyor..)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:11   #55 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

GAZZALİ


(Bir evvelki mesajdan devam..)


Kaynakların ittifakla belirttiği gibi Gazzali'nin olağan üstü bir zekâ ve hafızaya sahip olduğu dikkate alınırsa onun Nişabur'a gitmeden önce geçirdiği en az on iki yıllık öğrenimi süresince başta fıkıh olmak üzere hadis, akaid, gramer gibi geleneksel bilgi dallarında hayli yetişmiş olduğu kesinlikle söylenebilir. Nişabur'da da bu alandaki öğrenimine devam etti. Ayrıca burada mantık ve çeşitli tartışma disiplinleriyle kelam ilmi yanında felsefenin bazı konularında elemanter bilgiler edinmiş olmalıdır. Esasen en başta kelamcılığıyla tanınan ve belki de ilk defa kendisini kelama yönlendirmiş olan hocası Cüveyni'nin felsefeye aşinalığı vardı, hatta belli ölçüde felsefi bir nosyona da sahipti. Nitekim Şehristani'nin kaydettiğine göre Cüveyni, insan için kudret ve istitaat tanınmamasının akıl ve tecrübeye aykırı olduğu şeklindeki düşüncesi yüzünden filozofların peşinden gitmekle suçlanmıştır. Sübki, Gazzali'nin Nişabur'a gittikten sonra gayet sıkı geçen bir öğrenim süresince Şafii fıkhı, hukuk ekolleri arasındaki tartışma teknikleri (hilf), cedel, akaidle fıkhın kaynakları ve mantık alanlarında parlak bir alim olarak yetiştiğini belirttikten sonra ayrıca hikmet ve felsefe okuduğunu ve bütün bu disiplinlerde sağlam bir formasyon kazandığını ifade eder. "Gazzali derin bir denizdir" diyen hocası ona sempati duymakla birlikte söylendiğine göre için için onu kıskanmaktan da kendini alamazmış. Gazzali'nin muarızlarından Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzi'nin anlattığına göre onun bu sırada yazdığı el-Menhul adlı fıkıh kitabını inceleyen Cüveyni eseri çok beğendiğini, "Beni sağken mezara gömdün: ölümümü bekleyemez miydin!" şeklindeki sözleriyle ifade etmiştir. Çağdaşı Abdülgafir el-Farisi, "İslam'ın ve müslümanların hücceti, din önderlerinin imamı, konuşma ve ifade kabiliyeti, mantık, zeka ve tabiat itibariyle benzeri görülmemiş bir kişi" diye nitelediği Gazzali'nin bu dönemdeki öğrenimi sırasında kısa zamanda bütün arkadaşlarını geride bıraktığını, ayrıca öğretim faaliyetlerinde hocasına yardım ettiğini ve sonuçta eser telif edecek düzeye ulaştığını belirtir.

Gazzali'nin tasavvufi kişiliğinin oluşma döneminin başlangıcını tesbit bakımından önemli bir nokta da onun Nişabur'daki öğrenimi sırasında, Kuşeyri'nin öğrencilerinden olup Tus ve Nişabur sufilerinin meşhurlarından biri haline gelen Ebu Ali el-Farmedi'den öğrenim görmesidir. Bu sebeple Gazzali'yi tasavvufi pratiklere yönelten kişinin Farmedi olduğu söylenir. Kendısinin de, "Şeyh Ebu Ali el-Farmedi'den duydum' demesi bu zatla görüşüp ondan faydalandığını göstermektedir. Bununla birlikte onun bu dönemde tasavvufa duyduğu ilgi Farmedi ile görüşmeleriyle sınırlı kalmış, Farmedi'nin 477'de (1084) vefatı üzerine Gazzali kelam ve felsefe gibi alanlarla meşgul olmayı sürdürmüştür.

Cüveyni'nin vefatı üzerine (478/1085) Nizamülmülk'ün nerede olduğu bilinmeyen karargâhına gitmesi Gazzali'nin hayatında önemli bir dönüm noktası teşkil eder. Onun bu makama gitmeye karar vermesinde, devletin imkânlarını ilim erbabına cömertçe sunan kültürlü vezirin himayesini kazanma, ilim ehlinin 'nimetler içinde yüzdüğü" bu karargâhtaki geniş imkânlardan faydalanarak çalışmalarını rahat bir şekilde sürdürme düşüncesinin etkili olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca Gazzali, Nizamülmülk'ün himayesindeki seçkin alimlerle tanışarak onlardan istifade etmeyi de düşünmüş olabilir. Gerçekten daha yirmi sekiz yaşında bulunmasına rağmen çağdaşı Abdülgafir el-Farisi'nin belirttiğine göre Nizamülmülk tarafından saygıyla karşılanması onun Gazzali'yi yakından takip ettiğini göstermektedir. Büyük bir devlet ve siyaset adamı oları Nizamülmülk ilmini ve zekâsını keşfettiği Gazzali'yi, hem mensubu bulunduğu Şafii mezhebini güçlendirme hem de daha önemlisi Sünni yönetime karşı baş kaldıran ve İslam dünyası için büyük tehlike teşkil eden batıni hareketini durdurma planı açısından uygun bir eleman olarak görmüş olabilir. Yine Abdülgafır'in bildirdiğine göre vezirin karargâhı âlimlerin, din büyüklerinin ve edebiyatçıların buluşma yeriydi. Genç Gazzali böyle bir ortamda geçirdiği altı yıl içinde bu entellektüel çevreden, iyi yetişmiş ilim ve fikir ehlinden faydalanma, ayrıca yaptığı ilmi müzakere ve tartışmalarla başarısını ve ününü arttırma imkânı buldu. Böylece Gazzali, "Daha önce Horasan'ın imamı iken şimdi de Irak'ın imamı oldu".

Cemziyelevvel 484'te (Temmuz 1091) vezir tarafından Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine tayin edilen Gazzali, buradaki çalışmaları sırasında dindarlığı ve faziletiyle tanınan Halife Muktedi-Biemrillah'ın ilgi ve desteğine mazhar oldu. Kaynaklarda, Gazzali'nin dört yıl süren Nizamiye'deki müderrislik dönemi aynı zamanda onun kitap telifi bakımından en verimli devresi olarak gösterilir. Ancak daha önce Nizamülmülk'ün karargâhında geçirdiği altı yıl içinde de telif çalışmaları yapmış olmalıdır. Nitekim Ta'lika ve el-Menhul dışındaki en az yirmi beş eserini Nizamiye Medresesi'nden ayrılmadan önce yazmış olup Maurice Bouyges'un tesbitine göre aralarında el-Basit, el-Vasit, el-Veciz, el-Müntehal fi ilmi'l-cedel, Meahizu'l-hilaf, Şiaü'l-galil, Makasıdü'l- felasife, Tehafütü 'l-felasife, Mi'ya'rü'l-ilm, Mihakkü'n-nazar, Mizanü'l- amel, el-Müstazhiri (Feda'ihu'l-Batıniyye), el-İktisad fi'l-itikad gibi kitaplarının da bulunduğu bu eserlerin tamamını dört yılda telif etmiş olması uzak bir ihtimaldir. Ayrıca onun bu dönemde hocalık, felsefeye ve Batıniliğe dair incelemeleri gibi daha başka ciddi meşguliyetleri de vardı,.

el-Münkız'daki açıklamalarına göre Gazzali burada bir yandan, içlerinde tanınmış Hanbelî âlimlerinden Ebu'l-Vefa İbn Akil ve Ebu'l-Hattab el-Kelvezani' nin de bulunduğu 300'e yakın öğrenciye ders veriyor ve tasnif faaliyetlerini sürdürüyor, öte yandan da felsefe üzerine incelemeler yapıyordu. Yaklaşık iki yıl süren bu incelemeler sayesinde, bizzat kendisinin de eleştirdiği öteki kelamcılardan farklı olarak tenkit etmeyi düşündüğü Meşşai-işraki felsefeyi derinden kavrama imkânını elde etti. Ayrıca bir yıl süreyle de felsefe hakkında edindiği yeni bilgileri gözden geçirdi; yaptığı değerlendirmelerle filozofların doğru ve yanlış görüşlerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde tesbit etti. Ardından Batınilik incelemelerine koyuldu. Bu arada bazı kimseler, onun Batıniliğin tenkidine girişmeden önce bu akımın düşünce ve ilkeleri hakkında bilgi vermesinin bir bakıma Batıniler'in işine yaradığını düşünerek Gazzali'nin bu yöntemini eleştirdiler. Ancak Gazzali, bir düşünce ve inancı yeterince tanıyıp mahiyeti hakkında tarafsız bilgi vermeden onu eleştirmenin kendi ilim anlayışıyla bağdaşmadığı fikrinde olduğundan yöneltilen bu tenkitleri dikkate almadı.

Gazzali el-Münkız'da, geniş çaplı inceleme ve araştırmasının dördüncü ve son halkası olarak tasavvufu zikreder. Ancak bu bilgiyi kronolojik olarak değerlendirmemek gerekir. Zira onun henüz çocukken himayesine verildiği baba dostu bir sufi idi. Ayrıca kendisinin Tus'ta bulunduğu sırada gördüğü bir rüyayı "şeyhim" dediği Yusuf en-Nessac'a anlattığı ve onun yorumu üzerine tasavvuf hakkındaki kuşkularının ortadan kalktığını söylediği rivayet edilir (ZebTdi, 1, 9). Öte yandan Ebu Ali el-Farmedi ile ilişkisi de onun tasavvufa olan temayülünü geliştirmişti. Ancak tasavvuf alanındaki son çalışması diğerlerinden çok farklı olup hakikati arama kararının bir gereği olarak ilmi ve tenkitçi düzeyde yürütülen fikri bir çalışmadır, Gazzali, muhtemelen daha önce Farmedi vasıtasıyla Kuşeyri'nin er-Risale'si hakkında bilgi edinmiş ve belki de bu eseri okumuştu. Son tasavvuf çalışmasında bu eseri yeniden inceledi. Ayrıca Muhasibi'nin er-Ria'ye li-hukukıllah'ı ve diğer eserleriyle Ebu Talib el-Mekki'nin Kutü'l-kulub'u, Cüneyd-i Bağdadi, Ebu Bekir eş-Şibli, Bayezid-i Bistami gibi tasavvuf büyüklerinden intikal eden mirası da tetkik etti ve böylece elde edilmesi mümkün olan bütün bilgileri kazanarak önde gelen mutasavvıfların nazari mahiyetteki görüş ve düşüncelerinin künhüne vakıf oldu. Bu birikim sayesinde tasavvufun en gizli ve derin noktalarına ulaşmanın nazari öğrenimle değil zevk ve hal ile, sıfatları değiştirmekle mümkün olacağı kanaatine ulaştı.

Gazzali'nin kelam, felsefe, Batınilik ve tasavvuf hakkındaki son çalışmalarının kendisini ulaştırdığı sonuç, onun zihin ve ruh dünyasında kelimenin tam anlamıyla bir bunalıma yol açtı. Bağdat Nizamiye Medresesi'nin "şöhreti ve saygınlığı neredeyse uluların, emirlerin ve hilafet merkezinin ününü bile geride bırakan" bu büyük medresesinin dışarıdan bakıldığında son derece başarılı ve mutlu görünen hayatı gerçekte gün geçtikçe için için büyüyen şüphelerle, fikri bunalımlarla altüst oluyordu. Aslında el-Münkız'da belirttiğine göre şüphecilik onun tabiatında vardı. Nitekim gerçeği arama iştiyakının kendisinde daha gençlik dönemlerinden itibaren mevcut olduğunu belirtir. Muhtemelen ilmi başarı ve şöhretinin uzun müddet üzerini kapattığı bu şüphe temayülü dört yıllık müderrislik döneminin sonlarına doğru, temelden kavradığı tasavvufun kendisini derinden etkilemesiyle yeniden ve çok daha etkili bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kendi ifadesine göre şüphesi sadece metafizik ve bilgi problemleriyle ilgili değildi; ayrıca ahlaki bakımdan da kendini sorguluyor ve dünya alakalarına boğulduğunu, faaliyetlerinin en güzeli olan eğitim ve öğretim çalışmalarında bile hiç de önemli olmayan, ahiret yolu için faydası bulunmayan ilimlere yönelmiş olduğunu, öğretimdeki niyetinin tamamıyla Allah rızası olmadığını, makam ve şöhret arzusunun da bulunduğunu fark ediyordu. Bu yüzden defalarca Bağdat'tan ayrılmaya niyetlendiyse de ününü ve mevkiini terk etmeye razı olmayan nefsiyle altı ay mücadele etmek zorunda kaldı. 488 Re- cebinde (Temmuz 1095) başlayan bu şüphe krizi giderek psikolojik depresyonlara hatta fizyolojik rahatsızlıklara yol açtı. Ders anlatmakta zorlanıyor, iştahsızlık ve hazımsızlık çekiyor, takatten düşüyordu. Tabipler, bir süre uyguladıkları ilaçlı tedavinin sonuç vermediğini görünce hastalığın psikolojik sebeplerden kaynaklandığı, tedavisinin de o yolla olması gerektiği kanaatine vardılar.

Nihayet duası kabul edilerek gönlünün makam, mal, evlat ve dostlardan ayrılmaya rıza göstermesi üzerine Bağdat'la olan bütün ilişkilerini kesmeye karar verdi. Ailesine yetecek miktardan fazla olan bütün malını muhtaçlara dağıttı. Aslında Şam (Suriye-Filistin) yöresine gitmek üzere hazırlık yaptığı halde, ayrılmasına rıza göstermeyeceklerini düşündüğü halifenin ve diğer ileri gelen dostlarının gerçek niyetini öğrenmelerini istemediği için Mekke'ye gideceğini açıkladı. Medresedeki mevkiini kardeşi Ahmed el-Gazzali'ye bırakarak 488 yılının Zilkade ayında (Kasım 1095) Bağdat'tan ayrıldı. Irak'ın dışında yaşayan müslümanlar bu olayın yönetimin bilgisi altında gerçekleştiğini tahmin ederken yönetime yakın olanlar da "ehl-i İslam'a ve âlimler zümresine nazar değmiş olabileceğini" düşünüyordu.

(Sonraki Mesajda Devam Ediyor..)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:11   #56 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

GAZZALİ


(Bir evvelki mesajdan devam..)


Son zamanlarda Gazzali'nin Bağdat'ı terk etmesini kendisinin belirttiğinden başka sebeplere bağlayanlar da olmuştur. Bunlardan Duncan Black Macdonald'a göre Gazzali, o dönemde Selçuklu sultanı olan Berkyaruk'la arası iyi olmadığı için Bağdat'tan ayrılma gereğini duymuştur. Nitekim Berkyaruk'un saltanata geliş ve ayrılış tarihleriyle Gazzali'nin Bağdat'tan ayrılış ve dönüş tarihleri birbirine oldukça yakındır: ayrıca Gazzali'nin, Berkyaruk'la rekabet halinde bulunan Tutuş'un temsilcisiyle bir süre temas kurduğuna dair bir bilgi bulunmaktadır. Ancak bu iddiayı, Gazzali'nin kendisi tarafından gösterilen sebebi asılsız kılacak bir değerde görmek mümkün değildir. Zira tarihler arasındaki yakınlık bir tesadüften ibaret olabilir. 0 dönemin siyasi şartları içinde değişik taraflarla görüşüp konuşmanın, büyük bir şöhret ve itibara sahip olan Gazzali ile Berkyaruk arasında ciddi bir husumete yol açması da uzak bir ihtimaldir. Ferid Cebr'e göre ise Gazzali, Batınilerin bir suikastına maruz kalmaktan endişe ettiği için Bağdat'tan ayrılmıştır. Zira Gazzali, Batınilikteki imamın yanılmazlığı yerine Peygamber'in yanılmazlığı ilkesini savunmuş, bu şekilde iki asır önce Eş'ari'nin Mutezile'yi kendi metotlarıyla yıkması gibi Gazzali de Batınilere karşı aynı yöntemle mücadele etmiş ve böylece onların düşmanlığını kazanmıştır. Daha önce Mustafa Cevad tarafından ileri sürülmüş olan bu iddiayı da ciddiye almak mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber'i müslümanların imamı sayma anlayışı hem Gazzali'nin hem de bütün Ehl-i sünnet'in ortak inancıdır; ancak bu anlayış, İmamiyye'nin imam telakkisinde olduğunun aksine onu bilginin mutlak ve yanılmaz kaynağı sayma anlamına gelmez. Batıni terörü 1095ten önce henüz yaygın bir tehlike teşkil etmediği halde Gazzali'nin tekrar meydana çıktığı 1105'te çok daha ciddi boyutlara ulaşmıştı. Nihayet Bağdat'tan ayrıldıktan sonra başka bir yol tutması mümkün olduğu halde özellikle tasavvufi hal ve şartlar içinde yaşamaya yönelmesi ve bunu on yıldan fazla sürdürmesi de bu ayrılışın esas itibariyle el-Münkız'da belirttiği epistemolojik ve ahlaki şüpheye dayandığını kanıtlamaktadır. Bununla birlikte Macid Fahri'nin de belirttiği gibi, zamanın karışık durumu ve Nizamülmülk'ün 1092 yılında İsmaili ajanlarca öldürülmesi, çok geçmeden de Sultan Melikşah'ın ölümü onda hayal kırıklığına yol açmış ve dolayısıyla Bağdat'ı terk etme kararının kesinleşmesinde bir ölçüde rol oynamış olabilir. Ancak bu tür gelişmeleri, Gazzali'nin el-Münkız'daki açıklamalarında samimiyetsiz olduğu ve gerçeği sakladığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Esasen inziva döneminde telif edilmiş olan İhya'ü Ulumi'd-din üzerine yapılacak dikkatli bir inceleme, onun yaşadığı krizin derinliklerinde ve Bağdat'ı terk etme kararının temelinde, "İslam insanının ve toplumunun içine düştüğü dini ve ahlaki yozlaşmadan, bunun bir sonucu olarak siyasi istikrarsızlık ve çalkantılardan duyulan huzursuzluk ve acıların, bu olumsuz gelişmelerin arkasındaki psikolojik, sosyal vb. sebepleri tesbit etme ve kendisinin sıkça kullandığı tabirle tedavi yollarını gösterme", hatta İhya'ü Ulumi'd-dinin ismi, üslubu ve muhtevası bütünüyle dikkate alındığında topyekûn bir ıslaha gitmek gerektiği düşüncesinin bulunduğunu gösterecektir.

el-Münkız'daki açıklamalarına göre Gazzali Bağdat'tan Şam'a gitti ve iki yıla yakın bir süre orada kaldı. Bu sırada Emeviyye Camii'ne çekilerek nefsini terbiye etmek, ahlakını güzelleştirmek ve kalbini arındırmak maksadıyla riyazet ve mücahede ile meşgul oldu: Kudüs'e gitti ve bir süre de orada inziva hayatı yaşadı. İhya'ü Ulumi'd-dinin bir bölümü olan er-Risaletü'l-kudsiyye adlı eserini de buranın insanları için yazdı. Ardından hac farizasını yerine getirmek, Mekke ve Medine'nin bereketlerinden nasibini almak ve Resulullah'ı ziyaret etmek düşüncesiyle Hicaz'a gitti. Daha sonra vatan hasreti ve çocuklarının daveti onu memleketine çekti.

Bu bilgilere rağmen, Gazzali'nin on bir yıl sürdüğünü ve kendisine "saymakla bitirilemeyecek durumları" keşfetme imkanı verdiğini belirttiği bu halvet dönemi yeterince berrak değildir. Tarih ve tabakat kitaplarında hangi tarihlerde nerelerde bulunduğu konusunda farklı bilgiler yer almaktadır. Mesela Sübki 488 Zilkadesinde (Kasım 1095) hacca gittiğini, 489'da (1096) Dımaşk'a girdiğini, burada az bir süre kaldıktan sonra Kudüs'e geçip tekrar Dımaşk'a döndüğünü; Yakut da önce hacca, ardından Şam'a gittiğini ve bir süre Kudüs'te kaldığını; İbnü'l-Esir ise 488'de (1095) Şam'a gittiğini. Kudüs'ü ziyaret ettiğini, 489'da (1096) hac vecibesini yerine getirdikten sonra Bağdat'a. oradan da Horasan'a döndüğünü söyler. El-Münkız'daki açıklamalara daha yakın olan, ayrıca İbn Asakir, Zehebi, İbn Kesir gibi tarihçilerin de ana hatlarıyla kabul ettiği bu son bilgiye göre onun Kudüs ve Hicaz seyahatiyle Bağdat ve Horasan'a dönüşü iki yıla yakın bir süre içinde vuku bulmuş olmalıdır. Bu arada bazı eski kaynaklarda şüpheli bir ifadeyle, onun büyük saygı duyduğu Mağrib Sultanı Yusuf b. Taşfin'i ziyaret etmek üzere çıktığı bir yolculuğunun, İskenderiye'ye vardığında (500/1106) sultanın ölüm haberini alması üzerine son bulduğu belirtilir. Louis Massignon ve Robert Chidiac, Gazzali'nin er-Reddü'l-cemil ala şarihi'İncil adlı eserinin metin tenkidinden çıkardıkları bazı kanıtlardan hareketle bu eseri Mısır'da yazdığını ileri sürerek onun İskenderiye seyahatini doğrulamışlardır. Montgomery Watt da Gazzali'nin Mekke'ye giderken veya dönerken böyle bir seyahat yapmış olabileceğini belirtir. Buna karşılık Ferid Cebr bu tür rivayetleri, Gazzali'nin şahsiyeti etrafından üretilmiş mistik literatürün bir parçası olarak değerlendirir. Aynı araştırmacı, başlıca kaynaklardaki bilgileri kısaca verdikten sonra şu sonuca varmaktadır: Gazzali, 488 yılının (1095) son bir veya iki ayı ile 489 (1096) yılını ve 490'ın (1097) ilk birkaç ayını Suriye- Filistin'de (Şam) geçirdi. Kendisinin yaklaşık "iki yıl" dediği bu süre olmalıdır. Daha sonra Hicaz'a gitti; ardından Bağdat'a döndü. Nitekim Ebu Bekir İbnü'l-Arabî Cemaziyelahir 490'da (Mayıs-Haziran 1097) onunla burada karşılaştı (Ferid Cebr bu buluşma tarihini, muhtemelen bir tarih çevirme hatası sebebiyle Cemziyelahir/Şubat 1098, bir başka yerde de Şubat 1097 şeklinde göstermiş olup doğrusu Cemziyelahir 490/Mayıs-Haziran 1097'dir.). Bundan sonra muhtemelen, Kudüs'ün Haçlılar tarafından işgal edildiği tarih olan 492 Şaban'ının sonlarından (Temmuz 1099) veya Antakya'nın işgal edildiği tarih olan 491 yılı Cemaziyelahirinden (Mayıs 1098) önce Horasan'da bulundu ve bu yöredeki çeşitli şehirleri dolaştı.

Gazzali'nin, inzivaya çekildiği yıllarda vuku bulan ve bilhassa Kudüs'ün işgaliyle bütün İslam dünyasını derin üzüntüye boğan Haçlı saldırıları karşısında sessiz kalması, halifenin isteği üzerine önde gelen âlimler halkı işgalcilere karşı direnişe çağırırken onun hiçbir eserinde bu gelişmelerden tek bir kelimeyle bile söz etmemesi araştırmacılarca hayretle karşılanmış; Zeki Mübarek gibi bazı yazarlar bu durumu Gazzali'nin içe dönük mizacına bağlamışlar ve onu müslümanların çektiği acılara ilgisiz kalmakla suçlamışlardır. Buna karşılık Ferid Cebr, Gazzali gibi "zeynüddin" diye tanınan bir âlimin Suriye, Filistin, Irak veya Mısır'da bulunduğu halde müslümanları uğradığı bu felaket karşısında sessiz kalmasının düşünülemeyeceğini ileri sürerek bu sessizliğin ancak o sıralarda Gazzali'nin Horasan'da bulunmasıyla açıklanabileceğini belirtir. Nitekim aynı dönemde ülkenin maruz kaldığı iç ve dış tehditler, başta vezir Fahrülmülk'ün öldürülmesine kadar varan Batıni fitne ve terörü olmak üzere son derece ağır siyasi ve içtimai meseleler, Selçuklu devlet adamları gibi Gazzali'yi de Horasan'dan uzaklarda cereyan eden Haçlı işgalleriyle ilgilenmekten alıkoyacak kadar meşgul etmiştir. el-Münkız'daki bir bölüm, Gazzali'nin bu dönemde daha ziyade Batınilik'le ilgilendiğini göstermektedir. Burada verdiği bilgiye göre Gazzali söz konusu cereyanı tenkit etmek için ilk olarak el-Müstahziri'yi kaleme almıştı. İkinci olarak Bağdat'ta (muhtemelen inziva döneminde) Huccetü 'l-Hakk'ı, üçüncü olarak Hemedan'da Mufassılü'l-Hılaf'ı, dördüncü olarak Tüs'ta ed-Dürc'ü, beşinci olarak da el-Kıstasu'l-müstakim'i yazmıştır. Bu arada yine Hemedan'da Batıniler tarafından "dört mesele" hakkında sorulan sorulara cevap mahiyetinde yazılar yazdığı bildirilmektedir. Bütün bunlar, Kudüs'ün işgali sırasında Gazzali'nin Horasan'ın çeşitli şehirlerinde bulunduğunu, yukarıdaki suçlamanın aksine bu şehirlerde yazdığı ve birkaç yılını almış olması gereken eserlerle ülkenin ve toplumun meselelerini aşma çabalarına katkıda bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Gazzali'nin inziva döneminde yaptığı telif çalışmaları hakkında daha geniş bilgi bulunmaktadır. Baş eseri olan İhya'u Ulumi'd-din'i bu dönemde yazmıştır. Yukarıda anılan Batınilikle ilgili eserler yanında el-Maksadü'l-esmâ fi şerhi esmâillahi'l-hüsnâ, Bidayetü 'l-hidaye, el-Veciz, Cevahirü'l-Kur'an, el-Erbain fi usuli'd-din, el-Madnun bih ala ğayri ehlih, el-Madnunu's-sağir, Faysalü 't-tefrika, el-Kanunu'l-külli fi't-tevil (Kanunu't-tevil), Kimya-yı Sa'adet, Eyyühe'l-veled de bu dönemde kaleme aldığı eserlerdendir.


(Sonraki Mesajda Devam Ediyor..)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:13   #57 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.966
Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 63
Standart

GAZZALİ


(Bir evvelki mesajdan devam..)


Gazzali Zilkade 499'da (Temmuz 1106) Nişabur'a döndü ve buradaki Nizamiye Medresesi'nde tekrar öğretim görevine başladı. Kendisi, "0 zaman mevki kazandıran ilmi öğretiyordum...; şimdi ise mevki terk ettiren ilme çağırıyorum" şeklindeki ifadesinden bu ikinci hocalık döneminde yazdığı anlaşılan el-Münkız da , İslam ümmetinin manevi hastalıklara müptela olduğu ve helake doğru gittiği bir dönemde uzlete devam etmesinin doğru olup olmadığı hususunda nefis muhasebesi yaptığını, ancak içtimai ve siyasi şartların "halkı hakka davet etmeye" elverişli olmadığı kanaatine vararak gözden ırak yaşamaya devam etmek isterken sultanın ısrarlı daveti üzerine onu reddetmenin nezaketsizlik olacağını düşünerek "kalp ve müşahede erbabından bir grup zevat ile de istişare edip" uzleti terk etme ve zaviyeden çıkma yönünde görüş birliğine vardıktan sonra yeniden ilim öğretmeye koyulduğunu belirtir. Çağdaşı Abdülgafir, Gazzali'yi Nişabur Nizamiye Medresesi'ne dönmeye ikna eden sultanın, dönemin Selçuklu hükümdarı Sencer'in veziri ve Nizamülmülk'ün oğlu Fahrülmülk olduğunu bildirir. İslam toplumunun her asrın başında bir müceddide sahip olacağını bildiren bir hadisin de Gazzali'nin V. (Xl.) asrın son yılında vuku bulan bu dönüşüne tesir edebileceği şeklindeki kanaati makul görülebilir. Nitekim Gazzali el-Münkız'da bu hadise atıfta bulunmaktadır.

Gazzali'nin bu ikinci öğretim döneminin birincisi kadar zevkli ve hareketli geçmediği anlaşılmaktadır. Nitekim yeni bir sükunet hayatının özlemini duyarak muhtemelen sağlığının da hocalık faaliyetlerini zorlaştıracak ölçüde bozulmaya yüz tutması sebebiyle, üç yılı aşkın bir süreden beri ifa ettiği resmi görevini bir defa daha bırakıp Tus'a döndü (503/1109). Bu arada telif çalışmalarını da devam ettirmiş olup Gayetü'l-gavr, el-Müstasfa min ilmi'l-usul, el-İmla' ala işkalati'l-İhya', ed-Dürretü'1-t fahire, İlcamü'l-avam an 'ilmi'l-kelam, Minhacü'l-abidin gibi eserler bu yılların ürünüdür. Tus'a döndükten sonra evinin yanına fukaha için bir medrese, sufiyye için de bir hankâh yaptıran Gazzali ömrünün son demlerini ders okutmak, gönül ehlinin sohbetlerine katılmak ve eser yazmakla geçirdi. Ayrıca o zamana kadar yeterince birikim sahibi olmadığını belirttiği hadis ilmiyle de meşgul olan Gazzali 14 Cemaziyelahir 505 (18 Aralık 1111) tarihinde vefat etti. Tus'ta ünlü şair Firdevsi'nin mezarının yakınına defnedildi. Günümüzde burada bulunan yapı halk arasında Haruniyye adıyla anılmakta ve bunun bahçesinde yer alan bir kabir Gazzali'nin mezarı olarak gösterilmektedir. Ancak bütün çini ve alçı tezyinatı harap olmakla birlikte tuğla'dan abideyi bir eser halinde ayakta duran yapının Yakut el-Hamevi ve İbn Battuta gibi müelliflerce ziyaret edilen Gazzali'nin türbesi olması kuvvetle muhtemeldir. Yapının Sultan Sencer'in Merv'deki türbesiyle aynı planda olması ve Selçuklu mimari özelliklerini taşıması da bunu desteklemektedir.


1-Felsefesi:

1. Şüpheciliği ve Bilgi Felsefesi. Gazzali ile ilgili eski ve yeni hemen bütün kaynaklar ve araştırmalar onun fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, eğitim, siyaset, ahlak gibi dini ve akit ilimlerde söz sahibi, İslam bilim ve düşünce tarihinde eşine az rastlanır bir âlim ve düşünür olduğu hususunda birleşirler. Gazzali'nin bu çok yönlülüğü ve yetişmişliği üstün yetenekleri, kolay ikna olmayan mizacı, ilmi ve fikri bağımsızlığa düşkünlüğü yanında gerçeğe ve kesin bilgiye derin iştiyakının bir sonucudur. Bizzat kendisi, gerçeği bulma ve kavrama arzusunun fıtratından gelen bir özelliği olduğunu, bundan dolayı daha çocuk denecek yaşta iken taklit bağından ve göreneğe dayalı inançlardan sıyrıldığını ifade eder. Mizanü'l amel'in sonunda, düşünce hürriyetinin ve gerçeğe ulaşmada şüphenin önemini kesin ifadelerle ortaya koyduğu bir pasajda atalarının, üstatlarının veya milletlerinin mezhebine taassupla bağlananları şiddetle eleştirir ve temelinde halkı yanına çekerek içtimai-siyasi üstünlük sağlama arzusunun, kıskançlık ve bencillik duygularının yattığı mezhepçiliği asabiyet ve kabileciliğe benzeterek okuyucusunu birbirinin görüşlerini eleştiren, birbirini sapıklıkla suçlayan çeşitli önderleri taklit etmekten uzak durmaya, gerçeği düşünce yoluyla bulmaya çağırır; kendi mezhebini zihni ve akli faaliyetleriyle yine kendisinin bulması gerektiğini savunur. Ona göre şüphe gerçeğe ulaşmanın tek yoludur. Zira şüphe etmeyen düşünemez; düşünemeyen gerçeği göremez; gerçeği göremeyen de körlük ve dalalete saplanıp kalır.

El-Münkız'da anlattığına göre Gazzali'nin sistemli şüpheciliği, eşyanın gerçek mahiyetinin ne olduğunu sorması ve bu konuda kesin bilgiye ulaşmak istemesiyle başlamıştır. Fakat bu temel soru onu daha önce bilginin ne olduğunu araştırmak gerektiği kanaatine götürdü. Gazzali bu soruları mevcut telakkilere, çeşitli akımların verdiği cevaplara bakarak çözümleyemezdi. Çünkü hakikatin bir tek olması gerektiği halde bu akımlar kendilerine göre farklı gerçeklerden söz ediyorlardı. Şu halde sorularına her türlü "aktarma kanaatler"den (el-akaidü'l-mevrüse) bağımsız olarak kendi zihni ve ameli çabalarıyla cevap bulmaya çalışmalıydı. Şundan emindi ki kesin bilgi her türlü şüphe ve hata ihtimalinden arınmış olmalıdır. Gazzali, kendisinde böyle kesin bilgilerin bulunduğunu ve bunların şüphe götürmezliğinden emin olduğunu fark etti. Matematik bilgiler bu kabildendi. Böylece Gazzali, bu şekilde güvenilirliğini kesin olarak kavramadığı hiçbir bilgiyi kesin bilgi saymadı. Mesela biri kalkıp da, "Üç ondan daha büyüktür" der ve bunun bir kanıtı olmak üzere sopayı yılana çevirmek gibi olağan üstü bir iş başarırsa Gazzali yine de on sayısının üçten daha büyük olduğu hakkındaki bilgisinin sarsılmaz olduğu düşüncesini koruyacak ve sopanın nasıl olup da yılana dönüştürülebildiğine sadece hayret edecekti. Fakat yine de şüphe sürecini mantıki sonucuna kadar götürebilmek için bu tür apaçık önermelerin gerçekten kesin olup olmadığından emin bulunması gerekirdi. Bu şekilde Gazzali, apaçık olduğunu söyledikleri de dâhil olmak üzere bütün bilgilerini ve bunun zorunlu gereği olarak bilgi vasıtalarını eleştiriden geçirdi. Bu arada önce duyu algılarından kuşku duydu. Algı yanılmaları bunun en açık kanıtıydı ve bu tür duyu verilerinin yanlışlığını bize akıl bildiriyordu. Ancak aklın önermeleri gerçekten güvenilir ve sarsılmaz bilgiler midir? Aklın zorunlu önermelerine olan güveni duyulur bilgiye olan güvenden farklı kılan sebep nedir? Burada Gazzali, tıpkı aklın duyu algılarındaki yanılmaları kanıtlaması gibi aklın ötesindeki başka bir "hâkim"in de aklın hükümlerindeki yanlışları kanıtlayabileceğini düşündü. Nitekim rüyalar uyku halinde kaldığımız sürece doğru olabilir; fakat uyandığımızda rüyadaki hayal ve inançların birçoğunun asılsız ve saçma olduğunu anlarız. Bunun gibi hayatın da bir tür rüya olması mümkündür. İnsan bu hayatın ötesinde bir hal yaşayabilir ve o halde iken şimdiki akli bilgilerin çoğunun yanlış olduğunun farkına varabilir. Belki de bu, sufilerin yaşadıkları ve akli bilgilerle uyuşmayan şeyler gördüklerini ileri sürdükleri haldir veya aklın hükümlerinin de sorgulanacağı bu hal ölüm sonrasındaki hayattır; o hayata göre dünya hayatı bir tür uyku, burada olup bitenler de bir tür rüyadır.

Gazzali'yi bütün apriorik ve aksiyomatik bilgilerin güvenilirliğini irdelemeye kadar götüren bu kuşkucu yaklaşımla herhangi bir hükmün kesinliğini kanıtlamak mümkün değildi. Çünkü her kanıtlama delile dayanmalıdır; delil ise önceden doğruluğu kabul edilen bilgilerin götürdüğü sonuçlardan ibarettir. Bu kuşkuculukta güvenilir bilgi kalmadığına göre delil ve kanıtlamadan söz edilemez. Gazzali "hastalık" ve "safsata" olarak nitelediği bu şüphe krizinin iki ay kadar sürdüğünü, nihayet "Allah'ın kalbine attığı bir nurla" kendisini bu hastalıktan kurtardığını, böylece sıhhat ve itidale kavuştuğunu, yeniden aklın zorunlu bilgilerini bütün kesinliğiyle kabul ettiğini ve onlara güvendiğini ifade eder.
Aklın otoritesine ve güvenilirliğine yeniden dönüşü net bir şekilde ifade eden bu açıklamalara rağmen Macdonald'ın, "Bundan sonra Gazzali aklın ödevinin sadece kendisine güvenimizi öldürmekten ibaret olduğunu öğretmeye koyuldu" şeklindeki ifadesi şaşırtıcıdır. Zira Gazzali şüpheciliğiyle ilgili anlattıklarının amacının, aranmaması gerekeni arama noktasına gelinceye kadar araştırma çabasını tam bir titizlikle sürdürmek olduğunu belirttikten sonra aksiyomatik bilgilerin yani aklın ilk prensiplerinin aranmaması gerektiğini, çünkü onların zaten mevcut olduğunu, mevcut olanın araştırılması halinde bunların gözden uzaklaşıp gizleneceğini ifade eder. Şüphesiz bu açıklama, Farabi'nin ilk tasavvurlar ve ilk tasdiklerle ilgili söylediklerinin bir tekrarı mahiyetindedir. Şu farkla ki Gazzali, şüphe krizi sırasında araştırılmaması gerekenden kuşku duyup onu araştırmak isteyince bunların gözden kaybolduğunu bizzat tecrübe etmiştir. Ayrıca onun akli kesinliğe verdiği önem, filozofları eleştirirken onların matematik ve mantıkta yaptıklarının aksine ilahiyat meselelerinde tahkik ve kesinlik ilkelerini gözetmeden zan ve tahminlerle hüküm verdiklerini ifade etmesinden de açıkça anlaşılmaktadır. Esasen Gazzali aklın mantık ve matematikteki, hatta tabiat bilimlerinin deneysel alanlarındaki yetkisini kabul etmekle birlikte beşeri aklın metafizik problemlerin çözümünde aciz olduğunu ve bu çözüme ulaşabilmek için batıni keşfe veya vahyin desteğine muhtaç bulunduğunu düşünmüştür. Aslında Gazzali'nin akıl konusundaki tavrını belirlerken onun bu terimden ne anladığını tesbit etmek gerekir. Çeşitli eserlerinde akıl hakkında tanım ve tasnifler getirmiş olup "Aklın şerefi, hakikati ve kısımları" konusuna özel bir bölüm ayırdığı İhya'ü Ulumi'd-din'inin ilk kitabında bu terimin dört değişik anlamına işaret eder.

a) İnsanın doğuştan sahip olduğu, kendisini öteki canlılardan ayıran teorik bilgiler edinme melekesi (garize).

b) Bu melekenin, temyiz çağında açık seçik ortaya çıkmasıyla mümkünün olabilirliği, imkânsızın olmazlığı, ikinin birden çok olduğu, bir kimsenin aynı anda iki yerde bulunamayacağı gibi ilk prensipler hakkında bilgiler edinme düzeyine ulaşmış şekli.

c) Hayatın akışı boyunca tecrübelerle kazanılan bilgiler bütünü.

d) Bu bilgi melekesinin, çeşitli durumların ileride doğuracağı sonuçları önceden kestirme ve duyguların tutsağı olmadan hüküm verebilme gücüne ulaşmış şekil.

Gazzali'nin, bu akıllar içinde özellikle üçüncüsünün her insanda eşit seviyede bulunduğu yolundaki görüşü aklın prensiplerine, kendi ifadesiyle "zorunlu bilgiler"e ve bu bilgilere ulaşma yeteneği olan akla güvendiğinin en açık kanıtıdır. Hatta Gazzali bazı kelamcıların, "Akıl zorunlu bilgilerin bir kısmıdır" şeklindeki bir tanımını hatırlattıktan sonra bu kelamcıların asıl bilgi melekesi olan "garize"yi tanım dışı bırakmalarını fasid sayar.

Gazzali'nin bilgi probleminde asıl üzerinde durduğu husus, bu bilgilerin aklın kendi tabiatında mündemiç olarak bulunduğu veya ona dışarıdan verildiği meselesidir. Gazzali, tıpkı dini inançlarının bir sonucu olarak varlık ve olaylar arasındaki illiyet ilişkisini "müsebbibü'l-esbab" diye nitelediği Allah'ın kendisinden başkası tarafından değiştirilemez olan yasalarına bağlaması gibi, bütün burhani bilgilerin ve onları doğuran öncüllerin aslı olan ve araştırılmaya gerek görülmeyecek şekilde doğruluğu kesin kabul edilen aksiomatik bilgileri de (el-ulumü'l-üvel) aynı metafizik kaynağa bağlamış ve böylece totolojiyi dini çözümle durdurmuştur. Şüphesiz bu çözümün sırf dini olması onun felsefi kıymetini azaltırsa da bunun filozofların faal aklı kullanarak geliştirdiği sözde felsefi çözümden daha zayıf olduğu söylenemez. Esasen Gazzali de "el-ulumü'l-üvel" dediği düzeydeki rasyonel bilgilerin kaynağını araştırırken. "Bu bilgiler, nefsin akıl gücünün oluşması sırasında Allah'tan veya meleklerin birinden nefse doğar" demekle filozofların faal aklına benzer bir bilgi kaynağının olabileceğini düşünmüştür. Kur'an'ın bir ayetinin (en-Nur 24/35) İşraki-irfani yorumu mahiyetindeki Mişkatü'l-envar'da "nur" diye adlandırdığı bilgi türlerini incelerken Kur'an'ın tabiriyle "nur üstüne nur" şeklinde nitelediği kutsi-nebevi (sezgisel) bilgilerin de insanın kalp gözüne, yani "akıllıyı süt çocuğundan, hayvandan ve deliden ayıran manevi yetenek demek olan akıl"a. bütün nur- ların (bilgilerin) kaynağı olarak gösterdiği "ilk ve gerçek nur"dan yani Allah'tan geldiğini belirterek sezgisel bilgiyi de aynı kaynağa bağlamıştır.

(Sonraki Mesajda Devam Ediyor..)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 19:14 &n