 | |  |
17.09.2007, 17:56
|
#21 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | CABİR B. HAYYAN -
İslâm kimyacılarının en ünlüsü, tabiat filozofu ve çok yönlü âlim.
Ebu Müsa Cabir b. Hayyan b. Abdillah el-Küfi (ö. 200 / 815). Hayatı hakkında pek az şey bilinmektedir. Onunla ilgili ilk kaynaklarda yer alan bilgiler tam bir belirsizlik içindedir, aynı zamanda bunlar hayat hikayesine efsanevi birtakım unsurların da karışmış olduğunu gösterir. Cabir'in klasik anlamdaki tasavvufla herhangi bir ilişkisinin bulunduğunu söylemek güçtür. Bu durum, simya gibi kimyanın da bir bakıma batıni-sırri bir ilim kabul edilmesinden veya bulduğu formüllerin başkalarının eline geçmemesi için çalışmalarını gizlilik içinde sürdürmesinden yahut da hocası Cafer es-Sadık'a benzer biçimde zahidane bir hayat yaşamasından kaynaklanmış olabilir. Bazı müellifler Cabir b. Hayyan'ı öldüğü yer olan Horasan'ın Tüs şehrine nisbetle Tüsi şeklinde anarlar. Bazıları ise Sinan b. Sabit b. Kurre'nin soyundan gelen Harranlı bir Sabit olduğunu iddia ederler; fakat bu görüşü destekleyecek herhangi bir delil mevcut değildir.
Hakkında toplanabilen dağınık ve yer yer çelişkili bilgilerden. Cabir'in babası Hayyan'ın aslen Yemen'in Ezd kabilesinden olup Küfede attarlık yaptığı. VIII.. yüzyılda Emevi hanedanının yıkılmasıyla sonuçlanan olaylarda Abbasileri desteklediği, hatta "dai" sıfatıyla Horasan'a gönderildiği ve daha sonra orada Emevi valisi tarafından 107 (725) yılında idam ettirildiği öğrenilmektedir. Buna göre Cabir'in VIII.. yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğunu söylemek mümkündür.Doğum yerinin Küfe mi Tüs mu olduğu meselesi de ayrı bir tartışma konusudur. Kesin bir sonuca varılamamakla birlikte babasının Horasan bölgesinde bulunduğu sıralarda Tüs'ta doğduğu kabul edilebilir.
Hayatının önemli bir kısmını Küfe'de geçiren Cabir, burada Cafer es-Sadıktan faydalanma imkânı bulmuş, ayrıca şehrin havası kimya araştırmalarına elverişli olduğu için bu şehirde oturmayı tercih etmiştir. İbnü'n-Nedim'in verdiği bilgiye göre Irak Büveyhi Hükümdarı Bahtiyar zamanında (967-978) Küfe'de tonozlu bir yapı ortaya çıkarılmış ve içinde 200 batman altın bulunan bir havanla bir potaya rastlanarak Cabir'in evinin de burada olduğu tesbit edilmiştir. Çalışmalarını bir süre Bağdat'ta Bermekiler'in himayesinde sürdüren Cabir. bu ailenin devlet yönetiminden uzaklaştırılmasından sonra tekrar Küfe'ye dönmüş ve burada Me'mün dönemine kadar araştırmalarına gizlilik içinde devam etmiştir.
Başlangıçtan beri Cabir'in şahsiyeti hakkında çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. Şiiler onun altıncı imam Cafer es-Sadık'ın talebesi ve bablardan biri olduğunu, eserlerinde kullandığı. "Efendim Ca'fer bana dedi ki" ifadesiyle Cafer es-Sadık'ı kastettiğini ileri sürerken karşıt görüşlüler de burada kastedilen şahsın Bermeki ailesinden Vezir Ca'fer b. Yahya olduğunu savunurlar. Oysa her iki görüşün de doğruluğunu gösteren belgeler vardır. Çünkü eserlerinde her vesile ile Cafer es - Sadık'ın talebesi olduğunu vurgularken bir zamanlar hizmetinde bulunduğu Cafer b. Yahya ile olan yakın ilişkilerinden de söz eder.
Cabir sahip olduğu bütün bilgileri "hikmetin kaynağı" diye nitelendirdiği İmam Ca'fer es-Sadık'tan aldığını söyler. Ayrıca hocaları arasında uzun bir ömür sürdüğü rivayet edilen Harbi el-Himyeri'yi anar ve birçok ilmin yanı sıra Himyeri dilini de ondan öğrendiğini açıklar. Hocalarından bir diğeri ise Muaviye'nin torunu Halid b. Yezid'in üstadı Marianus'un talebesi olan bir rahiptir. Bunlardan başka lakabı "Üzünü'l - himar el - Mantıkı" olan bir hocasından da söz eder. Kaynaklar onun yönetimin baskısından korktuğu için uzun süre bir yerde ikamet edemediğini ve sürekli seyahat etmek zorunda kaldığını yazar; kendisi de Irak ve Suriye'de bulunduğunu. Mısır ve Hindistan'a seyahatler yaptığını anlatır.
Her ne kadar Cabir'in çalışmaları tıp, astronomi, matematik, felsefe ve dönemin diğer ilim alanlarına yayılmışsa da o birinci derecede bir kimyacı olarak kabul edilir. Onun kimya tarihindeki seçkin yerini ilk tesbit eden ve kimyayı sistemli bir deneysel bilim haline getirdiğini ilk gören E. J. Holmyard'dır. Bu araştırmacı. İlimler tarihinde Cabir'in yalnız kimyacı değil ayrıca tabip, filozof ve astronomi bilgini sıfatlarıyla da özel bir ye sahip olduğu görüşündedir. E. 0. Lippmann ise Cabir'in kimya tarihindeki yerinin Boyle, Priestley ve Lavoisier modern kimyanın kurucuları ile denk olduğunu söylemektedir. Gerçekten de Cabir tabiat bilimlerinde deneysel metodun önemini tam olarak kavramış ve bu metodu bütün çalışmalarında uygulamıştır. Onun, "Bu kitapta duyduklarımızı bize söylenenleri yahut okuduklarımızı değil ancak tecrübe ettikten sonra gözlediğimiz şeylerin özelliklerini zikrettik" şeklindeki ifadesi, deneysel metoda verdiği önemi göstermektedir. Bu sebeple bütün Ortaçağ kimyacıları büyük ölçüde Cabir in tesirinde kalmışlar, Ebü Bekir Razi ve İbn Sina gibi filozof ve bilginler onu üstat olarak tanımışlardır: hatta Bacon bile ondan 'üstatların üstadı"diye söz etmiştir.
Cabir'in tabiat felsefesi, geleneksel küçük âlem (insan) -büyük âlem (kâinat) anlayışına ve semavi güçlerin yeryüzündeki hadiselere tesiri fikrine dayanır. Ayrıca kâinatın nicelik boyutu üzerinde ısrarla durması ve ilim anlayışında ölçme ve deneye büyük önem vermesi de kâinattaki temel faktörün sayı olduğu şeklindeki Pisagorcu teorinin onun biat felsefesindeki bir yansımasıdır.
Kâinatta maden, bitki ve hayvan şeklinde sıralanan varlık mertebeleri içinde madenler seviyesinin Cabir'in eserlerinde de özel bir yeri vardır. Madenleri yalnızca oluşumları açısından değil dönüşümleri açısından da ele alınmış olması Cabir in kimya çalışmalarının hareket noktasını teşkil eder. Cabir'in kimyasına göre bütün madenler kükürt ve civanın farklı oranlar ve özel semavi etkiler altında birleşmesinin (izdivaç) sonucunda oluşurlar. Madenler asılları itibariyle gezegenlerin yeryüzündeki nişanlarıdır ve bu yönleriyle yalnızca yeryüzü- ne ait olmayan birer cevherdirler. Ancak madenlerin oluşma ve dönüşme süreçlerinde esas olan cıva ve kükürdün bilinen kimya elementleri olarak değil erkek ve dişi prensipleri gibi birer oluş prensibi şeklinde anlaşılması gerekmektedir. Madenler arasındaki farklılıklar, ihtiva ettikleri cıva-kükürt oranı ile, oluşumu gerçekleştiren semavi etkilerdeki farklılıktan doğmaktadır. Binlerce yıl toprak altında çeşitli etkilerle evrimleşen madenlerin en mükemmeli altındır. Simyacının yaptığı iş ise asırlar alan bu oluşma sürecini çabuklaştırmaktan ibarettir. Dolayısıyla kimyacı değersiz madenleri altına dönüştürürken söz konusu semavi etkileri kontrol edebilir olmalıdır. Bu yaklaşımın tabii bir neticesi olarak madenlerin zahiri ve fiziki özelliklerinin yanı sıra ruhi özelliklerinin de bulunduğu sonucuna varan Cabir, iksir kavramıyla bu görüşünü temellendirmiştir. Madenlerin dönüştürülmesi işleminde mutlaka uygulanması gereken iksir yalnızca madeni bir cevher özelliği taşımaz, nebati ve hayvani özellikler de taşır. Bu sebeple fiziki bir varlığı dönüştürme işleminde, semavi etkiler ve kimyacının manevi yoğunlaşmasının yanı sıra madende var sayılan canlılık boyutu da sürece katılmış olmakta ve böylece kimyevi dönüşüm basit anlamda fiziki bir süreç olmaktan çıkmaktadır.
Cabir teorisinin bir diğer ayırıcı özelliği, maddenin sahip olduğu kuruluk, yaşlık, sıcaklık ve soğukluk şeklindeki dört tabiatın, 1,3, 5,8 sayılarının her elementte değişen oranları ile bunların değişmez toplamı olan 17 sayısıyla irtibatlı olmasıdır. Böylece madenlerin oluşumunda belli oranlarda katkısı olan bu nitelikler her elemente belirli sayısal değerler kazandırır. Cabir, madde ve kainatın teşekkülünde 17 sayısının anahtar rolünün yanı sıra her elementte var olan 7 güç ve her gücün sahip olduğu 4 yoğunluk derecesinin çarpımından elde edilen 28 sayısını da mükemmel bir sayı kabul eder. 28 sayısı sadece 1, 2. 4. 7, 14 şeklindeki bölümlerinin toplamı değil aynı zamanda Arap alfabesindeki harflerin de sayısıdır. Bunun yanı sıra 17 ve 28 sayıları 3+5+1 +8=17 ve 4+9+2+ 7 + 6 28 dizilerinin toplam olacak şekilde ve gnomonik tarzda bölümlenmiş bir "sihirli kare' oluşturur; bu karede sayıların sağdan sola ve yukarıdan aşağıya toplamı daima 15 sonucunu verir. Sayılar, harfler, nitelikler ve tabii nesneler arasında kurulan bu ilişkilerde ideal hedef bütün tabii nesnelerin bir katalogunu çıkarmaktır. Bu katalogda her cevhere ait temel ve özel nitelikler yer alır ve bu nitelikler ölçme ve deneyin de konusu olacak şekilde nicelikleri açısından tesbit edilmiş olur. Cabir tarafından kullanılan sayı dizilerinin Pisagorcu telakkilerle, eski Babil ve hatta Çin kültürüyle ilgili olduğu anlaşılmıştır. Cabir, kozmolojisinde önemli bir rolü olan dört unsur ve iddia edilenin aksine her birinin birer cevher olduğunu savunduğu dört tabiat yanında "heba" adını verdiği beşinci bir tabiat daha kabul etmiştir. Aslında Aristo felsefesinde 'felek cismi" veya beşinci tabiat" da denilen "esir"den tamamen farklı olmak kaydıyla kendisi de buna "cirmü'l-felek" yahut "aydınlatıcı büyük felek cisminin nefsi" adını verir. Bu tabiat veya cevher, dünyadaki dört unsurun aksine, Yeni Eflatunculuktaki uknumlardan (asıl) biri sayılır ve maddi unsurların da aslını teşkil eder. "0 her şeyin aslıdır; o her şeydir ve her şey ondadır. Her şey ona döner. Yüce Allah'ın yapıp yarattığı şekilde her şey ondan gelir ve ona döner" .
Cabir'in kozmolojisindeki bu "beyaz heba " veya cevher, Manihaizm'deki' nur'un karşılığı gibi görünmektedir; ancak yine de Cabir'i düalist saymak doğru değildir. Ona göre bu cevher evrende, önce içinde bulunduğumuz âlemi kuşatan, aydınlatıcı ve en büyük felekte gayri maddi olarak ortaya çıkar, daha sonra belirli bir form ve renk alarak maddeye dönüşür. Böylece bu asli varlık gayri maddi mertebede basit bir cevher, maddi mertebede ise birleşik, hareketli, zaman ve mekânla ilişkili halde bulunur. İlk mertebede iken fiili olarak nefis, kuvve halinde ise cisimdir: böylece cisim bu duyulur olmayan ve akılla kavranabilen manevi özün duyulur olana dönüşmüş şeklidir. Bu suretle Cabir'in kozmolojisi monizme ulaşır. Bu felsefeye göre Aristo geleneğindeki düşüncenin aksine, en değerli varlık ne yalnız ruh ne de yalnız ceset olup ruhla cesedin birlikte meydana getirdiği varlıktır. Buradan insanın bütünüyle ruhani varlıklardan daha üstün tutulduğu anlaşılmaktadır ki, bu da Kur'an-ı Kerim'in insana bakış esprisiyle tam bir uyum arz etmektedir.
Cabir'e göre duyulur olmayanda duyulura, yani nefiste cisim olmaya doğru bir arzu (şevk) vardır. Cabir kimyasının temeli olan "mizan ilmi"ni, nefsin farklı tabiat ve kemiyetteki cisme yahut unsurlara dönme arzusuna dayandırmıştır. Tabii niteliklerin nicelik diliyle ifadesi anlamına gelen mizan, her cismin klasik fizikte kabul edilen dört unsurunun oranını tesbit ederek bu cismin terkibini yenilemeyi amaçlayan bir teoridir. Bu teoriyle kimyager (es- san'avi) cisimde hâsıl olan bütün değişmeleri yönlendirebilir ve bu şekilde eski kimyacıların peşine düştüğü iksirleri elde edebilir. Buna göre kimyagerin madenleri, bitkileri, hatta hayvanları oluşturan unsurlara ve onların keyfiyetleri arasındaki ilişkilere müdahale ederek mesela güçlüyü zayıflatması, zayıfı güçlendirmesi, bozuğu düzeltmesi, düzgünü bozması mümkündür. Bu üç varlık âlemindeki unsurları etkileme gücüne sahip olan kişi bütün ilimlere ulaşmış, mahlûkatın bilgisini, tabiattaki işleyişi kavramış olur. Cabir'in mizan teorisi ve bu teoriye dayanan kimya sistemi onu "ilmü'l-hayas" denilen başka bir sisteme götürdü ve bu sistemle Cabir maden, bitki ve hayvanların özelliklerini (havas), aralarındaki benzerlik ve farklılıkları ve bunların pratik ve tıbbi bakımdan taşıdıkları önemi araştırdı. Kitab'l-Havas adlı risalesinde havas kavramıyla illet kavramı arasında ilişki kurarak havassın varlığını reddeden din âlimleriyle havassın illetlerini kavramayı beşeri idrakin üstünde gören filozofları eleştirmiştir. Cabir, havassın ve onların illetlerinin doğru olarak bilinmesi halinde tabiatın taklit edilebileceğini ileri sürüyordu. P. Kraus; bu iddianın temelinde sanatı "tabiatı taklit", felsefeyi de "Tanrı'nın işine benzer işler yaparak, O'na yaklaşma" şeklinde açıklayan Platonist felsefenin bulunduğunu söyler. Ancak Cabir tabiatı iyileştirmenin, hatta tabiatta bulunmayan canlılar türetmenin mümkün olduğundan söz ederek Eflatun'dan daha ileri gitmiştir.
Cabir maddi alemde matematiğe dayanan bir düzen bulunduğunu savunur. Buna göre bütün tabii olaylar nicelik ve sayı kanunlarına irca edilebilir. Eşyanın özellikleri de ölçülmeye elverişlidir; bu özellikler sayısal nisbetlere dayanır ve rakamlarla ifade edilebilir. Aynı şekilde gramerle fizik arasında da bir uyum vardır. Çünkü gerek dil gerekse tabiat benzer kanunlarla ortaya çıkmıştır; dolayısıyla bunlar benzer metotlarla incelenebilirler. Dört unsurun farklı nitelikleri olan tabiatlar (sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık) fiziki âlemin oluşumunu sağladığı gibi harflerin birleşimi de dili meydana getirir. Cabir'e göre diller tesadüfen veya insanların düşünüp tasarlamaları sonucu ortaya çıkmamıştır; aksine bazı araştırmacıların 'manevi enerji" diye açıkladıkları "tabii nefs"in arzu ve isteğiyle doğmuşlardır. Şu halde dil araz olmayıp nefsin bütün arzuları gibi bir cevherdir. Dil ve fiziki dünya arasındaki paralellik fikri Cabir'i, tabiatta bulunmayan yeni cisimleri oluşturmak mümkün olduğu gibi yeni dillerin de oluşturulabileceği sonucuna götürmüştür. Şu var ki böyle bir yeni dili ancak son derece üstün bir insan ortaya çıkarabilir.
(Devam ediyor..)
(Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile İslam Bilginlerinin Yeri, Lütfi GÖKER, 98-100)
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |  | |  |
17.09.2007, 17:57
|
#22 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | CABİR B. HAYYAN -
(Devamı..)
Öte yandan Cabir, Aristo'nun kategorilerini batıni bir üslupla yorumlamaktadır. Buna göre cevheri; 'boşlukların (halel) kendisiyle dolduğu, her çeşit surete girebilen, her şey kendisinde olan, her şeyin kendisinden teşekkül ettiği ve kendisine ayrıştığı varlık" diye tarif eder. Zamanı da kısaca 'hareketin sayısı' veya "olayların bir halden başka hale dönüşerek içinde vuku bulduğu hakikat' şeklinde yorumlar. Şu halde oluş ve bozuluş dünyasında zaman, varlıklardaki nicelik ve nitelik değişikliklerinin içinde olup bittiği kategoridir. Ancak varlık değişse de zaman birdir, değişmez; aksi halde her şeyin kendine göre başka şeylerden farklı bir zamanı olması gerekirdi.
Cabir Kitabü'l-Isti'mal'de, Eflatun' un tenasüh nazariyesinin önde gelen düşünürlerin bir kesimince yanlış anlaşıldığını ve bu yanlışlığın sonraki dönemlerde de sürdüğünü iddia ederek söz konusu nazariyeyi batıni felsefedeki devir sistemiyle açıklamaya çalışmıştır. Buna göre oluş (kevn) zorunlu olduğu gibi devir yani oluşun tekrarı da zorunludur. Yıldızlar kevn ve fesat âleminin üstünde oldukları için hareketleri ve bu hareketin zamanı, dolayısıyla da devri sabittir. Buna karşılık oluş ve bozuluş dünyasındaki her kişinin devri, kendi özel durumuna göre bir diğerininkinden farklıdır. Cabir'e göre bazı düşünürler Eflatun'un devir (tenasüh) görüşünü, bir kişinin başka bir kişi veya bir hayvanın suretine girmesi şeklinde açıklamışlarsa da hakikat ehli devri, 'kişinin tenasüh ve düşüşü (rüsüb) sırasında meydana gelen gerileyişinden önceki ilk suretine dönmesi" olarak anlamışlardır. Öyle görünüyor ki Cabir, bu son ifadede geçen "tenasüh" kelimesini Eflatun felsefesindeki 'ruhun bu dünyaya inerek beden kalıbı içine girmesi' anlamıyla sınırlamıştır. Ruh için bir düşüş ve gerileme olan bu durum onun 'mizaç"ına aykırı olduğundan kendisine elem verir ve ruh bu elemden kurtulmanın sağlayacağı hazzı arar. Nitekim yüksek mertebedeki varlıklarda böyle bir durum söz konusu olmadığından onlar tenasüh ve yeniden oluşu da yaşamazlar. Düşüşü yaşayan varlık ise yeniden eski durumuna, 'ilkler'in âlemine yükselerek devrini tamamlar.
Cabir Latin dünyasında Geber adıyla tanınmıştır. Batı'da XIII ve XIV. yüzyıllarda ortaya çıkan Geber külliyatının, kimya ilminin sonraki altı asırlık gelişmesinde çok önemli roller oynadığı anlaşılmaktadır. Summa Perfectionis magisterii, Liber de investigatione perfectionis, Liber de inventione veritatis, Liber fornacum ve Testamentum Geberi adlı eserlerden oluşan bu külliyatın Cabir külliyatı ile bağlantısı eskiden beri tartışılmıştır. Bu konudaki en önemli çalışma 1893 yılında M. Berthelot tarafından yapılmış. Cabir'in eserleriyle Latin Geber külliyatı arasında önemli farklar olduğu, Arapça ve Latince külliyatların farklı yazarların kaleminden çıktığı ileri sürülmüştür. Bu karşılaştırmanın sonuçları arasında, Latin Geber'in modern kimyanın doğmasında Cabir'den daha önemli bir role sahip olduğu iddiası da yer alır. Ancak Arap kimya geleneğinin de Latin dünyasında tanındığının bir işareti olarak hiç olmazsa Cabir'in Kitabüs-Seb'în adlı eserinin Latinceye tercüme edildiği kabul edilmektedir. Ayrıca Latin Geber'e ait eserlerin Cabir'e nisbet edilen eserler arasında yer almayışı da Geber külliyatının başka bir çerçevede değerlendirilmesi gerektiği kanaatini destekler mahiyettedir. Ancak Corbin'in de işaret ettiği gibi Berthelot ve onun peşinden gidenlerin vardıkları sonuçları nihai sonuçlar olarak görmek yanıltıcı olabilir.
Eserleri.
Cabir'in kaleminden çıkan veya ona nisbet edilen eserler çok geniş bir külliyat meydana getirmiştir. Bu eserlerin en eski listesine el-Fihrist'te rastlanmaktadır. İbnün-Nedim, bizzat gördüğü eserlere ve güvendiği kimselerin verdiği bilgilere dayanarak bu konuda biri büyük, diğeri küçük iki liste bulunduğunu, büyük olanın Cabir'in bütün eserlerini, küçük listenin ise sadece kimyayı ilgilendirenleri ihtiva ettiğini söyler. Daha sonra Cabir'den naklen onun 300 felsefe, 300 mekanik ve 500 tıp kitabı ile sanatlar ve savaş araçları üzerine 1300 risale kaleme aldığını anlatır. Bu külliyat içinden genellikle birbirleriyle pek fazla irtibatı olmayan 112 kitap simya alanına aittir ve bunlarda Antikçağ Helenistik dönem simyacılarına sıkça göndermelerde bulunulur. Ayrıca külliyattan yetmiş kitap, Cabir'in kimya alanındaki deneye dayanan çalışmalarının ve sistematiğinin bir ürünü olarak bilinir. Onun tabiat felsefesi hakkındaki düşünceleri, kimya ve esrarlı ilimlerle ilgili görüşleri Kütübü'l-Mevazin adıyla anılan 144 kitapta yer almaktadır.
Cabir'e nisbet edilen eserlerin ona ait olmadığı ve hatta bir kişiye ait olamayacağı, daha sonraki dönemlerde bir ekol tarafından kaleme alındığı şeklindeki J. Ruska ve P. Kraus'a ait iddialar Fuat Sezgin tarafından eleştirilmiştir. Özellikle Kraus'a göre Cabir külliyatının muhtevasında bu eserlerin II (VIII) yüzyıla ait olamayacağını gösteren birçok delil yer almaktadır. Bu deliller ışığında külliyatın yazılış tarihini III. (IX.) yüzyıldan geriye götürmek imkânsızdır ve hatta bazı ipuçları külliyatı IV. (X.) yüzyıla kadar götürmemizi mümkün kılmaktadır. Cabir'in gerek tarihi şahsiyetini gerekse eserlerini bir uydurmadan ibaret sayan bu yaklaşıma Fuat Sezgin ciddi gerekçelerle karşı çıkmıştır. Sezgin'e göre Cabir külliyatında yer alan ilim-felsefi malzeme ve iktibasların III. (IX.) yüzyıldan geriye gitmediği şeklindeki ön yargılı hipotezi terk ettiğimiz takdirde, Cabir'in eserleri II. (VIII.) ve hatta I. (VII.) yüzyıldaki ilmi ve felsefi literatür hakkında paha biçilmez bir kaynak olacaktır. Cabir'in kullandığı kaynaklar, tercüme faaliyeti Huneyn b. İshak ve kurduğu okulla zirvesine çıkmadan çok önce Arapçaya tercüme edilmiş Helenistik sahte eserler literatürü idi ve Cabir'in Helenistik kültüre dayalı bilgi ve aktarmaları bu erken tercümelere dayanmaktadır. Esasen Cabir'in ilmi ve felsefi başarısının önemi de her şeyden önce eserlerinin II. (VIII.) yüzyılda kaleme alınmış olmasındadır.
Eski ve yeni birçok bibliyografik kaynakta Cabir'e isnat edilen eserlerin çeşitli listeleri yer almakta ve yeni listeler içinde P. Kraus'un hazırladığının en genişi olduğu görülmektedir. Fuat Sezgin, büyük ölçüde Kraus'un çalışmalarını esas alarak Cabir'in günümüze kadar ulaşan eserlerinin isimlerini, çeşitli yazmaların bulunduğu yerleri, isim ve nüsha farklarını, neşirleri içeren geniş bir bibliyografya vermiş ve buna Kraus'un listesinde bulunmayan bazı eserleri de katmıştır. Sezgin'in eserinde ayrıca Cabir b. Hayyan üzerine yapılmış modern çalışmaların da bir listesi yer almaktadır. Cabir'e ait eserlerin on bir tanesi Holmyard tarafından neşredilmiştir. P. Kraus da Muhtaru Resa'ili Cabir b. Hayyan içinde beş risalesinin tam metni ile on üç eserinden bazı seçme metinleri yayımlamıştır. Ayrıca Ebu Ride Cabir'e ait beş felsefi risaleyi Zeitschrif t für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften 'de neşretmiştir.
(T.D.V.İslam Ans. 6 /533-537)
Câbir bin Hayyân Kimyaya Hangi Bilgileri Kazandırmıştır?
Kimyada geniş uygulama alanı olan aşağıdaki kimyasal işlemler, uygulamaları ile birlikte kimyaya îlk defa kazandırmıştır. Bunlar :
Arıtma yollarından
Kilsleştirme
Kalsinasyon
Oksitlenme
Süblinasyon
Billûrlaştırma ve
Kimyasal yanma olayının açıklanması.
Bunların dışında: günümüz kimyasının temel bilgilerinden olan aşağıdaki bilgileri de kimyaya ilk defa kazandırmıştır. Bunlar :
Sirkeden asetik asit elde etme yollarını açıklamıştır. Nitrik asit, maizerin, vitriol yağı, gümüş nitrat bileşiklerini ilk olarak keşfettiği söylenir. Eserlerinde kimyaya ait ilk sembolleri de ilk defa kullanmıştır.
Başta Câbir ve diğer İslâm kimyacılarının eserlerinden alınmış ve kimyanın temel terimlerinden olan; alcool, Alembic, alkali (al-kali), antimoni, alidol, reagler, tutti...
gibi Arapça terimler, Latince yazım şekilleri ile kimyaya kazandırılmıştır.
Bugünün kimyasına «Modern Kimya» adı verilmektedir. Kimyanın tarihi gelişimini konu eden eserler, modern kimya (tecrübî kimya kurucu olarak Fransız kimyacı Lavolsier (1743-1794) ile başlatır.
Gerçekte, Gabir bin Hayyân tarafından ortaya konan eserleri değerlendirdiğimizde, günümüzde kimya laboratuarı tanımına uygun ilk laboratuarın, Kûfe'de faaliyet halinde olduğunu görmekteyiz. Bu durumda, günümüzde modern kimyanın ilk önderi olarak gösterilen Fransız Lavoisier'dan yıllarca önce modern kimyanın ilk örnekleri, Harran'da ve Kûfe'de ortaya konmuş olmaktadır.
Son yüzyılın araştırmaları şu gerçeği ortaya koymuştur.
Modern kimyanın ilk öndenleri Câbir bin Hayyân, Beyrûnî ve İbn-i Sina'dır. Lavoisier'in 1774 yılında yazdığı Kimya Bilimine Giriş (Troite Elementaire de Chimee) adlı eserinde; ne yeni bir kimyasal madde-bileşik adı ve ne de kimyaya ait yeni bir kavram ifade eden bilgiler vardır. Lavoisier'in bu eserinde yaptığı, kendisinden önce var olan kimya bilgilerini sistematize edip açıklamıştır. Bu arada, kimyasal madde ve bileşiklerin yeni sembolleri vardır... Eğer modern (tercübî) kimya bu ise bir sözümüz yoktur. Ancak, Câbir tarafından ortaya konan eserler bütünüyle değerlendirildiğinde moderr kimyanın ilk önderinin Câbir bin Hayyân olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Câbir'e ait eserleri incelemiş olan Alman müsteşrik Paul Kraus, şu bilgileri verir: Câbir’in kimyası, eski kimyadan (el-simya) bize kalan bilgilerden tamamen farklıdır. Ayrıca felsefî bir nazariyeye müstenit tecrübî bir bilimdir.
Câbir'in külliyatına ait birçok eser. Doğu bilim dünyasına ait eserlerle zengin; Berlin Paris ve Leyden kütüphanelerinde mevcuttur. Paul Krauş'un belirttiğine göre bu eserlerin pekçoğu 12. yüzyıl başlarından itibaren Latinceye tercüme edilmiştir.
Müsteşrik Philip K. Hitti de : “Batı'da yazar olarak Câ*bir'in adını taşıyan 22 eser adının bilindiğini, bu eserlerin de muhtelif tarihlerde Avrupa'da yayınlandığını” kaydeder.
(Bitti..)
(Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile İslam Bilginlerinin Yeri, Lütfi GÖKER, 98-100)
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |  | |  |
17.09.2007, 17:58
|
#23 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | CAFER ES-SADIK (Ö. 148/765)
İsnaaşeriyye'nin altıncı, İsmailiyye'nin beşinci imamı, Ca'feri fıkhının kurucusu.
Ebu Abdillah Ca'fer b. Muhammed el-Bakır b. Alt Zeynil'abidin. 80 (699) veya 83 (702) yılında Medine'de doğdu. Babası İsnaaşeriyye'nin beşinci imamı Muhammed el-Bakır, annesi Hz. Ebu Bekir'in torunu olan Kasım b. Muhammed'in kızı Ümmü Ferve'dir. Böylece Cafer es-Sadık'ın soyu baba tarafından Hz. Ali'ye, anne tarafından da Hz. Ebu Bekir'e ulaşmaktadır. Künyesi büyük oğlu İsmail'e nisbetle Ebu İsmail ise de onun kendisinden önce vefat etmesi sebebiyle daha çok Ebu Abdullah, bazen da Ebu Musa diye anılmıştır. Lakaplarının en meşhuru Sadık olup Sâbir, Fazıl, Tahir ve Atır lakaplarıyla da zikredilmiştir.
Dedesi Zeynelabidin'in ölümü sırasında on beş yaşında olan Cafer es-Sadık, ilk bilgileri ondan ve babası Muhammed el-Bakır'dan aldı. Babasının on dokuz yıl süren imametinden sonra kendisi de otuz dört yıl aynı vazifeyi devam ettirdi.
Şii âlimler, Hz. Ali'nin Hasan ve Hüseyin'i kendisinden sonra imam tayin ettiği gibi Muhammed el-Bakır'ın da oğlu Cafer'i imam olarak belirlediği görüşündedirler. Onlara göre Bakır, 'Biz yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, yine onları varisler yapmak istiyoruz." (el-Kasas 28/5) mealindeki ayette ifade edilen kimseler arasında Cafer es-Sadık'ın da bulunduğunu belirtmiş, vefatı sırasında ona, mensuplarına karşı iyi davranmasını tavsiye etmiş ve kendisine "kaim"in kim olacağı sorulduğunda eliyle Cafer'e dokunarak, "Hz. Peygamber'in al-i beytinin kaimi budur' diye cevap vermiştir. Onun bu ifadeleri, Cafer es-Sadık'ın imameti konusunda mütevatir deliller olarak kabul edilmiştir. Uzun süren imamet devresinde çeşitli kesimlere mensup geniş İslam toplumuyla iyi münasebetler kuran Cafer es-Sadık, Sünni kaynaklarda da daima hürmetle anılan ilmi bir şahsiyet olarak benimsenmiştir. Emevi ve Abbasi devirlerin idrak eden ve mensubu olduğu Haşimiler'in imamı olarak onların durumunu korumaya çalışan Cafer, amcası Zeyd b. Ali'nin isyan edip öldürülmesinden sonra (122/740) ağırlaşan şartların tesiriyle siyasetten tamamen uzaklaşmış, Medine'de ilimle meşgul olmuş ve bu şekilde Emeviler'in baskılarından kurtulabilmiştir. Abbasiler devrinde de siyasi- idari tutum açısından önemli bir değişikliğin olmadığını görerek kendisini ilme vakfetmiştir. Özellikle amcazadeleri Muhammed en-Nefsüzzekiyye ile ibrahim b. Abdullah'ın 145 (762) yılındaki isyanlarına muhalefet etmiş, onlara başarılı olamayıp öldürülebileceklerini söylemiştir. Hadiselerin Cafer es-Sadık'ın tahmin ettiği istikamette gelişmesi, daha sonra Şia tarafından onun geleceği bilmesi şeklinde değerlendirilmiştir.
Cafer es-Sadık Medine'de vefat etti. Sii rivayetler onun Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur tarafından zehirlenerek öldürüldüğü şeklindedir. Cenazesi Cennetü'l-Baki'da babası Muhammed el-Bakır ve dedesi Zeynelabidin'in kabirlerinin yanına defnedildi. Mezarı Vehhabiler'in tahribine kadar ziyaret mahalli olarak kalmıştır, Cafer es-Sadık'ın, amcası Hüseyin b. Ali Zeynelabidin'in kızı olan ilk hanımı Fatıma'dan İsmail, Abdullah, Ümmü Ferve; Hamide el-Berberiyye adlı ikinci hanımından Musa, İshak, Fatıma, Muhammed; diğer hanımlarından da Abbas, Ali ve Esma olmak üzere on çocuğu olmuştur. Ölümünden sonra Şia, oğulları İsmail adına kurulan İsmailiyye ve Musa el-Kazım'ı imam tanıyan İsnaaşeriyye olmak üzere iki büyük gruba ayrıldı.
Hadis, tefsir, fıkıh, akaid, cedel, lügat ve tarih gibi alanlarda yoğun bir faaliyetin görüldüğü, değişik fikir ve görüşlerin fırkalaşmayı meydana getirmeye başladığı II. (VIII.) yüzyılda İslami konulardaki düşüncelerini daha toplayıcı bir tarzda ortaya koyan Cafer es-Sadık, bununla birlikte sapık fırkalarla mücadele etmekten de geri durmamıştır. Bu sebeple çağdaşlarının takdirini kazanmış, ancak çeşitli zümreler onun farklı meziyetlerini ön plana çıkarmışlardır. İsnaaşeriyye'ye göre o bütün gizli, felsefi, tasavvufi, fıkhi, kimyevi ve tabii ilimlere, ayrıca Zebur, Tevrat, İncil'e ve İbrahim'in suhufuna, Hz. Fatıma'nın mushafına, her türlü helal ve harama, geçmiş ve gelecekteki bilgi ve haberleri ihtiva eden cefr ilmine vakıftır; ilahi ilimlerin taşıyıcısı ve Şia'nın altıncı imamıdır. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de yer alan Musa ve Hızır kıssasındaki ihtilafta her ikisinin de haberdar olmadığı hususları bilen, başlangıçtan kıyamete kadar olmuş ve olacak her şeyi Hz. Peygamberden veraset yoluyla öğrenmiş olan kimsedir. Hattabiyye, Bezigıyye, Umeyriyye, Navüsiyye ve Mufaddaliyye gibi müfrit Şii fırkaları, İsmailiyye imamları ve dolayısıyla Cafer es-sadık hakkında bundan daha aşırı fikirler ileri sürerken onun Ali'den üstün, mehdi, peygamber ve hatta ilah olduğunu iddia etmişlerdir. Buna karşılık Ehl-i sünnet Cafer'i hadisle uğraşan, fıkıhta müctehid derecesine ulaşmış, sezgi gücü yüksek, doğru sözlü, nakline ve görüşlerine güvenilir bir hadis ve fıkıh âlimi olarak değerlendirmektedir.
Hadis ilminde sika kabul edilen Cafer es-sadık'ın kendilerinden hadis rivayet ettiği kimselerin başında babası ile anne tarafından dedesi olan Kasım b. Muhammed b. Ebu Bekir gelmektedir. Bunlardan başka Ubeydullah b. Ebu Rafi, Urve b. Zübeyr, İkrime el-Berberi, Ata b. Ebu Rebah, Nafi' ve Zühri'den de rivayette bulunmuştur. Malik b. Enes, Süfyan es-Seyri, Süfyan b. Uyeyne, Ebu Hanife, Iktedir bn Cüreyc, Ebu Asım en-Nebil, Yahya b. Said el-Ensari, Yahya el-Kattan, oğulları İsmail, Muhammed, Musa el-Kazım, İshak ve Şia kaynaklarında sayıları 4000'e ulaştığı belirtilen kimseler kendisinden hadis dinlemiş ve rivayette bulunmuşlardır. Rivayetleri Buhari'nin el-Cami'ü's-sahihi dışında Kütüb-i Sitte'de yer almıştır. Buhari'nin bu eserinde Cafer'den rivayette bulunmaması, onun hadis konusunda zayıf oluşu yüzünden değil meclisine girip çıkan bazı kimselerin kendisinin söylemediği münker ve mevzu hadisleri ona isnat etmeleri sebebiyledir. Nitekim Buhari el - Edebü 'l- müfred'inde ve diğer eserlerinde onun rivayetlerine yer vermiştir. Cafer es-sadık'ın Ebu Hanife ile Medine ve Irak'ta, Amr b. Ubeyd, Vasıl b. Ata ve Hafs b. Salim ile de Mekke'- de ilmi münakaşalar yaptığı bilinmektedir, Zürare b. A'yen ile kardeşleri Bekir ve Hamran, Cemil b. Salih, Muhammed b. Müslim et-Taifi. Büreyd b. Muaviye, Hişam b. Hakem, Hişam b. Salim, Ebü Basir, Muhammed el-Halebi, Abdullah b. Sinan. Ebü's-Sabbah el-Kinani öğrencilerinden bazılarıdır.
Cafer es-Sadık tasavvuf tarihinde de önemli bir yere sahiptir. İlk sufilerin hayat hikâyelerini anlatan Ebu Nasır es-Serrac, Ebu Talib el-Mekki, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemi ve Abdülkerim el-Kuşeyri gibi mutasavvıf müelliflerin ondan hiç bahsetmemiş veya nadiren atıfta bulunmuş olmalarına karşılık Ebu Nuaym el-İsfahani, Hilyetü'l- evliya'da kendisine geniş yer ayırmıştır. Attar ise Tezkiretül-Evliya adlı eserine onunla başlar. Bütün sufilerin evliyadan saydıkları Cafer es-Sadık tarikat silsilelerinde de önemli bir yer tutar. Nakşibendiyye ve Bektaşiyye mensupları ona tarikat silsilelerinde yer verir. Beyazid-i Bistami'yi onun müridi olarak görürler. Bir tarikat olmaktan çok tasavvufi bir tavrı ifade eden Aşkıyye mensupları silsilelerini Cafer es-Sadık'la başlatırlar. Ni'metullahiyye, Nürbahşiyye ve Zehebiyye gibi şii tarikatları da onun tasavvuf bakımından önemini kabul etmişlerdir. Bununla beraber genel olarak Şia Cafer es-Sadık'ın tasavvufla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, sufileri kendisine düşman bildiğini ve onlarla mücadele etmeyi dini bir görev saydığını ileri sürerler. Cefr, havas, tılsım gibi birtakım gizli ilimlerin, gaybi ve geleceği bilme ile ilgili bazı olağan üstü yeteneklerin ona nisbet edilmesi, daha ziyade son dönem mutasavvıfları için ilgi çekici olmuş, bu ise birçok hurafi inanç ve uygulamaların ortaya çıkmasına yol açmıştır.
İnsanların din konusunda bilmeleri zaruri olan başlıca hususları, Allah'ı kâinatın yaratıcısı ve yöneticisi olarak tanımak. O'nun nimetlerini ve O'na karşı yapılması gereken vazifeleri bilmek, küfür ve irtidada sebep olacak şeylere vakıf olmak şeklinde gösteren Cafer es-Sadık'a göre Allah hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de O'na benzemez. Allah kulların tasavvur ettiği her türlü hayal ve vehmin ötesindedir, gözler O'nu idrak edemez. Cafer, Hz. Peygamberin mi'rac'da Allah'ı görüp görmediği hususu kendisine sorulduğunda "kalbiyle gördü" şeklinde cevap vermiştir. İnsanların ihtiyar fiillerinin kendilerine nisbet edileceğini, fiillerin hayır veya şer olmasından dolayı mükafat ve ceza göreceklerini belirten Cafer es-Sadık, kıyamet gününde Allah'ın bütün mahlukatı toplayacağını, onları emirlerini yerine getirmemekten dolayı mesul tutacağını, iradeleri dışında maruz kaldıkları şeylerden dolayı ise sorumlu tutmayacağını söylemiştir. Büyük günah işleyen kimsenin durumu hakkında ona nisbet edilen görüş, günahkâr müminin günahı miktarınca azap gördükten sonra cehennemden çıkıp cennete gireceği şeklindedir. Ona göre büyük günahlar şirk, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, ebeveyne itaatsizlik, adam öldürmek, namuslu kadınlara zina isnadında bulunmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, yalan yere yemin etmek, riba, zina, hıyanet. Zekât vermemek, yalancı şahitlik, içki içmek, namazı terk etmek, ahdi bozmak, akrabalık münasebetini kesmek, yalan söylemek. Allah'a karşı nankörlük, ölçü ve tartıda hile yapmak, livata ve bidat olmak üzere yirmiyi aşkındır.
Kur'an-ı Kerim tefsirinin re'ye dayandırılmasını tasvip etmeyen Cafer es-Sadık, böyle bir tefsirde isabet edilse bile sahibinin Allah katında bir ecir elde edemeyeceğini söylemiştir. Re'y ile yapılan tefsiri tamamıyla kabul veya reddetmeyen İmamiyye ise imamların beyanına aykırı olan açıklamalara karşı çıkmaktadır.
Cafer es-Sadıktan nakledilen, "Takıyye benim ve atalarımın dinidir", "takıyyeye uymayanın dini yoktur" ve, "Durumumuzu ifşa eden onu inkar eden gibidir" şeklindeki sözler, başkalarının bilmediği, kendisinin de yayılmasını istemediği ve özellikle devlet yönetimini ilgilendiren bazı düşüncelerinin bulunduğu izlenimini vermektedir. Fakat muhtemel tehlikeleri önlemek amacıyla konulan bu prensip, daha sonraki Şii fırkalarınca zaman zaman istismar edilmiş, sübjektif sebeplerle inançlarını gizleme, prensiplere aykırı davranma ve taahhütlerini yerine getirmeme gibi uygulamalara yol açmıştır. Beda konusundaki Şii düşüncesi de oğlu İsmail'in erken ölümü dolayısıyla ona nisbet edilmiştir. Gerekli şartlar hazırlanmadan devlet reisine isyan etmenin faydadan çok zarar getireceğini düşünen Cafer es-Sadık, babası Muhammed el-Bakır ve dedesi Zeynelabidin'in yolunu takip ederek fitneden mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya gayret göstermiş, Muhammed en-Nefsüzzekiyye ile kardeşi İbrahim b. Abdullah'ı da bu sebeple isyandan vazgeçirmeye çalışmıştır Ehl-i sünnet kaynaklarında ise Cafer es-Sadık rec'at, beda, tenasüh, gaybet, hulül ve teşbih ile ilgili hususlardan tamamen tenzih edilmiştir. Şia'ya göre imamların bilgisi hata ihtimali bulunmayan ledünni bilgi türün den olduğu için Cafer es-Sadık'ın fıkıh la ilgili görüşleri de delillerinden istinbat edilerek ulaşılmış akli bilgiler olmayıp Hz. Peygamberden kendisine intikal eden ilahi bilginin sonucudur. Bu sebeple o helal ve haramlarla ilgili gerçekleri bilmek için diğer müctehidler gibi ictihad ederek belli bir hükme ulaşma durumunda değildir. Ehl-i sünnet âlimleri ise Cafer es-Sadık'ı, başta Kitap ve Sünnet olmak üzere dayanacağı kaynakları ve ictihadında uygulayacağı metotları bulunan ve kesinlikle masum olmayan bir müctehid olarak kabul etmektedirler.
Şia grupları Cafer es-Sadık'a pek çok mucize isnat etmiş, bütün dua ve dileklerinin kabul olunduğunu, dünyadaki bütün lisanları bildiğini iddia ederek hemen her konuda söylenmiş hikmetli sözlerinin bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu sözlere 'nesrü'd-dürer" (saçılmış inciler) denilmektedir.
Cafer es-Sadık'ın tabii ilimler ve özellikle kimya konusunda geniş çalışmaları bulunduğu, nitrik asit ve kezzap ile tuz ruhunun karışımından meydana gelen ve altın eritmeye mahsus bir sıvı olan 'aqua regia"yı (el -maü'l -meliki, kral suyu) keşfettiği ve kimya konusundaki bilgilerini kabiliyetli gördüğü öğrencisi Cabir b. Hayyan'a öğrettiği yaygın rivayetler arasındadır yer alır. Ancak bu rivayetlerin doğruluğu çok şüphelidir. J. F. Ruska, P. Kraus gibi bazı şarkiyatçılar kimya, cefr, havas gibi konularda Cafer'e isnat edilen rivayetlerin asılsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ruska'ya göre o dönemde Medine'de kimya ile ilgilenmeyi mümkün kılacak şartlar mevcut değildi; ayrıca "bu takva ehli insanlar"ın teorik veya pratik kimya bilgilerine ulaşmaları imkansızdı. Ancak bazı araştırmacılar, Cafer'in genellikle Medine'de yaşamakla birlikte Irak'a giderek bir süre orada kaldığını ve kimya, tıp, astronomiye özel merakı olan ve bu alanda birkaç kitabın Arapça'ya çevrilmesini sağlayan Halid b. Yezid'in (Muviye'nin torunu) halasının oğlu olduğunu dikkate alarak kimya ile ilgilenmiş olabileceğini belirtmişlerdir. Bununla birlikte gerek kimya gerekse cefr, tılsım, havas, hurüf gibi sırri ilimlerde uzman olduğu, kitaplar yazdığı, öğrenciler yetiştirdiği, keşifler yaptığı yolundaki iddialar tamamen asılsız olmasa bile büyük ölçüde mübalağalıdır. Bu hususta kendisine isnat edilen görüş, bilgi ve eserlerin çoğu, aslında sonraki Şii- Batıni zümrelere ait olup Cafer'in bütün müslümanlar nezdinde saygı gören kişiliğini istismar etmek üzere ona izafe edilmiştir. Nitekim Buhari'nin, Cafer'in yanına girip çıkanların onun ağzından hadis uydurduklarını göz önünde bulundurarak ondan nakledilen hadislere itibar etmemesi de daha hayatta iken çevresinin kendisi hakkında yakıştırmalar yapmaya başladığını göstermektedir.
Eserleri. Cafer es-Sadık'ın yüzlerce kitap ve risale yazdığı ileri sürülmektedir. Bunların büyük bir kısmının ona nisbeti şüpheli olup yaşadığı dönem, çevresi, ilmi ve dini şahsiyeti dikkate alınırsa bilhassa kimya ve cefr gibi konulara dair kitapların onun telifleri olması imkansız gibidir. Bu konuda hayli müsamahakar olanlar bile Cafer'in bu alanlarda eser yazıp yazmadığının bilinmediğini söylemektedirler. Aslında Cafer'in öğrencisi olduğunu söyleyen ve onu söz konusu ilimlerde otorite kabul eden Cabir b. Hayyan'ın bu ilimlerle ilgili bir tek eserinin bile adını zikretmemesi, bu eserler üzerindeki tereddütleri daha da arttırmıştır.
Cafer es-Sadık'ın zamanımıza ulaşan eserleri şunlardır:
1.Mişbahu'ş-şeria ve miftahul-hakika. Cafer es-Sadık'ın dini ve ahlaki muhtevalı sözlerinin 100 babda ele alındığı bu eserin çeşitli yazma nüshaları British Museum'da, Meşhed ve Haydarabad Osmaniye Üniversitesi kütüphanelerinde bulunmaktadır. Kitap Delhi (1856), Tebriz (1278) ve Tahran'da (1314) yayımlanmış, ayrıca Farsça tercüme ve şerhiyle birlikte Hasan el-Mustafavi tarafından neşredilmiştir (Tahran 1363 hş.).
2. Tefsirü1-Kur'an. En eski nüshası hicri X. asra ait olan bu eserin Bankipür, Bohar ve Aligarh kütüphanelerinde yazmaları mevcuttur.
3. Kitabü'l-Cefr. el -hafiyefi'l-cefr, el-hafiye fi ilmi'l-hurüf veya el -Hafiye adlarıyla da anılan eserin yazma nüshaları British Museum'da, İskenderiye el-Mektebetü'l-belediyye, Darü'l- kütübi'l-Misriyye (Talat). Süleymaniye (Carullah) ve Köprülü kütüphanelerinde bulunmaktadır.
4. İhtilacü'l-aza'. İnsan organlarındaki titremeler ve bunların sebep olduğu hastalıklardan bahseden eserin yazma nüshaları Berlin Staatsbibliothek ile Gotha, Topkapı ve Kastamonu kütüphanelerinde mevcuttur.
5. Heyakil'ün-nur (es-Seb'a). Tılsımdan bahseden bu eserin iki nüshası Bibliotheque Nationale ve Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir.
6. Esrarü'l-vahy. Hicri X ve XIII. yüzyılda istinsah edilen iki yazması Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan küçük bir risaledir.
7. Havass'ül Kur'anil-azim. Hicri IV ve XI. yüzyılda istinsah edilmiş nüshalarının bulunduğu bilinen risalenin bir yazması Darü'l - kütübi'z-Zahiriyye'dedir.
8. Kitabüt-Tevhid ve'l-ihlilce.
9. Risaletü'l- vesaya ve'l-fusul.
10. Dua'ül-cevşen.
(T.D.V. İslam Ans.7/1-5)
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |  | |  |
17.09.2007, 18:00
|
#24 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | CAHIZ
Arap edebiyatının en büyük nesir yazarlarından ve Mu'tezile kelamcılarından biri.
Ebu Osman Amr b. Bahr b. Mahbub el-Cahız el-Kinani, 150-160 (767-777) yılları arasında Basra'da doğduğu tahmin edilmektedir. İlk kaynaklara dayanarak biyografisini yazan Sendübi'ye göre dedesi Mahbub deve çobanı bir zenci idi. Buna göre Cahız bir Arap - zenci melezi olmalıdır. "Cahız" lakabı kendisine patlak gözlü olmasından dolayı verilmiştir.
Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye karşı şiddetli bir arzusu olan Cahiz'in gençliğinde, en parlak devrini yaşayan Basra'da çok canlı bir ilim ve kültür hayatı vardı. Halil b. Ahmed, Sibeveyhi, Ahfeş, Ebu Ubeyde Ma'mer b. Müsenna, Ebu Zeyd el-Ensari, Asmai gibi birçok büyük âlim Basra'da bulunuyordu. Cahız bu âlimlerin derslerine devam ederek gramer, şiir, tarih ve edebiyat öğrendi Bir yandan da geçimini sağlamak için ticaretle uğraştı. Bu arada Basra Camii'ndeki ilmi ve edebi meclislere, Basra panayırının kurulduğu, çöl Arapları'nın geldiği, şairlerin ve hatiplerin şiirlerin ve hutbelerini okudukları Mirbed'e devam etti. Fasih Arapça'yı onlardan öğrendi Ayrıca kelamcıların, çeşitli mezhep mensuplarının, müslümanlarla diğer dinlere mensup olanların ve Şuubiyye'nin aralarında tartıştıkları meseleleri dinledi. Âlimlerin ve ediplerin meclislerin katılmak için bazen Küfe'ye ve Bağdat' kadar gitti.
Cahız eserlerini 200 (815) yılından daha önce yazmaya başlamış olmalıdır. Zira hilafet ve diğer konularla ilgili eserlerini Halife Me'mün tarafından beğenilmesi ve kendisinin Bağdat'a çağrılması 200 yılına rastlar. Cahız bundan sonra zaman zaman Bağdat ve Samerra'da halifenin ve devlet büyüklerinin muhitinde kalmış ve çeşitli eserler yazıp onlar takdim ederek oldukça büyük bir yekûn tutan caizeler almıştır. Bu durum, 247 (861) yılında Halife Mütevekkil-Alellah ile Feth b. Hakan el-Farisi'nin Samerra yakınında öldürülmelerine kadar deva etmiştir.
Cahız Bağdat'ta bulunduğu sırada bilhassa Aristo'dan yapılan tercümelerden faydalanmıştır. Vedia Taha Necm bu konuyu Menkulatü'l- Cahiz 'an Aristo fi Kitabi'l-Hayevan adlı eserinde ele almıştır. Edindiği bu kültür Nazzam, Sümame b. Eşres gibi Mutezile büyüklerinin tesiri altında teşekkül eden kelama dair fikirlerinin olgunlaşmasın yardım etti. Me'mün devrinde bir ara Divanü'r-resail başkanlığına getirildiyse de birkaç gün sonra bu görevden istifa etti. Daha sonra bu makamda İbrahim b. Abbas es-SÜLİ'ye vekâlet ettiği bilinmektedir. Geçimini, eserlerini ithaf ettiği kimselerden aldığı caizelerle sağlaya Cahız'ın, Kitabü'l-Hayevan, Kitabü'l- Beyan, Kitabü'z-Zer' ve'n-nahl adlı eserlerinin her biri için 5000 dinar mükâfat aldığı rivayet edilir.
Cahız'ın asıl parlak devri, 220-233 (835-847) yılları arasında vezirlik makamında bulunan İbnü'z-Zeyyat Muhammed b. Abdülmelik zamanına rastlar. Bu sırada kaleme aldığı birçok risalesini İbnü'z-Zeyyat' ithaf etti. Onun bu devirde yaşadığı müreffeh hayatı ve sahip olduğu itibarı Hatib el-Bağdadi'nin naklettiği bir hadise göstermektedir. Cahız bu arada Şam. Humus ve Antakya'yı ziyaret etti. 233 (847) yılında İbnü'z-Zeyyat öldürülünce kendisi de yakalanıp hapsedildi. Daha sonra Ahmed b. Ebu Duad onu affetti. Bunun üzerine eserlerinin bir kısmını İbn Ebu Duad ve oğlu Muhammed'e ithaf etti. Bir ara Halife Mütevekkil-Alellah, Cahız'ı çocuklarına hoca tayin etmek istediyse de çirkin yüzlü olduğu için bundan vazgeçti. İbn Ebu Duad ve oğlunun ölmesinden sonra ise Halife Mütevekkil-Alellah ile Feth b. Hakan'ın himayelerini gördü ve bazı eserlerini onlara ithaf etti. Bu sırada Feth ile birlikte Şam'a gitti. Hayatının sonuna doğru felç olan Cahız, ayrıca damla hastalığından mustarip ve çok yaşlanmış olarak Basra'ya çekildi. Bir ara Halife Mütevekkil-Alellah kendisini Samerra'ya davet ettiyse de bu davete icabet edemedi. 255 yılı Muharreminde (Ocak 869) doksan beş yaşlarında iken Basra'da vefat etti.
Patlak gözlü, ince boyunlu, kalın dudaklı, esmer tenli, kısa boylu olan Cahız neşeli, şakacı, zeki, nüktedan, biraz cimri ve tartışmadan hoşlanan bir kimse idi. Çirkinliğine rağmen meziyetleriyle kendisini sevdirmiş, en yüksek makamlarda bulunan devlet adamları ile münasebet kurabilmiştir. Kaynaklarda onun evlendiğine ve çocuk sahibi olduğuna dair bilgi yoktur. Meymun b. Harun'un rivayetine göre bir cariyesi, bir de hizmetçisi vardı. Diğer bir rivayete göre ise satın aldığı bir Türk cariyeden bir oğlu olmuştur.
ÜSLUBU VE ŞAHSİYETİ
Cahız'ın İslam düşünce tarihinde önemli bir yeri bulunmakla beraber onun asıl şöhreti yazarlığı ve edipliği dolayısıyladır. Halife Me'mün ile Cahız'dan bahseden müellifler onun üslubunu takdir etmişlerdir. Her ne kadar daha önce İbnü'l-Mukaffa', Sehl b. Harun gibi büyük nesir ustaları yetişmişse de Arap nesrine mükemmel şeklini veren Cahız olmuştur. Onun üslubunda lüzumsuz seciler ve sunilik yoktur. Geniş eserlerinde konu dağınıklığına rastlanmakla beraber risalelerinde bu durum görülmez. Üslubundaki ahengi, seci yerine aynı fikri iki değişik şekilde ifade etmek suretiyle sağlamıştır. Böylece kendisinden önceki nesirciler gibi kısa ve özlü ifade yerine konuyu biraz daha uzun bir tarzda ele almayı tercih etmiştir.
Cahız'a göre kitap, okuyan ve dinleyenlerin kolayca anlayabilmeleri için açık bir ifade ile yazılmalı ve manayı açıklayan gerekli ayrıntılardan mahrum olmamalıdır. Eğer müellif özlü anlatımı tercih ederse kendisini sadece yüksek kültürlü kişiler anlayabilir.
Arap ve İslam kültürünün altın çağında yaşayan Cahız bu kültürün en büyük temsilcilerinden biri olmuş, hem dini hem din dışı alanlarda eserler vermiştir. İslam akılcılığının beşiği olan Basra'da doğması ve elde ettiği diğer imkânlar onu büyük zekâlardan biri yapmıştır. Dini- siyasi sahadaki eserlerinde İslam'ın ilk devirlerindeki meseleleri, din dışı eserlerinde ise İslam kültürünü ve hümanizmasını inceledi. Günümüze pek azı ulaşan eserlerinden çıkan sonuca göre Cahız, imanın sınırlarını aşmadan tabii hadiseleri, eski tarihi, gerçek gibi nakledilmiş efsanevi rivayetleri büyük bir ustalıkla tenkit süzgecinden geçirir ve bunların akla uygun çözüm yollarını arar. Nakledilen hadiselerin kabul edilebilmesi için çok meşhur olmalarının ve senedlere dayanmalarının yeterli olmadığını, bazen Önemsiz ve yanlış olan bir şeyin büyük şöhret kazanabileceğini söyler. Cahız çok kimse tarafından rivayet edilen hususların muhteva bakımından psikolojik bir tenkide tabi tutulması gerektiği kanaatindedir. Bu görüşünden ve şakacı tabiatından dolayı muhaddisler onu güvenilir bir kişi olarak kabul etmemişlerdir. İbn Asakir'in bir kaydına göre şifahi rivayete pek itimat etmezdi. Cahız Arap mirasından, eski Yunan- Hint kültüründen faydalı gördüğü şeyleri dindaşlarına öğretmeye çalışmış, bununla beraber bazen Aristo gibi büyük otoriteleri tenkit etmekten de geri kalmamıştır.
Cahız'ın en çok dikkat çeken taraflarından biri de psikolojik tahlilleridir. Bu tahlillere bilhassa küçük risalelerinde rastlanır. Tabii çevrenin insan ve hayvanlara etkisi üzerinde ısrarla duran Cahız, bu hususta sosyal çevrenin etkisinden de önemle söz ederken Kitabü'l-Beyan'da şarkıcı bir cariyeyi örnek olarak ele alır, onun mesleği ve aldığı terbiye gereği dürüst bir hayat yaşamasının mümkün olmadığını söyler. Cahız, birçok İslam müellifinin aksine, edebi eserlerinde yaşadığı toplumdan, toplum hayatından söz etmeyi ihmal etmez ve günlük hayatın birçok meselesini ele alır. Şu var ki o her şeyden önce Arap kültürünün ateşli bir savunucusudur. Eserlerinde verdiği örnek insan tipleri hep Araplar'dan seçilmiştir. Cahız aynı zamanda hilafetin kuvvetli bir müdafii olduğu için eserlerinde devletin gelişmesinde etkili olan unsurları darıltmamaya çalışmış, hatta fırsat düştükçe onları övmüştür.
ESERLERİ
Cahız, Arap edebiyatında en çok eser veren müellifler arasında yer alır. Kitaplarının sayısı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Sıbt İbnü'l-Cevzi, onun 360 eseri olduğunu ve bunların çoğunu Bağdat'ta Ebu Hanife Türbesi Kütüphanesi'nde gördüğünü söyler. Cahız'ın, eserlerini genellikle belirli adlar altında zikretmeyip çeşitli yerlerde farklı isimlerle kaydettiği veya onları yeniden telif ettiği, gençliğinde bazı eserlerini İbnü'l-Mukaffa' ve Halil b. Ahmed gibi âlimlerin adlarıyla yazdığı, bu arada başkalarının onun şöhretinden istifade için kendi kitaplarını Cahız'a isnat ettikleri de bilinmektedir. Pellat tarafından eserleri üzerinde yapılan son araştırmada 244 kitap adı tesbit edilmiştir. Eserlerinin yirmi beş kadarı günümüze tam, altmış beş kadarı da eksik olarak gelebilmiştir. Bir kısmı küçük risaleler halinde kaleme alınmış olan bu eserler, değişik araştırmacılar tarafından Mecmuatu resa'ili'l-Cahız veya Resailü'l-Cahiz) adlarıyla bir araya getirilerek neşredilmiştir. Brockelmann onun eserlerinden tesbit edebildiklerini konularına göre tasnif etmeye çalışmıştır. Cahız'ın hemen hepsi ansiklopedik mahiyette olan eserlerini konularına göre kesin sınırlarla tasnif etmek güçse de bunların belli başlılarını aşağıdaki gruplar altında ele almak mümkündür:
A) Dil ve Edebiyat:
1. el-Beyan ve't- tebyin. Arap dilinin özellikleri üzerinde duran ve Araplar'ın şiir ve hitabetteki kabiliyetlerini ortaya koyan Cahız'ın bu konudaki en önemli eseridir. Tarihi ehemmiyeti olan çeşitli vesika ve kayıtları da ihtiva eden ve birçok defa basılan eserin en iyi neşri Abdüsselam Harun tarafından dört cilt halinde yapılmıştır.
2. Kitabü Ayi'l-Kur'an. Kur'an-ı Kerim'in Arap gramerine uygunluğundan, belagat ve icazından bahseder. 3. Risale fi'i-belağa ve'l-icaz.
B) Kelam ve Mezhepler Tarihi:
1. el- 'Osmaniyye. Şiilerin iddialarına karşı ilk üç halifeyi savunan bir eserdir. Cahız bu kitabında daha sonraki kelamcıların aksine sosyopsikolojik ve tarihi deliller kullanır.
2. Kitab fi'l-Abbdsiyye. Hilafetin Hz. Abbas'ın soyundan gelenlerin hakkı olduğunu iddia edenlerin görüşlerini konu edinir.
3. Tasvibü Alİ fL tahkimi'1-hakemeyn. Hakem yakasında Hariciler'e karşı Hz. Ali'yi savunan eser, onun bu olayda en uygun yolu takip ettiğini ispata çalışır. Eserde ayrıca her iki tarafa mensup askerler psikolojik ve sosyolojik özellikleri açısından tahlile tabi tutulur.
4. Faziletü'l-Mutezile.
5. Kitabü'r-Red ala ashabi'l-ilham. İlhamı bilgi vasıtalarından biri olarak kabul edenleri reddetmek amacıyla yazılan eser, konunun işlenişi bakımından Cahız'ın orijinal teliflerinden biridir.
6. Kitabü Halkı'l-Kur'an. Kur'an-ı Kerim'in mahlûk olduğu tezini müdafaa eder.
7. Hucecü'n -nübüvve'. Peygamberliğin ve mucizelerin lüzumuna dairdir.
8. Tafdilü sına'ati'l-kelam.
9. er-Red alen-nasara ve'l-yehud. Cahız bu reddiyesinde, Kur'an-ı Kerim'in yahudi ve hıristiyanlara dair verdiği bilgilerin yanlışlığını iddia eden hıristiyanların yönelttikleri altı soruya cevap vermektedir. Eserin temel özelliği, bu soruları cevaplandırması dolayısıyla, İslam'a dil uzatan hıristiyanların kendi dinlerinin savunulacak bir yanı olmadığını onlara göstermesidir. Bir diğer özelliği de İslamın ortaya çıkışından miladi IX. yüzyıla kadar geçen dönemde gayri müslimlerin sosyal durumları hakkında bilgi vermesidir. Cahız'ın reddiyesinin asıl metni günümüze ulaşmamıştır. Sadece Ubeydullah b. Hassan tarafından seçilmiş bazı kısımları mevcuttur. Eser Ezher Kütüphanesi ile Ahmed Teymur Paşa Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Eldeki reddiyenin büyük bir kısmı, Müberred'in el-Kamil adlı eserinin kenarında, daha sonra da J. Finkel tarafından neşredilen Selasü resa'il (Kahire 1926) içinde yer almaktadır. Finkel bu reddiyeyi "A Risala of Al-Jahiz" adıyla İngilizceye de çevirmiştir. J. Finkel'in neşri esas alınarak I. S. Allouche tarafından "Un trait de polmique Christiano-Musulmane au IX siecIe" adıyla Fransızca'ya tercüme edilen eserin tahkikli neşri Abdüsselam Harun ve Muhammed Abdullah es-serkavi tarafından yapılmış, bu neşirden Osman Cilacı tarafından Hıristiyanlığa Reddiye adıyla Türkçeye çevrilmiştir (Konya 1992).
10. Risale ila Ahmed b. Ebi Du'ad fi Kitabi'r-Red ale'l-Müşebbihe. Cahız'ın, muhaddislerin ve Şia'nın teşbih'e dair fikirlerini red için kaleme almış olduğu eserini tanıtmak ve onların Mu'tezile'ye karşı tehlike oluşturduklarını belirtmek üzere ibn Ebu Duad'a hitaben yazdığı mektup tarzında bir eserdir .
11. Risale fi beyani mezahibi'ş-Şi'a.
C) Tarih ve Siyaset.
1. Risale fi Beni Ümeyye.
2. Kitabü Cemhereti'l-müluk
3. Kitabü'l-Mülük ve'l-ümemi's-salife ve'l-bakıye.
D) Ahlak.
1. et-Tac fi ahlaki'l-mülük'. Halife Mütevekkil-Alellah'ın veziri Feth b. Hakan'a ithaf edilen, siyasetname türüne de giren bir eserdir. Eser bir girişle dört bölümden oluşur. Özellikle Emeviler ve Abbasiler'de eğlence ve müsiki ile ilgili adet ve uygulamaların, folklorik bilgilerin yer aldığı üçüncü bölüm kültür tarihi bakımından büyük değer taşır.
2. Kitübü'l-Mehasin ve'l-azdad. İnsanların iyi ve kötü davranışlarını psikolojik tahliller sonucu tenkide tabi tutan bir eserdir.
3. Risale fi'n-nübl ve't-tenebbül ve zemmi'l-kibr.
4. Risale fil -fasl ma beyne'l-adave ve'l-hased. Psikolojik davranışların tahlil edildiği edebi bir eserdir. Cahiz bu konuda Risale fi kitmani's -sır ve hıfzi'l-lisan, Risale fi zemmi ahlaki'l-küttab ve Kitabü'l-Hicab ve zemmüh adlı eserleri de kaleme almıştır.
E) Sanat ve Ticaret.
1. Kitabü't-Tebassur bit- ticare. Ziynet eşyası, mücevherat ve ıtriyat gibi değerli ticari malların yapımı, kaliteleri, alım ve satımı vb. konuları işleyen bir eserdir
2. Risale fi sınaati'1-kuvvad. Halife çocuklarına muhtelif ilim ve sanatların öğretilmesini tavsiye ettiği ve çeşitli mesleklerden on bir kişiye kendi mesleklerinin terim ve ifadeleriyle bir savaş sahnesini hikâye ettirdiği risalesidir.
3. Risale fi medhi'ttüccar ve zemmi 'ameli's-sultan. Serbest meslek sahiplerini öven, buna karşılık devlet işlerinde ve sultanın maiyetinde çalışanları yeren bir risaledir.
4. Kitabü'l-Muallimin. Çocuk terbiyesine dairdir.
5. Kitabü Gışşi's-sına'at. Çeşitli mesleklerin hilelerini anlatır.
6. Risale fi tabakati'l-muğannin. Musiki alanında şöhret bulmuş şarkıcıların isimlerini ihtiva eden bir listedir 7. Kitabü'l-Kıyan. Eserde içkili şarkılı toplantı düzenleyenler eleştirilmektedir. Ancak cariyelerin erkekler arasında örtünmeye riayet etmeden şarkı söylemelerinin sakıncalı olmadığı belirtilmekte ve İran kültüründe edebin, Grek kültüründe ise felsefenin bir bölümü sayılan müziğin meşruiyetiyle güzellik ve aşkla ilişkisi üzerinde durulmaktadır.
F) Diğer Eserleri.
1. Kitba'1-Hayevan'. Cahız'ın en önemli eseri sayılır. Zoolojinin çeşitli bölümlerine, hayvan türlerinin evrimine, iklim ve muhitin tesirine dair müellifin geniş bilgisi yanında tecrübeye de dayanan ansiklopedik mahiyette bir eserdir.
2-Kitabu'l-Buhala. Cimriliği tahlil ederek toplumdaki çeşitli sınıftan cimrileri ve özellikle Araplar'dan başka milletleri hicveder. Cemiyet hayatını inceleyen ve edebiyat tarihi için de değerli bir kaynak olan eser ilk defa G. von Vioten tarafından yayımlanmıştır.
3. Kitabü't- Terbi' ve't-tedvir. Felsefe, kozmoloji, astroloji, sihir ve müzik gibi konularda ilmi tartışmaya zemin teşkil edecek soruların yer aldığı, bilhassa eski Yunan ve İran müzisyenleriyle musiki form ve aletlerinden bahseden bir eserdir.
4. Feza'ilü'l-Etrak'. İslam âleminde Türklere dair yazılan en eski eserdir, kitabı Ramazan Şeşen Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri adıyla Türkçeye çevirmiştir. (Ankara 1967).
5. Fahrü's-südan 'ale'l-bizan. Zencilerin beyazlara karşı üstünlük iddialarını ele alır.
6. Kitabü'r-Racul ve'l- mer 'e. Erkekle kadın arasındaki farklardan bahseder.
7. Müfaharetü'l-cevari ve'l-ğılman.
8. el-Bursan vel- urcan ve'l-'umyan vel-hulan. Sakat ve hastalıklı olan meşhur kişileri konu edinir.
9. Kitabül-'Arab ve'l-meva1i Müellif bu eserinde Araplar'ın üstünlüğünü ispata çalışır.
10.Kitabü'l-Esma' ve'l-künü vel-elkab ve'l-enbaz.
11. Kitabü'z-Zer' ven-nahl ve'z-zeytün ve'l-a'nab. Bitkilere dair önemli bir eser olup zamanımıza kadar gelmemiştir.
12. Kitabü'l-Kavl fi'l-bigal. Kitabü'l-Hayevan'a ek olarak yazılmış olup katırları konu edinir.
13. Kitabü'l-Büldan. Kitabü'l-Emsar ve'aca'ibü'l-büldan adıyla da bilinen eser, Mekke. Medine, Basra ve Kufe gibi şehirlerin ahalisinden ve onların meziyetinden bahseden bir coğrafya ve folklor kitabıdır.
ŞÖHRETİ VE TESİRİ
Çirkinliği yanında nükteciliğiyle de Arap edebiyatında birçok fıkra ve hikâyeye konu olan Cahız, daha hayatta iken şöhretin zirvesine ulaşmış nadir şahsiyetlerden biridir. Çağdaşı Ebu Hiffan'a, "Cahız seni perişan etti. Onu niçin hicvetmiyorsun?" denildiğinde, "Benim aklımdan zorum mu var! Vallahi, sabahleyin aleyhimde bir risale yazsa, akşam olmadan şöhreti Çin'e ulaşır." cevabını vermiştir.
Cahız, bir beytinde ''Benden önce birçok kimse önemli mesafeler katettiyse de, önemi yok, ben yavaş yavaş yürüyerek onların hepsini geçtim'' der.
Üç büyük şahsiyete sahip olduğu için Arap milletine gıpta ettiğini söyleyen Sabit b. Kurre, çeşitli üstünlüklerini anlattığı Hz. Ömer ile Hasan-ı Basri'den sonra üçüncü kişi olarak, Müslümanların hatibi, edibi ve kelamcıların hocası saydığı Cahız'ın adını zikreder.
Daha sonraki nesiller içinde kendisini taklit eden el-Kamil müellifi Müberred, coğrafyacı İbnü'l-Fakih İbrahim b. Muhammed el-Beyhaki, meşhur edip Ebu Mansur es-Sealibi eserlerinden iktibaslarda bulunan başta Ali b.Hüseyin el-Mes'udi olmak üzere Kazvini ve Demiri gibi birçok takipçisi olap Cahız, İslam kültürünün zayıfladığı çağlarda ihmal edilmişse de, XIX. yüzyılda Avrupa'da başlayan Şarkiyat incelemeleri ve İslam dünyasındaki uyanış ile eserleri araştırılarak birçoğu yayımlanmış, bir kısmı da Batı dillerine ve Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
Cahız ve eserleri konusunda önemli çalışmalar yapılmış ve bunların bir kısmını Batı kültürüne kazandırmıştır. Bunun dışında, Cahız'ın hayatını, eserlerini ve ilmi şahsiyetini inceleyen çeşitli araştırmalar da mevcuttur."
(T.D.V.İslam Ans. 7/20-23)
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |  | |  |
17.09.2007, 18:00
|
#25 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | CEZERİ -
(xıı - xııı. yüzyıl) mekanik alanında eser veren bir islam bilgini.
İsmail b. Rezzaz Bediuzzaman Ebu'l-İzz İsmal b. er-Rezzaz el-Cezeri, Hayatı hakkında, kitabının girişindeki kısa açıklamanın dışında bilgi yoktur. 1181-1206 yılları arasında Amidde (Diyarbakır) Artuklu hanedanının himayesinde bulunduğunu söyleyen Cezeri, 1205' te tamamladığı Kitab fi-marifeti'l-hi-yeli'l-hendesiyye (el-Cami beyne'l-il mi ve'l-ameli'n- nafi fi sınati'l- hiyel) adlı ünlü eserini Emir Nasıruddin Mahmud'un isteği üzerine kaleme almıştır.
Kitap altı kısma ayrılmış olup ilk dört kısım onar, son iki kısım da beşer bölümden meydana gelmektedir. Bu kısımlar su saatleri ve kandil saatleri, ziyafetlerde kullanılan kaplar ve sürahiler, el yıkama ve kan alma için kullanılan kaplar, çeşmeler ve mekanik yollarla hareket eden (otomatik) müzik aletleri, su pompalayan makineler, muhtelif aletler üzerinedir. Kitapta her aletin şekli renkli mürekkeplerle çizilmiş ve çalışması ayrıntılı olarak izah edilmiştir: bu ayrıntılar da çeşitli renklerle gösterilmiştir. Ayrıca şekillerde Arap harfleri kullanılarak bazı parçalar işaretlenmiş ve metinde bunlara göndermeler yapılarak açıklamaların anlaşılması kolaylaştırılmıştır. Bazı nüshalarda ise bu harflerin ebced değerleri göz önüne alınmış, bazılarında da henüz açıklanamayan gizli bir harf sistemi kullanılmıştır. Metinde aletlerin genel açıklaması verildikten sonra imal sırasına göre parçaların teker teker yapımı anlatılarak bunların montaj usulü açıklanmış ve en sonra da o aletin çalışması hakkında bilgi verilmiştir. Bütün bu özelliklerin dışında kitabın bazı nüshalarında sanat tarihçilerinin ilgisini çekecek düzeyde süslemeler vardır.
Eserin bazı bölümleri ilk defa E. Wiedemann ve F. Hauser tarafından Almanca'ya çevrilerek 1908-1921 yılları arasında muhtelif dergilerde makaleler halinde. Bu çalışmadan elli yıl kadar sonra 1974'te Donald R. Hill kitabın İngilizce'ye tam tercümesini yapmış ve eseri açıklamalı notlar la birlikte tek bir cilt halinde neşretmiştir. Araştırmacılar kitabın mevcut on dört nüshasından Oxford Bodleian Kütüphanesi'nde bulunan ve 'Bodleian nüshası" olarak adlandırılan metni esas almışlardır. Daha sonra Ahmed Yusuf el-Hasan, Bodleian nüshasından başka İstanbul'da bulunan üç nüshayı esas alarak daha otantik bir metin meydana getirmiş ve bu çalışmasını söz konusu İstanbul nüshalarında görülen el-Cami beynel-ilmi vel-ameli'n- nafi fi sınaati'l-hiyel adıyla yayımlamıştır (Halep 1979).
Eserin yakın zamanlara kadar bilinmeyen iki nüshadaki çizimlerde bazı boyut tutarsızlıkları ve aletlerin yerleştirilişindeki karmaşık noktalar birer kusur gibi görünürse de metinle beraber dikkate alındığında bunun aşıldığı ve Cezeri'nin gayesine ulaştığı söylenebilir. Gerçekten kitapta anlatılan su saatlerinden biri 1976'da Dünya İslam Festivali için Londra Bilim Müzesi'nde, diğeri de 1 /2 ölçeğinde İstanbul Teknik Üniversitesi'nde yeniden yapılmış ve çalıştırılmıştır. İstanbul nüshaları, Bodleian nüshasından daha iyi olduğu için Ahmed Yusuf el-Hasan neşrinin önceki yayınlarda karanlık kalmış bazı noktalara ışık tutacağı tabiidir. Bu çalışmalarla bilim dünyasına tanıtılan Cezeri ve kitabı hakkında çeşitli yorumlar ve değerlendirmeler yapılmıştır. Ancak bunlardan önce kitabının mukaddimesinde yer alan Cezeri'nin şu görüşleri dikkate alınmalıdır: 'Benden çok evvel gelen âlimlerin kitaplarını ve onları takip edenlerin çalışmalarını gözden geçirdim... Nihayet nakillerden kurtuldum, başkalarının yaptıklarından sıyrıldım ve problemlere kendi gözümle bakabildim... Uygulamaya dönüştürülemeyen her teknik ilmin doğru ile yanlış arasında muallâkta kaldığını gördüm". kendisinin Helenistik çağdan XIII. yüzyıla kadar uzanan bir mühendislik geleneğinin İslam dünyasındaki bir devamı olduğunun bilincindedir. İslam dünyasında Musaoğulları ( BENİ MUSA) ile başlayan bu gelenek Cezeri'de zirveye ulaşmıştır. Cezeri kendi yaptığı abidevi su saatinin Pseudo-Archimedes'in yaptığı su saatine dayandığını söyler. Kitabının dördüncü kısmında çeşmeler üzerindeki çalışmaları sırasında Musaoğulları'ndan ve ayrıca Bizanslı Apollonios'un otomatik müzik aletleri üzerine yazdığı eserden de bahseder. Bu arada kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen aletleri de zikretmiştir. Cezeri esas itibariyle bir mucit değil bir mühendistir ve görevinin kendinden öncekilerin yapmış oldukları aletleri mükemmelleştirmek olduğu kanaatindedir. Bu noktadan bakıldığında eserinde teori ile pratiğin eşit ağırlıkta olduğu, hatta bazı yazarlara göre aletleri yapmak için gerekli pratik bilgi ve kuralların ağır bastığı hissedilir. Gerçekten de o. çalışmasının pratik hayatta işe yarar bilgiler türünden olduğunu özellikle belirtir.
Su ve kandil saatleri Cezeri'nin gücünü ifade eden karmaşık aletlerdir. Su terfi makineleri ekonomik yönden daha önemli olmakla beraber kitapta bunlara saatler kadar önem verilmemiştir. Metal döküm tekniğine ait bilgiler ileri bir mühendislik seviyesini ifade etmektedir. Cezeri'nin aletleri yer çekimi kuvvetiyle çalışır ve bu kuvvet düşürülen bir ağırlık, boşalan bir kaptaki şamandıra veya batan bir cisimle elde edilir. Cezeri, kullandığı makine parçalarını ve imal usullerini de en ince ayrıntılarına kadar tanımlamıştır. Büyük bir kısmı bugünkü Avrupa mühendislik terminolojisine giren makine parçaları üzerine yaptığı çalışmaların en önemlileri şunlardır: Konik yanalar, kapalı kum kutularında pirinç ve bakır döküm, tekerleklerin balansı, ahşap şablon kullanılması, aletlerin kağıttan maketlerinin yapılması, su akıtan savakların ayar edilmesi, çarpılmayı en aza indirmek için ahşabın tabakalar halinde kullanılması, gerçek anlamda emme borusunun kullanılması, suyunu belli bir zaman aralığı ile boşaltan kaplar ve daire sektörü dişliler. Bunlardan bir kısmının yüzyıllar sonra Avrupa'da adeta yeniden keşfedildiği bilinen tarihi bir gerçektir. Mesela kapalı kum kutuları ile döküm Avrupa'da 1500 yıllarında başlamıştır. Konik vanalardan ilk söz eden Leonardo da Vinci'dir. Su saatinde seviye kontrol cihazına benzer ve buhar kazanlarında kullanılacak bir aletin patenti İngiltere'de 1784 yılında alınmıştır.
Cezeri'nin makinelerinden sadece biri, su çarkı ile işleyen tulumba modern mühendisliğin gelişmesine doğrudan doğruya katkıda bulunmuştur. Bu makine, a) Çift etki ilkesinin uygulanması, b) Dönme hareketinin ileri-geri harekete çevrilmesi, c) Emme borusunun bilinen ilk kullanılışı olmasından dolayı çok önemlidir. Dolayısıyla buhar makinesinin ve emme basma tulumbanın ilk örneği sayılabilir. Söz konusu makinede akan suyun çevirdiği çark düşey düzlemde bir dişliyi, bu dişli de yatay düzlemdeki diğer bir dişliyi döndürmektedir. Yatay dişlinin çevresine yakın bir yerde düşey bir pim bulunmaktadır. Bu pime ortası yarık ve diğer ucu yine bir pimle sabitleştirilmiş bir çubuk geçirilmiş ve bu çubuğa da tulumbaların piston kolları bağlanmıştır. Yatay dişli dönünce yarık çubuk açısal bir hareket yapmakta, piston kolları da ileri geri gidip gelerek tulumbaları çalıştırmaktadır.
Cezeri'nin kitabı, 1990 yılında Kültür Bakanlığı tarafından mikrofilm usulüyle basılmış ancak hala tercüme edilmemiştir.
(T.D.V. İslam Ans. 7 / 505-506)
Cezeri, bir robot yaparak Artuklu hükümdarı Mahmud bin Mehmed'e takdim etti. Robot, otomatik olarak hareket ediyor ve kendi kendine bazı hareketler yapıyordu. Bunu gören Sultan hayretler içinde kaldı ve takdirlerini belirterek, emeğinin karşılığını göreceğini söyleyerek yaptıklarını ve buluşlarını bir kitap halinde yazmasını emretti. Cezeri bu emir üzerine, kendisini ilim dünyasında meşhur eden Kitab-ül-Cami Beyn-el-İlmi vel-Amel-in-Nafi fi Sınaat-il-Hiyel kitabını yazdı.
Cezeri, eserde yer alan bütün şekilleri bizzat çizmiş, renklendirmiş ve yaldızlamıştır. Eseri incelendiğinde, yaptığı makineler, kendi kendine öten tavus kuşları, otomatik saatler, robot filler, ele su döken robot insanlar, Cezeri'nin ne büyük bir su mühendisi olduğunu ortaya koymaktadır.
Cezeri'nin saatleri çalıştırma sistemi, genelde aynı mil üzerindeki bir göstergeyle üstünden, ucuna ağırlık asılı bir kayış geçen kasnak biçiminde idi. Ağırlığın düşüş hızı, yüzen bir cisimle kontrol edilmektedir. Yüzen cisim, kayışın öbür ucuna bağlanmakta ve içinde bulunduğu kap, ağır ağır boşaltılmaktadır. Bazı zamanlarda, devrilebilen bir kova otomatik olarak dolmakta ve devrilince bir mandalı iterek, dişlinin bir diş ilerlemesini sağlamaktadır. Yaptığı makineler, mandal dişli, palanga ve kaldıraçlardan meydana gelmektedir. Bu sisteminde görüldüğü gibi günümüzde motorlu araçlarda kullanılan krank milini ilk defa Cezeri kullanmıştır.
Cezeri, kitabında on değişik saatin nasıl yapıldığını anlatmaktadır. Bunlardan birisi tavuskuşu saatidir. Saatin cephesi 420 cm yüksekliğindedir ve üç diş içerisinde anne, baba ve yavru tavuskuşları vardır. Her yarım saatte bir, sabit seviyeli bir kaptan akan su, eksantrik yataklanmış kayık şeklindeki kaba dolmakta, kap dolunca, devrilmekte, akan su bir çarkı döndürerek alttaki tavuskuşu da dönmekte, yavrular kavga etmekte, üstteki anne tavuskuşu ise 180° geri dönerek eski yerine gelmekte, kap tekrar dolmaya başlayınca kabın içerisindeki şamandıra yükselerek, anne tavuskuşunu yavaş yavaş döndürerek gagası ile dakikaları göstermesini sağlamaktadır. Bu olay her yarım saatte bir tekrarlanmakta ve cephedeki on deliğin yarısı açılarak yarım saatin geçtiği gösterilmektedir. Bu saat 1/2 ölçeğinde İstanbul Teknik Üniversitesinde yapılmış ve çalıştırılmıştır.
Fil saati adını verdiği aletinin tertibatı daha karışıktır. Burada da benzer tertibatı ile yarım saatte bir ejderhanın ağzına bir top düşmekte, filin üzerinde oturan adam kazma ile file vurmakta, elindeki sopa ile de saati göstermektedir. Benzer tertibat balıklı adam diye isimlendirilen robotta da yapılmıştır. Robot, elinde tuttuğu balıkla bardağı karşısındakine sunmaktadır. Hacamat yani kan aldırırken alınan kanın miktarını ölçmek için kullanılan alette ise, şamandıralar yardımıyla alınan kanın miktarı ölçülmekte, üst taraftaki sekreter, elindeki çubukla kanın hacmini göstermektedir. Bütün bunlar Cezeri'nin ilim tarihindeki yerini, batılılardan çok önceleri ilmin doğuda ne kadar geliştiğini ve batıyı aydınlattığını göstermektedir.
Cezeri'nin kitabı 20. asrın başından itibaren batıda büyük alaka gördü. Bilhassa Prof. Wiedmann bu eseri inceleyerek Almanca'ya çevirmiştir. Prof. Wiedmann; "On dokuzuncu asra kadar yazılan teknik eserler arasında, astronomiye ait olanlar hesaba katılmazsa, Cezeri'nin bu eseri en önemli ve en yüksek seviyede olanıdır." demektedir.
Cezeri'nin kitabının İngilizce tercümesine bir önsöz yazan meşhur bilim tarihçisi Prof. White Jr. önsözün bir yerinde; "Batılı bilginler konik sübabların ilk defa Leonardo'nun çizimlerinde görüldüğünü öğretirler. Halbuki Cezeri'nin resimlerinde de bunlar gözükmektedir. Bunun gibi segmant dişlileri de, ilk defa açıkça Cezeri'nin eserlerinde görülmektedir. Batıda ise bunlar, Giovanni Dondi'nin 1364 senesinde bitirdiği astronomik saat ile 1501 senesinde büyük fen mühendisi Francescio Giorgio'nun eserlerinde ortaya çıkmış ve genel Avrupa dizayn literatürüne girmiştir." Demekte ve bir çok tertibatın Leonardo ve diğerlerinden çok önce Cezeri tarafından yapıldığı açıklanmaktadır.
(Yeni Rehber Ansiklopedisi; 4/345-347 )
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |
17.09.2007, 18:01
|
#26 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.966 Tesekkür Etti: 19
50 Kunu Icin 79 Tesekkür Aldı
| |