 | Şiirlerle Menkıbeler Zinciri (A.Uyan'dan) |  |
01.01.2008, 15:48
|
#1 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | Şiirlerle Menkıbeler Zinciri (A.Uyan'dan) TOPRAKTAN YARATILDI Yer yüzünde "İlk insan" ve hem de "İlk Nebî"dir. Ülül'azm peygamber ve Resûllerin ilkidir. Hiç bir şey yaratmadan âlemde Hak teâlâ, "Habîbinin nûru"nu halk eyledi evvelâ. Ve hadîs-i kudsîde, verdi ki şöyle haber: (Hiç bir şey yaratmazdım, sen olmasaydın eğer.) Âdem aleyhisselâm yaratılmadan önce, Yer yüzünde "cinnîler" yaşıyordu sâdece. Sonra, aralarında çıkınca kin ve haset, Kavga-cidâl yaptılar, "kan döküldü" nihâyet. Hak teâlâ o zaman, gökteki meleklerden, Müteşekkil bir ordu gönderdi yer'e hemen. Onların başına da, "İblîs"i kıldı serdâr. Zîrâ henüz Allah’a olmamıştı isyânkâr. Adı, "Azâzil" olup, hepsinden âlim idi. O ordunun başında, göklerden yere indi. Cinleri, yer yüzünden adalara, dağlara, Sürerek, kendileri yerleşti oralara. Böylece, meleklerin bir kısmı yer yüzüne, Yerleşip, emîrleri "Azâzil" oldu yine. Hem göklerin, hem yerin oldu idârecisi. Cennet hazînesinin, hem o idi bekçisi. O, bâzan yer yüzünde, bâzı kere göklerde, İbâdet ediyordu istediği her yerde. "Kırk bin" sene yapmıştı, Cennetlerde bekçilik. Yaptı "****en bin" yıl da, meleklere emîrlik. Onlara, "otuz bin" yıl, yaptı vâz-ü nasîhat. Arş-ı âlâ altında, "on bin" yıl yaptı tâat. Allah,"Âdem Nebî"yi yaratmak dileyince, Ve bundan, melekleri haberdâr eyleyince, Dediler ki: (Yâ Rabbî, sana hamd ediyoruz. Ve seni tesbîh edip, her an zikrediyoruz. Yerde fesat çıkarıp ve kan dökecek olan, Kimseleri, ne için yaratacaksın el'an?) Hak teâlâ buyurdu: (Ey benim meleklerim! Sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim. Siz, yalnız bakarsınız onların işlerine. Bense, nazar ederim kalb ve niyetlerine. Siz, mâsum olsanız da günâhtan her ne kadar, Onlar, günâh işleyip, sonra pişmân olurlar. Sizin bu hâlinizi sevsem dahî bir nice, "Affı"da çok severim, kulum tövbe edince. Bana yaklaşanlara, daha çok yaklaşırım. Benden uzaklaşanı, bana yaklaştırırım. Ben, zelîl olanları, ederim tekrâr azîz. Benim bildiklerimi, bilmezsiniz aslâ siz.) Gerçi bunu sormakta, meleklerin niyeti, Sâdece öğrenmekti o işteki hikmeti. Yine de, "Bu suâli, niçin sorduk?" diyerek, İstiğfâr eylediler, O'na boyun bükerek. Dediler ki: (Yâ Rabbî, seni tenzîh ederiz. Senin öğrettiğinden gayri şey bilmeyiz biz. Ey Rabbimiz, muhakkak, sen her şeyi bilensin. Ve her bir yaptığının, hikmeti vardır senin.) Melekler, aczlerini böyle edip îtirâf, Kürsî'yi, "yedi sene", ettiler her gün tavâf.
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:49
|
#2 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | İBLÎS SECDE ETMEDİ
Vaktâ ki rûh bedene, girer girmez, o sâat,
"Dimâğ"a te'sîr edip, önce o buldu hayât.
Yayıldı daha sonra, el, kol ve bacağına.
Her nereye gittiyse, kavuştu o yer cana.
"Göz"üne ulaşıp da, etrâfını görünce,
Arş-ı âlâya baktı, her şeyden daha önce.
"Lâ ilâhe illâllah, Muhammed Resûlullah".
Yazısını görünce, merak etti o nâgâh.
Ve sordu ki: (Muhammed, kim ola ki ilâhî!
İsmin ile yan yana yazmışsın o'nu dahî?)
Buyurdu: (Evlâdından, biridir ki yâ Âdem!
Yaratmadım bir kişi, O'ndan daha mükerrem.)
Henüz ayaklarına gelmemişti ki rûhu,
Doğrularak, ayağa kalkmayı etti arzû.
Bu yüzden Hak teâlâ buyurdu ki Kur'ânda:
(İnsan, çok aceleci halk oldu zamânında.)
Ve vermemiş idi ki, rûhunu bedenine,
Şöyle fermân buyurdu, cümle meleklerine:
(Ey melekler, çamurdan, insan halk edeceğim.
Önce cansız bir kalıp, sonra rûh vereceğim.
Ne zaman ki rûhunu verirsem bedenine,
Siz secdeye kapanın, hürmet için kendine.)
Vaktâ ki rûh verilip, kalktı "Âdem Peygamber",
Secdeye kapandılar, o'na cümle melekler.
Habîbullahın "Nûr"u, alnında parlıyordu.
O yüzden meleklere, bu secde emrolundu.
Tek bir kişi var idi lâkin secde etmeyen.
O da, "İblîs" idi ki, tard oldu ebediyyen.
Melekler, "Beşyüz sene" kalarak o secdede,
Kalkınca gördüler ki, sırf etmemiş o secde.
Emre uyduklarından, hamd ettiler Allah’a.
Secdeye kapandılar, şükür için bir daha.
Yaptığı içindir ki melekler iki secde,
Beş vakit namâzda da, emr oldu bu şekilde.
Onların arasında, "İblîs" idi ki bir tek,
Emri dinlememişti, bir an kibirlenerek.
Şöyle suâl eyledi, o'na Rabbil-âlemîn:
(Ey mel'ûn, sen ne için secdeye eğilmedin?)
Cevâbında dedi ki: (Hayırlıyım ben o'ndan.
Beni "Nâr"dan yarattın, o'nu ise "Çamur"dan.)
O, gurûr ve kibrinden secde etmedi diye,
Dûçâr oldu mâlesef, gadab-ı ilâhîye.
Allah’ın bir emrini, icrâ etmediğinden,
Lâ'netlenip kovuldu, huzûr-u ilâhîden.
İblîs, Hak teâlâya eyledi ki şöyle arz:
(Kıyâmet gününe dek, mühlet ver bana biraz.)
Hak teâlâ verince bu mühleti İblîs'e,
O zaman da Allah’a, dedi ki: (Öyle ise,
Kullarının yoluna gidip oturacağım.
Onlara, dört cihetten musallat olacağım.
Onlara şirin, güzel, gösterip harâmları,
Her an saptıracağım, doğru yoldan onları.
Emirlerine uyan, hâlis kulların hâriç,
Elimizden kurtulan, bir kimse bulunmaz hiç.)
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:50
|
#3 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | RESÛLULLAHIN ŞEFÂATİ
"Âdem aleyhisselâm", zelle'si sebebiyle,
Ağladı üçyüz sene, affolmak gâyesiyle.
Dedi ki: (Yâ ilâhî, evlâdımın içinden,
Öyle bir peygamberi yaratacaktın ki sen,
Şâyet sâdır olursa, benden bir küçük zelle,
Affedecektin beni, O'nun şefâatiyle.
Yâ ilâhî, işte o evlâdım hâtırına,
Affeyle bu babayı, bağışla beni O'na.)
Hak teâlâ buyurdu: (Nasıl bildin sen O'nu?)
Dedi ki: (Yâ ilâhî, yarattın ben kulunu.
Gözümü açar açmaz, baktım, Arş kenarında,
Yazılmış O'nun ismi, seninkinin yanında.
İsmin ile yan yana yazdığından ismini,
Anladım tâ o günden, O'nu çok sevdiğini.)
Hak teâlâ buyurdu: (O'nu yaratmasaydım,
Seni ve kâinâttan hiç bir şey yaratmazdım.
Şefâatçı olarak, O'nu gösterdiğinden,
Habîbim hürmetine, bağışladım seni ben.)
Sonra da Hak teâlâ, Kâbe büyüklüğünde,
Bir "Yâkut"u gönderdi yer yüzüne o günde.
O Cennet yâkutunu, şimdiki "Beytullah"ın,
Mahalline koydular, emri ile Allah’ın.
Sonra da buyurdu ki: (Arş altında yâ Âdem!
"Beytül mâmur" adıyla, vardır benim bir hânem.
Gökteki o beytimin yerine, bu dünyâya,
Bir binâ kurulmuştur, var şimdi sen oraya.
Nasıl tavâf ederse o hâneyi melekler,
Sen dahî tavâf eyle bu evi çok kereler.
Yâ Âdem, sen o evde namâz kıl ve an beni.
Ben de kabûl edeyim, duâ ile tövbeni.)
"Âdem Nebî", uyarak Rabbinin bu emrine,
O evi tavâf için, geldi Mekke şehrine.
"Hazret-i Havvâ" dahî, Cidde'den ayrılarak,
Hazret-i Âdem ile buluştu ilk olarak.
İkisi, uzun yıllar ayrı yaşamışlardı.
Ve firâk ateşiyle, yanıp yakılmışlardı.
Âdem Nebî, Havvâ’yı ilk defâ gördüğünde,
Rengi değiştiğinden, tanımadı ilk günde,
Cibrîl tanıştırınca, Âdem ile Havvâ'yı,
Sevince gark oldular hemen bundan dolayı.
Oradan berâberce, Minâ'ya yürüdüler.
Daha sonra, birlikte, Hindistân'a gittiler.
Hindistân beldesinde yaşarken Âdem Nebî,
Oradan yürüyerek, kırk defâ Hacca geldi.
Huzûr ve rahâtlıkla, yaşadılar çok yıllar.
Başka bir sıkıntıya, olmadılar giriftâr.
O seneler içinde, hem Havvâ vâlidemiz,
Yirmi doğum yaptı ve her biri oldu "ikiz".
Onlardan biri "erkek", diğeri "kız" olmuştu,
Tek olarak sâdece "Hazret-i Şît" doğmuştu.
Allah’ın sevgilisi, o "Resûl-i Kibriyâ",
Şît'in evlâtlarından, teşrîf etti dünyâya.
Âdem aleyhisselâm vefât edince, yine,
Gökten gelen Beytullah, çekildi gök yüzüne.
Evlâdı, bulup sonra önceki temelleri,
Taşlar ile çamurdan, yaptılar ilk "Kâbe"yi.
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:52
|
#4 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | ALLAH'IN HEDİYESİ
Ne zaman ki Hâbil'i, Kâbil öldürdüğünde,
Çok üzüldü babası, gelip de gördüğünde.
Tesellî etmek için, Rabbimiz Onu bizzât,
Sonradan kendisine, ihsân etti bir evlât.
"Allah’ın hediyesi", olan bu evlâdını,
Çok sevip, bu mânâda, "Şît" koymuştu adını.
Hem bütün çocukları, biri kız, biri erkek,
Hep "ikiz" doğuyorken, bu geldi dünyâya tek.
Habîbullahın "Nûr"u, kendi alnından, buna,
Geçince, muhabbeti çok oldu bu oğluna.
Diğer evlâtlarından, Onu üstün ve azîz,
Tutarak, Onu yaptı onlara hâkim, reîs.
Bilcümle ilimleri ve ilâhî sırları,
Ona, bizzât kendisi öğretti ayrı ayrı.
Vaktâ ki Âdem Nebî, göç etti bu dünyâdan.
"Şît"i peygamber yaptı Hak teâlâ o zaman.
Ve Ona, "elli suhuf" gönderdi ki, içinde,
Çok ilimler var idi, emirler hâricinde.
Meselâ fizik, kimyâ, matematik ve hattâ,
Bilgiler mevcûd idi çok çeşitli san'atta.
"Şît peygamber", ekserî Şam'da oturuyordu.
İnsanları îmâna, hakka çağırıyordu.
Geçirdi bu dünyâda, "dokuzyüz" senesini.
Bin tâne şehir kurup, îmâr etti hepsini.
Çocuk ve torunları, seâdetli bir hayât,
Yaşayıp, ederlerdi çok ibâdet ve tâat.
Yoktu aralarında, kin, haset ve düşmanlık.
Müreffehti herbiri, hiç yoktu perîşânlık.
"Emr-i mâruf" yapardı, her kişi diğerine,
Allah’ın emirleri, hep gelirdi yerine.
Onları doğru yoldan çıkarmak için, her an,
Uğraşıp, her hîleyi denerdi lâ'in şeytân.
Lâkin yine muvaffak olamıyordu aslâ.
Emr-i mâruf yapardı, çünkü onlar ihlâsla.
Kâbil'in evlâdıyse, bunların hâricinde,
Yaşarlardı küfür ve bir sapıklık içinde.
Allah’ın emri ile, "Şît Nebî" en nihâyet,
Gidip o azgınları, îmâna etti dâvet.
Lâkin küfürlerinde edince inât, ısrâr,
Üstlerine yürüyüp, onlarla savaştılar.
Hattâ kılıç kullandı, "Şît Nebî" o gazâda.
O'dur peygamberlerden, ilk kılıç kullanan da.
Sonradan babasıyle birleşerek hem dahî,
Taş ve balçık kullanıp, binâ etti "Kâbe"yi.
Resûlullahın "Nûr"u, Onda idi emânet.
Alnında, "yıldız" gibi parlıyordu be gâyet.
Âdem aleyhisselâm, hayâtının sonuna,
Gelince, "Şît Nebî"yi, çağırdı huzûruna.
Buyurdu ki: (Ey oğlum, alnında parlıyan nûr,
Son peygamber Muhammed Mustafâ’nın nûrudur.
Onu, temiz ve afîf hanımlara teslîm et.
Sen dahî evlâdına, böyle eyle vasiyyet.)
Hepsi, babalarının tutup vasiyyetini,
Çok iyi korudular, bu "Nûr" emânetini.
Hep mü'min alınlardan geçerek o "Nûr" yine,
Ulaştı en nihâyet, hakîkî sâhibine.
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:53
|
#5 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | İLK KİTAP YAZAN
Şît aleyhisselâmın, torunlarından idi.
Ona, Hak teâlâdan "otuz sahîfe" indi.
O idi kalem ile, ilk defâ "kitap" yazan.
O idi "terziliği", dünyâda önce yapan.
Adı "Ahnuh" ise de, "İdrîs" geçer Kur'ânda.
Çok kitap okuması, sebep oldu buna da.
Uzun boylu, nûr yüzlü ve iri kemikliydi.
Gözleri güzel olup, doğuştan sürmeliydi.
Gür sakallı ve zarîf, ahlâkı güzeldi pek.
Ve ağır konuşurdu, acele etmiyerek.
Ekserî sükût eder, lüzûmunda söylerdi.
Yürürken öne bakar, çok tefekkür ederdi.
Peygamber olmadan da, yapardı çok ibâdet.
Lâkin kendi kavminin, bozuktu hâli gâyet.
"Âdem" ve "Şît" Nebî'nin gösterdikleri yoldan,
Ayrılıp, her günâhı yaparlardı korkmadan.
Büsbütün dalmışlardı, oyun ve eğlenceye.
Hiç lüzûm görmezlerdi, ibâdet eylemeye.
Ve lâkin Hak teâlâ, bütün bunlara rağmen,
Onları, azâbiyle helâk etmedi hemen.
İçlerinden "İdrîs"e, Cibrîl'i göndererek,
Bildirdi doğru yolu, "Suhûf"lar indirerek.
Peygamber olur olmaz, "İdrîs Nebî", kavmini,
Toplayıp, teblîğ etti dînin emirlerini.
Buyurdu ki: (Ey kavmim, mâbud, Allahtır ancak.
Ve sâdece O vardır ibâdet olunacak.
O'nun emirlerine yapışın ki şimdiden,
Yârın kurtulasınız, Cehennem ateşinden.
Dünyâ muhabbetini, sokmayın kalbinize.
Zîrâ o, sebep olur azâba girmenize.)
Kendisi çok ibâdet ederdi bizâtihî.
Ve her gün okuyordu, "onikibin" tesbîhi.
Çoktu hem ünsiyyeti, bâzı melekler ile.
Bilirdi bir çoğunun isimlerini bile.
Melekler, gurup gurup yanına gelirlerdi.
O'nun ile oturur, hasbihâl ederlerdi.
Hattâ vazîfeleri, işleri her ne ise,
Gelir ve söylerlerdi, hep "hazret-i İdrîs"e.
O, çok gösterdiyse de, "hârika" ve "mûcizât",
Yine de îmân eden az oldu o'na fakat.
O da yanına alıp, inanan mü'minleri,
Sonunda "hicret" edip, terk eyledi o yeri.
Nil nehri kenarına gelince, eyleştiler.
Burasını beğenip, o yere yerleştiler.
"Yetmiş iki" ayrı dil vardı kavmin içinde.
İdrîs Nebî, bunların bilirdi hepsini de.
Yüz ayrı şehir kurup, yaptı çok "harp âlet"i.
Cihâd edip her yere, yaydı ilmi, hikmeti.
Hak teâlâ izniyle, "fen, tıp" ve "matematik",
Üstünde, insanlara bilgiyi o verdi ilk.
"Yıldız" ve "gezenler" hakkında da o yine,
Enteresan bilgiler verir idi kavmine.
Yâni "astronomi" üzerinde çok derin,
Mâlûmâtı var idi, hem İdrîs Peygamberin.
O, fen ilimlerini, çok iyi biliyordu.
Bunları, Hak teâlâ o'na bildiriyordu.
Zîrâ insanoğlunun, çok olsa da zekâsı,
Yine zordu o günde, bunlara ulaşması
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:54
|
#6 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | KUNDAKTA KONUŞTU
İdrîs aleyhisselâm, göke çıktıktan sonra,
İnsanlar yoldan çıkıp, tapındılar putlara.
Hak teâlâ bu kavme, gönderdi "Nûh Nebî"yi.
O gelip, insanları "hak yol"a dâvet etti.
Babası, çok asîl bir zâttı "Lâmek" adında.
Resûlullahın "Nûr"u parlıyordu alnında.
Annesi de "Kaynuş" nâm bir hanımdı, pek afîf.
Nûh Nebî, bu hanımdan dünyâya etti teşrîf.
Lâkin "Dermesil" adlı, var idi ki bir sultân,
Îmânı olanlara, vermezdi aslâ emân.
Zâlim ve kâfir olup, tapıyordu putlara.
Sebepsiz zulmederdi, îmânı olanlara.
Vaktâ ki "Nûh Nebî"ye, hâmil oldu annesi,
Başladı bu husûsta, korku ve endîşesi.
Oğluna gelir diye, ondan zarar ve âfet,
"Gizli doğum" yapmayı düşündü en nihâyet.
Doğum vakti gelince, çıkarak hânesinden,
Gitti bir "mağara"ya, kimseye görünmeden.
Gizlice mağaraya gelip oldu mülâki.
Doğum, bu ıssız yerde, yalnızken oldu vâki.
Sonra bu yavrusunu, bırakıp mağaraya.
Dönerken, hüzünlenip, başladı ağlamaya.
İçli gözyaşlarıyla, "Vâh oğlum!" diyerekten,
Ağlarken, konuşmaya başladı oğlu birden.
Dedi ki: (Anneciğim, hiç üzülme, râhat et.
Beni yoktan yaratan, hıfz eder yine elbet.)
Bir miktâr ferâhladı, o bunu işitince.
Velâkin muhabbeti fazlalaştı iyice.
Yavrusunu bırakıp ıssız bir mağaraya,
ayrılmak, ne de büyük acıydı bir anaya.
Lâkin selâmetini düşünerek oğlunun,
Buna "sabır" gösterip, takdîre eğdi boyun.
O'nu, Hak teâlâya emânet eyliyerek,
Ayrılıp gitti eve, gözyaşları dökerek.
O günden sonra "kırk gün" geçmişti ki aradan,
Melekler, o'nu gelip, aldılar mağaradan.
Getirip, annesine verdiler sağ ve sâlim.
Çok sevinip dedi ki: (Çok şükür sana Rabbim.)
Annesinin yanında büyüdü tamâmiyle.
O, "hazret-i Âdem"e benzerdi her hâliyle.
Gençliğinde, "çobanlık" yapmış idi bir miktâr.
Biraz da "ticâret"le olmuştu alâkadar.
Kavmi ise, tamâmen çıkmıştı doğru yoldan.
Büsbütün gâfildiler, Allahü teâlâdan.
Zulüm ve ahlâksızlık, fitne, fesat, zorbalık,
"Küfür" karanlığıyla, kararmıştı ortalık.
Kendi elleri ile, taşlardan "put" yaparak,
İbâdet ederlerdi, o'na "ilâh" olarak.
Vaktâ ki "Nûh peygamber", yaşı tam oldu elli,
Gönderdi kendisine, Rabbimiz Cebrâil'i.
Cebrâil, bu emirle geldi Nûh'un yanına.
O, selâmını alıp, "kimsiniz?" dedi o'na,
Cevâbında dedi ki: (Ey Nûh, ben Cebrâil'im.
Allahü teâlâdan, sana selâm getirdim.
Seni, peygamber yaptı kavmine cenâb-ı Hak.
Dermesil ve kavmine, git peygamber olarak.
Allah’ın birliğine, onları eyle dâvet.
Puta değil, Allah’a eylesinler ibâde
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:55
|
#7 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | ONA İNANMADILAR
"Nûh nebî"yi, peygamber edince cenâb-ı Hak,
Tamâmen yoldan çıkıp, azmış idi cümle halk.
İçki, kumar ve zinâ, zulüm, hîle, haksızlık,
Sarmış idi her yanı, fecî bir ahlâksızlık.
Nûh Nebî, önceleri "gizliliğe" riâyet,
Ederek, insanları eyledi Hakka dâvet.
Yılmadan, gece gündüz gayret sarf ettiyse de,
İnanan olmamıştı kendisine yine de.
Zîrâ o ahlâksızlar, o'na inansalardı,
"Nefsî arzûları"nı yapamıyacaklardı.
Bayramları vardı ki, onların senede bir,
O gün toplanırlardı, kadın erkek, genç ve pîr.
Putlarının önünde, binlerce "kurbân" kesip,
İbâdet ederlerdi, onlara secde edip.
Sonra içki içerek, çalıp oynuyorlardı.
Türlü ahlâksızlık ve zinâ yapıyorlardı.
Nûh aleyhisselâm da, gitti bayram yerine.
(Bana yardım et) diye, duâ etti Rabbine.
Yüksek bir yere çıkıp, seslendi ki: (Ey kavmim!
Beni, peygamber yapıp, gönderdi size Rabbim.
Allah’ın birliğine ederim sizi dâvet.
Hakîkî mâbûd O'dur, O'na yapın ibâdet.
Bu putlar, gerçek mâbûd değildir tapılacak.
Sâdece Allah vardır, ibâdet yapılacak.)
O böyle söyleyince, o putlar, birdenbire,
Oldukları yerlerden, devrilip düştü yere.
Hükümdâr "Dermesil" de, duydu ve gördü bunu.
Sordu adamlarına, o'nun kim olduğunu.
Dediler: (Ey hükümdâr, o, bizim kavmimizden,
İse de, son zamanlar ayrıldı fikrimizden.
Önce, "aklı başında" kişiyken gâyet iyi,
Sonradan ne olduysa, aklını etti zâyi.
"Peygamber" olduğunu, başladı iddiâya.
Onu bildirmek için, şimdi gelmiş buraya.
Yâni o, bir "deli"dir, tutulmuş bu illete.
Bu yüzden böyle şeyler söylüyor bu millete.)
Dermesil sordu yine: (Peki o, ne söylüyor?)
Dediler ki: (Dînine, bizi dâvet ediyor.
Diyor ki: "Allah birdir, O'na edin ibâdet".
Bizi, inandırmaya ediyor şimdi gayret.)
"Dermesil" çok kızarak, dedi ki: (Öyle ise,
Yakalayıp getirin o şahsı önümüze.)
Adamları, bir anda o'nu yakalıyarak,
Dermesil'in önüne getirdiler çabucak.
Dedi: (Sen kimsin böyle, sana yazıklar olsun.
Bizi, putlarımızdan ayırmak istiyorsun.)
Buyurdu: (Adım Nûh'tur, Allah’ın Resûlüyüm.
Tek Allah’a îmâna, sizi çağırıyorum.
Taptığınız o putlar, değildir mâbûd-u hak.
Sâdece Allah vardır, ibâdete müstehak.)
O dedi: ("Deli" isen, tedâvi ettirelim.
Yok eğer "fakîr" isen, sana yardım edelim.)
Buyurdu: (Ne deliyim, ne de fakîr bir kimse.
Allah’ın emri ile, peygamber geldim size.
İstediğim, sâdece şudur ki benim yalnız:
Allah’a îmân edip, O'na kulluk yapınız.)
Dedi ki: (Bugün bayram olmasa idi şâyet,
Seni, pek şiddetlice, öldürecektim elbet.)
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:56
|
#8 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | DÜNYÂYI SU KAPLADI
Vaktâ ki tamâmlandı, Nûh Nebî'nin gemisi,
Yakınlaştı iyice, o azâbın gelmesi.
Nûh peygamber, kavmine dedi ki son olarak:
(Beni, size "peygamber" gönderdi cenâb-ı Hak.
Size, bunca senedir ettimse de nasîhat,
Dinlemeyip, istihzâ eylediniz siz fakat.
Ben nasîhat ettikçe, siz hep inât ettiniz.
Üstelik çok cefâ ve eziyyet eylediniz.
İşte bu yüzdendir ki, yakında Hak teâlâ,
Sizin üzerinize, gönderecek bir belâ.
Bâri şimdi inanıp, bırakın bu inâdı.
Yoksa, azâb etmektir Hakk'ın size murâdı.
O azâb "tûfân"dır ki, dünyâ, su'yla dolacak.
Îmâna gelmiyenler, o su'da boğulacak.
Bu belâdan kurtulmak isteyen varsa her kim,
Acele îmân etsin, "son sözüm"dür bu benim.)
Dediler: (Yüz yıllardır, bu lâfı dinliyoruz.
Gelsin ne gelecekse, sana inanmıyoruz.)
Va'd olunan "Azâb"ın, gelmişti vakti zâten.
Tûfan alâmetleri, görüldü çok geçmeden.
Su, yerde yavaş yavaş, başladı yükselmeye.
Ve başladı mü'minler o gemiye binmeye.
"Nûh Nebî", bir kez daha kavmin hükümdârını,
Çağırtıp, kendisine yaptı son ihtârını.
Yanına geldiğinde, buyurdu ki: (İşte bak!
Bahsettiğim tûfânı, gönderdi cenâb-ı Hak.
Haydi, îmân edin de, kurtulun bu belâdan.
Zîrâ kâfir olana, necât yok aslâ bundan.)
Kral ve o müşrikler, yine inkâr ettiler.
Ve bunu, normal yağan bir "yağmur" zannettiler.
Müslümânlar, gemiye binince en nihâyet,
Tûfânın şiddeti de, fazlalaştı be gâyet.
Oğlu "Ken'ân", kenarda dururdu zevcesiyle.
Îkâz etti o'nu da, babalık şefkatiyle:
(Ey evlâdım, haydi gel, bizimle bin gemiye.
Kurtuluş yoktur bu gün, mü'minlerden gayriye.)
Babası, ettiyse de son defâ o'nu îkâz,
Lâkin o, inâdından yine etti îtirâz.
Dedi: (Su yükselirse, çıkarım şu dağlara.
Nasıl olsa bu sular, çıkmaz tâ oralara.)
O böyle konuşurken, "lâubâli" olarak,
Büyük bir dalga gelip, eyledi onu helâk.
Hak teâlâ emriyle, yağmurlar yağdı gökten.
Yer yer sular kaynadı, toprağın her yerinden.
Suların seviyesi, yükseldi ki o kadar,
Kayboldu su içinde, en yüksek büyük dağlar.
Kırk gündüz ve kırk gece, devâm etti bu tûfân.
Kâfirler hep öldüler, kalmadı ehl-i tuğyân.
Nûh Nebî'nin gemisi, "altı ay" müddet ile,
Dalgalar arasında, yüzdü hep selâmetle.
Hak teâlâ emriyle, kesilince yağmurlar,
Alçalmaya başladı, yavaş yavaş o sular.
Seviye alçaldıkça, gemi de iniyordu.
Yüksek dağlar, gemiyi, kendine bekliyordu.
"Cûdi dağı", tevâzu eyleyip, etti duâ.
İndirdi Hak teâlâ, onu bu küçük dağa
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:57
|
#9 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | PUTLAR İLÂH OLAMAZ
Kuvvetlendirmek için, Nûh nebî'nin dînini,
Gönderdi Âd kavmine, Allah bu Nebîsini.
"Hûd"un lügat mânâsı, yumuşaklık demektir.
Sâkinlik, sulh ve sükûn mânâsına da gelir.
"Hûd Nebî", Âd kavminin yaşadığı yer olan,
Ahkaf denen bölgede, yaşadı uzun zaman.
Ve babası Abdullah, görmüştü ki bir rüyâ,
Sırtından "nûr şûlesi", yükseliyor havaya.
Sonra da, kendisine denildi ki gâibden:
(Ey Abdullah, haydi kalk, amca kızınla evlen!)
Uyanıp, amcasına gidiverdi aynı gün.
Kızını istedi ve evlenip yaptı düğün.
Bu iki mümtâz şahsın, evlenmeleri ile,
Dünyâ nûra kavuştu, nihâyet "Hûd Nebî"yle.
Hâmile olduğunda, annesi bu oğluna,
Canlı cansız her nesne, müjdeler verdi ona.
O sabah kalktığında, yeşermişti ağaçlar.
Her yere, birden bire, gelmişti sanki bahar.
Ağaçlarda, her çeşit meyveler oldu hâsıl.
O diyâr, bir bolluğa kavuşmuştu velhâsıl.
O gece, Âd kavminden herkes duydu şu sesi:
(Ey insanlar, yakındır Hûd'un teşrîf etmesi.
Ona îmân etmekte, tereddüt etmeyiniz.
Helâke uğrarsınız aksi hâlde hepiniz.)
Nihâyet tamâm oldu hâmilelik müddeti.
Ve bir cumâ gecesi, dünyâya teşrîf etti.
O beldede yaşıyan insanları, âniden,
Korku ile karışık, titreme aldı birden.
Önce anlamadılar bunun ne olduğunu.
Sonra, "Hûd peygamber"in, duydular doğduğunu.
Hemen birbirlerine verdiler ki bir haber:
(Büyüyünce, bu olur herhâlde bir Peygamber.
Zîrâ onun halleri, çok farklı her insandan.
Dikkatli olmalıyız, ona karşı her zaman.)
Onun, ana rahmine düştüğü günden beri,
Görülürdü her zaman fevkalâde halleri.
Herkesten farklı idi yine çocukluğunda.
Seçkin insanlardı hep, nesebi ve soyu da.
Devrin insanlarının, en güzel yüzlüsüydü.
Akıl bakımından da, yine en üstünüydü.
Namâz kılıyordu ki, bir gün kendi kendine,
Annesi, merak ile sordu ki: (Oğlum bu ne?
Sen bu ibâdetini, kim için yapıyorsun?
Kime kulluk ediyor, kime yalvarıyorsun?)
Dedi ki: (Seni, beni, her mahlûku halk eden,
Allahü teâlâya, ibâdet ederim ben.)
Annesi hayret edip, dedi ki: (Her insanın,
Taptığı şu putlara, ibâdet yapmaz mısın?)
Dedi ki: (Anneciğim, o put dediğin şeyler,
Kimseye, ne bir fayda, ne zarar veremezler.
Bu putlar cansız olup, ya taştır, ya da tahta.
Bunlar lâyık olur mu, ibâdet ve tâata?
İbâdete müstehak, bir tâne ilâh vardır.
O, her şeyi yaratan, Allahü teâlâdır
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  |  | |  |
01.01.2008, 15:58
|
#10 (permalink)
| | Super Moderator
bekir isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2007 Bulunduğu yer: Binsekizyüzelli rakımdan Yaş: 45 Mesajlar: 3.251 Tesekkür Etti: 1.566
637 Kunu Icin 1.313 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | İKİ KİŞİ İNANDI
Hûd aleyhisselâma, ilk önce Âd kavminden,
"Cünâbe bin Esam"dı tasdîk ve îmân eden.
Amcasının oğluydu, bu zât Hûd peygamberin.
Ona, cân-ü gönülden inanıp, oldu mü'min.
Bir gün, akrabâsından, "kırk kişi" ile bu zât,
Otururken, onlara şöyle etti nasîhat:
(Bize peygamber oldu, amcamızın oğlu Hûd.
O diyor ki: "Allah'tır, yegâne ilâh, mâbûd."
Teblîğ ettiği hâlde, o size Hak yolunu,
Sebep ne ki, inkâra kalkışırsınız onu?
Niçin hâlâ bu yolu terk edemiyorsunuz?
Ve niçin o Allah'a îmân etmiyorsunuz?
Hûd, sizin amcanızın oğludur ayriyeten.
Siz inanmalısınız, daha önce herkesten.
Önce de tanırdınız amcanızın oğlunu.
Bilirdiniz ne kadar "emîn zât" olduğunu.
Hayâtında yalan söz söylememiştir aslâ.
Şimdi inkâr etmeniz, bağdaşır mı insâfla?
O, Allah tarafından geldi size peygamber.
Ve seâdet yolunu, veriyor size haber.
Hâlâ inanmamanın sebebi acep nedir?
Lâkin inkârcılara, yakında azâb gelir.
Nitekim Nûh kavmi de, etmişti onu inkâr.
Ama Nûh tûfânında, hepsi helâk oldular.
Korkuyorum siz dahî, inanmazsanız bu gün,
Onlar gibi, size de azâb gelir topyekün.)
O böyle söyleyince, hep gadaba geldiler.
Üstüne hücûm edip, hakâret eylediler.
Öldüreceklerdi ki, "Cünâbe"yi, bu kere,
Ellerinden kurtulup, geldi Hûd peygambere.
Başına gelenleri, ona da verdi haber.
Çok tesellî eyledi, bu zâtı Hûd peygamber.
Buyurdu ki: (Üzülme, elbette cenâb-ı Hak,
Bunun mükâfâtını, verir sana muhakkak.)
Ve yine Hûd peygamber, bir gün yolda giderken,
"Mersed" adlı biriyle, karşılaşmıştı birden.
Önce Mersed dedi ki: (Ben sana geliyordum.
Ve sana, bir şart ile inanayım diyordum.
Hanımla, aramızda bir konuşma geçmişti.
Ben bir şey söylemiştim, o da cevap vermişti.
Bana, o konuşmayı haber verirsen şâyet,
Îmân edeceğim ki, hak peygambersin elbet.)
"Hûd peygamber", tebessüm buyurup ona önce,
Buyurdu: (Hanımınla, konuşurken dün gece,
Sen hanıma dedin ki; "Yârın Hûd'a gideyim.
İşbu konuşmamızı, ondan suâl edeyim.
Eğer haber verirse bu konuşmayı bana,
Ben de îmân edeyim, peygamber olduğuna."
Hanımın da, cevâben şöyle dedi o vakit:
"Çok iyi söylüyorsun, yârın hemen ona git.")
Mersed bunu duyunca, îmân etti ânında.
Dönüp îmân ettirdi, o gün hanımını da.
Lâkin o da korkarak, müşriklerin şerrinden,
Bir müddet îmânını, gizledi müşriklerden.
__________________ ve tevekkel alellah ve kefa billahi vekila Ne olursan ol, nerde olursan ol, nasıl olursan ol, Ümit ve sabırla O'nu bulabilmeye bir sebep, bir yol, bir nefes ol... sadece bir kul | |
| |  | |