Zurück   IslamForum Ne Olursan Ol Gel > Islamforum Turkish > Tarihi Bilgiler

Bu Alana Reklam Verebilirsiniz

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Alt 17.09.2007, 18:16   #61 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

GAZZALİ

(Bir evvelki mesajdan devam..) Aklın yükümlü kılma ve değerleri tesbit etme yetkisinin bulunup bulunmadığı konusunda Mu'tezile ile Ehl-i sünnet arasında süregelen tartışmada Gazzali Ehl-i sünnet'in görüşünü savunmuştur. Onun konuyla ilgili eserleri dikkatle incelenecek olursa aklın yükümlülük kaynağı olamayacağı görüşünü şu iki sebebe bağladığı görülür:

a) Değerleri mutlaklaştırma zorunluluğu. Eğer ahlaki değerler insanüstü bir otoriteye bağlanmazsa mutlak olma niteliğini kaybeder. Zira genellikle egoist tabiata sahip olan insanlar, kendilerinin ve başkalarının eylemlerini öncelikle kendi yararları açısından değerlendirirler. Bu durumda yararlar izafi ve sübjektif olduğundan değerler de izafileşir.

b) Otorite zorunluluğu. Yükümlülüklerin arkasında insanüstü bir otoritenin kabul edilmemesi durumunda bir otorite boşluğu ve hüküm anarşisinin doğması kaçınılmazdır. Eğer hüküm yetkisi aşkın bir otoritede görülmezse ilke olarak insanların biri ötekinden daha üstün olmadığından her insan bir başkasına, onun da kendisine tevcih edebileceği görevler yüklemeye kalkar. Şu halde hükmü geçerli kılma yetkisi, halk (yaratma) ve emir kendisine ait olan Allah'a özgüdür. Peygamber, devlet, ebeveyn gibi öteki otoriteler görev yüklerlerse de bunlara daha üst otorite olan Allah'ın buyruğundan dolayı itaat edilir.

Gazzali, şüphesiz aklın bir görev ve yükümlülük bilincine sahip olmakla birlikte bu bilince kendiliğinden değil dışarıdan (vahiy yoluyla) uyarılarak vardığı görüşündedir. Şu halde vazifeyi yükleyen Allah'tır; peygamber haberci, akıl ise görevi kavrama ve tanıma melekesidir. Şu var ki insanın bir yığın duygusal istek ve tutkular karşısında ahlaki görevlerini bularak bunlara yönelmesi ve yerine getirmesi aklın irşadına bağlıdır ve genel olarak mecnunlarla mümeyyiz olmayan çocukların yükümlü tutulmamasının sebebi de böyle bir irşaddan yoksun olmalarıdır.

Bütün Ehl-i sünnet âlimleri gibi Gazzali'nin ahlak anlayışının da antlütilitarist (menfaat gözetmeyen) olduğu söylenebilir, Zira Gazzali ilke olarak dünyevi faydaları ahlakın amacı kabul etmez; bunun yanında ahiret nimetleri de ahlaki yaşayışın zorunlu sonucu değil Allah'ın lutfu olacaktır. Buna karşılık Gazzali laik ahlakın faydacılıktan kurtulamayacağını, dine dayalı ahlakta ise amacın değil buyruğun temel olduğunu düşünmüştür. Bununla birlikte daha sonra Kant'in içine düştüğü açmazın, yani tamamıyla normatif bir ahlakın doğuracağı güçlüğün de farkındadır ve bu açmazı fıkıh usulündeki azimet- ruhsat formülüyle çözmeye çalışmıştır. Buna göre ahlakta buyrukların ya da kuralların çatışması mümkündür. Onun verdiği örnekle, bir müslümanın bir zalimden kaçarak bize sığındığını ve onu arayan zalimin bizden bu kişiyi görüp görmediğimizi sorduğunu kabul edelim. Bu durumda iki ahlaki buyrukla karşı karşıya kalırız: Yalan söylemeyiniz; mazlumu koruyunuz. Birbiriyle çatışan bu görevlerden birini seçmek zorundayız. Gazzali bu görev çatışmasını, "Zararlı iki fiilden daha az zararlı olanını yapmak vacip ve taat olur" şeklindeki kategorik bir ifadeyle çözmüştür. Ancak bu zararlardan hangisinin daha az yahut daha çok olduğunun tam ve objektif bir ölçüsü yoktur. Gazzali de bunu bildiği için "ruhsat" formülünün istismar edilebileceğinden kaygılıdır: "Ruhsat sınırını aşan, bunu zaruretten ötürü değil kendi keyif ve arzusuna göre yapmış olur. Ne yazık ki insanoğlu bu âlemde kaldığı sürece kötü arzularının kendisini etkilemesinden emin olamaz. Refah ve bolluk tutkusu, nefsin çeşitli ihtirasları ya da tembellik insanı dine aykırı davranmaya iter. Bu eğilimler, onları taşıyan kimsenin kötü ahlakla kirlendiğini gösterir". Şu halde ruhsat konusunda ölçüyü aşmama ve isabetli karar verebilme ancak gelişmiş vicdanların yapabileceği bir iştir.

İslam filozofları genellikle iyi ve kötü karşılığı olarak kullandıkları hayır ve şerri, Aristo etkisiyle daha çok ahlaki amaçların yahut ahlaki fillerin doğurduğu sonuçların nitelikleri olarak düşünmüşler ve bu yüzden çoğunlukla hayırla mutluluğu, şerle mutsuzluğu aynı anlamda kullanmışlardır. Şüphesiz bu kullanım Gazzali'de de vardır. Ancak Gazzali bazen hayır ve şer, çok zaman da "hüsün" ve "kubuh" terimleriyle ifade ettiği bu değerleri eylemlerin nitelikleri olmaları açısından da önemle ele almıştır.

Gazzali Mu'tezile'nin, "Ahlaki değerler fiillerin ontik nitelikleridir ve akıl bu değerleri dinin desteği olmadan kavrama gücüne sahiptir" şeklinde özetlenebilecek olan tezlerini reddederek dinden bağımsız bir ahlakın egoizm, faydacılık ve sonuçta izafilikten kurtulamayacağını savunmuştur. Gazzali, ahlaki değerlerin fillerin değişmez nitelikleri olup olmadığını yalan örneğinde incelemektedir. Yalan kendiliğinden kötü olsaydı bu niteliğinin durumlara göre değişmemesi gerekirdi. Hâlbuki bir zalime karşı bir peygamberin hayatını korumak gibi bazı zorunluluklar karşısında yalan söylemek bir hayır ve görev olabilir. Gazzali, insanın ahlaki yargılarının analizini yaparken bu yargıları insanın egoist ve pragmatik eğilimlerine bağlamış, daha sonra özellikle İngiliz ahlakçılarının, ahlaki egoist duyguların hazırladığı altürist bir olay şeklinde görmelerinden yaklaşık yedi yüzyıl önce bu düşünceleri savunmuştur. Şu var ki eğer Gazzali bu noktada kalsaydı şüphecilik ve egoizmden kurtulamayacaktı. Aslında kendisi, yukarıdaki görüşleriyle sadece dine dayanmayan bir ahlakın güçlüklerini göstermek istemiştir.

Ona göre iyilik ve kötülük filin kendisinde değil yöneldiği gayededir. Bu gaye dünyevi olamaz; çünkü insanların dünyevi gayeleri muhteliftir ve onlar bu gayelere ahlak dışı yollardan da ulaşabilmektedirler. Şu halde ahlakın gayesi uhrevi olmalıdır. Fakat bu gayenin tecrübe ile bilinmesi imkânsızdır. Çünkü ölüm ötesi ancak nübüvvet nuru ile bilinir. Bununla birlikte Allah insanları ödüllendirmek zorunda olmadığından ahlakın temeli buyruktur ve fillerin iyilik veya kötülük vasfı buyruk ya da yasaktan sonra gerçekleşir. Böylece Gazzali, bütün pragmatik eğilimli laik ahlak anlayışlarının içine düştüğü güçlükten kurtulmuş bulunmaktadır. Çünkü ona göre kaynağı vahiy olmayan bir ahlakta mutlak hayır ve mutlak şerden söz edilemez. Şüphesiz Gazzali bu ifadeleriyle felsefi ahlak teorilerini toptan inkâr etmiyor. Ancak bu teorileri de temelde dinden doğmuş görmekte, peygamberlerle tasavvuf ehlinin sözlerini kendi kitaplarında toplayan filozofların görüşlerini sırf onlar söyledi diye reddetmek yerine Kitap ve Sünnet'e uygun olup olmadığı ölçüsüne göre değerlendirmek gerektiğine işaret etmektedir.

Gazzali, gerek faziletin tarifi gerekse dört temel fazilet konusunda geleneksel anlayışı sürdürmüştür. Ancak temel faziletler, ahlak eğitiminin imkânı ve metotları gibi konularda filozoflardan farklı olarak ayet ve hadislere, İslam büyüklerinin görüşlerine başvurmak suretiyle tamamen İslami bir üslup kullanmış ve böylece okuyucusunda dini şuuru canlı tutmak istemiştir. Diğer bir önemli nokta da sırf ahlaki sayılabilecek faziletler yanında hem ahlaki hem de dini ve tasavvufi olan erdemlere de önceki bütün ahlakçı ve mutasavvıflardan daha geniş yer vermiş olmasıdır.

İhya'ü Ulumi'd-din'in III. cildinin tamamına yakın kısmı ahlaki reziletlere dairdir ve bu sebeple Gazzali eserinin bu cildine Rub'u'l-mühlikat" adını vermiştir. Burada kalp ve kalbin olağan üstü durumlarını (acibü'l-kalb), nitelik ve kabiliyetlerini inceleyen ve insana kendi iç dünyasını genel olarak tanıma fırsatı veren giriş mahiyetindeki bir bölümden sonra nefsin eğitilmesi ve ahlakın güzelleştirilmesi konularına geçilir. Ahlakla ilgili çeşitli tarif ve açıklamalardan, bazı temel fazilet ve reziletlerin belirtilmesinden sonra insanın kendi kusurlarını tanıması konusuna yer verilir. Gazzali'nin bu konudaki görüşleri, tamamen Ebu Bekir er-Razi ile İbn Miskeveyh'in görüşlerini hatırlatmaktadır. Bundan sonra kalbin hastalıkları olan reziletler geniş bir şekilde tahlil edilir. Bunlar yeme içme ve cinsi tutku, sözlü kötülükler, öfke, kim ve kıskançlık, cimrilik ve mal tutkusu, makam tutkusu ve riya, kibir, böbürlenme, kuruntu gibi reziletlerdir.

Eserin IV. cildi ise tasavvufi-ahlaki erdemlere ayrılmıştır. Gazzali'nin "Rub'u'l-münciyat adını verdiği bu ciltteki erdemler tövbe, sabır ve şükür, havf ve reca, fakr ve zühd, tevhid ve tevekkül, muhabbet, şevk, üns ve rıza, niyet, ihlâs ve sıdk, murakabe ve muhasebe, tefekkür, ölüm şuuru ve ölümden sonrasını düşünme şeklinde on ana başlık altında incelenmiştir.

Bu konular ilk defa Gazzali tarafından ele alınmış değildir. Ona gelinceye kadar Kur'an-ı Kerim ve hadis külliyatından başlamak üzere zengin bir ahlak literatürü oluşmuştu; Gazzali de bu literatürden geniş bir şekilde faydalanmıştır. Ancak ne Gazzali'den önce ne de sonra hiçbir İslam ahlakçısı bu konuları onun kadar geniş bir vukuf ve dirayetle inceleyebilmiştir. Carra de Vaux'nun da belirttiği gibi Şark'ta ahlak felsefesinde Gazzali aşılamamıştır.

Reziletleri ele alırken Gazzali önceki anlayışa uyarak bunları bir tür ruhi hastalık, ahlaki da manevi tababet olarak düşünmüş, son derece başarılı pedagojik tahliller yaparak bu hastalıkların psikolojik ve sosyal sebeplerini ve iyileştirme yollarını göstermiştir. Onun bu tahlilleri yaparken kullandığı üslup tam bir sehl-i mümtenidir. Gazzali, gerek psikolojik tahlilleriyle gerekse muhteşem üslubu ve ilmi dirayetiyle her seviyedeki okuyucunun ruh dünyasına adeta bir projeksiyon çevirmekte, onu bir iç gözleme itmekte, ruhunu bütün yönleriyle tanımasını ve ahlaki şuurunun bütün canlılığıyla harekete geçmesini sağlamaktadır. İhya bu bakımdan İslam ahlak literatüründe erişilememiş bir zirvedir.
Gazzali, insanlarla ilgili olan ve onlar için bir değer ifade eden bedeni, psikolojik, maddi, manevi, ferdi, aileyi ve içtimai alanlardaki bütün imkân ve durumları gözden geçirir. Bu konular işlenirken odak noktası insandır; onun niyeti, amacı, tasarıları, dini ve ahlaki şuurudur. Bu sebeple yergi ve övgü, korku ve ümit, evlilik ve bekârlık, zenginlik ve yoksulluk, harcama ve tutumluluk, uzlet ve ülfet gibi karşıt durumlar, imkân veya imkânsızlıklar ne iyi ne de kötüdür. Çünkü bunları iyi veya kötü kılan arkalarındaki niyet ve iradedir. İhya'u Ulumi'd-din de bozulmuş bir toplumu ıslah etme, tekrar Kur'an ve Sünnet temelleri üzerine oturtma ve ona asıl İslami erdemlerini yeniden kazandırma şeklinde kuşatıcı bir hedef güdülmüştür.

Antiütilitarist bir ahlak anlayışını benimsemek ve ahlakın formel tarafına büyük önem vermekle birlikte Gazzali ahlaki, daha sonra Kant ahlakının içine düşeceği katı formalizmden ve muhteva kısırlığından kurtarmaya çalışmıştır. Buna göre, ahlaki buyruğu öncelikle buyruk olduğu için yerine getiren erdemli insan bu arada filin bir amaca yönelik olması gerektiğini, çünkü faili için hiçbir amaç taşımayan fiilin abes olduğunu bildiği için dini ve ahlaki ilkelerle bağdaşacak nitelikte bir amaç da güder. Bu sebeple Gazzali mutluluk kavramını çeşitli boyutlarıyla ele almış, bu konudaki düşüncesini geliştirirken daima İslami espriye sadık kalmak şartıyla tasavvuf ve felsefeden de geniş ölçüde faydalanmıştır. Nitekim her şeyin lezzetinin kendi tabiatına uygun yetkinliğe ulaşmakta olduğunu belirtirken Aristo felsefesinden istifade etmiştir. Ayrıca gerçek yetkinliğin şartlarını, değişmeyen ezeli varlıklar ve kanunlar hakkındaki bilgi, bu bilgiyi elde etme gücü ve tutkulara kul olmama özgürlüğü şeklinde göstermesinde de yine felsefe kültürünün izleri vardır. Bununla birlikte Gazzali, bu kemal anlayışını İslami unsurlarla geliştirip zenginleştirmesi yanında en yüksek mutluluğun marifetullahta olduğunu belirtmek, bu marifetle ulaşılan Allah sevgisini ve Allah'a yakın olmayı bütün makamların en son gayesi olarak göstermekle tasavvufa yükselir. Bu arada her türlü maddi, bedeni, psikolojik, sosyal imkan ve şartları bu temel amaca katkıda bulunması nisbetinde önem taşıyan vasıta değerler sayar. Allah'a yakınlık mertebesine ve dolayısıyla en yüksek mutluluğa bilgi, iyilik, ihsan, lütufkarlık, merhamet ve hakperestlik gibi ilahi niteliklerden pay almak ve böylece rubübiyyet ahlakıyla bezenmekle ulaşılabileceğini belirtir. Gazzali'nin mutluluk felsefesini ortaya koyarken ele aldığı fayda, lezzet ve güzellik problemleri hakkındaki görüşleri İslam ahlak kültürünün en parlak ürünleri sayılmaya değer niteliktedir. Özellikle güzellik konusu münasebetiyle yaptığı estetik hakkındaki tahlillerinde, Eflatun'un güzellik idesi" düşüncesinden de faydalanmakla birlikte İslam düşünce tarihinin en dikkate değer estetik felsefesini ortaya koymuştur.

(Bitti.)

(T.D.V.İslam Ans. 13/489-504)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 18:17   #62 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

GIYASEDDİN CEMŞİD - ( ? - 1429)
On dördüncü ve 15. yy'da yaşamış, ondalık kesirleri ilk defa kullanan büyük Müslüman Türk matematik ve astronomi alimi.İsmi, Cemşid bin Mes'ud bin Mahmud et-Tabib el Kaşi olup, lâkabı Gıyaseddin'dir. On dördüncü asrın sonlarına doğru Maveraünnehir bölgesinde bulunan Kaş şehrinde doğdu. Uluğ Bey Ziyci adlı eserin önsözünde, 1429 senesinin sonbaharında Semerkand'da öldüğü bildirilmektedir.

Gıyaseddin Cemşid, ilk tahsiline Kaş'ta başladı. Babası, zamanın önde gelen din ve fen alimlerindendi. Önce sarf, nahiv ve fıkıh ilmini öğrendi. Fıkıh ilminde söz sahibi oldu. Mantık, belagat, matematik ve astronomi ilimlerini tam manasıyla tahsil etti. İlim aşkına uzun süren seyahatlere çıkar ve azimli çalışırdı. 1416 senesinde Karakoyunlu Sultanı İskender'in hizmetinde bulundu. Uluğ Bey tarafından Semerkand'a davet edildi.

Cemşid, önce Nasirüddin Tusi'nin eserlerini inceledi. Kutbüddin Şirazi'nin eserlerini tetkik ederek, ziyadesiyle istifade etti. Meragâ da yapılan rasathanede çalışarak, astronomi cetvellerini (zicleri) yeniden düzenleyip ortaya koydu. Böylece astronomide yeni ufukların açılmasını sağladı.

Yıldız cetvellerini, yeryüzünden uzaklarını, güneş ve ay tutulmasının hesaplarını, bunların hesaplanmasında kullanılacak olan Tabak-ül-Menatık adlı aletin yapılış ve kullanışını izah etti.

Avrupalı ilim tarihçileri, yıldızların ve gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olmayıp, Elips şeklinde olduğunun keşfini Kepler'in başarılarından sayarlar. Halbuki, ondan yüz sene önce Gıyaseddin Cemşid, bu ilmi hakikatı Nüzhet-ül Hedaik adlı eserinde izah etmiş ve ortaya koymuştur. İlmi çalışmalan ve dirayetiyle, fen ilimlerinde araştırına, gözlem ve deney usulünün gelişmesini sağladı. 1406, 1407 ve 1408 seneleri için ay tutulmasınm hesaplamalarını gayet hassas olarak yaptı. Ayın ve Utarid'in yörüngelerinin eliptik düzlemde olduğunu açıkça ispat etti. Böylece, Kepler'in bunu kendine mal etme iddiası geçersiz ve asılsız kaldı.

CEMŞİD VE MATEMATİK

Günlük hayatımızda önemsiz gibi görünen bazı küçük şeyler olmasa, çağdaş teknoloji bugün bulunduğu noktadan yüzyıllarca gerilerde, belki de "solda sıfır" olurdu. Dilimizde "değersizliğin ifadesi" olan "solda sıfır deyimi", ondalık kesirlerde virgülün solunda kalan sıfır için kullanılır. Ondalık kesirin icat edilmediği bu dünyada; en küçük kesirli alış verişlerden uzay teknolojisine kadar hemen hemen her alanda korkunç çetrefilli durumlar yaşanırdı.

Hele bu işlemlerin Roma rakamları veya bayağı kesirlerle yapıldığını düşünmek bile istemiyoruz. "Virgül", yazıda da önemlidir ama, bazen olmasa da olur. Gel gelelim matematikte virgülü kaldırmak, neredeyse matematiği ortadan kaldırmak demektir. Gıyaseddin Kâşi, astronominin yanında, ilmi çalışmalarını daha çok matematik alanında yoğunlaştırdı. Virgülü, aritmetik işlemlerde ilk defa o kullandı. İlim tarihinde, aritmetikte ondalık kesir sisteminde virgülü ilk defa kullanma şerefi, Gıyasüddin Cemşid'e aittir. Risalet'ül Muhitiyye adlı eserine bakıldığı zaman, bu gerçek apaçık görülecektir.

ONDALIK KESİR SİSTEMİNİ BULAN BİLGİN

Aritmetikte ilk defa ondalık kesir sistemini keşfeden ve bu konuda eser veren odur. Ondalık kesir kuralını ilk defa o kullanmış, bunlar üzerinde toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeler yapmıştır. Halbuki, ondalık kesirlerin keşfi, Simon Stefan'a atfediliyordu. 1948 senesinde Alman bilim tarihçisi Pouluckey, yaptığı araştırmalar sonucu, ondalık kesirlerin asıl Cemşid'in bulduğunu ispatladı ve ilim alemine kabul ettirdi. Cemşid, Simon Stefan'dan yüz altmış sene önce yaşamıştır. O, ondalık sayılar üzerinde dört işlemi uyguladı. Avrupâ da ise, bu sistem ancak 16. asırdan sonra kullanılabildi. Bu konudan bahseden Risalet-ül-Muhitiyye adlı eserinde, daire çevresi ile yarıçap arasındaki oranı çok açık bir şekilde göstermiştir. Ondalık sayılarda virgül işareti kullanmadan, sayının tam kısmı üzerine sihah (tam sayı) kelimesini koymak suretiyle sayının tam kısmının, ondalık kısmından ayrıldığı ilk defa bu eserde görülür. Onun bulduğu bu değer, kendinden önceki matematikçilerin bulduğu değerden daha doğrudur. Ticari hesaba dair eserinde ise ondalık kesirlerde o, sihah tabirleri yerine virgül kullanmıştır.

CEMŞİD VE CEBİR

Gıyüsaddin Cemşid, ayrıca, yüksek dereceden nümerik denklemlerin yaklaşık çözümleri konusunda orijinal buluşlarıyla da şöhret bulmuştur. Cebirde de yeni buluşları vardır. Bilhassa Uluğ Bey'e sunduğu "Miftah-ül Hisab" adlı eserinde, herhangi bir dereceden kök almalarını açıklamıştır ki, bu, Batı ilim dünyasında ancak 300 yıl soma İsaac Newton tarafından ulaşılabilen neticedir.

Miftah-ül Hesab adlı eserinde herhangi bir dereceden kök alma yollarını hesapladı. Broom açılım olarak matematikte bilinen formülden istifade edilerek gerçekleştirilen bu kök alma işlemlerinin keşfi, Batı aleminde Newton a atfediliyorsa da bunu Newton'dan üç asır önce Cemşid'in bulduğunu ve ilk defa binomial denklemleri çözdüğünü Derek Stewart, Sources of Mathematics adlı eserinde ilim dünyasına açıklamıştır.

CEMŞİD VE TRİGONOMETRİ

Cemşid (pi) sayısının 9. rakama kadar olduğu değerini =3,1415926535898732) 1 derecelik yayın sinüs değerini bugünkü değerlere göre 18 ondalık sayıya kadar doğru olarak hesaplamıştır. Trigonometride "El Kâşi Eşitliği" adıyla şöhret bulan temel formül de onun buluşudur. Trigonometrinin temel formüllerinden olan sin "Aş3 Sin A+4 Sin 3A şeklindeki bu formül onun adıyla anılmaktadır. Aritmetik ve trigonometride yeni keşiflerinden bahseden eserleri "Risalet-ül Muhitiyye" ile "Risalet-ül Veter ve'l Ceyb"dir. Cemşid, yalnızca ondalık kesri, kesin sonucu olmayan problemlerin yaklaşık çözümünü ve mükerrer logaritmayı literati ve algorism) icad edip, Pi sayısının gerçekten doğru bir hesaplamasını yapmakla kalmamış, bir hesap makinası icad eden ilk kişi olma mazhariyetine de ermiştir.

O aynı zamanda Newton'un adıyla anılan iki terimli denklemi de çözen ilk kişiydi. Bu denklemin (a+b) n+an+cnlan-lb+cn2 an-2 b2...+cnnbn şeklinde çözümü, onun sayılar ilmi konusunda belki en önemli Müslüman metni olan Miftah el-hisab (Aritmetiğe Anahtar) adlı kitabında yer almaktadır.

Cemşid altmışlık sayı sistemine dayanan aritmetiğe bir şahaseri olan Risale el-muhitiyye (çember Hakkında Kuşatıcı Risale)'nin de yazarıdır.

CEMŞİD VE ASTRONOMİ

Gıyaseddin Cemşid'in Semerkant rasathanesinin kurulmasında büyük hizmetleri olmuştur. (1421) Rasathanenin ilk müdürü de odur. Uluğ Bey (1394-1449)'in Ziyc'inin hazırlanmasında büyük emeği geçmiştir.

İLMİ KİŞİLİĞİ

Uluğ Bey, ondan bahsederken, "Önceki ilimlerin mükemmelleştiricisi", "Meselelerin çetrefil noktalarının çözücüsü" der ve Semerkant çevresinde "Allâme Cemşid" unvanıyla anıldığını anlatır.
Batı bilim dünyasında 17. yüzyıl sonlarına kadar tesirini sürdüren ve yirminci yüzyıla kadar dikkatleri üzerine toplayan bilgini meşhur eden eserleri olmuştur. Bilhassa matematik sahasında Batı ilim dünyasının adından söz ettiği Gıyaseddin Cemşid, 8 ile 16. yüzyıl bilim tarihini incelediğimizde matematik ve astronomi alanında en önde gelen bilgin olarak karşımıza çıkar.

Zamanında astronomi ve matematik öylesine ileri gitmişti ki, Avrupa bu seviyeye ancak 17. yüzyıl sonlarına doğru ulaşabilmiştir.

ESERLERİ

Gıyaseddin Cemşid, matematik ve astronomi alanında birçok eser yazdı. Yazdığı kitaplar, bilhassa 16 ve 17. asırda devrin ünlü ilim adamları tarafından uzun seneler temel müracaat kitabı olarak kullanıldı.

1-Risalet-ül Muhitiyye: Ondalık sayılarla ilgili kurallara ve Pi sayısının değerine bu eserde yer verdi. Arapça yazılan eser, İstanbul ve dünyanın birçok kütüphanesinde mevcuttur. Çeşitli yabancı dillere tercüme edilmiştir.

2-Kitabu Miftah-il-Hisab (Hesap Anahtarı): Bir mukaddime ile beş bölümden meydana gelen eserin, birinci bölümünde tam sayılarla hesaplama, ikinci bölümünde kesirli sayılarla hesaplar, üçüncü bölümünde astronomide kullanılan hesaplar, dördüncü bölümünde topografik alan hesapları, beşinci bölümünde ise bilinmeyenli hesaplar anlatılmaktadır.

3-Risalet-ül-Kemaliye veya Süllen-üs-Sem'a (göğün dereceleri): Gök cisimlerinin dünyadan uzaklığı, büyüklükleri ve boyutlarından bahseden bu eser, Mustafa Zeki tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Yazma nüshaları İstanbul ve Avrupa kütüphanelerinde bulunmaktadır.

4-Kitabu-Ziye-il-Hakani fi Tekmili ziye-il-İlhani: Nasirüddin Tusi'nin yazdığı Ziyei'l-İlhani adlı eserde incelenen yıldızların koordinatlarını kendi rasatlarına göre düzenlemiş ve tamamlamıştır.

5-Nüzhet-ül-Hadaik: Kendi bulduğu Takabül-Menatık adlı bir rasat aletinden bahseder.

(Müslüman Bilim Adamları Akit Ülkü KUMRAL,320-324)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 18:32   #63 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

GÖNENLİ MEHMET EFENDİ (1901-1991)

Mehmet Öğütçü

Mehmet Efendi 1901’de Kırım kökenli Selâmetoğulları’ndan Osman Efendi ve Fatma Hanım’ın oğlu olarak Gönen’de dünyaya geldi. İlköğrenimiyle birlikte Kur’ân eğitimine öncelik verdi. Oniki yaşında iken Hâfız Abdullah Efendi’nin nezâretinde hıfzını tamamladı. Bundan sonra değişik örgün eğitim kurumlarında öğrenimine devam etti. Herhalde bu vesile ile; 1925’te Serezli Ahmed Şükrü Efendi’den Kıraat ilminde icâzet almasını, bunun yanında muhtemelen Öğütçü soyadını almasında etkili olmuş olan Medresetü’l-İrşâd’a devam etmesini, bu müesseselerin kapatılması üzerine intikal ettiği İmam-Hatip Mektebi’ni 1927’de aliyyülâla (pekiyi) derece ile bitirmesini hatırlamamız gerekir.

Resmî çalışma hayatına 1930’da Gönen Çarşı Camii İmam-Hatibi olarak başlayan Mehmet Efendi, buradaki üç yıllık görevini müteâkip askerlik hizmeti için Gönen’den ayrılmış ve daha sonra da hizmetlerine İstanbul’da çeşitli camilerde imamlık yaparak devam etmiştir.

Gönenli Mehmet Efendi’nin 1976’dan itibaren, bu tebliğ sahibinin de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde talebesi olduğu Yeraltı Camii İmamı Ali Üsküdarlı’nın vefatı üzerine, Reisü’l-Kurrâlık makamına getirildiğine ve bu emaneti de, ölümüyle Bâyezid Camii İmamı Abdurrahman Gürses Hoca’ya intikaline kadar koruduğunu ifade etmemiz gerekir. Fakat hiç şüphesiz Gönenli Mehmet Efendi’nin tanınmasına ve ölümünden sonra da milyonlarca seveninin gönüllerinde yaşamasına, kendisiyle ilgili kitaplar yazılmasına, vakıf kurulmasına, adına külliyeler bina edilmesine neden olan çalışmaları bunlardan da ötede, iki başlık altında toplanabilir ki, onlar da Kur’ân öğretimine olan katkısı ve vâiz olarak gerçekleştirdiği fahrî ve fakat çok yoğun, semereli hizmetleridir.

Gönen bir hoca ve hâfız diyarıdır. Gönenliler Allah’ın kitabına onu okumak, hıfzetmek ve öğretilmesine katkıda bulunmak yolundaki çabalarıyla tanınırlar. Küçük bir köyünde, bir hocanın çevresinde, onun gayret ve himmetiyle, fakir de olsa cömert insanlarımızın maddî destekleriyle on, onbeş hafızın yetişmesi Gönen ve Gönenliler açısından gayet sıradan bir durumdur. Ramazan ayını Gönenliler, Kur’ân ayı olarak değerlendirir, genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle mukâbelelere, Kur’ân hatimlerine koşarlar. Gönenlilerin Kur’ân konusundaki bu hassasiyetlerini bir hatıramı naklederek teyit etmek isterim. Yetmişli yılların başlarında Gönen’e genel teftiş için gelmiş olan bir Diyanet Müfettişi, aradan on yıl kadar geçtikten sonraki tanışmamızda, bana ilk cümle olarak; Gönen’deki din görevlilerinden ilçeye dışarıdan atanmış olan müftü haricindekilerin tamamının hafız olduğunu, bu durumun müftülüğün müstahdemi için bile geçerli olduğunu, hayretlerini gizlemeden nakletmişti. Görevi gereği Türkiye’nin muhtelif bölgelerini gezmiş olan bu müfettiş hayret ve heyecanında haklı idi ve bu durumu belki de karşılaştığı başka hemşehrilerimize de aktarmıştı. İşte Gönen’e hâfız ve hocalar diyarı ünvanını kazandıran hamiyet ve gayret sahiplerinden biri de Gönenli Mehmet Efendi idi. Onun çevresinde, onun gibi Kur’ân’a hizmeti hayatlarının gayesi edinenlerin çabalarıydı.

Gönenli Mehmet Efendi’nin Kur’ân okutmaya olan katkısı 1940’lardan başlayarak yoğun bir biçimde 1980’lere ve daha sonrasına ulaşır. Onun yetiştirdiği hâfızları, ondan talim, tecvid ve diğer kıraat alanlarında faydalananların, eskilerin tabiri ile onun rahle-i tedrîsinde yetişenlerin, olgunlaşanların sayısını binlerle ifade etmek, ancak hakikatın ikrarı olacaktır. Fakat yalnız iyi bir hoca değil, İstanbul’un büyüklüğünde garip Kur’ân taliplerinin babası da Gönenli Hoca’dır. Hakikî babalarının maddî imkânlarının yetmediği yerde -ki bu öğrencilerin tamamı fakir aile çocuklarıdır- onların bütün giderleri Gönenli Mehmet Efendi tarafından karşılanırdı. Onu hizmet alanında; önce Kur’ân’ı okutan, sonra öğrencisinin günlük giderini para olarak karşılayan, ihtiyaç durumuna göre elbisesini ayakkabısını veren bir şefkat, merhamet ve hizmet abidesi olarak düşünmek, durumun tahayyülü değil, katkısız hakikatın ifadesidir.

Hepimizin bir cebi ve cüzdanı vardır. Kazanırız, ihtiyaçlarımız için harcarız. Gönenli Hoca’nın da kendisi için bir cebi vardı, ama Kur’ân öğrencileri, hatta ulaşabildiği bütün muhtaçlar için de ayrı bir cebi bulunuyordu. Birinciden yani şahsî hesabından öğrencilere aktarılır, ama tersine bir akış asla söz konusu olamazdı. Kendisinin değerli öğrencilerinden Mehmet Karatoprak, zaman zaman gerçekleşen bir durum olarak, bir defasında talebelerine geçerli rayiç üzerine harçlıklarını dağıtan ve yetmeyen kısmını kendi hesabından takviye eden Hoca’nın, ayrılma anında hiç parası kalmadığını fark ettiğinde, tramvay ücretini borç aldığını ifade etmiştir. Hasılı bir Kur’ân öğretici olarak Gönenli Mehmet Efendi, uzun mesaîsinin büyük bir kısmını, hatta bir yerden bir başka yere giderken iki kulağıyla iki değişik talebeyi dinlemesi şeklinde, bu hizmete tahsis etmişti. Bu çabalarının neticesinde Hz. Peygamber’in hadisindeki; "Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir” hakikatının sırrına mazhar olmuş olmalıdır. Gönenli Mehmet Efendi’nin Medresetü’l-İrşâd’da okuduğunu ve medreselerin kapanması üzerine buradan İmam Hatip Mektebi’ne intikal ettiğini ifade etmiştik. Hoca’nın çok iyi bildiği nakledilen Fransızca’sının da kaynağı olması gereken bu mektep, onun hayatını bu istikamette düzenlemesinde de etkili olmuştur. Nitekim o karşımıza farklı bir vâiz olarak da çıkar. O vâizliği memuriyet olarak değil, hizmet düşüncesinin gereği olarak yapmıştır.

1980’lerin ortalarında bir gazetede Gönenli Mehmet Efendi, çevresinde bir grupla birlikte yürürken gösteren bir fotoğrafta yer alıyor. Fotoğrafın altında "****en beş yaşında haftada otuz vaaz veren Gönenli Mehmet Efendi” ibaresi yer alıyor. Bu nasıl olur? Yedi günde otuz, günde en az dört vaaz!... Bu mümkün müdür? Bu çaba hangi bedelin karşılığı olarak gösterilmektedir? Yanılmıyorsam 1978 veya 1979 Ramazanı öncesiydi. İstanbul’da Beyoğlu Müftülüğü’nde Murakıp olarak görev yapıyordum. Yaklaşan Ramazan ayında din hizmetlerinin koordinasyon ve geliştirilmesi için bölgemizdeki durumun belirlenmesi yönünde Ankara’dan bir tamim gelmişti. Çalışmalar ilerlediğinde Gönenli Mehmet Efendi’nin Kasımpaşa bölgesinde haftanın bir gününde dört farklı camide vaaz verdiği ortaya çıktı. Ben bu duruma o gün de hayret ettim, bugün de hayret etmeye, takdir etmeye devam ediyorum. Şimdi Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı profesörü olarak görev yapan, aynı okuldan sınıf arkadaşım ve Beyoğlu’nda da bir süre birlikte görev yaptığımız Mustafa Uzun, Hoca’yla ilgili hatıraların anlatıldığı bir kitapta bu konuya aydınlık getiriyor. Benim söz konusu ettiğim hizmet Beyoğlu’na bağlı Dolapdere ve Hacıhüsrev mahallesindeki Sahaf Muhiddin ve Sahaf Muslihiddin camilerinde gerçekleştirilmektedir. Bizim o gün de, biraz korkuyla gittiğimiz bu camilerden birindeki kontrolü sırasında Mustafa Uzun, Hacıhüsrevli kadınların kalabalık bir grup olarak camiye gittiklerini görmüş, küçük bir araştırma sonucunda da Gönenli’nin vaaza geldiğini tesbit etmiştir.

Gönenli’nin vaazları da, vaaz ettiği mekânlar ve hitap ettiği cemaat de özellikli idi. O bilhassa küçük, kenarda kalmış, belki de hocaların iltifatına fazlaca ulaşamamış semtlerin camilerini tercih ediyordu. Hacıhüsrev bu durumun pek dikkat çekici bir örneği değil midir? Hoca’nın cemaati de özellikle hanımlardı. Çünkü eğitime, dinî öğretime onların bilhassa ihtiyacı vardı.

Zaten Gönenli Hoca klâsik bir vâiz de değildi. "Vaazlarında öğretmekten çok eğitme, irşad etme ve dinî hayatı canlı tutma onun başlıca hedefi olmuştur. Bu sebeple vaazlarına güzel sesiyle Kur’ân-ı Kerîm okuyarak başlar, ilahî ve kasîdelerle cemaati coşturur, ardından dinleyicilerin dikkatini çekecek şekilde etkili ve slogan mahiyetindeki cümlelerle kısa konuşmasını yapardı” (TDVİA, XIV, s. 150). İnzardan, korkutmadan çok tebşir ile insanlara müjdeleyerek Allah’ın yoluna çağırırdı. Onun bu faaliyetlerinin muhasebesi hiç şüphesiz Cenab-ı Allah’a aittir. Onun başarı derecesini ve bu vaazlarla elde edilen kazancı tam olarak belirlemek bizim için güçtür. Fakat Allah’ın rızasının bu istikamette olduğunu, Gönenli Hoca’nın bu uğurda bir ömür sarf ettiğine bütünüyle inanmamıza da hiçbir mâni bulunmamaktadır.

Sözlerimizi bağlamak gerekirse, kesin bir inançla diyebiliriz ki; Cumhuriyet döneminde ülkemizin değişik bölgelerinde Kur’ân’a hizmetle isimlerini yücelten kişiler arasında Gönenli Mehmet Efendi’nin özel ve öncelikli bir yeri bulunmaktadır. Gönenli Hoca’nın bize bıraktığı güzel ismi korumak, onun güzellikleriyle bezenmekle, hiç değilse bu arzuyu taşımakla olur. O vatanını çok sevdi, insanlarımızı çok sevdi, Kur’ân’a hizmeti, en olumsuz durumlarda bile, Allah’ın kitabına hizmeti baş tacı etti. En önemlisi inandığı doğruların gerçekleşebilmesi için yorulma bilmeden çalıştı. Onun ideallerini benimseyenlere selam olsun!...

************************************************** *********************

KAYNAKLAR

1-Recep Akakuş, İslâm’da Kur’ân Öğretimi ve Reîsü’l-Kurrâ Gönenli Mehmet Efendi, İstanbul,
1991.

2-Recep Akakuş, Gönenli Mehmet Efendi, TDVİA., c. XV, s. 149-150.

3- Mustafa Özdamar, Gönenli Mehmet Efendi, İstanbul, 1994.

4-Vefatı üzerine yazılmış çeşitli yazılar ve kendisini yakından tanıyanlarla yapılan konuşmalar.

5-Bu metin 5-6 Eylül 1998 tarihlerinde Gönen’de toplanan "Geçmişten Günümüze Gönen”
sempozyumuna tebliğ olarak sunulmuştur.

Alıntı: www.diyanet.gov.tr
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 18:33   #64 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

HABEŞ el-HÂSİB (D: ? -Ö: 250/864'ten sonra)

Astronomi ve matematik bilgini.

Habeş el-hâsib Ahmed b. Abdillâh el-Mervezî, Türkistan’ın Merv şehrinde doğdu. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur, ömrünün büyük kısmını Bağdat'ta geçirmiş, Abbasî halifeleri Me'mûn ve Mu’tasım-Billâh dönemlerini görmüştür. Burada uzun süre kalmasından dolayı Bağdadî nisbesiyle de anılır. Habeş onun adı mı lakabı mı olduğu kesin olarak bilinmemekte, belki fazla esmerliğinden dolayı bu şekilde tanındığı tahmin edilmektedir. Hâsib lakabı ise onun matematikçiliğiyle ilgilidir. 829–864 yıllan arasında Bağdat'ta astronomi gözlemleri yaptığı bilinmektedir. Yüz yılı aşkın bir süre yaşamış ve muhtemelen 864–874 yılları arasında vefat etmiştir. İbnü'l-Kıfti’den öğrenildiğine göre oğlu Ebû Ca*fer de astronomi bilgisi ve aletlerinin yapımcılığıyla ünlü bir kişidir.

Kaynaklarda, İslâm astronomi âlimi ve matematikçilerinin ilk neslinden olan Habeş'in ilmî hayatının başlangıç döneminde Hint matematik ve astronomi modelini takip ettiği ve hazırlamış olduğu ilk zîcde Sindhind (Siddhanta) geleneğini esas aldığı belirtilmektedir. Halife Me'mûn'un himayesindeki astronomi gözlemcileri grubunda fiilen bulunup bulunmadığı kesin olarak bilinememekle beraber onların çalışmalarını yakından takip ettiği, vardıkları sonuçları kendi gözlem sonuçlarıyla birleştirip test ettiği ez-Zîcü'l-mümtehan’ın dan anlaşılmaktadır. Habeş bu eserinde ve daha sonraki çalışmalarında Hint ast*ronomisi yanında Grek astronomisini de iyi bildiğini kanıtlamış ve yer yer dışına çıkmakla birlikte zîclerini Batlamyus modeline göre düzenlemiştir. Araştırmalarının sonraki meslektaşları arasında güçlü yankılar uyandırdığı anlaşılmaktadır. Habeş'in Bağdat'ta otuz beş yıl süre ile gözlemler yaptığı yolundaki bilgiyi bugüne ulaştıran Ebü'l-Hasan İbn Yûnus, Zîcü'l-Hakimi'l-kebir adlı eserinde onun Venüs ve Merkür'ün enlem*lerine ilişkin tesbitlerini eleştirmişse de daha sonraki birçok müellifin kendisini övgüyle andığı görülür. Meselâ Ebû Nasr İbn Irak, bu zîc hakkında Risale fi Berâhîni a’mâli cedveli't-takvim- il Zîci Habeş el-Hâsib adıyla bir risale kaleme almış, ayrıca Devâ'irü 's-sümût fi'l-usturlâb adlı eserinde Habeş el-Hâsib'in usturlap üzerinde azimut halkalarının gösterilişi konusundaki iki yöntemini incelemiştir. İbn Irak'ın ünlü öğrencisi Bîrûnî de Habeşten "hakim" diye söz ederek ez-Zîcü'l-mümtehanına atıflar yapmakta ve "rü'yet-i hilâl" meselesinin çözümüyle ilgili olarak bu zîci Bettâni’nin ünlü zîciyle birlikte anmaktadır. Bîrûni’nin ez-Zîcü'l-mümtehan'a gösterdiği ilgi bundan ibaret kalmamış, ayrıca hakkında Tekmîlü Zîci Habeş bi'l-'ilel ve tehzîbi a'mâlihî mine'z-zelel adıyla müstakil bir eser yazmıştır. Doğrudan doğruya Habeş el-Hâsib'in çalışmalarından faydalanılarak hazırlanmış olan bir zîc de Cemâleddin Ebül-Kâsım b. Mahfuz el-Müneccim el-Bağdâdi’ye ait olup 684 (1285) tarihini taşımaktadır.

Habeş'in en göz alıcı başarısı, trigonometrik fonksiyonları küresel astronominin problemlerine uygulamasında görülür. Bu çalışmalarında. İslâm trigonometri tarihinde ilk defa sinüs (ceyb mebsût) cetvellerini hazırlayan Hârizmi’yi takip ederek 0 = 0; 0°, 0: 15°. 0; 30°, 0; 45°, 1: 0°... 90; 0° değerleri için sinüs cetvelleri oluşturmuş, bu arada sinüs ile "versine"i birbirinden ayırmak için de ilk defa "ceyb ma'kûs" terimini kullanmıştır. Ayrıca onun daha önce versine için "ceyb menküs" terimini kullanan Hârizmî'den daha ileri giderek bunların arasındaki ayırımı da açık biçimde ortaya koyduğu görülür. Buna göre eğer A<90° ise ver*sine = 60P - cos A = 1 - cos A, A>90° ise versine = 60p+ cos A ve aynı şekilde eğer A<90° ise versine<sinüs. A>90° ise ver*sine > sinüs ve eğer A = 90° ise versine = sinüstür. Sarton, günümüzde tanjant karşılığı kullanılan "zil" (umbra versa) teriminin de Habeş'e ait ol*duğunu ve tanjant tablolarını ilk defa onun hazırladığını söylemektedir.

Habeş el-Hâsib, güneşin ufuktan yükselişini gözlemleyerek vakit tayini için yeni bir yol bulmuş ve bu yol kendinden sonra gelen astronomlar tarafından da kullanılmıştır. Bu yönteme göre güneş doğuş esnasında ufuk çizgisi üzerindedir ve yüksekliği sıfır olup sonradan artmaya başlar, öğle vaktinde doruk noktasına varır; daha sonra tedricî olarak azalır ve güneş akşam saatinde ufuk noktasında kaybolur. Şu halde güneşin yüksekliği doğuşundan itibaren geçen vakit, yani bu sürede geçen saat miktarıdır.

Eserleri:

1. ez-Zîc calâ mezhebi's-Sindhind. Salih Zeki'nin bu isimle tanıttığı eser, Habeş'in Siddhanta Brahmagupta adlı Hint astronomi-matematik klasiğine dayanarak hazırladığı ilk astronomi cetvelidir.

2. ez-Zîcü'l-müm*tehan. En meşhur eseri olup Me'mûn döneminde yapılan (yahut şahsen yaptığı) gözlemlere dayanılarak Batlamyus modeline göre tertip edilmiştir. Bîrûnî ve hocası İbn Irak bu zîc üzerine incelemeler yapmışlardır.

3. ez-Zicü'd-Dımaşki. Salih Zeki ez-Zîcü'l-mümte*han ile aynı eser olduğunu söylemektedir. Ancak Süleymaniye Kütüphanesi'nde ve Berlin Königlichen Bibliothek'te kayıtlı bulunan iki nüshasından, içinde ez-Zîcü'l-mümtehan'a çeşitli göndermeler yapılan ilkinin XIII. yüzyılda istinsah edildiği anlaşılmaktadır. Bu zîcin dayandığı astronomik ve matematik kurallarla parametrik değerleri inceleyen Benno van Dalen'a göre Yenicami nüshasının büyük bir bölümü Habeş'in orijinal zîc’inden aktarılmıştır. Bu nüsha üzerinde inceleme yapan Marie-Therese Debarnot da aynı sonuçlara varmıştır. Berlin nüshası ise ilkinden daha mütecanis bir metindir

4. ez-Zîc ü'ş-şağir. Zîcü'ş-şâh adıyla da anılan eser günümüze gelmemiştir. İsmi, Pehlevî dönemi astronomi yöntemlerine göre hazırlandığını akla getirmektedir.

5. ez-Zicü'1-Me'mûnî. Salih Zeki, zamanımıza ulaşmayan bu eserin ez-Zicü'd-Dımaşki gibi ez-Zîcü'l-mümtehan’la aynı eser olduğunu düşünmektedir.

6. Kitâbü Ameli'l-usturlâb. İbnü'n-Nedîm. Endelüsî ve İbnü'l-Kifti’nin zikrettiği kitap herhalde Risale fi usturlâbi'l-küri ve el-Amel bi'l-usturlâbi'l-kürî ve 'acâ'ibüh adları altında bugüne ulaşan eserlerle aynı olmalıdır.

7. Kitâb fi marifeti'l-küre ve'l-'amel bihâ. Kürenin tanımı ve astronomik rasatlarda kullanımı üzerine kaleme alınmış kısa fakat yoğun bir çalışma olup İslâm dünyasında bu konuda telif edilen ilk eserlerdendir. Tenkitli neşri R. Lorch ve P. Kunitzsch tarafından yapılarak İngilizce'ye çevrilmiş ve bir incelemeyle birlikte yayımlanmış ayrıca Adnan Ali Kermûş el-Ferrâcî tarafından bir başka ilmî neşri daha.

8. Ma'rifetü keyfiyyeti'l-erşâd ve'l-'amel bizâti'l-halak. "Zâtü'l-halak" adlı astronomi aletinin nasıl kullanılacağını anlatan eserin iki nüshası bilinmektedir.

Bunlardan başka çeşitli kaynaklarda Kitâbü'l-Ebcâd ve'l-ecrâm, Kitâbü'd-Devâ'iri's-selâsi'l-mümâsse ve keyfiyyeti'l-evşâl, Kitâbü'r-Rahâ'im ve'l-makâyîs, Kitâbü Ameli's-sutûhi'l-mebsûta ve'l-kâ'ime ve'l-mâ’ile ve'l-münharife gibi eserleri de zikredilmektedir.

(T.D.V. İslam Ans. 14/367-368)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 18:34   #65 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

HACI BAYRAM VELÎ

Orta Asya’dan yapılan göçler sonucu Oğuz Boyları; Ankara, Sinop, Bursa üçgeninde yerleşmişlerdir. Anadolu, bu Türk boylarının elinde bir asırdan biraz fazla zaman içinde İslâmlaşmış ve Türkleşmişti. Hacı Bayram Velî, Oğuz boylarının yoğun olarak bulunduğu bu üçgen içinde yer alan Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde şirin bir Anadolu köyü olan Zülfazıl (Solfasol) da dünyaya geldi.(1)

Asıl adı Numan olan Hacı Bayram’ın babası, Koyunluca Ahmed,(2) dedesi ise Mahmûd’dur. Annesinin adı hakkında açık bir bilgi mevcut değildir. Ancak, Solfasol köyü yakınlarındaki mezarında Arapça olarak “Bu Hacı Bayram Velî’nin annesidir” şeklinde bir ibare bulunmaktadır.

Hacı Bayram’ın hangi yıl dünyaya geldiği konusunda da şu an için kesin bir bilgi yoktur. Yalnız öteden beri onun 90 yaş civarında Hakkın rahmetine kavuştuğu söylenmektedir. Ölüm tarihi 1430 olduğu göz önüne alınırsa, onun 1340’larda(3) dünyaya geldiği söylenilebilir.

Çocukken tarım ve hayvancılıkla uğraşan babasına yardım etmekte olan Numan, okumaya olan eğilimini sezen babası tarafından Ankara’da Kara Medrese’ye verildi(4). Bu medreseyi; Melike Hatun adlı zengin, hayırsever bir kadın yaptırmıştı. Burada gençlik yıllarını ciddi bir medrese eğitimi alarak geçiren Numan, bu dönemde; Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf, Matematik, Astronomi, Felsefe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi çeşitli dersleri okudu ve icazet aldı. Sonra Bursa’ya gitti. Orada da bir süre öğrenim gördükten sonra tekrar Ankara’ya döndü.

Dinî ilimlerin yanısıra müsbet ilimleri de hayli okumuş olan Numan, artık öğretmenlik hayatına başlayabilirdi. Öyle de yaptı. İlköğrenimine başladığı Kara Medrese’de müderris oldu ve burada uzun yıllar öğrenci yetiştirdi.

Selçuklu Devletinde her yeri kasıp kavuran, yönetimi tehdit eden Batınîlik fırtınasını söndürmek üzere, İslâm tarihinde yüksek din eğitimi veren ilk medreseyi Alparslan’ın veziri Nizamü’l-Mülk yaptırmıştı. Ehl-i Sünnet inancı doğrultusunda kurulunan bu medreseler, Hacı Bayram’ın yaşadığı dönemde o ve onun yetiştirdiği öğrencileri aracılığıyla başta Ankara, Kayseri, Sivas, Erzurum, Konya, Niğde, Aksaray, Tire, Aydın, Amasya ve Tokat olmak üzere bütün Anadolu’ya yayıldı(5).

Yıldırım Bayezîd, İsfendiyaroğulları üzerine çıktığı seferde (1391 kış aylarında) askerleri ve müttefiki Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos’la birlikte Ankara’ya gelerek, buruda bir ay süre ile konuk olmuşlardı. Onların mihmandarlığını Müderris Numan Efendi yapmıştı. İmparator Manuel ile ev sahibi müderris arasında, “Müslümanlık ve Hrıstiyanlık” konulu yirmi altı oturum süren dini tartışmalar cereyan etmiş, bu tartışmaları Manuel diyaloglar şeklinde kaleme almıştır(6).

Kara Medrese’de müderrislik görevini sürdürmekte olan Numan’ın talebe yetiştirmekteki mahareti ve ilmî tartışmalardaki ünü kısa zamanda etrafa yayıldı. Herkes tarafından sevilip kendisine hürmet gösterildi. O sıralarda ünlü eski müderrislerden Kayserili Ebû Hamîdüddîn hazretleri (Somuncu Baba), Ankara’lı müderris Numan Efendiyi duymuştu ve onu takdir etmekteydi. Bu muhterem zat onun kendisine gelmesini beklemeden kendisi, halifesi Sücâeddin Karamanî hazretlerini Ankara’ya yolladı. Sücâ, Ankara’ya gelip, Numan’a şeyhinin kendisini Kayseri’ye davet ettiğini söyledi. Numan’da “davete icabet etmek Hz. Peygamber Efendimizin sünnetidir” diyerek daveti kabul etti. İkisi beraberce yola çıktılar ve Kurban Bayramı’nın birinci günü Kayseri’ye vardılar. Müderris Numan Efendi, Ebu Hamid Hazretleri'nin elini öptü, bayramlaştılar. Şeyh Ebu Hamîd hazretleri: “Bugün iki bayramı birden yaşıyoruz, senin adın da bundan böyle Bayram olsun” diyerek, Müderris Numan Efendi’nin adını “Bayram” olarak değiştirip, onu bu şekilde onurlandırdı.

Artık Hacı Bayram kırkbeş yaşlarında müderrisliği bırakıp, yeniden Şeyh Ebû Hamîd’e (Somuncu Baba) öğrenci oldu. Burada Tasuvvufî eğitimine hızla devam eden Bayram, 1395’li yıllarda Somuncu Baba ile beraber başkent Bursa’ya gitti. Orada Çelebi Sultan Medresesi’nde (Yeşil Medrese) müderrislik yaptı. Ebu Hamîd’de ekmekçilik ile meşgul olduğundan Somuncu Baba diye tanınıyordu.

1400 yılında Somuncu Baba ile Bursa’dan ayrılan Hacı Bayram, üç yıl süren uzun bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta Şam’a uğradılar. Orada bir müddet kaldıktan sonra Hac vazifesini ifa etmek üzere Hicaz’a gittiler. Bu arada Ankara Savaşı (1402) olmuş, Hacı Bayram ve Somuncu Baba’nın Anadolu topraklarında olmayışları onları muhtemel bir esirlikten kurtarmıştır. Zira Timur savaştan sonra fethettiği topraklardaki alim ve sanatkârları toplayıp Semerkant’a göndermişti. Hatta emir Sultan bile bu esirler arasındaydı.(7) Daha sonra Anadolu’ya dönmesine müsade edildi.

Hicaz’dan Anadolu’ya dönen Hacı Bayram ve Somuncu Baba bir müddet Darende’de kaldıktan sonra Aksaray’a gelip yerleştiler. Hacı Bayram, Hocası Somuncu Baba’nın yanında din ve fen ilimlerinde, tasavvufta yüksek derece ve mevkilere kavuştu. Hocası vefat edene dek (1412) onun yanından hiç ayrılmadı. Hocası vefat edince Ankara’ya döndü ve “Bayramiye Tarikatı”nı kurdu. ( 8 )

Tarikatını işler hale getirmek üzere bir tekke inşa etmeye karar verdi. Ulus semti yakınlarında August mabedinin yanına (Eski Hristiyan Kilisesi) tekkenin inşa edilmesi kararlaştırıldı. Bu karar, onun geniş dini hoş görüsünün muazzam bir eseri olmalıdır.

Söz konusu eser 1415 yılında tamamlandı. Bu caminin ilk imamı, manevî eğitimini Hacı Bayram’ın yanında tamamlayan ve mezarı İznik’te bulanan Eşrafoğlu Rumî hazretleridir.

Hacı Bayram Velî’nin âlî bilgisi ve güven telkin eden yönü, onun etrafında; Eşrefoğlu Rumî, Akşemseddin-i Velî, Bıçakçı Ömer Sekinî, Uzun Selahaddin, Yazıcıoğlu Ahmed Bican ve Mehmed Bican(9) vb. düşünen ve yazan münevver âlim insanların toplanmasına vesile olmuştur.

Bu arada tasavvuf kökenli Şeyh Bedrettin İsyanı (1420) bastırılmış, Sultan II. Murad tahta geçmişti (1421). Edirne’de bulunan yönetim Anadolu’daki tasavvufî kımıldanışlardan ürküyordu. Böyle bir ortamda Bayramîliğin popüler hale gelip yayılması, Edirne yönetiminin dikkatini çekmişti.Yönetim Hacı Bayram Velî’nin ne denli büyük bir maneviyat önderi olduğunu bilmiyordu. Bu olumsuz durum üzerine padişaha yaranmak isteyenler , bu yeni Şeyh hakkında padişaha yanlış bilgiler verdiler. Aldığı yalan istihbaratlar sonucu 17 yaşındaki genç padişah, Hacı Bayram Velî’nin edirne’ye getirilmesini emretti. Bu iş bir çavuşa verildi. Bu çavuş Ankara’ya geldi ve Hacı Bayram’a, padişahın kendisini Edirne’ye davet ettiğini söyledi. Hacı Bayram da “Ülülemre icabet vaciptir” diyerek yol hazırlığına koyuldu.

Yola çıktılar. On yedi gün süren yolculukta çavuş, Hacı Bayram Velî’ye hayran kaldı. Edirne’ye varıldığında Sultan II. Murad Hacı Bayram Velî’yi görünce, içinde ona karşı derin bir saygı ve sevgi hissi uyandı. Padişah ve vezirlerle uzun uzun sohbet eden Hacı Bayram; onlara halka adil davranmalarını, devletin malına tamah etmemelerini, zulümden uzak kalmalarını tavsiye etti. Burada kaldığı süre içinde sık sık Sultan Murad ve vezirlerle sohbet ederek onlara doğru yolu gösterdi. Eski Camii’de bir aya yakın vaaz verdi. Onun vaaz verdiği kürsü teberrüken hâla korunmaktadır. Bu kürsünün üzerinde “Burası Hacı Bayram Velî’nin Makamıdır” şeklinde Arapça bir yazı bulunmaktadır.

Sultan II. Murad bu büyük "Velî"yi derin hürmet ve saygıyla Ankara’ya uğurlarken , gözleri yaşarmıştı. Ona olan mubabbeti sebebi ile de mürîdlerini vergiden muaf tuttu.(10) Bayramîlerin vergiden muaf tutulmaları tarikatın faaliyetlerini daha da güven içinde sürdürmesine ve hızla ilerlemesine vesile oldu. Bu vergi muafiyeti yüzünden Ankara’da vergi toplanamaz hale geldiğini öğrenen II. Murad’ın Hacı Bayram’a kaç mürîdi olduğunu kendisine bildirmesini istemesiyle ilgili meşhur menkıbe (Sarı Abdullah Efendi, s. 240) Bayramiyye’nin bu yıllarda ne kadar yaygın olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırım Bayezîd, Çelebi Mehmed, ve II. Murad devirlerini idrâk ederek, beş Osmanlı Padişahı dönemini görmüş ve kurduğu Bayramîlik tarikatı ile Anadolu’nun manevî yapısının şekillenmesinde büyük katkıları olan Hacı Bayrâm Velî, 1430 yılında Ankara’da vefat etti.(11) Vefatından birkaç yıl önce yaptırılan ve kendi adıyla anılan caminin yanına defnedildi. Kabrinin üzerine daha sonra inşa edilen türbe, Ankara’nın en önemli ziyaret yerlerinden biridir

Vefatından sonra Bayramiyye yolunu talebelerinden Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirmişlerdir. Cümlesine Allah rahmet eylesin.

O şöyle der:

“Hiddet ve kin, hakikatleri gören gözleri kör eder.

Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”

“Nefsinizi daima kontrol altında tutunuz.

Ateşe sürüklenmemesi için onu kendi haline bırakmayınız.”


Kaynaklar:

1- Mehmet Ali Okhan, Hacı Bayram-ı Velî, Ankara, 1950, s. 41.

2- Yeni Türk Ansiklopedisi, Cild 3, s. 1169.

3- Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, Hacı Bayram Velî, TDV. Yay. Ankara, 1998, s. 7-9

4- Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 5, s. 2570.

5- Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, A.g.e., s. 10,11.

6- TDV. İslam Ansiklopedisi, C. 14, s. 443-444

7- Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, A.g.e., s. 21,22.

8- Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram-ı Velî, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1989, C.1, s. 22.

9- Yeni Rehber Ansiklopedisi, C. 5, s. 198

10- Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, A.g.e., s. 25-28.

11- TDV. İslam Ansiklopedisi, C. 14, s. 445.
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17.09.2007, 18:35   #66 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

HACI BEKTAŞ-I VELÎ

Mutasavvıf, Bektaşî Tarikatının Pîri

Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşayan evliyânın büyüklerinden. İsmi, Seyyîd Muhammed bin İbrâhim Atâ, lakabı Bektâş'tır. Horasan'ın Nişâbûr şehrinde 1281 (H. 680) senesinde doğdu. Hacı Bektâş-ı Velî'nin soyu Hazret-i Ali'ye dayanır. 1338 (H.738) senesinde Kırşehir'e yakın bir yerde vefât etti. Vefâtı hakkında başka rivâyetler de vardır. Türbesinin bulunduğu kasabaya sonradan Hacıbektaş ismi verildi.

Daha çocukken ilim öğrenmesi için âilesi tarafından Şeyh Lokmân-ı Perende'ye teslim edildi. Lokmân-ı Perende, Ahmed-i Yesevî hazretlerinin halîfelerinden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde çok derinleşmişti. Bektâş-ı Velî'nin daha çocukken birçok kerâmetleri görüldü. Bir gün Lokmân-ı Perende onun yanına girmiş ve odasını nur ile dolu görünce şaşırmıştır. Bu sırada; Bektâş-ı Velî'nin iki yanında, Kur'ân-ı kerîm okuyan iki nûrânî zât duruyordu. Lokmân-ı Perende onun yanına girince, bunlar kayboldu. Lokmân-ı Perende, Bektâş-ı Velî'ye onların kim olduğunu sordu. O da; "Birisi Server-i Âlem Efendimiz(S.A.V.) diğeri ise Hazret-i Ali(r.a) idi." cevâbını verdi.

Yine bir gün hocasından ders dinlerken, namaz vakti geldi. Hocası hizmetçisinden abdest almak için su istedi. Bektâş-ı Velî hocasına; "Bir nazar etseniz de, su buradan aksa, dışarıya gitmeye gerek olmasa." dedi. Hocası; "Benim kudretim bunu yapmaya yetmez." cevabını verdi. Bunun üzerine o sırada Bekâş-ı Velî, Allahu Teâlâ'ya duâ etti. Hocası da "Âmin" dedi. O anda medresenin ortasında latîf bir su çıkıp, kapıya doğru akmaya başladı. Pınarın başında renk renk çiçekler açtı.

Bu hâdiseden bir süre sonra, Lokmân-ı Perende hacca gitti. Arafat'ta kıbleye doğru döndükleri esnâda, talebelerine; "Yârenler! Bugün Arefedir. Şimdi bizim evde yemekler pişirilir." dedi. Bu söz, Allahü Teâlâ'nın kudretiyle, Bektâş-ı Velî'ye mâlum oldu. Tam o sırada hocasının evinde yemekler pişiyordu. Bektâş-ı Velî hemen bir tepsi yemeği aldığı gibi, bir anda hocasına sundu. Hocası Nişâbûr'a dönünce, onun bu kerâmetini herkese anlattı ve Hacı lakabını verdi. Bu esnâda Horasan'da bulunan âlimler, Lokmân-ı Perende'ye hac mübârekesine geldiklerinde, medresede akan suyu görünce şaşırdılar. Bunun sebebini sordular. Lokmân-ı Perende; "Bu kerâmet, Hacı Bektâş'ındır." dedi. Sonra onun gösterdiği kerâmetlerini gelen âlimlere anlattı. Onlar bütün bunların bir çocuktan zuhûr etmesine şaştılar. Bunun üzerine Hacı Bektâş-ı Velî, âlimlere; "Ben, Resûl-i Ekrem(S.A.V.)'in soyundanım. Bana bunları çok görmeyiniz. Bunlar, Allahü Teâlâ'nın bana bir ihsânıdır." dedi.

Hacı Bektâş-ı Velî, tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu'ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli talebeler yetiştiren Hacı Bektâş-ı Velî, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu'da dînî, iktisâdî, askerî ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "Ahîlik Teşkilâtı" ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektâş-ı Velî ve talebeleri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Bu sıralarda kuruluş devrinde olan Osmanlı Devleti'nin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri ve himmetleri oldu. Sultan Orhan zamânında teşkil edilen Yeniçeri ordusuna duâ ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Onlara İslâmiyet'ten ayrılmamalarını nasîhat etti. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî'yi kendilerine mânevî pîr olarak kabul eden Yeniçeri ordusu, mânevî hayâtını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektâş-ı Velî, asırlarca Yeniçeriliğin pîri, üstâdı ve mânevî hâmisi olarak bilindi. Bu bağlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamânındaki tâlimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müspet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi. Yeniçeriler, dervişler gibi cihâd azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedâkâr oluşlarında, bu hâdiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin;"Allah, Allah! İllallah! Baş uryân, sîne püryân, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyân! Kulluğumuz pâdişâha ayân! Üçler, Yediler, Kırklar! Gülbang-i Muhammedî, Nûr-i Nebî, Kerem-i Ali... Pîrimiz, sultânımız Hacı Bektâş-ı Velî..." diyerek savaşa başlamaları, bunun mânidâr bir ifâdesidir. Hacı Bektâş-ı Velî'nin Malâlât adlı Arapça bir eseri vardır. Sonradan nefes adıyla yazılan ve ona nisbet edilen şiirler onun değildir.

Buyurdu ki: "Tarîkatın, tasavvuf yolunun ilk makâmı, bir âlime cân u gönülden bağlanıp, tövbe etmektir. Tövbe, can u gönülden olan pişmanlıktır ve mutlaka yapılmalıdır. Tövbe ederken gözyaşı dökmelidir. Tövbeyi kabul edecek Allahü Teâlâ'dır. Tövbe ettikten sonra O'na tevekkül etmelidir. İkinci makâmı, talebe olmaktır. Üçüncü makâmı, mücâhede, nefse zor gelen, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Dördüncü makâmı, hocaya hizmettir. Beşinci makâmı, korkudur. Altıncı makâmı, ümitli olmaktır. Yedinci makâmı, şevktir ve fakirliktir.

Mârifetin birinci makâmı edep, ikinci makâmı, korkudur. Üçüncü makâmı, az yemektir. Dördüncü makâmı, sabır ve kanâttır. Beşinci makâmı, utanmaktır. Altıncı makâmı, cömertliktir. Yedinci makâmı, ilimdir. Sekizinci makâmı, mârifettir. Dokuzuncu makâmı, kendi nefsini bilmektir."

1338 senesinde vefât eden Hacı Bektâş-ı Velî'nin derslerini ve sohbetlerini tâkib ederek onun tarîkatına bağlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "Bektâşî" denildi. bu temiz, îtikâdları düzgün olan ve ibâdetlerini yapan Bektâşîler zamanla azaldı. Daha sonra yapılan bir takım değişiklikler sebebiyle, hakîkî Bektâşîlik unutuldu ve zamânımızdan yüz sene önce ise hiç kalmadı. Herkes tarafından sevilen, hürmet ve îtibâr edilen bu isim, Hurûfî denilen sapık kimseler tarafından da siper olarak kullanıldı. İslâmiyeti yıkmak için kurulan bozuk yollardan biri olan Hurûfiliğin kurucusu Fadlullah Hurûfî, Tîmûr Han tarafından öldürülünce, dokuz yardımcısı kaçarak Anadolu'ya geldiler. Bunlardan Aliyyül-A'lâ ismindeki kimse, bir Bektâşî tekkesine geldi. Câvidân adlı kitaplarını gizlice yaymaya, câhilleri aldatmaya başladı. Hacı Bektâş-ı Velî'nin yolu budur dedi. Hâlbuki Hacı Bektâş-ı Velî'nin yolundan ayrılmayan hakîkî Bektâşîler, bunlardan tamâmen ayrıldılar. Hurûfîlik, haramlara helâl, nefsin arzu ettiği kötü arzulara, serbesttir dediği için, bozuk rûhlu insanlar arasında çabucak yayıldı. Sözlerine "Sır" deyip, çok gizli tutulmasını emrederlerdi. Sırları yabancılara açanları öldürdükleri bile olurdu. Sırları Câvidân kitabında a, c, v, z, ... gibi harflerle işâret edilmektedir. Hurûfîler, Bektâşîlik ismini kendilerine perde yaparak, bu perde arkasında çalışmışlardır.

Hacı Bektâş-ı Velî'nin Şiîlikle ilgisi bulunduğunu söyleyenler yanında, bâzıları da onun sapık Baba Resûl'ün halîfesi olduğunu, namaz kılmadığını ve şerîata aldırmadığını kaydetmektedirler. Oysa Makâlât'ın asıl nüshaları tetkîk edildiğinde, onun; İslâm dînine sıkı sıkıya ve sağlam bir şekilde bağlı, İslâmiyet'e uymayan davranışlara şiddetle karşı çıkan mübârek bir velî olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Hacı Bektâş-ı Velî devrine en yakın zamanda yazılmış olan Tiryâkü'l-Muhibbîn'de Vâsıtî onun Ahmed-i Yesevî'ye mensûb olduğunu zikretmekte ve şu silsileyi vermektedir: Es-Seyyid Bektaş el-Horasânî, Ahmed-i Yesevî, Abdülhâlık Gocdüvânî, Yûsuf-ı Hemedânî, Ebû Ali Fârmedî, Ebu'l-Hasan Harkânî, Abdülkâsım Gürgânî, Ebû Osman Mağribî ve Cüneyd-i Bağdâdî yolu ile Hazret-i Ali'ye ulaşmaktadır.

Hacı Bektâş-ı Velî, her gün gelip, şimdiki dergâhının bulunduğu yere otururdu. Onu sevenler; "Gâliba Hacı Bektâş-ı Velî hazretleri burada bir dergâh binâ edilmesini istiyor, o yüzden gelip buraya oturuyor" dediler. Daha sonra Hacı Bektâş-ı Velî'nin hizmetini gören Sarı İsmâil'e, Hacı Bektâş'ı sevenlerden biri, buraya bir dergâh yaptırmaya niyet ettiğini söyledi. Sarı İsmâil de, gelip durumu hocasına arz etti. Hacı Bektâş-ı Velî; "Ona söyle. Bir usta getirsin. Biz istediğimiz büyüklükte bir dâire çizelim. Ayrıca yeteri kadar taş getirtip, yonttursun, hazır etsin." dedi.

Sarı İsmâil, bu durumu o şahsa bildirince, çok sevindi ve hemen bir mîmâr getirdi. Hacı Bektâş-ı Velî de kalkıp, mübârek eliyle şimdiki dergâhın bulunduğu yeri çizdi. O mîmâr da, dergâhın inşâsı için yetecek kadar taş getirtip, yontturdu. Taşların yontulma işinin bittiği gecenin sabahı, herkes, dergâhın yapılmış olduğunu gördü. Dergâhı yaptıracak kimse, derhâl Sarı İsmâil'in yanına gelip; "Ben bu binânın yaptırılması için usta getirdim, taş getirdim ve yaptırma sevâbına kavuşmak istedim. Fakat her kimse bir gecede yaptırmış." diyerek üzüntülerini belirtti. Sarı İsmâil, durumu derhâl hocası Hacı Bektâş-ı Velî'ye bildirdi. Bunun üzerine Hacı Bektâş-ı Velî; "Ey İsmâil! O beni sevene söyle, bu dergâhı zâhirden birisi gelip yaptırmadı. Allahü Teâlâ'nın izni ile bir anda yapıldı. Sevâbı yine onun amel defterine yazılmıştır." dedi. İsmâil durumu derhâl o kimseye bildirdi. O zât da Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı.

Kaynaklar:

1- Şakâyık-ı Nu'mâniyye Zeyli (Mecdî Efendi); s.44
2- Rehber Ansiklopedisi; c.7, s.8
3- Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1080
4- Makâlât, Süleymâniye Kütüphânesi, Denizli Kısmı, No: 131/4)
5- Tiryâk-ul-Muhibbîn; s.47
6- Tıbyân-ül-Vesâil; c.1, s.129
7- Kâşif-ül-Esrâr; s.3
8- İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10, s.129
9- Sefînetü'l-Evliyâ; c.1, s.395
10- Makâlât-ı Hacı Bektaşı Velî (Ter. Esad. Coşan)
__________________
İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim!
  Alıntı ile Cevapla

Alt 24.09.2007, 04:07   #67 (permalink)
Tercübeli Üye
 
alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005
Bulunduğu yer: Aşk`dan
Yaş: 23
Mesajlar: 2.898
Tesekkür Etti: 7
14 Kunu Icin 22 Tesekkür Aldı
alptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı birialptraum Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 62
Standart

ELMALILI HAMDİ YAZIR

Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din alimlerinden.

1878'de Antalya'nın Elmalı ilçesinde doğdu. Aslen Burdur'un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Numan Efendi Elmalı Şer'iyye Mahkemesinde başkatipti. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin Efendiler İlmiye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım Sarlarlı Mehmed Efendi'nin kızıdır. İlk ve ortaöğreniminin yanı sıra hafızlığını Elmalı'da tamamlayan Muhammed Hamdi, tahsiline devam etmek üzere dayısı Mustafa Efendi ile birlikte İstanbul'a gitti ve Küçük Ayasofya Medresesi'ne yerleşti. 1895 Beyazıt Camii'ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'den icazet aldı. Bundan sonra hocası Büyük Hamdi, kendisi de Küçük Hamdi diye anılmaya başlandı; yazılarında da bu imzayı kullandı. Soyadı kanunu çıkınca babasının köyünün ismini (Yazır) soyadı olarak aldıysa da daha çok doğum yerine nisbetle Elmalılı diye meşhur oldu. Tahsili esnasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi'nin hat derslerine devam ederek onlardan da icazet aldı. 1904 yılında girdiği ruus imtihanını kazandı. Bu sırada devam ettiği Mekteb-i Nüvvab'ı birincilikle bitirdi, Bir taraftan da kendi gayretiyle edebiyat, felsefe ve musiki öğrendi. Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırmaya vesile olabileceği ümidiyle meşrutiyet idaresini hararetle savunmaya başladı ve bu görüşü temsil eden İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ilmiye şubesine üye oldu. Avrupai tarzda bir meşrutiyet yerine şeriata uygun bir meşrutiyet modeli geliştirmek için çalışmalar yaptı. Beyazıt Medresesi'nde iki yıl süren dersiamlık görevinden sonra II. Meşrutiyet'in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girdi. II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesine rıza göstermeyen fetva emini Nuri Efendi'yi ikna edip fetva müsveddesini yazmak suretiyle bu konuda etkili bir rol oynadı. Daha sonra Şeyhülislamlık Mektubat Kalemi'nde görev aldı. Mekteb-i Nüvvab ve Mekteb-i Kudat'ta fıkıh, Medresetü'l-mütehassısin'de usul-i fıkıh, Süleymaniye Medresesi'nde mantık, Mülkiye Mektebi'nde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915- 1917 yıllarında huzur derslerine muhatap olarak katıldı. 1918'de şeyhülislamlık bünyesinde kurulan Darü'l- hikmeti'l- İslamiyye azalığına, bir müddet sonra da bu müessesenin reisliğine tayin edildi. Israrlı teklifler üzerine Damad Ferid Paşa'nın birinci ve ikinci hükümetlerinde Evkaf nazırı olarak görev yaptı. Bu görevde iken ikinci rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 15 Eylül 1919'da ayan heyeti üyeliğine tayin edildi: İlmi rütbesi de Süleymaniye Medresesi müderrisliğine yükseltildi. Cumhuriyetin ilanı üzerine memuriyet yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kaldı. Milli Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklal Mahkemesi'nce gıyabında idama mahkûm edilmesi üzerine Fatih'teki evinden alınarak Ankara'ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda muhtemelen İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olması sebebiyle suçsuz bulunarak serbest bırakılınca İstanbul