| Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 36 Mesajlar: 325 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | VARLIK VE ZAMAN ... "Eşya ve hadiselerin çokluğunda bütün kâinat, bir ânda var görünür, sonra yine aynı ân içinde yok olur. Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki, bu hızın sürekli inkılâpları bize her şeyi var gösterir ve aradaki yokluk hissedilmez; zira her ân, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun bir müddet içinde her şeyde varlık devamlı sanılır... Her ân ve lâhzada, varlık ve yokluktan biri gelip biri gittiği için, ne gelenin geldiği ve ne de gidenin gittiği anlaşılır. Var sanılan her şeyin ASLI yokluk olduğundan, İlâhî nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; ve varlık bir kıvılcım dairesi hâlinde döner, durur. İşte âlemlerin mecmuu, hakiki varlık kıvılcımlarının dairesi içinde bir hayâl gölgesinden ibarettir."(1) ZAMANSIZ VARLIK "Varolmak daha çok var olmayla mümkün; devamdan bahsedebilmek için her şeyden evvel o şeyin "var olması" şartı... Var olan ise, "var olmayla-varlığın olacak olana doğru oluş tavrı ile" mümkün... Öyleyse, varolma statik değil dinamik, sabit değil hareketlidir; daima imkânlara açılmıştır. Bundan dolayı da varlık gerçekleşmelerle meydana çıkar ve bir yönü vardır; bu yön geleceğe doğru açıktır. Fakat mutlak olarak "Varlık" bütün varolanları içine alır; hiç bir yönü yoktur, başı ve sonu yoktur. Bu anlamda "Mutlak Varlık" sonsuzdur, öncesi ve sonrası olmadığı için geçmişi ve geleceği de olmaz; öyle ise zamanı yoktur. "Mutlak Varlık", zamansız varlıktır; bütün izâfî varlıklar zamana bağlıdırlar, zaman da bu zamansız varlığa bağlıdır... İnsan ruhu da, bizzat O'nun belirttiği üzere, "nefesinden üflediği" ve bu niteliği ile "zaman üstü" ki, kalb lâtifesinde nefs ile birleşik ve safiyet kazandıkça "Arş-ı Alâ"nın üstündeki asli yerine dönmeye namzet... Öyleyse zaman, sonsuzluğun içinde bir kesit, sonsuzluğa göre sonlunun değişme ölçüsüdür." VARLIKSIZ ZAMAN "İlmin bütün kavramlarıyla gözden kaçırdığı bir şey var: Zaman. Tabiat ilmi de zamanı kullanır ama, bunu hep "mekân" kavramı ile yapar; durum noktalarını ayırır, bir çizgi içinde toplar ve bu çizgiye "zaman" der... İlim kendi başına zamanı tanımadığı için, "değişme"yi de tanımaz. Gelişmeyi ancak "süre" olarak anlarsak açıklığa erebiliriz... Allah'ın Zâtına delâlet eden "Dehr" ismiyle karşılaşan ve hareketin bulunmadığı bir âlemde zamanın "süre" olarak anlaşılması gereği meselesi, Batı tefekkürüne İslâm'dan geçmedir. "Süre" nedir? Onu en iyi, kendimizi tam vererek bir melodiyi yaşarken anlarız: - "Gözlerimizi kapayalım ve kendimizi musikiye bırakalım... Tek tek sesler, notalar, artık parçalanmayacaktır; artık dakika ve saniyeler yoktur, bir nota sonra gelen notanın içinde kaybolur ve deveran sürekli bir akış hâlini alır. Bu yaşayışta maddeyi yeniyoruz, mekânın sınırlarının üstüne çıkıyoruz ve içimizde sırf bir "süre"yi yaşıyoruz; bütün benliğimizle kendimizi bir işe verdiğimizde de aynı şeyi duyarız... Geçmiş sürekli olarak bugüne ve geleceğe doğru akıyor; böyle bir tam kendini verişte zaman ortadan kalkar ve "süre" başlar... Süreyi yaşayabilmemizin şartı hafızadır. Hafıza, zaman aralıklarını yener ve geçmiş şimdi olarak yeniden yaşanır... Hafızada mekân ve zamanı bırakıyoruz"." DEHR VE ZAMAN "Zamanı kayıtlayan, "geçmiş" ve "gelecek" zaman kayıtlarını koyan biziz; yani bu nisbet ve izafetler "Dehr" isminin zımnına dahil değildir, bizim çektiğimiz kayıtlardır... "Mutlak Varlık"a göre geçmiş, gelecek ve hâl cari olmadığına göre, zaman bir yokluk nisbetinden ibaret kalır ki, bu da "Dehr" isminin tecellisinden hasıl olmuştur... Dehr, Zat'a delâlet eden bir isim ve arşla taayyün eden zaman da onun suretidir. Bu izâhlar çerçevesinde "ân", bölünme kabul etmeyen bir vakittir ki, geçmiş ve gelecek, sadece farzediştir; işte bu "ân" deveran etmekle varlıklar zahir olur ve "Dehr"in hükümleri meydana gelir... İcmâl mertebesinde "ân", tafsil mertebesinde "zaman"."(2) ZAMANI AŞMA GAYESİ "Biz dünyayı "ahiretin tarlası" olarak değerlendirdiğimize göre, Allah'a erme yolunun döşenmesi, yani "zamanı aşma" gayesi, bütün insan ve toplum meselelerinin mihenk taşını teşkil eder. "Diyalektik" ve "ahlâk" alanını doldururken kuşanılacak dizgin... O hâlde, "Varlık ve Oluş" bahsini de kuşatıcı bir biçimde, bütün kâinat esrarının çilingiri olan tasavvuf kahramanlarından, zamanın esrarını hatırlatalım: - "İnsan, uğraştığı işin zamanı içindedir ve Sofi zamanın babasıdır!" Büyük Doğu Mimarı: - "Yani zaman sonsuz bir akıştır ve insan uyurken de uyanıkken de onun hükmü altındadır. Uyuyanı uykuda, uyanığı da uyanıklık derecesine göre canlılıkta takip eder. Hele Sofi'nin "Ebul Vakt-Vaktin Babası" olması, onu ağ içinde zaptetmeye, tasarrufu altına almaya memur bulunması bakımından ne derin hikmet..." İmam-ı Gazalî Hazretleri: - "Sevginin ilk sebebi, ölüme, yokluğa ve noksanlığa karşı çıkarak, insanın kendisine, devamına ve kemâline duyduğu sevgidir." Bu, bilgiyi, bilgi de bilinene ve nihayetinde Allah'a sevgiyi doğurur... Allah'a erme gayesi de, zamanı aşma gayesini; ikincisi de birinciyi... • "Varlık"ın imkânlara, yani geleceğe açık olduğunu ve gerçekleşmelerle ortaya çıktığını söylemiştik. Bu, imkânlara açık olan, yani zamanın ağında mahpus olan "varlık"ın sonsuz olmadığını, imkânlar önünde bir sınır belirttiğini de gösterir. Oysa mutlak olarak varlık sonsuzdur ve sonsuzluk bahsinde zaman ve mekânın hükmü yoktur; "Mutlak Varlık", zaman ve mekândan münezzeh varlıktır. Zaman da "Mutlak Varlık"a bağlı; eşya ve hadiseler üzerine atılmış ağ... Kaynaklar 1) SM, Kültür Davamız -Temel Meseleler-, İBDA Yay., 3.Basım, İstanbul 1993, s. 52 2) SM, a.g.e. s. 54-55-56 |