| Oku - Düşün - Anla Din, Ahlak ve Edebe Dair Sohbetler-Kıssalar-Meseleler |
 |
el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi |
 |
05-08-2008, 18:23
|
#1 (permalink)
|
|
Guest
Style: 0
kemi isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Aug 2007
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 24
Mesajlar: 157
Thanks: 3
Thanked 64 Times in 50 Posts
Rep Puanı: 0
|
el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi
EL-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE VE ŞERHİ
İmam Kadı Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi’l-İzz ed-Dımeşkî el-Hanefî
Çeviri:
M. Beşir ERYARSOY
Önsöz:
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla
Hamd Allah’a mahsustur. Bu şerhi bu şekilde okuyucuya sunarken sayın Dr. Abdullah b. Abdilmuhsin et-Türkî ile Şuayb el-Arnaût tarafından tahkikli neşri yapılmış baskıyı esas aldık. Ayrıca sayın muhakkık’ların koydukları notlardan ve başlıklardan da yararlandık.
Şarih’in ifadeleri ve lafızları eksiksiz bir şekilde dikkatle korunmuş olmakla birlikte, okuyucunun konuyu yeterli bir şekilde izlemesini olumsuz olarak etkileyebilecek ve ihtiyaç duyurmayacak türden tekrarlar ve geniş açıklamalar ile şarih’in asıl metinde izlediği yönteminin dışında kalan karşılıklı tartışmalarda ortaya konulan bir takım deliller ile bazı zayıf hadisler kaydedilmemiştir.
Yüce Allah’tan bu şerhin aslını faydalı kıldığı gibi bizim hazırladığımız bu şeklini de faydalı kılmasını niyaz ederiz.
Allah, Efendimiz Peygamberimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına salât ve selam eylesin.
Salih b. Abdurrahman el-Husayyin
Tahâvî Akidesi’ne Yapılmış Şerhler
Elinizdeki şerhin müellifinden önce de, sonra da Hanefî mezhebine mensup bir çok ilim adamı Tahâvî Akidesi’ni şerhetmiştir.
Bu akideye şerh yazanların bazıları:
1- İsmail b. İbrahim b. Ahmed eş-Şeybânî. Basra, 14 Rebiu’l-Ahir 504 tarihinde doğmuş, 9 Cumade’l-u’lâ 629 Çarşamba günü vefat etmiştir.
2- Necmu’d-Dîn Menkûbars b. Yalınkılıç Abdullah et-Türkî. Vefatı, 652 Hicri. Yazdığı şerhe "en-Nuru’l-Lâmi’ ve’l-Burhanu’s-Sati’ " adını vermiştir.
3- Türkistan’lı ve Türkistan’daki bir şehir olan Tiraz’dan Hibetullah b. Ahmed b. Mualla b. Mahmud Şücaûddin et-Türkistanî el-Hanefî. 733 h. yılında vefat etmiştir.
4- İbn es-Serrac diye bilinen Mahmud b. Ahmed b. Mes’ûd el-Konevî ed-Dımeşkî el-Hanefî. Dımeşk’da 771 h. yılında vefat etmiştir. Keşfu’z-Zunûn müellifinin dediğine göre müellifi bu şerhine: “el-Kalâid fi Şerhi’l-Akâid" adını vermiştir.
5- Siracu’d-Din Umer b. İshak el-Hindî el-⁄aznevî el-Hanefî. 773 h. yılında vefat etmiştir.
6- Muhammed b. Muhammed b. Mahmud Ekmelu’d-Din el-Bâbertî el-Hanefî. 786 h. yılında vefat etmiştir.
7- Hanefî mezhebine mensup Fakih Molla Ebu Abdillah Mahmud b. Muhammed b. Ebi İshak el-Kustantinî. Hacı Halife’nin Keşfu’z-Zunûn’da belirttiğine göre bu şerhi 916 h. yılında bitirmiştir.
8- Hanefî mezhebine mensup Akhisarlı Kâfî Hasen Efendi. 1025 h. yılında vefat etmiştir. Bu şerhine "Nuru’l-Yakîn fî Usuli’d-Din" adını vermiş olup, bunu Estergon Kal’ası’nın 1014 h. yılında muhasarası esnasında tamamlamıştır.
9- Müellifi bilinmeyen ve Seyfu’d-Din en-Nasırî’nin isteği üzerine yazılmış bir şerh. Bu şerh Cota (Gota)da 665, el-Mekteb el-Hindî, 1/4569’da kayıtlıdır.
10- İbn bint el-Himyerî diye bilinen Hanefî Muhammed b. Ebî Bekr el-⁄azzî’nin "Şerhu Akaidi’t Tahâvî" adını verdiği ve 881 h. yılında tamamladığı şerh.
11- el-Meydanî diye meşhur hanefî mezhebine mensup İmam Allame Fakih eş-Şeyh Abdu’l-⁄anî b. Talib b. Hammade el-⁄uneymî ed-Dımeşkî’nin yazdığı şerh. 1298 h. tarihinde vefat etmiştir.
Akide’nin Müellifi İmam et-Tahâvî
Adı ve Nesebi
İmam Ebu Câ’fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme b. Seleme b. Abdi’l-Melik el-Ezdî el-Hacrî el-Mısrî et-Tahâvî’dir. Tahâvî, Mısır’da Saîd bölgesindeki kasabalardan Tahâ’ya nisbettir.
Doğumu ve Yetişmesi
Öğrencisi olan İbn Yunus’un rivayetine göre -ki doğrusu da budur- 239 h. yılında doğmuştur. 321 h. yılında vefat ettiği üzerinde de görüş birliği vardır. Yalnız İbnu’l-Nedîm onun vefat tarihini 322 h. olarak vermektedir.
İmam Tahâvî bir ilim ve fazilet yuvasında yetişmiştir. Babası ilim ehli, şiir ve rivayeti hususlarında bilgi sahibi bir kişi idi. Annesi İmam Şafiî’nin ders halkalarına katılan Şafiî’nin mezheb alimleri arasında sayılır. Dayısı ise İmam Şafiî’nin yakın arkadaşları arasında en fakih ve onun ilmini neşreden İmam el-Müzenî’dir. Hadis eserleri sahiplerinden hafız imamlarla ve onların tabakalarında yaşayanlar ile çağdaştır. Bazıları ile aynı senetlerle, aynı rivayetleri ortak olarak kaydetmiştir.
İlmî Seviyesinin Yükselmesi ve İçtihad Derecesine Ulaşması
Yirmi yaşına vardığında ilk görüşlerini terkederek fıkıh’ta Ebu Hanife’nin usulüne yöneldi. Onun bu yönelişinde bir takım sebebler rol oynamıştır:
1- Dayısı Ebu Hanife’nin kitaplarını çokça mütalaa ettiğini, onları çokça incelediğini ve bu kitaplardan etkilendiğini görürdü. Muhammed b. Ahmed eş-Şerûtî kendisine, niçin dayının mezhebine muhalefet ederek Ebu Hanife’nin mezhebini tercih ettin, diye sorunca şu cevabı vermiş: Çünkü ben dayımın Ebu Hanife’nin kitaplarını uzun uzun tetkik ettiğini görüyordum. Bundan dolayı ben de o mezhebe geçtim.
2- İmam Şafiî’nin ileri gelen arkadaşları ile Ebu Hanife mezhebine mensup ilim adamları arasında kendisinin gözü önünde cereyan eden ve kendisinin doğrudan duyup, işittiği ilmî tartışmalar.
3- Her iki mezhebe dair yazılmış eserler ve bunların her birisinde hakkında ihtilâfa düşülmüş meselelerde diğerlerinin görüşlerinin reddedilmesi. el-Müzenî "el-Muhtasar" adlı eserini telif etmiş ve bir çok meselede Ebu Hanife’nin görüşlerini reddetmiştir. Bunun üzerine Kadı Bekkâr b. Kuteybe ortaya çıkarak onun görüşlerini reddeden bir kitap telif etmiştir.
4- Mısır ve Şam diyarına -Kadı Bekkâr b. Kuteybe, İbn Ebi İmran ve Ebu Hazim gibi- kadılık görevini ifa etmek üzere gelen Ebu Hanife mezhebine mensup ilim adamları.
İşte bütün bunlarla birlikte onun sahip olduğu fıtrî istidadı, çeşitli alanlar ile ilgili ilmî birikimleri ve içtihad mertebesine ulaşmak arzusu, onu her iki mezhebi derinlemesine incelemeye, bu iki mezheb arasında karşılaştırmalar yapmaya ve içtihadı ile ulaştığı görüşü tercih edip ona mensub olarak onu savunmaya itmiştir.
Ebu Ca’fer’in bir mezhebten diğerine geçişinde garip kaçacak yahut reddedilmeyi gerektirecek bir husus yoktur. Kendisinden önce yahut kendi çağdaşlarından bir çok ilim adamı bir mezhebten bir diğer mezhebe geçmiş ve çağdaşları olan ilim adamlarından kimse onlara tepki göstermemiştir. Mesela İmam Şafiî’nin Mısır’daki yakın arkadaşlarının bir çoğu İmam Malîk’e tabi kimseler idi. Bunların arasında Tahâvî’nin hocaları da vardır. Çünkü onların bu şekildeki davranmaları taassub, taklid veya ilmî bakımdan gereksiz bir yarışmaya girmekten kaynaklanmıyordu. Onlar bu işi delile, kanaat getirmeğe ve konuyu iyiden iyiye basiretle incelemeye bağlı olarak ve burdan hareketle yapıyorlardı.
İbn Zûlâk dedi ki: Ben Ebu’l-Hasen Ali b. Ebi Ca’fer et-Tahâvî’yi şöyle derken dinledim: Babamı -Ebu Ubeyd b. Harbeveyhi’nin faziletini ve ne kadar fakih olduğunu söz konusu ederek- şöyle derken dinledim: Çeşitli meselelerle benimle müzakere ederdi. Bir mesele hususunda bir gün kendisine cevap verdim. Bana Ebu Hanife’nin görüşü bu değildir, dedi. Ben de ona şöyle dedim: Ey kadı! Ebu Hanife’nin söylediği herşeyi ben de kabul edip söyleyecek miyim? O da bana: Ben senin sadece bir mukallit olduğunu zannederdim. Bunun üzerine ona şöyle dedim: Peki, mutaassıp bir kimseden başkası körü körüne taklid eder mi? O bana: Yahut ta ahmak bir kimseden, dedi.
Bu sözler Mısır’da büyük bir hızla yayıldı ve bir darb-ı mesel haline geldi, insanlar da bunu ezberledi.
İlim Adamlarının İmam Tahâvî Hakkında Söyledikleri:
İbn Asakir "Tarih"inde (VII, 368) naklettiğine göre İbn Yunus şöyle demiştir: "(Tahâvî) Güvenilir, rivayeti sağlam, fakih, oldukça akıllı ve geriye benzerini bırakmamış bir kişidir."
İbn Hacer "el-Lisan" (I, 276)de naklettiğine göre Mesleme b. el-Kasım "es-Sıla" adlı eserinde şöyle demiştir: "Güvenilir, sağlam, oldukça değerli, fakih, ilim adamlarının farklı görüşlerini iyi bilen, tasnifi basiretli bir kimseydi."
İbnu’n-Nedim "el-Fihrist" (260)de: "O ilim ve zühdü itibariyle zamanında eşsizdi."
"el-Cevahiru’l-Mudiyye"de belirtildiği gibi İbn Abdi’l-Berr şöyle demiştir: "Kûfe’lilerin siyretini, haberlerini ve fıkıhlarını, insanlar arasında en iyi bilmekle birlikte, bütün fukahânın görüşleri hakkında da bilgili idi."
İmam es-Sem’anî de "el-Ensâb" adlı eserinde (VIII, 218) şöyle demektedir: "İmamdı, güvenilir ve sağlam bir kimseydi. Fakih ve alimdi. Geriye kendisine benzer kimse bırakmadı."
İbnu’l-Cevzî "el-Muntazam" adlı eserinde (VI, 250) şöyle demektedir: "Oldukça sağlam, kavrayışlı, fakih ve akıllı bir kimse idi." Torunu da aynı şeyleri söylemiş ve şunları ilave etmiştir: "Fazileti, doğruluğu, zahidliği ve veraı ittifakla kabul edilmiştir."
İbnu’l-Esîr de "el-Lubâb" adlı eserinde (II, 276) şunları söylemektedir: "O imamdı, hanefî mezhebine mensub fakihdi. Güvenilir ve rivayeti sağlam bir kişiydi."
İmam ez-Zehebî "Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ" (XV, 27)de şunları söylemektedir: "İmam, allame, büyük hafız, Mısır diyarının muhaddisi ve fakihi..." Daha sonra şunları söylemektedir: "Bu imamın te’liflerini tetkik eden bir kimse onun ilimdeki mevkiini ve bilgilerinin genişliğini çok iyi anlar."
"Büyük Tarih"inde (Tarihu’l-İslam) otuzüçüncü tabakada (kilerden söz ederken) şunları söylemektedir: "Fakih, muhaddis, hafız, ileri gelen bir kimse idi. Güvenilir, sağlam bir ravi, fakih ve akıllı idi." "Tezkiratu’l-Huffaz" adlı eserinde de (s. 808)de onun biyografisini kaydetmiştir.
es-Safdî "el-Vafî bi’l-Vefeyât" (IIV, 9)da şunları söylemektedir: "Güvenilir, üstün, fakih ve akıllı birisiydi. Kendisinden sonra kendisi gibi birisini bırakmadı."
el-Yafi’î de şöyle demektedir: "Fıkıh ve hadiste oldukça ileri dereceye ulaşmış, çok faydalı eserler tasnif etmiştir."
İbn Kesir de "el-Bidaye"de (XI, 186) şunları söylemektedir: "Hanefî mezhebine mensup fakihtir. Çok faydalı eserlerin müellifidir. Güvenilir ve sağlam ravilerden ve ileri gelen hadis hafızlarından birisidir."
Suyûtî "Tabakatu’l-Huffaz"da (s. 337) şunları söylemektedir: "İmam, büyük ilim adamı, hafız ve harkûlade tasniflerin sahibi... güvenilir, oldukça sağlam ve fakih birisi idi. Kendisinden sonra (benzerini) bırakmadı."
ed-Davudî "Tabakatu’l-Müfessirîn"de (I, 74) şunları söylemektedir: "İmam, büyük alim ve hafız..."
Mahmud b. Süleyman el-Kefevî "Tabakat"ında, -el-Leknevî’nin "el-Feraidu’l-Behiyye"de (s. 31) naklettiğine göre- şunları söylemiştir: "Oldukça üstün değerli bir imamdı, şöhreti her tarafa yayılmıştı. Onun güzel anısı sahifeler arasında dopdoludur. Hadislerde ve haberler bilgisi hususunda imamdı... Oldukça üstün değerli ve itibarlı eserleri vardır."
Eserleri
Tahâvî akide, tefsir, hadis, fıkıh, şurût (şartlar) ve tarihe dair pek çeşitli eserler telif etmiştir. Bunlar oldukça güzel, köklü ve son derece faydalı eserlerdir.
Tarihçiler onun otuz dolaylarında yazmış olduğu kitabını kaydetmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Şerhu Meâni’l-Âsâr.
2- Şerhu Muşkili’l-Âsâr.
3- Hanefî fıkhına dair Muhtasaru’t-Tahâvî.
4- Sünenu’ş-Şafiî. Tahâvî bu eserinde (252 h. yılında) dayısından, onun da Şafiî’den dinlediklerini bir araya getirmiştir.
5- el-Akidetu’t-Tahâviyye. Elinizdeki şerhin esas metnini teşkil etmektedir. Oldukça yaygın bir ünü vardır. Farklı mezheblerine rağmen ehl-i sünnet tarafından kabul görmüş, beğeni ile karşılanmış ve onu şerh edip açıklamışlardır.
6- eş-Şurutû’s-Sağîr.
Vefatı
İmam Tahâvî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Mısır’da perşembe gecesine rastlayan Zülkade 321’de vefat etmiş ve el-Karâfe’deki Benu’l-Eş’as mezarlığında defnedilmiştir.
Akîde’nin Şârihi İbn Ebi’l-İzz
Adı ve Nesebi
İmam, büyük ilim adamı Sadru’d-Din Ebu’l-Hasen Ali b. Alai’d-Din Ali b. Şemsi’d-Din Ebu Abdillah Muhammed b. Şerefi’d-Din Ebu’l-Berekât Muhammed b. İzzi’d-Din Ebi’l-İzz Salih b. Ebi’l-İzz b. Vuheyb b. Atâ b. Cubeyr b. Cabir b. Vehb’dir. Aslı Ezraî’dir. Hanefî mezhebine mensup Dımeşk’lı ve Salihî(ye)lidir. "İbn Ebi’l-İzz" diye bilinir.
Doğumu
Biyografik eserler onun 22 Zü’l-Hicce 731 yılında doğduğunu ittifakla kabul etmektedir.
Ailesi
Şarih oldukça ünlü, ilim ve önderlik alanında üstün şanı bulunan bir aileye mensubtur. Bu aile başından beri Dımeşk’de Hanefî mezhebinin önderliğini yapmakla bilinegelmiştir. Bu aileden yetişen ilim adamları ders, kaza ve fetvâ makamlarını işgal edegelmişlerdir.
1- Babası Kadı Alau’d-Din Ali b. Ebi’l-İzz el-Hanefî olup, 746 h. yılında vefat etmiştir.
2- Dedesi Kadı Şemsu’d-Din Ebu Abdi’llah Muhammed b. Muhammed b. Ebi’l-İzz olup Hanefî mezhebine mensup ileri gelen ilim adamlarından, önderlerinden ve bir çok ilim dalında oldukça üstün bir seviyeye gelmiş olanlarındandır.
3- Dedesinin babası Muhammed b. Ebi’l-İzz Salih b. Ebi’l-İzz olup Dımaşk’de 723 h. yılında vefat etmiştir.
Yetişmesi
İşte İbn Ebi’l-İzz böyle bir ilmi ailede, ilim tahsili ve tedrisinin oluşturduğu böyle bir ortamda yetişmiştir. Bundan dolayı yüce Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu fıtrî istidad, bilgiye aşırı düşkünlük, susamışlık, oldukça parlak bir zihin ile birlikte, bunların onun ilim ve bilgi noktasında pek büyük bir dereceye ulaşmasında oldukça katkısı olmuştur. Sahib olduğu bu konumu dolayısıyla ders vermiş, hatiplik yapmış, eserler te’lif etmiştir. Bilgi bakımından kemal derecesine ulaşmamış, yüksek bir mevkiye gelmemiş ve aklı da bu konuda gereken eğitimden geçmemiş kimselerin asla ulaşamadığı ilmî makam ve mevkileri üstlenmiştir.
Babası hanefî mezhebine mensub olduğundan dolayı hiç şüphesiz kendisi de hanefî mezhebini dikkatli bir şekilde okuyup incelemiş, meselelerini ortaya çıkarmış ve insanlar arasında bu konuda oldukça özel bir konuma ulaşmış olmalıdır. Onun Dımeşk ve Mısır’da hanefî mezhebi kadılığı görevini üstlenmiş olması bu kanaati pekiştirmektedir.
Mezhebi
Şarih -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bütün fertleri Ebu Hanife mezhebine mensub ve büyük çoğunluğu da bu mezhebin hakimliğini yapmış bir aile ortamında yetişmiştir. Bu mezhebi babasından oldukça dikkatli bir şekilde ders olarak okumuştur ve bu da ona bu mezhebte kadılık görevini üstlenme ehliyetini kazandırmıştır. Ayrıca bu eğitim onu bu mezhebin tedris edilmesi için vakfedilmiş medreselerde ders verme ehliyetine de sahip kılmıştır. Ancak o -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah’ın tevfîki ile daha sonra da sahip olduğu fıtrî istidad ve bilgiye susamışlığı, ilim ehli kimselerin mezheb ve görüşlerine dair geniş bilgisi ve bunları tam anlamıyla kuşatmış olması ile bunlar arasında karşılaştırma yapabilmekteki üstün kudreti sayesinde taklit boyunduruğundan kurtulabilmiş ve çeşitli görüşler ve mezheb kanaatleri arasında delilinin güçlülüğü ve karşıt delil ortaya konulamadığı için doğru olduğunu açıkça tesbit ettiği görüş ve mezhebleri tercih edebilmiştir. İsterse bu kendisinin bağlı bulunduğu mezhebin görüşüne muhalif olsun.
"el-İttibâ’" adlı risalesinde (s. 88) şunları söylemektedir: "Faydalı ilim talep edenin görevi şu ki: Allah’ın Kitabını iyice bellesin ve üzerinde iyice düşünsün. Aynı şekilde sünnetten de kendisi için mümkün olanı bellesin. Bundan kana kana içsin, doyasıya öğrensin. Bununla birlikte konuşmasını düzeltecek kadarıyla Kitap ve Sünneti, selef-i salihin bunların manaları ile ilgili sözlerini kavramasına yardımcı olacak kadar dil ve nahiv öğrensin. Sonra da Ashab-ı Kiram’dan başlayarak ve daha sonra herhangi bir özelleştirme söz konusu olmaksızın kendisi için mümkün olan, onlardan sonra gelen ilim adamlarının görüşlerini tetkik etsin. Eğer icma ile kabul ettikleri bir görüş varsa, onu bırakıp başka bir görüşe yönelmesin. Anlaşmazlığa düştükleri bir husus varsa, o takdirde herhangi bir hevâ, heves ve taassub söz konusu olmadan delillerini incelesin. Bundan sonra ise artık Allah kime hidayet vermişse işte doğruyu bulan odur, kimi saptırmışsa da sen onu doğruya iletecek bir dost bulduğunu göremezsin."
Onun görüşüne göre çağında müslümanların içine düştükleri tefrikanın, ayrılıkların ve zayıflığın sebebi mezhebî taassuptur. Belli bir mezhebe mensup olanların herbirisinin bu mezhebin daha hak olduğuna inanması, diğer mezhebler arasında bütün fer’î görüşlerde bunun taklid edilmesi gerektiği kanaatini taşımasıdır.
Onun kanaatine göre bu görüş ayrılığını genişleten diğer bir etken de, bunu sürdüren ve devam ettiren medreseler ve vakıflar yapanların, vakıf şartnamelerindeki ifadeleridir. Bu vakfın sahipleri, bu medreselerin filan kimselere, diğer medresenin de filan kesime vakfedilmesini şart koşmaları üzerine herbir kesim kendi kabul ettiği kanaate sıkı sıkıya yapışmış ve başkasından yüz çevirmiştir. Bundaki maksat ise böyle bir vakıftan (gelirlerinden) mahrum olmamaktır. Ayrıca buna, bu gibi şartların ve benzerlerinin sahih olup olmaması şüphesini de, bir de vakfedenin şartının şarî’in nassı gibi olduğu görüşünü de eklemek lazım. Şüphe ile arzu bir araya gelince artık hastalık daha bir kök saldı.
Üstelik bazı vakfediciler cahildir. Onların herbirisinin tayin ve tesbit ettikleri bu kesimi tayin etmeye iten, sadece o taife ve o taifenin imamı lehine duydukları taassubtan ibarettir.
Onların asıl maksatları doğrudur, bu da şeriat ilimlerinin canlandırılmasıdır. Bundan dolayı onların yaptıkları vakfın ilim adamlarına tahsis edilmesi doğru fakat bunu o ilim adamları arasından filan taifeye tahsis etmeleri ise batıldır. Çünkü yapılması gereken vakfedenlerin koştukları şartların şeriat ölçüsüne vurulmasıdır. Bu ölçüye uygun olan görüş kabul edilir, aksi takdirde reddedilir. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Bir takım kimselere ne oluyor ki Allah’ın Kitabında yer almayan şartlar koşuyorlar. Allah’ın Kitabında yer almayan herbir şart -yüz tane olsa dahi- bâtıldır."
Yine onun görüşüne göre bu ayrılık ve tefrikanın iyice yerleşmesinin sebeblerinden birisi de her mezhebe mensub ayrı bir hakimin görevlendirilmesidir. Bundan dolayı bir çok haklar kaybolmuştur. Onun görüşüne göre kesinlikle başka bir görüş kabul etmemek şartıyla muayyen bir imamın görüşü ile amel etmekle her zaman insanların menfaatleri gerçekleştirilemez. Onların ayrılığa düştüklerinin görülmesi esnasında tefrikaya düşmelerinin yasaklanması bu ayrılıkları sürdürmelerine göz yummaktan daha iyi idi. Onları ayrılık üzerinde ısrar etmeye iten hususları işlemelerinin engellenmesi daha uygundu. Böyle bir ayrılık yani herbir taifeye (mezheb mensublarına) bağlı bir hakimin tayin edilmesi İslâm’ın ilk dönemlerinde yoktu. Bu el-Melik ez-Zahir Baybars döneminde 664 yılında ortaya çıkmış bir iştir.
Yine Beyt-i Haram’ın yanında, Şam’daki Emevi Camiinde ve diğer mescitlerde düzenli ve muayyen birer imam tayin edip herbir imamın, dışına çıkmamak üzere belli şekillerde namaz kılmaya bağlılığı da bu tefrikanın etkenlerinden ve daha da artmasının sebeblerindendir. Halbuki cemaatin ve birliğin sağlanması için namaza aykırı fiillerle birlikte korku namazı kılmak meşru bir iştir. Korku namazının meşru oluşu, herbir mescitte birden fazla imam tayin etme işlemini durdurmak için yeterli bir delildir.
Özetle: onun görüşüne göre ümmetin yapısını zayıf düşüren, yıkım ile karşı karşıya getiren tefrika sebebleri arasında gördüklerini özetle sıralayacak olursak; bu sebebler mezhep taassubu, ayrı ayrı her mezheb için medreseler inşa etmek, dört mezhebe göre ayrı ayrı hakimler görevlendirmek, herbir mescitte herbir mezhebe ayrı imam ihdas etmek.
Bulunduğu Görevler
Şarih’in hayatı ilim alanında ve ilme hizmette oldukça güzel sonuçlar vermiş, pekçok gayretlerle dolup taşmıştır: Bu meyanda ders vermiş, okutmuş, kitap te’lif etmiştir. Biyografik eserler ışığında yaptıklarını aşağıdaki şekilde özetlememiz mümkündür:
1- Kaymaziyye medresesinde 748 h. yılında hocalık. O sırada henüz onyedi yaşından fazla değildi. Bu medrese hanefî mezhebine aitti.
2- Rükniyye medresesinde hocalık görevi. (777 h.) Bu da hanefîlere ait bir medresedir.
3- Hanefî Kadı el-Humam’ın vefatından sonra el-Aziyye el-Berrâniyye’de 784 h. yılı Rebiu’l-Âhir ayında ders vermeye başladı.
4- Yine hanefî mezhebine göre ders veren medreselerden birisi olan el-Cevheriyye’de de ders verip hocalık yapmıştır.
Büyük bir ihtimalle şarih, vakfedicinin hem hanefî mezhebine mensup hem de onların dışında kalan değişik ilim talebelerine vakfetmiş olduğu el-⁄azziyye Medresesi dışında hanefî mezhebine has olan bu medreselerde sadece hanefî mezhebini tedris etmekle kalmamıştır. Çünkü o -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- eğer Şeriat koyucu’nun nasslarına muhalefet varsa vakfedenin şartnamesinde koşmuş olduğu şartlara bağlı kalmanın vacip olduğu görüşünde değildi. Onun görüşüne göre muayyen bir kesime vakfetmek ve vakfı münhasıran onlara ayırmak birçok bakımdan tutarsız idi:
a- Evvela bu, insanlar arasında tefrikanın daha bir yerleşip kök salmasının etkenlerindendir.
b- Bu medreselerde ders verme görevini üstlenen hocalar bu medreselerin kendisi için vakfedildiği mezhebi öğretmek ile sınırlı kalıyorlar. Bu ise onun bu mezhebin delillerini derinlemesine inceleyip, bu mezheb lehine taassub göstermesine, bu mezhebin düşmüş olduğu hataları tenkide dayanamayan zayıf deliller ile savunmasına iter.
c- Böyle bir medresede tedris edilen fıkhı ders alan öğrenciler de bu hoş olmayan taassubu güçlendirir ve onlarda tenkid, karşılaştırma ve tercih melekesini zayıflatır, hayatları boyunca mukallit kalırlar.
O bakımdan onun ders verirken ele aldığı çeşitli meseleler hakkında imamların görüşlerini enine boyuna ele almış olması, delillerini, gerekçelerini ortaya koyup bunlar arasında gerekli mukayeseyi yapmış olması sonra da delili daha kuvvetli ve nassa daha uygun olanı tercih etmeye yönelmiş olması ihtimali uzak değildir. Bundan maksadı ise öğrencilerini taklid mertebesinden, ittibâ’ mertebesine taşıyacak ve böylelikle bağımsız bir kişilik sahibi olmalarını sağlayacak sağlıklı fıkıh bilgisi edinme melekesini geliştirmek istiyordu.
5- İnsanların İslâmî kültürlerini geliştirmek, kamuoyunu uyanık tutmak, sağlıklı bir şekilde kamuoyunu yönlendirmekte hatipliğin önemli bir rolü olduğundan dolayı şarih el-Efram Camii hatipliğini de üstlenmişti.
6- Aynı şekilde el-Belka bölgesinin stratejik yeri olan Husbân’da da hatiplik görevini üstlenmişti.
7- Muharrem 777 h. tarihinde Mısır hakimliğine tayin edilen amcasının oğlu Necmu’d-Din’in yerine vekâleten Dımaşk’ta 776 h. yılının sonlarında hanefî mezhebi hakimliği görevini üstlenmiştir. Daha sonra Necmu’d-Din yüz gün görev akabinde hakimlikten affedilmeyi istedi ve Dımaşk’a nakledildi. Onun yerine Mısır’daki hanefî mezhebi kadılığını şarih bu yılın Cumade’l-Ahire yılında üstlendi. İki yıl kadar hakimlik yaptıktan sonra affedilmeyi istedi ve istifası kabul edildi. Sonra da Dımaşk’a el-Kaymaziyye ile el-Cevheriyye’deki görevlerine ve hatipliğe geri döndü.
Eserleri
Biyografik eserler onun birçok eserinden söz etmektedir. Bunların bazıları:
1- Selef’in yöntemi üzere İslâm akidesine dair incelikli ve derinlemesine incelemeler, oldukça güçlü ve mükemmel tahkikler ihtiva eden bu nefis şerh.
2- et-Tenbih alâ Müşkilâti’l-Hidâye. Bunu es-Sehavî ve başkaları zikretmiştir.
3- Fıkhî sorulara verilen cevapları ihtiva eden bir risâle.
Bu risalenin ilk sahifesinde şunlar yer almaktadır: Bunlar muhalif mezhebe mensup kimseye namazda uymanın sahih olduğunu, cumayı edâ ettikten sonra kılınan dört rek’atın hükmünü, elbiseye değen abdest suyunun hükmünü ihtiva eden oldukça değerli ve incelikli bir takım notları ihtiva eden bir risaledir. Bu risale büyük ilim adamı muhik (hak ehli) ve muhakkik Ali b. Ali b. Muhammed b. Muhammed b. Ebi’l-İzz el-Hanefî -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin te’lifidir. Gerçekten yazdıklarını mükemmel ve güzel yazmıştır. Oldukça faydalı satırlarla maksadını dile getirmiştir.
4- en-Nuru’l-Lâmi’ fî mâ Yu’melu bihî fi’l-Camî’. Burada cami’den kasıt Emevî Cami’dir.
5- el-İttiba’. İki defa basılmıştır. Birincisi Pakistan, Lahor’da 1401 h. yılında, ikincisi Amman’da 1405 h. yılında. Bu çağdaşı Ekmelu’d-Din Muhammed b. Mahmud b. Ahmed el-Hanefî (vefatı 786 h.)nin te’lif ettiği bir risaleye bir reddiyedir. Bu ilim adamı yazdığı bu risalesinde Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- mezhebini taklid etme kanaatini tercih ediyor ve bunu teşvik ediyordu. İbn Ebi’l-İzz ise sözü geçen bu risalede açıklanmaya muhtaç bir takım yerler tesbit ettiğinden yasak kılınmış tefrikaya düşülür ve helâke götüren hevâya tabi olunur korkusu ile bu açıklanması gerekli noktalara dikkat çekmek istemişti.
Bu reddiyesinde tam anlamıyla tevfîk’a mazhar olmuştur. O -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ilmi bir yöntem izlemiştir. Onun izlediği bu yöntem tam anlamıyla edeble hareket ettiğini, delilinin kuvvetli olduğunu, ufkunun genişliğini, yerilen taassubtan uzak olduğunu, kalpleri birleştirmeyi ve engelleri ortadan kaldırmayı ısrarla arzu ettiğini ortaya koyan bir reddiyedir.
Vefatı
İmam büyük ilim adamı Sadru’d-Din Ali b. Ebi Ca’fer, Zülka’de 792 h. yılında vefat etti ve Sefh Kasyun’da defnedildi. Yüce Allah ona bol bol rahmet eylesin.
el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi
Hasbiyallahu ve Ni’me’l-Vekîl
(Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.)
Hamd Allah’a mahsustur, O’ndan yardım diler, O’ndan mağfiret isteriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Efendimiz Muhammed O’nun kulu ve Rasûludur. Allah’ın pek çok salât ve selâmı onun, aile halkının ve ashabının üzerine olsun.
Dinin Esasları (Akaid) İlmi, İlimlerin En Şereflisidir
Dinin esasları ilmi, ilimlerin en şereflisidir. Çünkü herbir ilim dalının şerefi, konusunun şerefinden gelir. Bu ise fer’î hükümlerin bilgisi demek olan fıkha nisbetle en büyük fıkıh (fıkh-ı ekber)dir. Bundan dolayıdır ki İmam Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dinin esasları ile ilgili ve bir kaç sahifede topladığı görüşlerini "el-Fıkhu’l-Ekber" diye adlandırmıştır.
Kulların buna ihtiyaçları herşeyden çoktur. Hiçbir şeyle kıyas edilmeyecek kadar buna zorunlu olarak muhtaçtırlar. Çünkü kalpler rab’lerini, ma’budlarını ve kendilerini yoktan yaratıcılarını isim, sıfat ve fiilleriyle tanımaksızın hayat bulamazlar. Bütün bunlarla birlikte kalplerin herşeyden çok onu sevmeleri gerekir ve bütün gayretleri diğer yaratıklar bir tarafa, sadece O’na kendilerini yakınlaştırmaya yönelik olmalıdır.
Akılların kendi başlarına bunları etraflı bir şekilde bilip, idrâk etmeleri imkânsız bir şeydir. Bundan dolayı aziz ve rahim olan Allah, rahmetinin gereği olarak kendisini tanıtan, yoluna çağıran, çağrılarını kabul edenleri müjdeleyen, kendilerine muhalefet edenleri korkutup uyaran peygamberler göndermiş; onların davetinin anahtarını, risaletlerinin özünü, şanı yüce ma’bûdu isim, sıfat ve fiilleriyle tanımak olarak tesbit etmiştir. Zira risaletin başından sonuna kadar bütün gerekleri bu bilgi üzerine bina edilir.
Sonra bunun arkasından iki önemli esas gelir:
Birincisi kendisine ulaştıran yolun tanımıdır. Bu da emir ve yasaklarını ihtiva eden şeriatidir.
İkincisi kendisine ulaşmalarından sonra bu yolu izleyenlere verilecek olan ebedî nimetleri bildirmektir.
Buna göre insanlar arasında Allah’ı en iyi tanıyanlar kendisine ulaştıran yola en çok uyan ve huzuruna varacakları vakit O’nun yolunu izleyenlerin durumunun ne olacağını en iyi bilen kimselerdir. İşte bundan dolayı yüce Allah, Rasûlüne indirdiklerine "ruh" adını vermiştir. Çünkü gerçek hayat buna bağlıdır. Diğer taraftan hidayet bulmak da O’na bağlı olduğundan ötürü yine bu yolu "nur" diye adlandırmıştır. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O kavuşma günü (kıyamet) ile korkutmak için kendi emrinden ruhu kullarından dilediği kimseye gönderendir." (el-Mu’min, 40/15); "Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin, fakat Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete ilettiğimiz bir nur kıldık ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin. Göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah’ın yoluna; şunu bilin ki bütün işler Allah’a döner." (eş-Şûrâ, 42/52-53)
Buna göre rasûlün getirdikleri dışında hiçbir şeyde "ruh" yoktur. Onun ile aydınlanmanın dışında da hiçbir yerde nur bulunmaz.
O yine Yüce Allah’ın buyurduğu gibi şifanın da ta kendisidir: "De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifâdır." (Fussilet, 41/44)
O halde o her ne kadar mutlak olarak bir hidayet ve bir şifâ ise de bundan yararlananlar bizzat mü’minler oldukları için özellikle onlar söz konusu edilmişlerdir.
Yüce Allah, Rasûlünü hidayet ile ve hak din ile göndermiştir. Bundan dolayı onun getirdikleri dışında hiçbir şeyde hidayet yoktur.
İcmalî (Toplu) İman Herkese Farzdır
Şüphe yok ki herkesin Allah Rasûlünün getirdiklerine genel ve icmalî olarak iman etmesi farzdır. Yine Allah Rasûlünün getirdiklerini tafsilatı ile bilmenin farz-ı kifâye olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü bu, Allah’ın Rasûlü ile gönderdiklerini tebliği kapsamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde düşünmek, onu akledip kavrayıp anlamanın çerçevesi içerisindedir. Kitabın ve hikmetin bilinmesi, zikrin korunması, hayra çağırıp iyiliği emrederek kötülükten alıkonulması, Yüce Rabbin yoluna hikmet ile güzel öğüt ile davet edilmesi, en güzel yol hangisi ise onunla mücadele edilmesi kapsamı içerisindedir. O bakımdan o (tafsilî iman) onlara kifâye yoluyla farzdır.
Muayyen olarak herbirerlerine farz olana gelince; bu onların güçlerinin, ihtiyaçlarının, bilgilerinin, tek tek yerine getirmekle emrolundukları şeylerin çeşitliliği kadar çeşitlilik arzeder. İlmin az bir bölümünü dahi dinlemekten âciz olan yahut ta onun inceliklerini kavrayamayan kimselere, elbetteki bunlara gücü yeten kimselere farz olan şeyler farz değildir.
Nassları duymuş ve bunları kavramış kimselere vacib olan şeyler, nasları duymamış kimselere vacib değildir. Müftü, muhaddis ve hakim olmayan kimselere vacib (farz) olmayan şeyler bu konumda olan kimselere vacibtir.
Genel Olarak İtikadî Konularda Sapmanın Sebebi
Şu husus bilinmeli ki, bu konuda genel olarak sapıtanlar yahut bu hususta hakkı bilmekten acze düşenlerin bu hallerinin sebebi, Rasûlün getirdiklerine tabi olmakta kusurlu hareket etmeleri ve bu yolu bilmeye ulaştıran dikkatli düşünmeyi ve istidlali terketmeleridir. Böyleleri Allah’ın Kitabından yüz çevirdiklerinden sapıtmışlardır. Nitekim o şöyle buyurmaktadır: "Benden size bir hidayet geldiğinde kim Benim hidayetime uyarsa o hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz. Kim de zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.
"Der ki: Rabbim niçin beni kör haşrettin, halbuki ben görüyordum."
"Buyurur ki: Böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun; bu günde sen böylece unutulursun." (Tâhâ, 20/123-126)
İbn Abbas -Radıyallahu anh- dedi ki: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup, içindekiler gereğince amel eden kimselere dünya hayatında sapıtmamayı, âhiret hayatında da bedbaht olmamayı garantilemiştir. Daha sonra da bu âyet-i kerîme’yi okumuştur.
Nitekim Tirmizî ve başkaları tarafından kaydedilen Ali -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadiste de böyledir. Buna göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Pek yakında bir takım fitneler baş gösterecektir." Ben: Bunlardan kurtuluş yolu nedir? Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Şöyle buyurdu: "Allah’ın Kitabı. Onda sizden öncekilerin bilgisi, sonrakilerin haberi, aranızdaki (anlaşmazlık)ların hükmü vardır. O hakkı batıldan ayırandır, o bir şaka, bir eğlence değildir. Herhangi bir zorba (zorbalıktan dolayı) onu terkedecek olursa Allah belini kırar. Kim ondan başkasında hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır. O, Allah’ın kopması mümkün olmayan ipidir. O hikmet dolu zikir (öğüt)dir. O, dosdoğru yoldur. O, hevâların saptırmadığı, dillerin kendisi ile karışmadığı, hayret verici şeyleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. İlim adamları ondan doymaz. Ona dayanarak söz söyleyen doğru söyler, gereğince amel eden mükafat kazanır. Ona göre hükmeden adalet yapar, ona davet edip çağıran dosdoğru yola iletilmiş olur."[1]
Ve buna benzer manaları ifade eden daha bir çok âyet ve hadis-i şerif bu hususu dile getirmektedir.
Yüce Allah öncekilerden de, sonrakilerden de rasûlleri vasıtası ile teşrî buyurmuş olduğu dinine uygun olmayan, din diye kabul edip izledikleri hiçbir yolu kabul etmeyecektir.
Yüce Allah şu buyrukları ile göndermiş olduğu peygamberler dışında, kulların kendisini nitelendirdikleri her türlü nitelikten kendini tenzih etmiş bulunuyor:
"İzzet sahibi olan Rabbim onların niteleyegeldiklerinden münezzehtir. Gönderilmiş peygamberlere selâm olsun, âlemlerin Rabbi Allah’a da hamd olsun." (es-Saffat, 37/180-182) Yüce Allah kâfirlerin kendisini nitelendirmelerinden, zatını tenzih ettikten sonra gönderdiği peygamberlere de selâm olsun, diye buyurmuştur. Buna sebeb ise peygamberlerin kendisini nitelendirirken ortaya koydukları nitelendirmelerinin her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olmasıdır. Arkasından da kemal derecesinde hamde layık olduğunu ortaya koyan sıfatlara yalnızca kendisi sahip olduğundan dolayı, hamdin kendisine mahsus olduğunu belirtmektedir.
Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in yolunu en hayırlı olan nesiller de aynen takip etti. Bunlar da ashab-ı kiram ile güzel bir şekilde onlara tabi olanlardır. Onların önce olanları, sonra gelenlerine bunu tavsiye ediyor, sonra gelen de bu hususta kendisinden önce gelene uyuyordu. Bütün bunlarda kendileri de Peygamberleri Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e uyuyorlar, onun yolunu izliyorlardı. Nitekim Yüce Allah Kitab-ı Aziz’inde şöyle buyurmaktadır: "Deki: İşte bu benim yolumdur, ben Allah’a bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de bana uyanlar da." (Yusuf, 12/108)
Eğer "bana uyanlar da" buyruğu "davet ediyorum" buyruğundaki zamire atfedilmiş ise bu ona uyanların Allah’ın yoluna davet edenlerin ta kendileri olduğuna delildir. Şâyet ("ben" anlamındaki) munfasıl zamire atfedilmiş ise o takdirde ona uyan kimselerin peygamberlerinin getirdikleri hususunda herkes bir tarafa bizzat kendilerinin basiret sahibi oldukları noktasında açık bir ifadedir. Her iki anlam da doğrudur.
Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- dini apaçık bir şekilde tebliğ etmiş, basiret sahibi olanlara delilleri açıkça bildirmiş, nesillerin en hayırlısı da onun yolunu izlemiştir. Fakat daha sonraları hevâlarına uyan, günahlar işleyen, iyi olmayan bir takım nesiller de gelmiştir. Ancak Yüce Allah bu ümmetin dininin esaslarını muhafaza eden kimseleri her zaman takdir buyurmuştur. Nitekim doğru sözlü yüce peygamber de şu buyruğuyla bunu böylece haber vermektedir:
"Ümmetimden bir taife (kesim) hak üzere ve kendilerini yardımsız bırakanların kendilerine zarar vermeleri söz konusu olmaksızın muzaffer olarak kalmaya devam edeceklerdir."[2]
Ebû Ca’fer et-Tahâvî
H. 200. yıldan sonra İslâm âlimleri arasından bu vazifeyi yerine getirenlerden birisi de İmam Ebu Ca’fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî et-Tahâvî -Allah onu rahmetiyle kuşatsın-dir. Bu imam 239 h. yılında doğmuş, 321 h. yılında vefat etmiştir.
İmam, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- selef-i salihin izlediği yolu bize haber vermiş ve Kûfe’li İmam Ebu Hanife en-Numan b. Sabit ile onun iki arkadaşı Ebu Yusûf Ya’kub b. İbrahim el-Himyerî el-Ensarî ile Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî -Allah onlardan razı olsun-nin itikad edip kabul ettikleri ve böylelikle âlemlerin Rabbinin dinine bağlı bulundukları inanç esaslarını onlardan nakletmektedir.
Aradan zaman geçtikçe elbetteki bid’atler ortaya çıkar ve kabul edilsin diye sahiplerince te’vil diye adlandırılan tahrifler çoğalır. Tahrif ile te’vil arasındaki farkı tesbit edebilenler ise pek azdır. Çünkü sözün zahirinden anlaşılan anlamdan uzaklaştırılarak lafzın genel olarak ihtimal dahilinde kastetmesi mümkün olan bir başka manaya geldiğinin bildirilip açıklanması -ortada bunu gerektirecek bir karine bulunmasa dahi- te’vil diye adlandırılmıştır. İşte asıl fesad burdan ortaya çıkmıştır. Onlar bu yanlış yorumlarına te’vil adını verdikleri takdirde kabul görür ve te’vil ile tahrif arasındaki farkı bilemeyenlerce uygun karşılanır, (diye böyle yapmışlardır.)
Bundan dolayı mü’minlerin delillerin açıklık kazanmasına, deliller ile ilgili şüphelerin ortadan kaldırılmasına ihtiyaçları doğdu. Sözler ve yaygaralar artıp durdu. Buna sebeb ise batıl peşinden gidenlerin şüphelerine kulak asmaları ve selef tarafından ayıplanan, tetkik edilmesini, kendisiyle uğraşılmasını, ona kulak verilmesini yasakladıkları, yerilmiş olan kelâma dalmalarıdır. Çünkü bu şekilde davranmaları Rablerinin şu emrini yerine getirmeleri demektir: "Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir." (el-En’âm, 6/68) Şüphesiz ki âyetin manası onları da kapsamına almaktadır.
Tahrifin de, inhirafın da çeşitli mertebeleri vardır. Kimi zaman küfür olabilir, kimi zaman fısk olabilir. Kimi zaman bir masiyet olabilir, kimi zaman da hata olabilir.
|
|
|
|
 |
 |
***Devamı*** |
 |
05-08-2008, 18:37
|
#2 (permalink)
|
|
Guest
Style: 0
kemi isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Aug 2007
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 24
Mesajlar: 157
Thanks: 3
Thanked 64 Times in 50 Posts
Rep Puanı: 0
|
***Devamı***
Peygamberlerin Sonuncusu Peygamberimiz Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-
O halde farz olan, rasûllere ve Allah’ın onlara indirdiklerine tabi olmaktır. Allah, bu rasûllerin sonuncusu olmak üzere Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-i göndermiştir. Onu peygamberlerin sonuncusu kılmış, onun Kitabını kendisinden önce semâdan indirilmiş kitaplar hakkında hakim kılmış, üzerine Kitabı ve hikmeti indirmiştir. Onun davetini cinlere de, insanlara da kıyamet gününe kadar baki kalmak üzere yöneltmiştir. Artık onun peygamberliği ile, kulların Allah’a karşı sürecekleri bir delilleri kalmamıştır.
Yüce Allah onun vasıtası ile herbir şeyi beyân etmiş, hem kendisi hem de ümmeti için dini, gerek haber olarak bildirdikleri, gerek emrettikleri ile kemale erdirmiştir. Peygamberine itaat etmeyi kendisine itaat, ona karşı gelip isyan etmeyi kendisine karşı gelip isyan etmek olarak değerlendirmiştir. Kendi zatına yemin ederek aralarındaki anlaşmazlıklarda hükmüne başvurmadıkları sürece iman etmiş olamayacaklarını bildirmiş, münafıkların da ondan başkasının hükmüne yönelmek istediklerini, Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları vakit -ki bu Allah’ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine çağrılmaları demektir- alabildiğine uzaklaştıklarını, onların bu davranışları ile de ancak iyilikte bulunmak ve uyumsuzlukları gidermek istediklerini iddia ettiklerini bildirmiştir.
Nitekim kelâmcı geçinen, felsefe ile uğraşanların pek çoğu ve başkaları da böyle demektedirler: Bizler eşyayı hakikatleri ile hissetmek yani idrâk edip bilmek istiyoruz. Bizler -gerçekte bilgisizliklerden ibaret olan- ve "akliyat" adını verdikleri deliller ile Allah Rasûlünden nakledilen naklî deliller arasında bir uyum sağlamak istiyoruz, yahut ta bizler şeriat ile felsefeyi uyuşturmak istiyoruz, derler.
Zahidlik taslayan ve tasavvufla uğraşan bid’atçilerin pek çoğu da böyle derler: Bizler ancak güzel amelde bulunmak istiyoruz ve kendilerinin hakikat adını verdikleri, gerçekte ise cahillik ve sapıklık olan iddia ettikleri batıllar ile şeriatı uyuşturmak istediklerini söylerler.
Yine bir çok idareci ve yönetici de şöyle der: Bizler güzel siyaset ve idare ile iyilikte bulunmak istiyoruz. Böylelikle siyaset ile şeriatı da birbirine uydurmaya çalışıyoruz... Ve buna benzer çeşitli iddialar.
Hak Olan Herşey Rasûlün Getirdiğindedir; O Hem Yeterlidir, Hem Eksiksizdir
Her kim din ile ilgili herhangi bir hususta Rasûlün getirdiğinden başkası ile hükmetmeye kalkışır, bunun da güzel bir iş olduğunu zanneder; böylelikle Rasûlün getirdikleri ile ona muhalif olan şeyleri birbiriyle uyuşturmakta olduğunu iddia ederse şüphesiz o kimsenin bu söylenen olumsuz hükümlerden bir payı vardır.
Buna gerek yoktur. Çünkü Rasûlün getirdikleri yeterlidir ve eksiksizdir. Ne kadar hak varsa onun kapsamına girmektedir.
Ancak bu hakka müntesip olanların birçoğu kusurlu hareket etmişlerdir. Rasûlün kelâmî, itikadî hususların, ibadet ile ilgili hallerin, yönetim ve siyaset ile ilgili hükümlerin bir çoğunu bilmemektedirler. Yahut ta kendi zanları ve başkalarını taklid etmeleri sebebiyle Rasûlün getirdiği şeriate, o şeriatten olmayan şeyleri nisbet ettiler ve gerçekte şeriatın kendisinden olan bir çok şeyi de şeriatın dışına çıkardılar.
Bunların cahilliklerinin, sapıklıklarının ve yetersizliklerinin sebebi ile ötekilerinin haksızlıkları, cahillikleri ve münafıklıkları dolayısıyla, münafıklık çoğalmış ve risalet bilgisinin pek çoğu ortadan kalkmış bulunmaktadır.
Halbuki yapılması gereken Allah Rasûlünün getirdikleri şeylerin tam anlamıyla araştırılması, onlar üzerinde güçlü bir şekilde ve dikkatle durulması, eksiksiz bir şekilde gayret edilmesidir. Ta ki gerekli bilgi elde edilsin, itikad olunsun ve onun getirdikleri gereğince zahiren ve batınen amel edilsin. Böylelikle Kitap hakkıyla okunmuş olur ve ondan hiçbir şey ihmal edilmemiş olur.
Eğer kul bunların bir bölümünü bilemeyecek yahut bir bölümü ile amel edemeyecek olursa, Allah Rasûlünün getirdikleri arasından kendisinin acze düştüğü şeyleri yasaklamamalıdır. Aksine o âcizliği dolayısıyla kınanmaktan kurtulmuş olmakla yetinmelidir. Bununla birlikte başkalarının kendisinin âciz olduğu şeyi yerine getirmelerinden dolayı sevinmeli, buna memnun olmalıdır ve kendisi de bunları yerine getirmeyi arzu etmelidir. Kitabın bir bölümüne iman ederken, bir bölümünü terk etmemelidir. Aksine Kitabın tümüne iman etmelidir ve ondan olmayan herhangi bir rivayet yahut ta herhangi bir görüşü ona sokmaya karşı kendisini korumalıdır, yahut ta Allah tarafından gelmemiş olan bir şeye itikad veya amel ederek tabi olmamalıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendiniz bilip dururken hakkı batıla karıştırmayın ve hakkı da gizlemeyin." (el-Bakara, 2/42)
İşte öncekilerin izlediği yol bu idi. Kıyamet gününe kadar güzel bir şekilde onların arkasından gidecek olanların da yolu budur. Bu yolu izleyenlerin ilki önceden geçmiş olan selef’tir, sonra da onların arkasından gelenlerdir. Vasat ümmet nezdinde imam olduklarına tanıklık edilmiş bulunan dinin imamları da bunlardandır.
Selef’in Kelâm İlmini Değerlendirmeleri
Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan nakledildiğine göre o Bişr el-Merîsî’ye şöyle demiştir: Kelâmı bilmek cahilliğin kendisidir. Kelâm’ın cahilliği ise ilmin kendisidir. Kişi Kelâm’da ileri dereceye varacak olursa, ona zındık denilir yahut zındıklıkla itham edilir.
Burada Kelâm’ı bilmemek ile onun doğru olmadığına inanmayı kastetmiş olmalıdır; çünkü böyle bir bilgi faydalıdır. Ya da bu sözleriyle ondan yüz çevirmeyi ve ona itibar etmeyi terki kastetmektedir. Şüphesiz ki böyle bir tutum kişinin ilmini, aklını korur. Bu bakımdan böyle bir şey de bir ilim olarak değerlendirilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim Kelâm ile âlim olmayı isteyecek olursa zındıklaşır. Kim de kimya ile servet elde etmeye kalkışırsa iflas eder. Hadisin garib lafızlarının peşine takılan da yalan söyler.
İmam Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Benim Kelâm ehli hakkındaki hükmüm şudur: Bunlar kuru hurma dallarıyla ve ayakkabılarla dövülür. Aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılarak teşhir edilir ve: Kitabı ve sünneti terkedip Kelâma yönelenin cezası budur, denilir.[3]
Mezheb alimlerimiz fetvâlarda şunu kaydederler: Bir kimse beldesindeki ilim adamlarına bir vasiyette bulunacak olursa Kelâmcılar onun kapsamına girmez. Yine bir kimse kitapları arasından ilim kitapları olanların vakfedilmesini vasiyet edecek olsa selef’in fetvâsına göre o kitapları arasındaki kelâm kitapları satılır. Bu anlamdaki fetvalar "el-Fetâvâ ez-Zahîriyye"de zikredilmiştir. O halde Rasûlün getirdiğine tabi olmaksızın, usul ilmine (akaid bilgisine) vusul (ulaşmak) nasıl beklenebilir? Şair ne güzel söylemiş:
"Bir ilim taleb etmek kastıyla sabah erken yola koyulan kişi,
Bütün ilimler köledir Rasûlün bilgisine,
Sen bir kökü tashih etmek için dalı ararsın,
Peki nasıl olur da asılların aslı olan bilgiyi ihmal edersin."
Peygamberimize -Sallallahu aleyhi vesellem- sözlerin başlangıçları, sözlerin sonları ve cevamiî (en kapsamlıları) verilmiştir.[4] O bakımdan onunla küllî bilgiler ilk ve nihaî bilgilerin hepsi en mükemmel şekliyle verilmiştir. Ancak bir kimse bir bid’at ortaya atacak olursa enine boyuna ona cevap vermeye kalkışılır. Bundan dolayı sonrakilerin sözleri çok, bereketi azdır. Öncekilerin sözleri ise bunun aksinedir. Onların sözleri sayıca az, bereket itibariyle çoktur. Kelâmcıların sapık ve cahillerinin söyledikleri gibi değildir: (Nitekim şöyle iddia ederler) "Selef’in izlediği yol daha esenlikli ve sağlıklıdır, bizim izlediğimiz yol ise daha sağlam ve daha bilgiye dayalıdır." Nitekim durum, fıkıha intisab eden ve öncekilerin kıymetlerini takdir edemeyen kimselerin söyledikleri gibi de değildir: (Bunlara göre) “Selef fıkhî hükümleri istinbât etmek için kaidelerini ve hükümlerini tesbit etmek için başka şeyleri bırakıp, yalnızca fıkıhla uğraşmadılar. Ancak sonrakiler herşeyi bırakıp buna yöneldiler, bu bakımdan onlar daha bir fakih’tirler."
Bütün bunlar selef’in gerçek değerini ve bilgilerinin derinliğini, onların kendilerini az zora koşmalarını ve basiretlerinin kemalini anlamak imkânından mahrumdurlar. Allah’a yemin ederim, onlardan sonra gelenlerin ayrıcalıkları sadece kendilerini zora koşmak ve selef’in asıllarına riayet etmeye, kaidelerini tesbit edip düğüm noktalarını bağlamaya gayret ettiği hususların kıyıları, köşeleriyle uğraşmaktan ibaret olmuştur.
Selef’in bütün gayretleri her hususta en üstün maksatlara talib olmaya yönelikti. O bakımdan öncekilerin hali ayrı, onların hali ayrıdır. Allah herbir şeyin kadrini ve ölçüsünü ayrı ayrı tesbit etmiştir.
Bu akide metnini birden çok ilim adamı şerhetmiştir. Ancak ben birtakım şarih’lerin yerilmiş kelâm ehline kulak verdiklerini, onlardan beslendiklerini ve onların ifadeleri ile konuştuklarını gördüm.
Selef’in Bir Takım Sözleri Kullanmaktan Hoşlanmayışının Sebebi
Selef cevher, cisim, araz ve buna benzer lafızları kullanmayı - bunları doğru ve kabul edilir birtakım ilimlede kullanılan terimler gibi doğru manalar hakkında ki lafızlar olarak görerek - yalnızca yeni birtakım terimler oluşları sebebiyle kerih görmüş değillerdir. Elbette onlar, hakka delalet etmeyi ve batıl ehline karşı delil getirmeyi kötü görüyor değillerdi. Aksine onlar bu gibi şeyleri, yalan ve hakka muhalif işler niteliğindeki birtakım hususları kapsamalarından ve ondan öte kitap ve sünnet’e muhalif oluşlarından dolayı kerih görmüşlerdi. Bundan dolayı bu gibi şeylerle uğraşanların, mü’minlerin, ilim adamlarının bir tarafa, avamdaki yakîn ve bilgiye dahi sahip olamadıklarını görmek mümkündür.
Onların ortaya attıkları önermeleri hem hakkı, hem de batılı kapsadığından ötürü şüphe ve tartışmalar çoğalmış, dedikodular yaygınlık kazanmış, bundan dolayı da sahih şeriate ve sarih akla aykırı, anlatılması ve aktarılması oldukça zor pekçok görüşleri ortaya atmışlardır. İleride: "Her kim bilemeyeceği şeyleri bilmek isterse..." sözlerini açıklayacağımız da buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.
Ben bu "akide"yi, kullandıkları ibarelerinde selef’in yolunu izleyerek, onların izinden giderek ve onların ortaya attıkları bilgilerden hareketle şerhetmek istedim. Belki bu yolla ben de onların izledikleri yola katılır, onlardan biri sayılır, onlar arasında haşredilebilirim: "Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıkler, şehidler ve salihlerle birlikte" olurum. "Onlar ne iyi arkadaştırlar." (en-Nisâ, 4/69)
Diğer taraftan insanların daha muhtasar olan kitaplara meylettiğini gördüğümden ben de bu açıklamalarımda uzun uzadıya açıklamalar yapmak yolunu tercih etmedim. "Benim başarım ancak Allah iledir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim." (Hûd, 11/88) O bize yeter, O ne güzel vekildir.
"Yüce Allah’ın tevhidi hakkında -Allah’ın tevfîkıne inanarak: Deriz ki: Şüphesiz ki Allah birdir, O’nun hiçbir ortağı yoktur."[5]
Peygamberlerin İlk Daveti: Tevhîd:
Şunu bil ki; tevhid peygamberlerin davet ettikleri ilk husustur. Yoldaki aşamaların ilki ve yüce Allah’a doğru yol alanın ilk mevkiidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun Biz Nuh’u kavmine gönderdik de: Ey kavmim Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur... dedi." (el-A’raf, 59) Hûd -Aleyhisselam- da kavmine: "Ey kavmim, Allah’a ibadet ediniz. O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur." (el-A’raf, 7/65) demiştir.
Salih -Aleyhisselam- kavmine: "Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur." (el-A’râf, 7/73) demiştir.
Şuayb -Aleyhisselam- da kavmine: "Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur." (el-A’râf, 7/85) dedi.
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Andolsun Biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet edin ve tağut’tan kaçının diyen bir peygamber göndermişizdir." (en-Nahl, 16/36)
Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: Benden başka ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin." (el-Enbiya, 21/25)
Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: "Ben insanlarla Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik edinceye kadar savaşmakla emrolundum."[6]
Mükellefin İlk Sorumluluğu: Şehadet Getirmek
İşte bundan dolayı doğrusu şu ki: Mükellefin ilk yükümlülüğü Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmektir. Yerilmiş kelâmcıların görüşlerinde ifade edildiği gibi düşünmek, yahut düşünmeye yönelmek ya da şüphe etmek değildir. Selef imamlarının tümü kulun emrolunduğu ilk şeyin iki şehadet (Allah’ın birliğine ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şahidlik etmek) olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ergenlik yaşına gelmeden önce bu şekilde şehadet getiren kimselerin ergenliğin akabinde bunu yenilemekle emrolunmayacağını da ittifakla kabul etmişlerdir. Bu durumda olan birisine buluğa erdiği vakit yahut ta -bu görüşte olanlara göre- temyiz çağına ulaştığında taharet (abdest) ve namaz kılması emrolunur. Onlardan hiçbir kimse böyle birisinin velisinin tekrar şehadet kelimesini yeniden getirmesini istemesi gerektiğini söylememişlerdir. Şehadet kelimesinin ikrar edilmesi müslümanların ittifakı ile vacib olup, onun vücubunun namazın vücubundan önce olduğunu söz birliği halinde kabul etseler dahi, o böyle bir görevi zaten buluğundan önce edâ etmiş olur.
Burada fukaha’nın söz konusu ettiği bir takım meseleler vardır: Bir kimse şehadet getirmemekle birlikte namaz kılsa yahut ta bunun dışında İslâmın özel bir takım fiillerini yerine getirecek olup şehadet kelimelerini diliyle söyleyemeyecek olursa bu kişi müslüman olur mu, olmaz mı? Doğrusu; böyle bir kimsenin İslâmın özelliklerinden olan herhangi bir şeyi yerine getirmekle müslüman olacağıdır.
Buna göre ilk olarak İslâm’a tevhid ile girilir ve dünyadan da son olarak onunla çıkılır. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Her kimin söylediği son söz lâ ilâhe illallah olursa cennete girer."[7]
O halde tevhid hem ilk görevdir, hem son görevdir.
Tevhidin Türleri ve Anlamları
Tevhid işin başı ve sonudur. Bundan kastımız ise ulûhiyyet tevhidinin gereklerinin yerine getilmesidir. Tevhid üç türü ihtivâ etmektedir:
1- Sıfatlara dair açıklamalar
2- Rubûbiyyet tevhidi herşeyi yaratanın yalnızca Allah olduğunun açıklanmasıni içerir.
3- Ulûhiyyet tevhidi Yüce Allah’ın, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek kendisinin ibadet olunma hakkına sahip olmasını kapsar.
Sıfatların Tevhidi
Allah’ın sıfatlarının olduğunu kabul etmeyenler, sıfatları kabul etmeyip nefyetmeyi tevhidin kapsamı içerisinde kabul ederler. Cehm b. Safvân ve onun görüşlerini benimseyenler gibi. Bunlar derler ki: Allah’ın sıfatları olduğunu kabul etmek vacib (varlığı zorunlu Allah)’in birden çok olmasını gerektirir.
Bu ise zorunlu olarak tutarsız olduğu anlaşılan bir görüştür. Çünkü hiçbir sıfata sahip olmayan, bütün sıfatlardan soyutlanmış bir varlığın kabulü dış dünyada tasavvur olunamaz. Ama zihin bazen imkânsız olan birşeyi varsayabilir ve tasarlayabilir. Böyle bir iddia ta’tilin (Allah’ın sıfatsız olduğunu kabul etmenin) en ileri derecesidir.
Rubûbiyyet Tevhidi
Tevhidin ihtiva ettiği ikinci husus rubûbiyyet tevhididir. Herşeyi yaratanın O olduğunu, kâinatta sıfat ve fiilleri birbirine denk iki (ve daha fazla) yaratıcı bulunmadığını kabul etmek, buna örnektir.
Âdemoğullarından bilinen herhangi bir kesimin, bu tevhidin aksine bir kanaate sahip olduğu bilinmemektedir. Aksine kalpler, fıtrî olarak O’nun varlığını diğer bütün varlıklardan daha ileri bir derecede ikrar ve itiraf edecek şekilde yaratılmıştır. Nitekim Yüce Allah’ın bize aktardığına göre peygamberler de böyle demişlerdir: "Peygamberleri şöyle demişti: Gökleri ve yeri yaratan... Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?" (İbrahim, 14/10)
Yaratıcının inkarını izhar etmek ve O’nu bilmezlikten gelmek noktasında bilinen en ünlü kişi Firavun’dur. Halbuki o içten içe O’nun yaratıcılığına kesinlikle inanıyordu. Nitekim Musa -Aleyhisselam- kendisine şöyle demişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir." (el-İsrâ, 17/102)
Yüce Allah bir başka yerde ondan ve kavminden şöylece söz etmektedir: “Kalpleri onlara inandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebiyle onları (bilerek) inkâr ettiler." (en-Neml, 27/14)
Bundan dolayı Firavun bilen bir kimsenin bilmezden geldiğini ortaya koyan bir üslûp ile inkâr ve red maksadı ile: “Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?" diye sorunca Musa -Aleyhisselam- kendisine şu cevabı vermiş: "Göklerle yerin ve onların arasında olanların Rabbidir. Eğer gerçekten inanan kimseler iseniz...
"(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitmiyor musunuz? dedi.
"(Musa): O sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir, dedi.
"(Firavun) Dedi ki: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.
"(Musa): Doğunun batının ve onların aralarında olanların Rabbidir, eğer akıl ederseniz, dedi." (eş-Şuarâ, 26/24-28)
Sıfat ve fiilleri itibariyle birbirine denk, kainatın iki tane yaratıcısı vardır diye bir kanaat sahiplenmiş herhangi bir kesimin bulunduğuna dair bir şey bilinmemektedir. Mecusî’lerden (hayır ve şer ilâhlarının varlığına inanan) Seneviyye ile biri nur, diğeri karanlık olmak üzere iki esasın bulunduğunu kabul eden ve âlemin de bunlardan meydana geldiğini ileri süren Maniheist’ler dahi nurun karanlıktan hayırlı olduğunu, övülmeye değer ilâhın o olduğunu, karanlığın ise kötü ve yerilmiş olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.
Teslis’i (üçlü tanrıyı) kabul eden Hristiyanlara gelince; Bunlar âlemin biri diğerinden ayrı üç rabbi olduğunu ileri sürmemektedirler. Aksine onlar âlemin yaratıcısının bir olduğunu ittifakla kabul ediyorlar ve: "Baba, oğul ve ruhu’l-kudüs’ten ibaret olan bir tek ilâhın adı ile" derler.
Onların teslis’e dair görüşleri kendi içerisinde çelişkilidir, tutarsızdır. Hulûl (Allah’ın beşerin bedenine girdiğini kabul etmeye dair) görüşleri ise bundan da tutarsızdır. Bundan dolayı hem bunu anlamakta, hem de bunu yorumlayıp ifade etmekte birbirleriyle çelişkiye düşmüşlerdir. Onların hiçbirisi bunu aklın kabul edebileceği bir şekilde ifade edememektedir. Hemen hemen iki kişi dahi bu hususu aynı anlama gelen ifadelerle dile getirmezler. Çünkü onlar "zatı itibariyle birdir, uknûmları itibariyle üçtür" derler. Uknûm’ları da kimi zaman özelliklerle, kimi zaman sıfatlarla, kimi zaman da şahıslarla açıklarlar.
Yüce Allah kullarını, bu görüşleri iyice anlayıp, kavradıktan sonra tutarsızlıklarına hükmedebilecekleri bir şekilde yaratmıştır. Genel olarak onlar, birbirine her bakımdan denk iki yaratıcıyı kabul etmezler.
Burada anlatmak istediğimiz şudur: Kâinatın her bakımdan birbirine denk iki ayrı yaratıcısının olduğunu kabul eden dinî hiçbir kesim yoktur. Bununla birlikte kelâm, mantık ve felsefe ile uğraşan pek çok kimse bunu isbatlamak için çokça uğraşmışlardır. Hatta aralarından akıl yoluyla bunu isbatlamaktan âciz olduklarını itiraf edenler ve bunun ancak sem’ (vahiy) yoluyla algılanabileceğini iddia edenler dahi vardır.
Aklî ilimler ile uğraşanlar nezdinde meşhur olan bunun; "Temânû, Delili" ile isbatlanmasıdır. Temanu’ Delili de şudur: Şâyet kainatın iki yaratıcısı bulunsa -mesela onlardan birisi bir cismi hareket ettirmek isterken diğeri durdurmak istese yahut birisi ona hayat vermek isterken öbürü öldürmek istemesi halinde olduğu gibi- biribirleriyle anlaşmazlığa düşecek olurlarsa, ya ikisinin de maksadı gerçekleşir yahut onlardan birisinin maksadı gerçekleşir ya da onlardan hiçbirisinin istediği olmaz.
Birincisi imkânsızdır, çünkü iki zıt şeyin bir arada bulunmasını gerektirir.
Üçüncüsü de imkânsızdır, çünkü o taktirde cisim hakkında hareketin de sükûnun da söz konusu olmaması gerekir, bu da imkânsızdır. Aynı şekilde her ikisinin de âciz olmasını gerektirir. Âciz bir varlık ise ilâh olamaz. Onlardan birisinin maksadı gerçekleşir, diğerininki gerçekleşmeyecek olursa o vakit maksadı gerçekleşen gücü yeten ilâh demektir, diğeri ise âcizdir ve ilâh olmaya elverişli değildir.
Bu ilkeye dair tamamlayıcı açıklamalar ilgili bahislerde ele alınmıştır.
Ulûhiyyeti Tevhîdi, Rubûbiyyet Tevhîdini de Kapsar
Yine aklî ilimlerle uğraşanların pek çoğunun iddiasına göre Temânu’ Delili Yüce Allah’ın: "Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulup gitmişti" (el-Enbiyâ, 21/22) buyruğunda ifade edilmektedir. Çünkü onların kanaatine göre açıklayıp ispatladıkları rubûbiyyet tevhidi Kur’ân-ı Kerîm’in beyan ettiği, peygamberlerin de kendisine davet ettiği ulûhiyyet tevhidi ile aynı şeydir.
Oysa durum böyle değildir. Aksine peygamberlerin kendisine davet ettiği ve indirilen kitapların dile getirdiği tevhîd, rubûbiyyet tevhidini de ihtiva eden ulûhiyyet tevhididir. Bu ise ona hiçbir şeyi ortak koşmaksızın bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmektir. Araplardan Allah’a ortak koşan müşrikler rubûbiyyet tevhidini kabul ediyorlardı. Gökleri ve yeri yaratanın bir ve tek olduğunu itiraf ediyorlardı.
Nitekim Yüce Allah onlara dair bize şöylece haber vermektedir: "Andolsun onlara: Göklerle yeri kim yarattı, diye sorsan, onlar elbette; Allah diyeceklerdir." (Lukman, 31/25); "De ki: Yer ve oradakiler kimindir, eğer biliyorsanız (söyleyin.) Onlar: Allah’ındır, diyeceklerdir. Sen de ki: O halde siz iyice düşünüp, ibret almaz mısınız?" (el-Mu’minun, 23/84-85) Kur’ân-ı Kerîm’de buna benzer buyruklar ise pek çoktur.
Onlar putların kâinatı yaratmakta Allah’a ortak olduklarına inanmıyorlardı. Aksine onlar da Hint, Türk, Berber ve diğer ümmetlerin müşrikleri ile aynı durumda idiler. Kimi zaman bunların peygamber ve salihlerden iyi bir takım kimselerin heykelleri olduklarına inanırlar, onları şefaatçı kabul ederler ve Allah ile kendileri arasında aracı görürlerdi. İşte Arapların şirk koşmalarının esası buna dayanır. Yüce Allah Nuh kavminin söylediklerini bize şöylece nakletmektedir: "Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suva, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler." (Nuh, 71/23)
Buharî’nin Sahih’inde, tefsir kitaplarında, peygamber kıssalarında ve diğerlerinde İbn Abbas’tan ve onun dışında selef’ten bir takım kimselerden şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bunlar Nuh kavmi arasında salih bir takım kimselerin isimleridir. Bunlar öldükten sonra kabirlerinin başından ayrılmadılar, sonra onların suretlerini yaptılar. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra onlara ibadet etmeye başladılar. Bizzat bu putlar sonunda Arap kabilelerine geçti. İbn Abbas bu kabileleri tek tek zikretmektedir.[8]
Müslim’in Sahih’inde, Ebu’l-Heyyâc el-Esedî’den şöyle dediği sabittir: Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh- bana dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-’in beni gönderdiği şartlarla, seni de göndereyim mi? O bana: "Yükseltilmiş ne kadar kabir görürsen mutlaka onu dümdüz etmemi ve ne kadar heykel bulursam onu silmemi emretmişti."[9]
Buharî ile Müslim’de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-’in vefatı ile sonuçlanan hastalığında şöyle dediği kaydedilmektedir: "Allah yahudilerle, hristiyanlara lanet etsin. (Çünkü) onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler." O bu sözleriyle yaptıklarından (ümmetini) sakındırıyordu. Âişe -Radıyallahu anha- dedi ki: Eğer bu olmasaydı, onun kabri açıkta bırakılırdı, fakat kabrinin mescid edinilmesini hoş karşılamadı(ğından bu yapılmadı.)[10]
Yine Buharî ile Müslim’de kaydedildiğine göre; Hz. Peygamber’e vefatı ile sonuçlanan hastalığında Habeşistan’da bulunan bir kiliseden söz edildi. O kilisenin güzelliği ve içindeki resimlerden ona bahsedildi. Şöyle buyurdu: "Onlar öyle kimselerdir ki, aralarından salih bir kişi öldü mü kabri üzerinde bir mescit bina ederler ve o mescitte bu suretleri yaparlardı. Onlar Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda mahlukatın en şerlileridirler."[11]
Müslim’in Sahih’inde de yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in vefatından beş gün önce şöyle dediği nakledilmektedir: "Sizden öncekiler peygamberlerinin ve aralarından salih olan kimselerin kabirlerini mescit edinirlerdi. Dikkat edin, sakın kabirleri mescit edinmeyiniz. Ben sizlere bunları yasaklıyorum."[12)
Şirkin sebeblerinden birisi de yıldızlara ibadet etmek ve yıldızların tabiatlarına uygun düştüğü zan olunan özelliklere uygun olarak putlar edinmektir. İbrahim -Aleyhisselam- kavminin şirki -denildiğine göre- bu kabilden idi. Melekleri ve cinleri Allah’a ortak koşup, onlar adına putlar yapmak ta böyledir.
Bütün bunlar yaratıcının varlığını kabul ediyorlar. Kâinatın iki yaratıcısı bulunduğunu söylemiyorlardı, fakat bu aracıları şefaatçi edinmişlerdi. Nitekim Yüce Allah şu buyruğuyla onlar hakkında böylece haber vermektedir: "Ondan başka veli (dost ve ilâh)ler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)" (ez-Zümer, 39/3)
Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Onlar Allah’tan başka kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa, O ortak tutmakta oldukları herşeyden münezzeh ve yücedir." (Yunus, 10/18)
Peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetler arasındaki müşriklerin durumu da böyledir. Nitekim yüce Allah bize Salih -Aleyhisselam-ın kıssası arasında Yüce Allah adına onu ve aile halkını öldüreceklerine dair yemin eden dokuz kişiden söz etmektedir. Bu müfsit ve şirk koşanlar Yüce Allah adına peygamberlerini ve onun aile halkını öldürmeye yemin etmişlerdi. Bu da onların müşriklerin iman ettikleri şekilde Allah’a inanan kimseler olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Böylelikle istenen tevhidin aynı zamanda rubûbiyyet tevhidini de ihtivâ eden ulûhiyyet tevhidi olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah’ın: "Sen yüzünü hanîf olarak dine, insanların üzerine yaratıldığı, Allah’ın fıtratına doğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler." Buyruğundan itibaren: "... Hemen ümitlerini kesiverirler." (er-Rûm, 30/30-36) buyruğuna kadar bu mahiyetiyle tevhid dile getirilmektedir.
Yüce Allah bir başka yerde de: "Gökleri ve yeri yaratan... Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?" (İbrahim, 14/10) diye buyurmaktadır.
Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: "Her doğan (İslâmî) fıtrat üzere doğar ama anne babası onu yahudi, hristiyan ya da mecusî yapar."[13]
Burada -bazılarının ileri sürdükleri gibi- buyrukların anlamı kişi tevhidi de şirki de bilmez bir halde yaratılır, denilemez. Çünkü kaydettiğimiz âyet-i kerîmeler ile Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ’in aziz ve celil olan Rabbinden bize naklettiği (kudsî hadisteki) şu buyruğu böyle olmadığını ortaya koymaktadır: "Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onları sağa sola sürüklediler..."[14]
Az önce kaydedilen hadis-i şerifte buna delil olacak bir husus da vardır. Çünkü: "Onu yahudi yahut hristiyan ya da mecusî yaparlar" diye buyurduğu halde onu müslüman yaparlar, diye buyurmamaktadır. Bir rivayette: "Millet üzere (İslâm dini üzere) doğar" denilirken diğerinde de "bu millet (İslâm dini) üzere doğar" denilmektedir.[15]
Ebû Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- den nakledildiğine göre; kelâm ile uğraşan bir takım kimseler rubûbiyyet tevhidinin kabulü ile ilgili olarak onunla bir tartışmaya girişmek istediler. Onlara dedi ki: Bu mesele hakkında sizinle konuşmadan önce bana şu hususta görüşünüzü bildiriniz: Dicle’de bir gemi var, gidiyor. Yiyecek, eşya ve buna benzer pekçok malzemeyi bizzat kendisi kendisine yüklüyor ve yine kendi kendisine dönüyor, kendi kendisine demirliyor. Kendi kendisine yükünü boşaltıyor ve aynı şekilde geri dönüyor. Bütün bunlar herhangi bir kimsenin idaresi söz konusu olmaksızın cereyan ediyor. Ne dersiniz? Onlar: Bu imkânsız bir şeydir. Kesinlikle böyle bir şey olmaz, deyince onlara: Bir gemi için bu imkânsız olduğuna göre yukarısıyla, aşağısıyla bütün bu kâinatta böyle bir şey nasıl olur.
Bu hikaye yine Ebu Hanife dışında başka kimselerin başından geçmiş olarak da nakledilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in Ulûhiyyet Tevhid’ine Dair Açıklamaları
Kur’ân-ı Kerîm, Tevhid’in bu türünün anlatılması, açıklanması, ona dair misaller verilmesi ile dopdoludur.
Kur’ân-ı Kerîm’in rubûbiyyet tevhid’ini beyan edip, Allah’tan başka yaratıcı olmadığını açıklaması buna bağlı olarak da O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet edilmemesi gerektiğini vurgulaması bunlar arasındadır. Böylelikle o rubûbiyyet tevhid’ini ikincisine (yani Allah’tan başkasına ibadet etmemek demek olan ulûhiyyet tevhid’ine) delil olarak göstermektedir. Zira onlar birincisini kabul ediyor, fakat ikincisi hakkında tartışıyorlardı. Bundan dolayı şanı yüce Allah’da onlara şunu açıklıyordu: "Sizler Allah’tan başka bir yaratıcı olmadığını bildiğinize ve kullara faydalı olan şeyleri ulaştıranın, onlara zarar verecek şeyleri kendilerinden uzaklaştırıp önleyenin O olduğunu, bu hususta O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını bildiğinize göre; ne diye O’ndan başkasına ibadet ediyor ve O’nunla birlikte başka ilâhların varlığını kabul ediyorsunuz?" Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:
"Allah’a hamd olsun, seçtiği kullarına da selâm olsun, de. Allah mı hayırlıdır yoksa koştukları ortaklar mı? Göklerle yeri yaratan ve sizin için gökten bir su indiren mi? Onunla göz alıcı bahçeler bitirdik. Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz. Allah ile birlikte bir ilâh mı var? Hayır, onlar sapan bir topluluktur." (en-Neml, 27/59-60)
Yüce Allah bu âyetlerin herbirisinin sonunda: "Allah ile birlikte bir ilâh mı var?" diye sormaktadır. Yani bunları Allah ile birlikte yapan bir başka ilâh daha mı var? Bu inkar anlamında bir sorudur. Böyle bir şeyin olmadığını ihtiva eder. Onlar da zaten bunları Allah’tan başka yapan bir kimsenin olmadığını kabul ediyorlardı. Böylelikle bunu onlara karşı bir delil olarak göstermiş oluyordu.
Şu aklî ilimlerle uğraşanların ve onlara uygun kanaat belirten sufilerin ileri sürdükleri rubûbiyyet tevhid’i, tevhid’in en ileri derecesi olarak kabul ediliyorsa şüphesiz ki bu peygamberlerin getirdiği ve indirilmiş kitaplarda yerini bulan bir tevhid’dir. Şu husus bilinmeli ki yaratıcının isbatına dair deliller ile peygamberlerin doğruluğuna dair deliller gibi bunun pek çok delilleri vardır. Bir ilme insanların ihtiyacı ne kadar çok olursa, Allah’ın kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak onun delilleri de daha bir açıktır.
Kur’ân’ın Verdiği Örnekler, Dinin Gereklerini Ortaya Koyan Aklî Ölçüleri De Ortaya Koyar
Kur’ân-ı Kerîm insanlara her tür örneği vermiş bulunmaktadır. Bunlar ise dini maksatlar uğrunda ortaya konulmuş faydalı, aklî ölçülerdir. Şu kadar var ki Kur’ân-ı Kerîm hüküm ve delil noktasında hakkı beyan eder. Zaten hakkın ötesinde sapıklıktan başka ne olabilir ki? İttifakla kabul edilmiş, zorunlu olarak bilinen önermeleri delil olarak ortaya koymakla birlikte onlara dair istidlalde bulunmak ihtiyacını da duymaz. Açıklamalarda açık ve anlaşılır olan bir hususun ayrıca zikredilmesinin gereği yoktur. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in izlediği yoldur. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de delillendirme yönteminin yer almadığını zanneden cahillerin iddiasının aksinedir. Bu hususta şüphe ve tartışmaların aksine olarak Kur’ân-ı Kerîm delillendirme yollarını genişçe açıklar ve maksadına dair delilleri gösterir.
Rubûbiyyette ortak koşmak, bütün insanlar tarafından -sıfat ve fiillerde birbirine denk iki yaratıcının varlığını kabul etmek anlamında- olabilirliğinin imkânsızlığı kesinlikle bilinen bir husustur. Ancak bir takım müşrikler alemde kısmen bazı şeyleri yaratan bir yaratıcının olduğu kanaatine sahip olmuştur. İki tanrı kabul eden (seneviyye)lerin karanlık hakkındaki görüşü ile, Kaderiye’nin canlıların fiilleri ile ilgili görüşü, dehrî filozofların feleklerin hareketi ile ilgili yahut nefislerin hareketleri ya da tabiî cisimlerin hareketleri ile ilgili görüşleri bu kabildendir. Bütün bunlar yüce Allah’ın yaratması dışında, bir takım işlerin yaratılmış olduğunu kabul etmektedirler.
Onlar bu bakımdan rubûbiyyete kısmen ortak koşarlar. Arap ve Arap olmayan müşriklerin pek çoğu kabul ettikleri ilâhlarının yüce Allah’ın yaratması söz konusu olmaksızın, bir takım faydaları sağlayıp yahut bir takım zararları önlediklerini zannedebilirler.
Yüce Allah’ın Ortağının Bulunmasına İmkân Yoktur
İnsanlar arasında Allah’a, Rubûbiyyete ortak koşmak görülen bir husus olduğundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm şu buyruklarında olduğu gibi bunun batıl olduğunu açıkça beyan etmiş bulunmaktadır: "Allah hiçbir evlat edinmedi. Onunla birlikte herhangi bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı bu takdirde herbir ilâh yarattığını alır, elbette kimisi kimisine üstünlük sağlardı." (el-Mu’minûn, 23/91)
Şimdi apaçık, son derece özlü bu lafızlarla ortaya konulmuş bu gözkamaştırıcı delil üzerinde dikkatle düşünelim. Hak olan ilâhın mutlaka yaratıcı ve fail olması gerekir. Kendisine ibadet edene fayda sağlamalı ve ona gelecek zararı önleyebilmelidir. Eğer şanı yüce Allah ile birlikte mülkünde ortak bir başka ilâh bulunsaydı, onun da bir takım yaratıkları ve fiilleri de olması kaçınılmazdı. O takdirde böyle bir ortaklığa da razı olmaması gerekirdi. Aksine gücü yettiği takdirde o, ortağını kahreder, başına mülke kendisi sahip olur ve tek başına ulûhiyyeti elinde tutardı. Bunu yapabilecek olsaydı, elbette yapardı. Eğer buna güç yetiremeyecek olursa kendi yarattığı ile başbaşa kalır ve bu yarattıklarını alır, bir kenara çekilir. Nitekim dünyadaki hükümdarlar da eğer biri diğerini yenik düşüremiyor ve ötekine üstünlük sağlayamıyor ise kendi ülkesinin egemenliği ile bir kenarda tek başına durur.
O halde şu üç husustan birisinin olması kaçınılmazdır:
• Ya herbir ilâh kendi yarattığını ve egemenliğini bir başına alır ve sürdürür.
• Yahut biri diğerine üstünlük sağlar;
• Yahut ta hepsi de kendileri üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunan, buna karşılık kendilerinin üzerinde tasarruf imkânını bulamadıkları bir tek kişinin kahrı ve mülkü altında olurlar ve bu kişi tek başına ilâh olur, kendileri ise her bakımdan yenik düşürülen ve kendilerine rubûbiyyetini kabul ettirenin kulları olurlar.
Bütün âlemin işinin düzen içerisinde olması, işinin son derece sağlam yürütülmesi; onu çekip çevirenin, idare edenin, bir tek ilâh, bir tek mâlik ve egemen ve bir tek rab olduğunun en açık bir delilidir. Mahlukatın O’ndan başka hiçbir ilâhı yoktur. O’ndan başka onların bir Rab’leri de yoktur. Nitekim Temânu’ Delili de kainatın yaratıcısının bir olduğunu, ondan başka hiçbir rabbi bulunmadığını, dolayısıyla bu rabbin dışında bir ilâhlarının da bulunmadığını ortaya koymaktadır. İşte yaratışta ve var edişte temanû’ bu olduğu gibi ibadet ve ulûhiyyette de bu şekilde temanû’ söz konusudur. Yani kainatın birbirine denk iki yaratıcı rabbinin bulunması mümteni’ (imkânsız) olduğu gibi; bütün kainattaki varlıkların kendisine ibadet edilen iki ilâhının bulunması da imkânsız bir şeydir.
Kainatın birbirine denk iki yaratıcısının varlığının özü itibariyle imkânsız olduğunu bilmek, fıtratta fiilen var olan bir şeydir ve apaçık akıl tarafından batıl olduğu bilinen bir husustur. İşte iki varlığın ilâh olmasının batıl olduğu da böylelikle anlaşılmaktadır.
O halde âyet-i kerîme fıtrat’ta yer etmiş bulunan rubûbiyyetin tevhid’i gerçeğine uygundur ve onun bu uygunluğu ulûhiyyetin de tevhid’ini gerektirmekte, ispatlamakta ve ona delil teşkil etmektedir.
Bu anlamı dile getiren işaret edilen âyet-i kerîme’nin manasına yakın bir hususu da şu âyet-i kerîme dile getirmektedir: "Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulup gitmişti." (el-Enbiyâ, 21/22)
Âyet-i kerîme göklerde ve yerde birden çok ilâhın bulunmasının imkânsız olduğunu göstermektedir. Ancak bir tek ilâhın varlığı söz konusudur. Yine âyet-i kerîme bu bir ve tek ilâhın yüce Allah’tan başkasının da olamayacağına, göklerde ve yerde düzenin bozulmasının ikisinde birden çok ilâhın bulunmasının ve bir ve tek Allah’tan başka ilâhların varlığının kaçınılmaz sonucu olduğuna delildir.
Yine âyet-i kerîme şunu göstermektedir. Göklerin ve yerin düzeni ancak her ikisinde de yüce Allah’ın bizzat kendisinin ilâh olmasına bağlıdır. Şâyet kainatta kendisine ibadet olunan iki ilâh bulunacak olursa kainatın tümünün düzeni bozulur.
Çünkü kainatın düzeni ancak adalet iledir. Adaletle gökler ve yer dimdik ayakta durur. Kayıtsız ve şartsız olarak en büyük zulüm şirktir, en ileri derecedeki adalet ise tevhid’dir.
Ulûhiyyet Tevhidinin, Rubûbiyyet Tevhid’ini Kapsaması
Ulûhiyyet tevhidi rubûbiyyet tevhid’ini de ihtiva eder, ama aksi söz konusu değildir. Çünkü yaratmaya kadir olamayan âciz demektir. âciz varlığın ise ilâh olması uygun değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar?" (el-A’raf, 7/191) Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Yaratan, yaratmayan gibi olur mu hiç? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?" (en-Nahl, 16/17)
Bilgi ve Maksat İtibariyle Tevhid
Şunu da belirtelim ki; Allah’ın peygamberlerinin kendisine davet ettikleri ve indirilen kitapların ihtiva ettiği tevhid iki türlüdür: İsbat ve bilmek bakımından tevhid ile gözetilen maksat itibariyle tevhid.
Birincisi yüce Rabbin hakikatinin sıfat, fiil ve isimlerinin isbat edilip kabul edilmesidir. Bütün bu hususlarda hiçbir şey O’nun eşi ve benzeri değildir. Nitekim kendisi de kendi zatı hakkında böylece haber vermiştir, Rasûlü de bize böylece bildirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm bu türü gayet açık bir şekilde ortaya koymuştur. el-Hadîd ve Tâhâ surelerinin baş tarafları ile el-Haşr suresinin sonlarında, es-Secde sûresinin, Al-i İmran suresinin başlarında, İhlas suresinin tamamında ve diğer buyruklarda görüldüğü gibi.
İkincisi ise gözetilen maksat itibariyle tevhid’dir. Nitekim: "De ki: Ey kâfirler..." (el-Kâfirûn, 109. sûre) sûresi ile "De ki: Ey kitab ehli! Bizimle sizin aranızda âdil olan bir kelimeye geliniz..." (Al-i İmran, 3/64) âyeti ile "kitabın indirilmesi..." (ez-Zumer, 39) diye başlayan surenin başı ve sonları ile Yunus suresinin baş tarafları, ortaları ve sonları el-A’raf suresinin baş tarafları ve sonları ile el-En’âm suresinin tamamının muhtevâsı buna örnektir.
Kur’ân Surelerinin Büyük Çoğunluğu Tevhid’i Bütün Türleriyle Dile Getirmektedir
Kur’ân surelerinin büyük çoğunluğu hatta surelerinin tamamı her iki türüyle tevhidi ihtiva etmektedir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ya Yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiilleri hakkında bize haber vermektedir ki, o takdirde bu ilmî ve haberî bir tevhid’dir.
Yahut ta hiçbir şeyi O’na ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadete, O’nun dışında tapınılan varlıkları terketmeye bir davettir. O takdirde bu iradî ve talebî bir tevhid’dir. Yahut bir emir, bir yasak ve itaatine bağlanma isteğini dile getirmektedir. Bu da tevhid’in hukuku ve tamamlayıcı unsurlarıdır.
Ya O’nun tevhid’ini kabul edenlere lütuf ve ihsanlarını haber vermekte, dünyada onlara neler yaptığını, âhirette onlara ne gibi ikramlarda bulunacağını bildirmektedir. Bu da kendisini tevhid etmenin bir mükâfatıdır.
Yahut müşriklere dair ve dünya hayatında onlara verdiği ibretli cezalar ile, âhirette karşı karşıya kalacakları cezaları bildiren haber mahiyetind | |