 | |  |
28.06.2008, 21:44
|
#11 (permalink)
| | Üye
alphan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 27.06.2008 Bulunduğu yer: Avusturya Yaş: 40 Mesajlar: 142 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 1 | Gönül de kim oluyor ki kendisinden bahsetsin, derdini söylesin;
Gönlün hareketi nereyedektir, meydanda.
İbâdet, itaat oğulları olmayın, ezel oğulları olun; ibâdete güvenmeyin, ezelî Tanrının lûtfuna, keremine güvenin. Zâhidler şöyle yapalım, böyle edelim diye ibâdeti düşünürler; âriflerse Hak şöyle yaptı, böyle etti diye ezelî lûtfu düşünürler, ibâdet hay-huyunu düşünmezler.
Arifler önüne ön olmıyandan bahsederler,
Hay-huyun beline vurmuşlardır; ortadan ikiye bölüp atmışlardır onu.
Zâhid, nasıl edeyim der; ârifse nasıl edecek der.
Zâhid, korkuyla ne yapayım ki, Bu kadar mihnetler içinde ne edeyim ki der.
Arif, aşkla, o ne yapacak ki,
Acaba Tanrı benim için ne edecek ki der.
Onun bakışı kendinedir, kendini görür;
iyilik edeyim, kötülüğe çalışmayayım, varmıyayım der.
Bunun bakışıysa Tanrıyadır, Tanrıyı görür;
Boyuna Tanrı cemâlini seyreder.
Zâhidlerin görüşü ibâdetlere dektir,
Ariflerin görüşüyse yok olmıya, dağılıp gitmiye takılmıştır.
Zahidin kendine gelişi ibâdetlerle olur;
Arifin sarhoşluğuysa Tanrı ululuğuna mazhar olmakladır.
İyi iş zahidin dayanağıdır,
Arifin göz dikdiğiyse bir olan Tanrıdır.
Bu, iyi işle kendini görür;
O, gizli âlemde Tanrıyı seyreder.
Bunun elde ettiği ihsan sayılıdır;
Tanrı arifi ise haddi, sınırı yıkmıştır.
Bu, yeryüzünde ömrünü yok eder;
Tanrı ârifiyse Tanrı varlığıyle yücelir-gider.
Zâhid, korkuyla umut arasındadır;
Tanrı ârifiyse dileklerin üstünde uçar-durur.
Zâhidler, yeryüzünde yurdedinmişlerdir, yerlere döşenmişlerdir;
Ariflerin himmetiyse arş ıssına ulaşmıya düşmüştür.
Zâhid, âh, âh der, ne edeyim? Arif, âh der, bakalım, O ne edecek?
Zahidin aldığı yol, bir ayda bir günlük yot;
Arifin aldığı yolsa her solukta padişahın tahtınadek.
•
O güzellik sana yüz gösterdi mi,
O olgunluk, seni tümden kapar-gider.
•
Kime hakıykatten bir haber gelirse,
Onda beşeriyetten bir eser bile kalmaz.
Tâ yücelerden yer altınadek her yanı sebebler kaplasa,
Onun sebeblere yönelmiye bir meyli olamaz artık.
Kim varlığını darma-dağan eder, benliğinden yok olursa
Hakıykatin ta kendisinden ona bir bakıştır gelir-ulaşır.
Artık o, bezentilerle süslü öyle bir cevher görür ki
O cevher sanki bir bedene girmiş, orayı yurt edinmiştir.
Onun sohbetine erişip de ne diye sureti yeter bulursun?
Yürü, gerçeğe ulaş bir başka şey ol; çünkü o da bir başka şey olmuştur.
•
Zâhidlik nedir? Kötü söz söylemeyi bırakmak.
Âşıklık nedir? Kendi varlığından, benliğinden söz etmemek.
Hikâye:
Anlatırlar, bir padişah vardı, bilgiliydi, adalet ıssıydı, Tanrıdan korkardı, buyruğu altındakilerin hallerini sorar, soruştururdu. Tanrım, zamanımızın padişahının da ihsanda, insafta, adalette ayağını diret. O padişahın emirleri vardı; bir bölüğü kalem ehliydi: Tanrı emrini yerine getiren meleklerden, ülkeyi, saltanat işlerini idare etmeyi öğrenmişlerdi; kalemleri, sağ ellerinde, ancak hayırlı işlere işlerdi. Defterlerinde hiyle, düzen, mazlumun gönlünü kırış gibi birşey bulunmasına imkân yoktu; kalemleri bu çeşit işlere işlemezdi. Defterleri, kıyamet dîvânında müminlerin amel defterleri gibi parıl-parıl parlardı dîvânda, her yanı ısıtırdı. Bâzı kulları kılıç ehliydi, bayrak ıssıydı, canlarıyla oynarlardı onlar.
Savaşta demir gibiyiz, mecliste mum gibi;
Dosta kutluyuz; düşmana karşı kutsuz.
Bir kulu vardı, herkesten daha düşkündü; elsiz-ayaksızdı; ne kalemde bir hüneri vardı, ne alemde bir kudreti. Ama padişah da herkesten artık onu severdi. Padişaha herkesten daha yakındı o. Sırrını ona söylerdi de, öbürlerine söylemezdi padişah. Onun elbisesi, elbise parası, öbürlerinden fazlaydı. Vesvese, onların gözlerine hased sürmesi çekiyordu; netekim Yûsuf´la kardeşlerine ait hikâyede anlatılmıştır; babalarının Yûsuf´a sevgisi fazlaydı; kardeşleri gizlice öfkeyle, kıskançlıkla ellerini kemiriyorlar; "Yûsuf´la kardeşi babamıza bizden fazla sevgili´(109) diyorlardı. Bu sözü yalnızken gizlice söylüyorlardı; hangi hüneri yüzünden, hangi kulluğundan diyorlardı o, bu kadar üstün oluyor bizden. Birisi, orda bulunmıyan birinin kötülüğünü söyler, onu kötülerse, onun gönlüne, yüzüne düşmanlık dağını vururlar; bir*birleriyle karşılaştılar mı, cangözleri açık olanlar, o dağın belirtisini görürler; cangözleri açık olmıyanlar, görmeyenler de işkile düşerler.
Gerçeğe erenler, yolu-izi görenler,
Senin hallerini bir-bir görürler, bilirler;
Ama kerem ederler de kimsenin perdesini yırtmazlar,
Zemâne nasıl yürür giderse onlar da öylece yürüyüp giderler.
Padişah da, o has kul da beylerin alınlarında, gözlerinde, sözlerinde kötü düşünüşlerini, kötü sözler söylediklerini görüyordu. Çâre yok, aleyhte bulunuşun belirtisi, aleyhte bulunanların alınlarında, gözlerinde görünür, sözlerinden anlaşılır. Netekim yüce Tanrı, münafıkların aleyhte bulunuşlarını Peygamber´ine "Yüzlerinden tanırsın elbet ve elbette sözlerinden tanırsın anlarsın onları" buyurur´(110) Bilirler ama bilmezlikten gelirler.
Bil, fakat söyleme de rezil olmasınlar;
Erin güzelliği sır saklamadadır.
Kendi rezilliğin de ilerdedir; "O gün bütün gizli şeyler meydana vurulur"(111). Belki o günden önce tövbe eder diye şimdi onu rezil etmeyiz. O beyler kızgın-kızgın birbirlerine ne edelim ki diyorlardı, padişah; hüküm onun, el onun eli, insafsızsa, kötü birşey söylerse kim söyleme diyebilir? Gündüze gece derse kim diyebilir ki yanlış söylüyorsun?
Selvinin boyuna iki büklüm desen,
İki haftalık aya noksan desen,
Bütün âlemin içinde kimde o yürek var, kimin haddine düşmüş ki
Sana, neden böyle söylüyorsun desin.
•
L e y lâ yüzünden deli olduk, o da bir başkası yüzünden çıldırdı;
Bir başkasının bizim için delirmesini istemeyiz artık.
•
Biz sana âşıkız, sense aynaya âşıksın;
Biz sana bakmadayız, sense aynaya bakmadasın.
Bir âh edeyim de dumanıyla dünyayı karartayım;
Artık ayna bir daha cilalanmasın, içinde birşey görünmesin.
Birgün, o beylerden daha kızgın, daha sabırsız biri, a beyler dedi, a kardeşler, sizde sabır varsa artık bende yok; bugün gideceğim, padişahın önünde diz çökeceğim, başıma toprak serpeceğim. Nedir, nen var derse diyeceğim ki:
Gözyaşların neden gül renginde dersin;
Değil mi ki sordun, doğru söyliyeyim, neden oldu.
Gönlüm, senin sevdanın kanlı yaşlarını döküyordu;
Kaynayıp coştu o yaşlar da başıma çıktı, akmıya koyuldu.
•
Gamdan işim cana yetti, canıma tak dedi artık,
Dumanım bütün dünyayı kapladı; yeter artık.
Derimi yüzdün-gitti; merhametsizlik etme;
Bıçağın kemiğe dayandı, yeter artık.
Dediler ki: A kardeş, doğru söylüyorsun ama hatırımız için olsun, birkaç gün daha sabret; çünkü, "Sabır genişliğin anahtarıdır." Dedi ki: Sabredeyim ama ne olacak? Fırsatı gözetleyelim dediler;
Vakitsiz öten horozu görüyorsun ya,
Vakitsiz öten horozun başını kesmek gerek.
Peki dedi, vakti ne zaman gelecek? Dediler ki: Padişahın gönlünün ferahlandığı, neşeli bulunduğu, bize güldüğü zaman; o zaman merhameti co*şar. Gönlünüz yumuşayınca duayı ganimet bilin. Allah rahmet etsin, esenlik versin, Peygamber buyuruyor ki: "Gönülleriniz yumuşadı, gözleriniz yaşardı mı, sizde bir yanış, bir yalvarış istidadı meydana geldi mi, o an, hacet dileme ânıdır; o çağı ganimet bilin ki rahmet kapısı açıktır; hacetlerinizi dileyin."
A seheryeli, o saçları zincire benzıyene söyle,
Fırsat bulursan gönlümün halini anlat.
Fakat gönül almayı istemiyorsa, öfkeliyse
Sakın ha, beni görmemiş ol, hiçbirşey söyleme (112)
Nihayet birgün padişah, pek güzel, pek nâdir avlar avlanmış, pek sevinmişti; gülüp duruyordu. Ezel ve ebed padişahının azîz avı, âşıkların gönlüdür. "Gerçekten de Allah, inanmış kulunun tövbe edişini sever, ondan razı olur." Ne rahmettir o rahmet ki kulları, gayretiyle zâtından uzaklaştırır, kendine âdeta yabancı eder onları; sonra gene rahmetiyle avlar, kendine maleder onları.
Kara topraktan bir tavla tahtası yaparsın;
Her solukta o tahtaya bir başka şekil atar, o tavlada bir başka oyun çıkarırsın.
Kimi utarsın, Öldürürsün; kimi ayakta tutarsın.
Mâşâallah, kendi kendine oynayıp durmadasın, ne de ustasın, ne de hoş sanatın var.
Beyler, padişahı neş´eli görüp, rahmet kapısının açık olduğunu anlayınca hepsi önünde yere diz vurdular, ey âlem padişahı dediler, niceye bir, niceye bir bu cefâ; öldürdün bizi artık; bu senin âdetin değildi; keremine sığmaz bu iş. Bunca zamandır, gönül ipliğimize düğüm üstüne düğüm vurulmuş; dumanlara bürünmüş gecenin, kanlara bulanmış gecenin korkusundan sıtmaya tutulan kişinin koluna, boynuna bağlanan ipliğe dönmüş.
Perde yırtmayı gözünden öğrendin ya,
Şimdi de kul satın almayı saçından öğren.
Tuzağına düşenin feryadına yetiş;
Yoksa sende, feryada erişmek yolu-yordamı yok mu ki?
Senin tuzağına düştük, sabretmeyi seçtik;
Çaresiz av, tuzağında çırpınmaktan kendinden geçti.
Senin razı oluşun, gamınla, derdinle eş;
Bu yüzden senin gamın, senin derdin, bize şeker tadı vermede
Bu yüzden gamını birden yeyip bitirmiyoruz;
Çünkü şeker emilmekle biter-gider.
Kulun Senaî´nin sözünü duy, işit; cefâ etme ona;
Çünkü kulun Sena î´nin sözü, duyulup dinlenmeğe değer.
Padişah, size ne yaptım ki dedi. Dediler ki: Biz senin candan da azîz kullarınız; senin razı olmadığın hangi iş yaptık? Savaşın kızıştığı birgün herkesin kendi canının kaygısına düştüğü çağda bizim, senin uğurunda canlarımızla nasıl oynadığımızı gördün. Böyle olduğu halde filân kişiyi neden bu kadar üstün tutuyorsun bizden; hangi hüneri yüzünden oluyor bu? Bizden ne kusur gördün; Bizim, buyruğuna uymada ne kusurumuz oldu?
Senin kulun olduğunu ikrar eden kişiye
Böyle yaparsan gönlün razı olur mu ki?
O hangi kullukta bulundu ki o kulluk pek güzel olsun da bize görünmemiş bulunsun? Padişahlık et de bize o kulluğun, hangi kulluk olduğunu birazcık haber ver; Haber ver de biz de çalışalım, hünerimizi gösterelim. Padişah, ne diyeyim dedi, ne söyliyeyim? Onun yaptığını siz yapamazsınız ki.
Sözü, her söyliyenin aklınca söyleseydim
Hiç şüphe yok ki halka pek az söz söylerdim.
Nerde o kişi ki sırları duysun da anlayıversin;
Böyle bir kişi bulsaydım hergün, her ân başka sırlar söylerdim ona.
Nerde o kişi ki akıl adımını vehimden ileriye atsın da
Ona, arştan üstün şeylerden bahsedeyim.
Nerde o kişi ki göğsünü kürsî haline getirsin gönlünü arş etsin de,
Ben ona "küçük âlem"in belirtisini söyliyeyim.
Nerde o kişi ki karanlıkların dibinden ileriye doğru bir adım atsın da,
Ona apaydın denizin feyiz ışığından söz edeyim.
Nerde inci değerini bilen bir kişi, nerde bir bilgi denizinin kuyumcusu ki,
Ona yedi inciyle dört mücevherin sırrını söyliyeyim.
Nerde bir koku alan burun ıssı ki Yemen´den koku alsın da,
Ben ona Tibet miskinden bahsedeyim, amberleşmiş ödağacından söz açayım.
Nerde şu cehennemden geçip giden kişi ki,
Ona bu geçidi yüz çeşit anlatayım, sayıp dökeyim.
Attar´ın gönlü aşağılık âleme bağlanmasaydı şu toprağa gönül vermeseydi o,
Şiirimi, yücelikte, yedi yıldızdan da üstün söylerdim.
Dediler ki: Ey âlemin padişahı, bizi sına da dediğini yapamazsak, hiç olmazsa kendi kadrimizi anlayalım, onun üstünlüğünü bilelim; hasetten de kurtulalım, vesveseden de; ondan sonra da artık kendimizle savaşalım, padişahla değil.
Bana gönül verirsen, candan geçerim ben;
Canımla oynarım, candan da geçerim, cihandan da geçerim ben.
Bir kulum ki senin dileğince ömür süremiyorum;
Dileğin nedir? Söyle de o çeşit iş edeyim ben.
__________________ Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su | |
| |  |  | |  |
28.06.2008, 21:44
|
#12 (permalink)
| | Üye
alphan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 27.06.2008 Bulunduğu yer: Avusturya Yaş: 40 Mesajlar: 142 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 1 | Kim uğradığı derdi, belâyı kendinden bilirse tövbe eder; padişahı adalet ıssı bilir, öyle över. Bu çeşit kişi aydınlanır, tez kurtulur. "Ellerinizde bulunan tutsaklara de ki: Allah yüreklerinizde bir hayırlı niyet bulunduğunu bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını verir."(113) Ey Muhammed, tutsaklara, gam bağlarıyla bağlanmış olanlara söyle, de ki: Hükmü yürüyen Tanrı takdiriyle bana tutsak oldunuz ya; gönlünüzde iyi bir düşünce varsa, ondan önce sâhib olduğunuz ve yitirdiğiniz şeyde"n daha iyisini, daha güzelini verir size. Padişah buyurdu ki; O kulunun bir hüneri şudur: Boyuna bana bakar, gözünü benden ayırmaz. Ey âlemin padişahı dediler, öyleyse tez söyle, bu iş kolay bir iş; bundan sonra gece-gündüz boyuna sana bakalım, başka işlerin başına toprak serpelim; bundan daha hoş ne iş olabilir ki?
Seni görüp de neş´elenmiyen kişinin
Başı kilimin altında kalsın, başı dönsün-dursun.
Bütün beyler buna sevindiler, secde ettiler, silâhlarını çözüp attılar. Kendi kendilerine, bundan böyle silâhımız senin yüzün; düzenimiz senin civarında, senin tapında bulunmak. Haccımız senin kapında, üstünlüğümüz senin tapında dediler. Hepsi de saf düzdü; padişahın yüzüne bakmıya koyuldu. Padişah onları seyrediyor, kendi kendine diyordu ki:
Bir bakır, altın yaldıza batsa da lâf etse ne fayda?
A lâfazan kişi, sınayış taşını, ayar taşını gördün mü, rezil oldun-gitti.
•
Aşk dâvasında bulunmak kolay;
Ama ona delîl gerek, burhan gerek.
Padişah has perdecisinin kulağına, git dedi, davulların-dümbeleklerin bulunduğu yerde ne kadar davul, ne kadar dümbelek varsa dama çıkarsınlar, hepsini birden yere atsınlar. Buyruğunu yaptılar; âlemi birden bir gürültüdür, bir gümbürtüdür sardı; her yan titremeye koyuldu. O korkunç gürültü kopunca beylerin hepsi yüzünü padişahdan döndürdü, birbirlerine bakmaya başladılar; sanki ne oluyor sarayda diyorlardı. O kulunsa gözü, padişahın yüzündeydi, padişah ne hâl alacak, yüzü değişecek mi, ona dikkat ediyordu. "Gözü ne kaydı, ne haddini aştı."(114)
Azizim, bu hikâye padişahı anlatmıyor; maksad o değil, beylerden maksad da beyler değil. Padişahtan maksad, yüce ve kutlu üstün Tanrıdır. Bu beylerden maksad da padişahın beyleri değildir, yedi gökün melekleridir. "Allah ne buyurduysa isyan etmezler ve emredildikleri işi işlerler.´(115) Onlara, sizi yeryüzünden menettik, bu iki ıktâ´ yoluyla Âdem´e verdik diye buyruk gelince hepsi, "Orda bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini niye yaratacaksın? Biz sana hamdederek noksan sıfatlardan arılığını söylemede; seni kutlamadayız" dediler(116). Bizi menediyorsun, oysa ki biz, gece-gündüz ibâdetle meşgulüz, seni tenzih etmedeyiz, takdis etmedeyiz dediler. Şânı ululansın, Tanrı buyurdu ki: Bu buyruk şu yüzden: Onlardan öylesine bir hizmet meydana gelecek, onlar öylesine kullukta bulunacaklar ki siz onu başaramazsınız. Melekler, acaba o hizmet nedir ki tertemiz melekler onu başaramayacaklar da suçlara bulanmış Ademoğulları başaracak dediler. İki âlemin Peygamberi, insanların ve göze görünmez yaratıkların öncüsü Muhammed Mustafâ, Allah rahmet etsin, esenlik versin ona, Mîrac gecesi, yedi kat gökün görünmemiş şeylerini görünce, bu görünmemiş şeyler ona gösterilince, arş ve kürsî ona arzedilince hiç birine dönüp bakmadı; gözünü Tanrı cemâlinden ayırmadı. "Gözü ne kaydı, ne haddini aştı.´(117)
Gizli, açık herşey sence bir olunca,
Sohbetin daimî olur, hizmetin kolaylaşır.
Güneş başının üstüne gelir, ardında kalmaksızın yüz gösterir;
Zerre kadar bile gölge kalmaz; ne dilersen o olur.
İşte budur sana yönelen devlet,işte budur ömründeki baht.
Artık canlı bir zerre bile uçmaz olur; hepsi de cansız diri kesilir.
Açık söyliyeyim, erlerin sırlarını açayım diyorum ama,
Herkes dayanamaz, başı döner, darma-dağın olur-gider.
Hamd önde de Allah´a, sonda da ve Allah´ın rahmeti Muhammed´e ve soyuna-sopuna.
(108) LXXIX, 2.
(109) XII, 8.
(110) XLVII,30.
(111) LXXXVI,9.
(112) F. N. L*. basımında, bu rubaiden sonra, ilk mısra´ının vezni bozuk bir beyit var; Konya n. da yok.
(113) VIII, 70.
(114) LIII. 17.
(115)LXVI, 6.
(116) II, 30,
(117) LIII. 17.
Dördüncü Meclis
Allah, ışıklarının dokularıyla ışıklandırsın bizi,
onun sözlerinden
(Dördüncü Meclis)
Hamd kâinatı takdir eden, var ettiklerini tedbîr edip geliştiren, yarattıklarını, yayılma gününde toplanma yerine gönderen, onları yeniden yaratıp toplıyan, yemyeşil denizde dönüp duran, gökyüzünü yürüten, gemiyi sular üstünde sürüp götüren, küme-küme bulutları hava boşluğunun bucaklarında belirten, şimşekler yüce dağların, tepelerin sırtlarına, geçitlerine kılıç çektiler mi, yeryüzü bölgelerine yağmur oklarını yağdıran, oraları oklatan, gökgürlemesi hatibine, bulut minberinde, kutlu olsun o Allah ki yağmurların "Akıp gitmesi de Allah adıyladır, durması da´(118) diye nida ettiren Allah´a. Öyle bir bilendir ki bilgisinden, kalemlerin gizli sahifelerdeki yazıları da gizli kalmaz, adımların atılıp gidişleri de. Öyle bir görendir ki sedeflerin içlerindeki çeşitli incileri de görür, yerleştikleri sedefleri de. Bir duyandır ki karanlıklarda halkın ses çavuşlarını da duyar, kuşların ağaç dallarında, yüce yerlerde ötüşlerini de. Önüne ön olmıyan, sonuna son bulunmıyan sözleriyle öyle bir söyliyendir ki sözleri, lügatlerin nağmelerinden, lehçelerin hareketlerinden, okuyanların okurken laflarını sığdırdıkları zarf ve harf kayıtlarından münezzehtir, mukaddestir. Biliriz, bildiririz ki birdir, ondan başka yoktur tapacak Allah, ortağı yoktur onun; biliriz, bildiririz ki Muhammed, kuludur, elçisidir onun; rahme ona ve soyuna-sopuna. Bilhassa suçlardan çekinen Abu-Bak r´e, arınmış Ömer´e, tertemiz Osman´a, ahdine vefa eden Alî´ye ve bütün muhacirlere, ansâra; hepsine de çok çok esenlikler.
Münâcât:
Ey padişah, ey sultan, varlık denizinden çalışıp çabalama gemisiyle geçmiye uğraşan, sana ulaşmak özliyen kişilerin canlarını esenlikle, kutlulukla rahmetinin kıyısına, lûtfunun kıyısına ulaştır. Senin ayrılık derdine düşenlere, kendi katından aman veriş, derman ediş melhemiyle ebedî bir sıhhat ve afiyet nasîb et; her birerinin gözlerini gayb bahçesinin ışıklarını, o bahçenin çiçeklerini görüp seyretmesi için aç, nurlandır. Hevâ ve hevese uyuş, isteklere kapılış karanlıklarında yalnız başına geceleyin yol alanları sapıklıktan, yolsuzluktan koru. ey "İnin"(119) buyruğuyla can kuşlarımızı, topraktan düzülmüş beden tuzağına, cisim yemine mahpus eden Tanrı, öz lûtfunla, sonsuz kereminle şu pek sarp tuzak yerinden bize, gayb âlemine yol göster ey âlemlerin Allah´ı, ey yardım edenlerin hayırlısı. Allah´ın rahmeti ve esenlik ona; söze, habere gerçek Peygamber´in, özü-sözü doğru Muhammed Mustafâ´nın bir hadîsiyle başlıyalım: O hayırlıların en fasîyhinden rivayet edilen en doğru haberler arasında rivayet edilmiştir, buyurmuştur ki: "Gerçekten de, kutlu olsun, yüceldikçe yücelsin; Allah´ın öyle büyük ve dereceleri yüce kulları vardır ki yeryüzünde onlar yağmura benzerler; karaya yağarlarsa hayır ve bereket meydana getirirler, denize düşerlerse inci meydana getirirler." Her bozgunluğu düzelten, her dileğin anahtarı olan, itaat edenin de, isyan edenin de sığındığı zât bulunan; Tanrıya yakın olana da, Tanrıdan uzakta bulunana da yol gösteren, Allah´ın rahmeti ve esenlik ona; şöyle buyuruyor: Yeryüzünü de, zamanı da yaratan, yedi kat gökü eşsiz, örneksiz kuran, zulmetmiyen, adalet ıssı olan, neliksiz-niteliksiz padişahın, balçıktan yapılmış dünyâda candan da temiz, gönülden de temiz kulları vardır.
Elest(120)buyruğuna kendilerini kaptırmış olanlar,
O Elest meclisinin ahdinden sarhoş olmuşlardır.
Dert durağında ayakları direnmiş, kalmıştır onların,
Can vermede elleri açıktır onların.
Kendilerinden geçiş şerbetini içmişlerdir de
Korkudan da geçmişlerdir, umuttan da.
Varlıktan da geçmişlerdir, yokluktan da; onlar asla
Gönüllerini bağlamamışlardır ezele, ebede.
Çevikleşmişlerdir onlar da, bir adımda
Sonradan oluş deresinden atlayıp geçmişlerdir.
Baş olmak, başköşeye kurulmak sevdasını atmışlardır,
Kulluk yerine çöküp oturmuşlardır onlar.
Benliklerinden, varlıklarından geçmişler, sevgiliyle var olmuşlardır;
Şaşılacak şey şu ki: Onlar hem yoktur, hem var.
Birlik ehli olan kişiler bunlardır işte;
Bunlardan başkaları, hep kendilerine tapanlardır.
Yüce Hak, bir kulu yakınlık durağına lâyık kıldı mı, ona ebedî lütuf şarabını tattırır; zahirini de gösterişten, münafıklıktan arıtır, bâtınını da; kendisinden başkalarının sevgisini gönlüne sokmaz; gizli lütfü gösterir ona. Varlık âleminin hakıykatine. ibret gözüyle bakar, yapılıp düzülen sanat eserlerinden, yapıp düzen sanatçıyı görür; takdir edilmiş olanlardan, takdir edene ulaşır o kul. Artık yapılıp düzülmüş şeylerden usanır, yapıp düzenle oyalanmıya kovulur; onca dünyânın bir önemi, bir tehlikesi kalmaz; âhiret de aklından geçmez. Gıdası sevgilinin zikri olur; bedeni kulluk edilenin özlemiyle heyecanlanır, o heyecanla nazlanır; canı sevgilinin sevgisiyle yanar, erir; ne çekinmiye gücü kalır, ne itiraza kudreti. Öldü mü de zahirî duyguları, feleğin dönüşünden dışan çıkar, bütün tabiî hareketlerden kalır; ama bütün bu değişiklik görünüştedir; içyüzü, özlemle, sevgiyle dolar. Halk katında ölüdür, Rab katında diridir bunlar. Halkla diridirler, Tanrı katında ölü. Buyuruyor ki: Bu kullar âleme rahmettir; belâlar onlarla kalkar; halkın amânıdır onlar; rızık kapısı onların bereketiyle açılır, belâ kapısı onların yüzünden kapanır. Yağmura benzerler onlar; nereye yağarlarsa kutlu olurlar, bereket verirler; yürüyen definedir onlar, yaşayış bağışlarlar; bengisudur onlar. Yağmur yere yağarsa buğday bitirir, nimetler verir, meyveler verir. Denize yağarsa sedefleri incilerle doldurur; inciler, mücevherler meydana getirir. Anlamı gerçekliyenlerin, anlamdaki gerçeği anlıyanların bâzıları derler ki: Bu kuruluktan maksad, insanların cesedleri, bedenleri, suretleridir; erenlerin sohbetlerinin bereketiyle bezenirler; ibâdetler, çekinmeler, yalvarışlar, esirgeyişler, acıyışlar, hayırlar, sadakalar, mescidler, minareler, ibâdet yurtları, kö prüler, tekkeler, konak yerleri ve bunlardan başka daha bu çeşit şeyler, bütün bu görünen hayırlar dünyâda, o kulların sohbetinden meydana gelir; bütün bunları halk, onlardan çalmışlardır, onlardan öğrenmişlerdir. Denize yağmaktan maksat, gönülleri diriltmek, gönül gözlerini açmak, gönülleri onların sohbetiyle aydınlatmak, bezemektir; can yeni gelinini bilgi, marifet, şevk ve zevk mücevherleriyle süslemektir.
Tanrı zuhuruna perde kesilen, zâtın zuhuruna perde olan o zuhuru izhâr eden azizler,
Kaabe Kavseyn´(121) meyhanesindedirler.
Kimi korkulu bir uğrak olan nefîsleriyle savaşmak uğrağındadır onlar;
Kimi de sevgiliyi görüp seyrediş meclisindedirler.
Hepsi de hem şaraptır hem sarhoş;
Hepsi de hem yoktur; hem var.
Hepsi de gerçek var olanın yüceliğiyle yok olmuştur;
Yalvarmayış bayrağı ellerindedir.
Bedenleri, Â d e m´in ermişliğindenberi vardır;
Adları âlemin sonunadek var olacaktır.
Susmaktadırlar; candan da daha gizlidir onlar;
Yüzleri ekşidir; fakat baldan da daha tatlıdır onlar.
Yokluk yükyerinde canlarını satmaktadırlar;
Önüne ön bulunmayış tekkesinde hırka giymişlerdir onlar.
Hepsi de yokluğa düşüp şaşırma yüzünden,
Kendisinden başka tapacak bir mâbud olmıyan Allah´ın cemâline karşı yokolup gitmiştir.
Orda yürüyüp giden bir ışık gördüm;
Bir âh gibi gökyüzünde koşup duruyordu.
O ilden boyuna uzaklaşıp durmadaydı;
Hırkaları ışıklarla dopdolu bir halde parlamadaydı.
Ben de o yola girmek istedim; Onlarla yoldaş olmayı arzuladım.
O hem eğri-büğrü, hem dosdoğru safdan bir âşık çıkageldi de
Yanıma sokuldu; susuyordu ama her sözü yerliyerinde söz de söylüyordu.
Eliyle bana dokundu da dedi ki:
Sen dur Burda; o yer, senin yerin değildir.
Sen gene caizdir, caiz değildir yanına uç;
İpin ucu henüz suret elinde çünkü.
Sonunda vardılar, gönül odasının kapısında durdular; Allah´tan başka ne varsa hepsini de gönüllerinden çıkardılar; cennetten, cehennemden, canlardan, bedenlerden, daha başka şeylerden vazgeçtiler; ancak Hakkı dilemekten vazgeçmediler. Böyle olunca da üç şey meydana çıktı: İstiyen, istek, istenen. Bu durağa erişince baktılar, gördüler ki varlıklarının boynunda Hıristiyanlığın, "Allah üçün üçüncüsüdür"(122) zünnârı var. Yücelik perdelerinden "Öyle demeyin" hitabını işittiler; gözlerini, gönüllerini öylesine birleştirdiler ki isteyenle istek yok oldu; mutlak olarak eşi bulunmıyan tek Tanrı kaldı.
O şarabı içtim ki can, onun kadehidir;
O şarapla sarhoş oldum ki akıl, ona deli-divâne olmuştur.
Bir duman geldi, bürüdü beni, ateşledi beni;
O mumdan ki güneş, ona pervane kesilmiştir.
"Allah´ın, İslâm için gönlünü açtığı kişiye kim benzer ki?"(123) doğusundan. Tanrının mukaddeslik ululuğunun en büyük kaynağı parlayıp coşmaya başladı mı, o ulular ulusu güneş doğup göründü mü, ne duygu kalır artık, ne hayâl kalır. Ne vehim kalır artık, ne akıl kalır.
A beden, o yola gidecek ayağın yok senin; ne diye koşarsın?
A gönül, o güzelin yerini-yurdunu bilmezsin; ne ararsın?
Ayrı, aykırı yollara giden şu yolculardan sana ne çare var?
Sense tutmuşsun, lafedilecek yer diye dörtyol ağzında durmuşsun.
Aşıksan küfrü, îmanı bir bil;
O tek görüş, tek biliş akla göre güzeldir, iyidir.
Sen cansın; öyle olduğu halde kendini beden sanmadasın;
Sen sudan ibaretsin; fakat kendini testi sanıyorsun.
Herşeyi, aramadıkça bulamazsın;
Ancak bu dost öyle değil; bunu bulmadıkça aramazsın sen.
İyice bil ki sen, o olamazsın ama
Sen ortada olmayınca osun sen.
Ademoğlu, önce erliksuyuydu; sonra bir kan parçası, sonra da et parçası haline geldi. Yüce Tanrı, rahimler meleği denen meleği, ana rahimlerine memur eder; ey melek, ona suret ver diye emreder. O melek, Levh-i Mah-fuz´dan ona verilecek şekli, sureti almıştı; ona göre rahmin dışından, üstün ve ulu Tanrının buyruğuna göre onu düzer. Şekli tamamlanınca, ey melek geri git, bizim onunla gizli bir işimiz var diye buyruk gelir. Ondan sonra ona can verir. Can ne biçim şeydir, hiç kimse bilemez. Ondan sonra da rızkını yaz, kutsuz, yahut kutlu olacağına göre yapacağı şeyleri yaz diye buyruk gelir.
Tanrı, Adem´i yaratınca cana, başına girmesini buyurdu. Can girince balçık halindeki başı, et, kemik ve deri haline döndü; başından başka tüm bedeni balçık halindeydi. Âdem, gözünü açınca, bütün lütuf ve ihsanların Tanrıdan olduğunu bilmesi için bedenini balçık halinde gösterdi ona.
Hikâye ederler, İsraîloğulları´ndan Azim´in hikâyesini söylerler hani. O, günlerden birgün, bozgunculuk, kötülük yuvası olan evinden çıktı; ovaya doğru gitmiye koyuldu. Bir yere vardı; gördü ki bir topluluk ekin ekmiş, zahmet çekmişti; sonunda da o ekin boy atmış, sararmış, saplar tanelerle dolmuş, biçilecek, harmana götürülecek bir hale gelmişti. Derken o topluluk ateş getirdi, bütün o ekinleri yakıp yandırdı. Adam, kendi kendisine, böyle bir geliri yakmıya acımıyorlar mı ki dedi. Ordan şaşkın bir halde geçip gitti, başka bir yere vardı. Orda bir adanı gördü; bir taşı kaldırmıya uğraşıyordu. Fakat bir türlü de kaldıramıyor, yerinden bile kımıldatamıyordu. Derken bir başka taş aldı, getirip o taşın yanına koydu.Bu sefer ikisini birden kaldırmıya uğraşıyor, yerinden kımıldatamıyordu. Azim der ki: Ne tuhaf şey dedim; taş birken yerinden bile oynatamıyordu, şimdi iki oldu, daha da ağırlaştı; yerinden nasıl kımıldatacak? Derken adam gitti, üçüncü bir taş getirdi, ikisinin yanına koydu. Taş üç olunca üçünü de kaldırıverdi, yola düşüp gitti. Azim bu şaşılacak şeyi de gördü; gene ovada yürümeye koyuldu. Bu sefer bir koyun gördü; beş kişi, koyunu korumadaydı. Birisi koyunun sırtına binmişti, biri koyunu sırtına almıştı. Birisi koyunun memesine yapışmıştı; memeyi sağıp duruyordu. Birisi koyunun boynuzunu tutmuştu; birisi de iki eliyle kuyruğunu yakalamıştı. A z i m´e soru sormıya izin yoktu; ordan da yürüyüp gitmiye koyuldu. Bir dişi köpek gördü ki karnında köpek encekleri havlamadaydı. Azim, ne de şaşılacak şeyler gördüm dedi. Gide-gide bir şehrin kapısına ulaştı. Orda bir ihtiyar gördü. Dedi ki: Şu geldiğim yolda şaşılacak şeyler gördüm. İhtiyar, ne gördün diye sorunca, bir topluluk gördüm dedi ekin ekmişler; ekinleri de yetişmiş; hepsini ateşe verdiler. İhtiyar, o dedi, yüce Tanrının sana göstermek istediği bir örnek. Onlar, öylesine bir toplum ki kullukta bulunmuşlar, ibâdetler etmişlerdi; sonunda bozgunculuklarla, kötülüklerle, suçlarla uğraşmışlardı; yüce Tanrı da "Ne yaptılarsa hepsini ele aldık da zerreler haline getirip dağıttık"(124) âyetinde Duyurulduğu gibi onların kulluklarını, ibâdetlerini yoketti. Başka ne gördün dedi. Âzim, bir adam gördüm dedi; bir taşı kaldırmak istiyordu; bir türlü kaldıramıyor, yerinden bile kımıldatamıyordu; böylece gördüğünü sonunadek anlatınca ihtiyar, bu, şu adama benzer: Bir suç işler, o suç kendince pek büyüktür; ona tahammül edemeyeceğinden korkar; bu düşüncedeyken bir suç daha işler. Artık bu suç, ona daha kolay görünür; çünkü taş iki olmuştur; görür ki yerinden kımıldatabiliyor. Birinci taş tekti, onu yerinden kımıldatamıyordu. Bundan sonra üçüncü defa bir suç daha işler, başka bir günah daha yapar; artık bütün günahlar ona kolay görünür, hafif gelir. Azim ey ihtiyar dedi; bir de bir koyun gördüm. Gördüğünü olduğu gibi anlattı. İhtiyar o koyun dedi, dünyaya benzer. Üstüne binenler padişahlardır; koyunu sırtına alanlarsa yoksullardır; insanlardan bir şey isterler, bir şeyler dilerler. Kuyruğuna yapışan, işi sona varmış, eceli yaklaşmış, ömründen pek az bir zaman kalmış adama benzer.
__________________ Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su | |
| |  |  | |  |
28.06.2008, 21:45
|
#13 (permalink)
| | Üye
alphan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 27.06.2008 Bulunduğu yer: Avusturya Yaş: 40 Mesajlar: 142 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 1 | Niceye bir gömlek derdine düşeceksin?
Belki de o gömlek kefen olacaktır sana.
Koyunun iki boynuzunu tutmuş olan, dünyada, ancak pek büyük sıkıntıyla, pek çok zahmetle yaşayabilendir; ama memesini yakalayıp sütünü sağanlar, zenginler, sermâye ıssı olanlar, kâr elde edenlerdir. Azim, bir de kancık köpek gördüm; encikleri analarının karnında havlaşmadaydı dedi. İhtiyar, bu da vakitsiz söz söyleyenlere benzer dedi; onlar köpek enciklerine benzerler; daha ana karnındayken havlarlar.
Başında aklın varsa, gözün görüyorsa
Sat dilini de başını kılıçtan satın al.
Balık, söyliyen dile tama´ etmedi de
Bu yüzden balığın başını kesmezler.
Azim, ey ihtiyar dedi; söylediklerini anladım; şimdi bir de bana, parayla elde edilen, parayla kendini satan filân kadının evi nerde, hangi mahallede; onu göster; pek güzelmiş diyorlar; ben onu elde etmek için geldim. İhtiyar üç kere Azim´in yüzüne tükurdü de dedi ki: A bahtsız kişi, sana öğütler verdiler, kulağına bile girmedi. Örnekler gösterdiler, aldırış bile etmedin. Ben ihtiyar değilim, ölüm meleğiyim, Can alıcı ´yım; sana bu şekilde güründüm. Şimdicek Tanrı´nın buyruğuyla senin canını alacağım; bir yudum su içmene bile vakit bırakmayacağım. Azim, hemencecik sararmıya, rengini atıp erimiye başladı. Ölüm meleği de o anda, âlemlerin Rabbinin buyruğuyla canını alıverdi.
Ey mal ıssı olanlar, ibret alın, ibret.
Ey söz ıssı olanlar, özür getirin, özür.
Ey öğüt alacak gönülleri kararmış olanlar, öğüt alın.
Ey vanaklarındaki sakalı ağaranlar, özür dileyin;
Hem de şu özür getiren can, söz söylemekten kalmadan önce.
Hem de görüp ibret alan şu göz, işten-güçten kalmadan önce.
Dünyada nice padişahlar vardı ki saltanatlarının gökünden
Atılan okları, Ülkeryıldızını vururdu, mızrakları ikizlerburcunu geçerdi.
Bir bakın da görün; şimdi ölümün elinden Binâtün-na´şe dönmüşler; okları şahrem-şahrem, mızrakları param-parça
Sende bir hayvan, bir şeytan, bir de rahman sıfatı var;
Hangisinden sayılırsan, sayıgünü ona katılırsın.
Hele bir dayan da gör; İsrafil´in sûru üfürüldü de âleme deprem düştü mü,
Güzel huyun, güzel yüzün gizlenir de çirkin huyun meydana çıkar.
*
Mesnevi
Varlığında üstün olan hangi huysa,
O huyun suretine uygun olarak haşredilmen vâcibdir(125)
Ama gerçekten tövbe eden, bir daha suç işlemiyen kula gelince: Yüce Tanrı, onun bütün suçlarını ibâdet yapar. "Onlar, o çeşit kişilerdir ki Allah, kötülüklerini iyiliklere tebdil eder onların." (126) Ticaretle uğraşan hangi kişi bundan daha ziyade kâr edebilir ki kulun suçu, ibâdet olmadadır; cefâ, vefa halini almadadır; uzaklık, yakınlığa dönmededir; yabancılık, bilişlik kesilmededir; kapıda duran kul, tapıya alınmadadır. Rahmet ve esenlik ona, Allah elçisi buyurdu ki: Ademoğlu, uçsuz-bucaksız bir çöle varır, konaklar; devesinin dizini bağlar; yeryüzünü döşek edinir; elini yastık; bir saatçağız uykuya dalar. Uykudan uyanınca bakar, görür ki deve gitmiş; azığı, ayakkabısı, giyinecek elbisesi de devenin üstündeydi; deve gidince hepsini de götürmüş. Kimi sağ yana koşar; kimi sol yana. Hiç bir yerde devenin izinin tozunu bile bulamaz. Gönlü, helak olacağını anlar. Derken deveyi yitirdiği yere döner; bir de bakar ki deve oracıkta. İnsan, bundan daha artık hiçbir şeye sevinmez. Görür ki yular elinde; yere kapanır da yüzünü deveye tutar; hani sevincinden boyuna Allah´ım sen rabbimsin, ben senin kulunum derdi ya; bu kez Allah´ım der, sen benim kulumsun, ben senin rabbinim. Sevincinin çokluğundan yanılır da bu sözü söyler; sen benim Tanrımsın, ben senin kulunum diyeceği yerde şaşkınlığından sen benim kulumsun der, ben rabbinim. Allah rahmet etsin ve esenlik versin ona, Allah elçisi bundan sonra buyurdu ki: Yüce Tanrı âsî kulunun tövbesine, deveyi bulup sevinen adamın sevincinden daha fazla sevinir. Tanrının, kulun tövbesine sevinmesinin anlamı şudur: Kul, birşeye sevindi mi, o şeyi üstün tutar. Şimdi o tövbe eden kul da yüce Tanrı katında pek üstündür. Gene buyurdu ki: Bir kul suç işler; o suç onu cennete sokar. Nasıl olur ey Allah elçisi dediler. Buyurdu ki: O suç, kulun gözünün önünde durur; her solukta pişman olur, özür diler o kul. Bu pişmanlık, bu özür dileyiş, sonunda onu cennete sokar. Bir kul, kıyamet günü suç defterini görür, cehennemin yolunu tutar. Ona derler ki: Defterin öbür tarafını da oku. Okuyunca görür ki tümden ibâdet, tümden kulluk; sebebi de N a s û h tövbesiyle tövbe etmesidir(127). Yüce Tanrı bu yüzden onun suçlarını kulluğa, ibâdete çevirmiştir. Kumu Halîl´e un haline getiren, demiri Dâvûd´a yumuşatan, balçığı İsâ için kuş yapan, hayız kanını çocuklara gıda eden Tanrı´nın, âlemde suçları da kulluğa, ibâdete çevirmiye gücü yeter. Allah rahmet etsin ve esenlik versin, Allah elçisi dedi ki: Mukbil-i Tammâr adlı biri vardı; hurma satardı. Bir kadın hurmacının dükkânına geldi, hurmaların iyi olduğunu gördü. Hurmacı, dükkânın içinde daha iyileri var dedi. Kadın dükkâna girince kadını öptü, çarşafına sarıldı. Kadın, onu kovmıya çalışıyor, bir yandan da kötü iş işliyorsun, Tanrıya âsî oldun; müslüman olduğun halde kızkardeşine hainlikte bulundun diyordu. Maksat M u k b i l´in hikâyesini anlatmak değil; maksat, senin de bildiğin gibi günahın dermanı nedir, ne yapmak gerek; onu anlatmaktır. Mukbil, bir daha suç işlememek üzere tövbe edince şu âyet geldi: "Onlar kötü bir iş işlediler mi, yahut nefislerine bir zulümde bulundular mı Allah´ı anıp suçlarının bağışlanmasını dileyenlerdir ve Allah´tan başka kimdir günahları bağışlıyan?"(128) Bir topluluk bu âyetin, mezar açıp kefen soyan Behlûl hakkında geldiğini söyler. Allah ondan razı olsun, Câbir rivayet eder; Ansardan bir genç vardı; adı Abdurrahmanoğlu Sa´lebe´ydi. Peygamber´e hizmet ederdi. Birgün ansardan birisinin kapısının önünden geçerken evin içine baktı; gözü, yıkanmakta olan bir kadına ilişti. Orda durdu; dileyerek kadını seyre koyuldu. Derken ansızın gönlüne yüce Allah´tan, esenlik ona, Peygamber´e benim hakkımda vahiy gelirse düşüncesi düştü; o şehvetle bakışa pişman oldu; utancından Medine´den çıktı, Mekke´yle Medine arasındaki bir dağa vardı. Kırk gün, kırk gece o dağda ağlayıp inliyerek kaldı. Peygamber, onu sorup soruşturmadaydı. O kırk gün içinde de vahiy gelmedi; hattâ kâfirler "Onu rabbi terketti; ona darıldı"(129) dediler. Derken Cebrail geldi; o kul, cehennem ateşinden bana feryâd edip durmada diye haber getirdi. Esenlik ona, Peygamber, her ikisinden de Allah razı olsun, Hattâboğlu Ömer´le Selmân-ı Farisî´yi, Sa´lebe´´yi bana getirin diye yolladı. İkisi de Medine´den çıktılar. Oralarda koyun otlatan bir çobandan sordular. Dedi ki: Sizin istediğiniz kişi, kırk gündür, iki elini başına koymuş, ne olurdu, canlılar içinden benim canım kıyamet gününde bana verilmeseydi, ölüp gitseydim diye ağlayıp inlemede. Dağa vardıkları zaman gecenin bir kısmı geçmişti. O genç, dağdaki yerinden çıktı; keşke ruhlar arasından benim ruhum kabzediliverseydi, bedenler içinde, benim bedenim dağılıp gidiverseydi diyordu. Ömer onu tutunca, suçlardan kurtuluş ne vakit dedi ve yâ Ömer dedi, beni Peygamber´in yanına, Peygamber namaz kılarken, yahut Bilâl kaamet getirirken götür. Peygamber´in Kur´an okuduğunu duyunca Sa´lebe´nin aklı başından gitti, yere yığıldı. Peygamber namazı bitirince Sa´lebe´nin yanına vardı. S a´lebe, Peygamber´in ışığıyla kendine geldi, canlandı; ey Allah´ın elçisi dedi, suçun verdiği kaygı ve utanç yüzünden kaçtım. Peygamber, sana bir âyet öğreteyim ki dedi, kulu o âyet yüzünden bağışlarlar: "Rabbimiz, dünyada da iyilik, güzellik ver bize, âhirette de iyilik, güzellik ve ateşin azabından da koru bizi.´(130) Sa´lebe, benim suçum bundan daha büyük dedi. Esenlik ona, Peygamber, Allah´ın kelâmı ondan daha büyüktür buyurdu. Sa´lebe evine gitti; üç gün, üç gece namazda ağlayıp inledi. Esenlik ona, Peygamberdolaşmıya gitti; Sa´lebe´nin başını dizine aldı. Onun suçundan geçtik diye ferman gelmişti ki Sa´lebe de o anda dünyadan göçtü. Ona namaz kıldılar; "Biz Allah´ınız; gene de gerisin geriye ona dönenleriz.´(131)
Dünyâyı yakan kıyaamet gününden kork;
Gönüllere batan Öc alma okundan kork.
Ey hırs gecesinden uzayıp giden uykuya dalıp uyuyan,
Ecel sabahın ağardı; gündüzden kork.
*
Bir mektuptur yazdım ama gönlüm azâb içinde;
Kalbim râzılık közünün üstünde çevrilip kavrulmada.
Ölüm, ayrılık bakımından çok güçtür sanırdım;
Sizden ayrılmak bence daha çetinmiş, daha güç.
Rahmet Muhammed´e ve kadri büyük soyuna-sopuna.
(118) XI, 41.
(119) 11.38.
(120) VII, 172.
(121) LIII, 9.
(122) V, 89.
(123) XXXIX, 22.
(124) XXV, 23.
(125) bu beyit F. N. U. basımında var (s. 86).
(126) XXV, 70.
(I27)LXVI,8.
(128)111,135.
(129) XCIII, 3 den alınmadır.
(130)11,201.
(131)11,156.
Beşinci Meclis
Allah, irfanının nuruyla bizi nurlandırsın,
beyanlarından
(Beşinci Meclis)
Hamd her varlıktan evvel olan Allah´a. Ne bir hüküm çıkarıp yol-yordam kuran, onun büyüklüğünün hakkını edâ edebilir, ne bir çalışıp-çabalıyan. Hamd, her varlıktan sonra mevcûd olan Allah´a. Her var olan onun ululuk eşiğine yönelir. Hamd o kudretiyle, hikmetiyle görünen Allah´a. Akıllara delilleri apaçık görünmektedir; hiçbir münkir inkâr edemez. Hamd o zâtiyle görünmiyen Allah´a. Göklerde ve yeryüzünde bulunan her zerre onun birliğini bildirmeye çekilmiş olan ve tanıklık eden bir bayraktır´(132). Gökyüzü kubbesidir, sayvanı; yeryüzü döşemesidir, meydanı; dümdüz görünen yer yaygısıdır, şadırvanı. Gerçekten de ariflerin gönülleri toplarıdır onun, kaza ve kader çevgânı. Cennet rahmetidir, cennetin bekçisi Rıdvân´ı; cehennemin âmiri zındancısıdır onun, cehennemse zindanı. Kıyamet, onun, en büyük topluluk yeridir, zulümlerin sorulacağı en ulu mahkemesi, en ulu dîvânı. "Kim bir zerre ağırlığınca hayır işlerse görür onun karşılığını; kim bir zerre ağırlığınca şer işlerse görür onun karşılığını"(133) hükmü, ölçeğidir onun, mîzânı. Bütün âlemleri kaplamıştır esirgemesi, ihsanı. Âsîleri de kavramıştır, hükmüne almıştır rahmeti, gufranı. Kim onun vasıfları denizine daldıysa boğulup gider, görünmez nişanı. Kim onun ululuk meydanında yeler-yortarsa yorulur, beli bükülür, sınar erkânı. "O, hergün bir iştedir"(134) Artık çekinin onun buyruklarına aykırı davranmaktan ki budur sânı. Peygamberimiz Muhammed´i göndermiştir; Allah´ın rahmeti ve esenlik ona; ezelî yardım onun bilgi sermayesidir; Ay´ın yarılması´(135), işaretidir; "Ve az kalmıştı ki kâfirler Kur´ân´ı duydukları zaman seni gözleriyle yeyip helak etsinler" âyeti´(136), nazardan, kötülükten koruyucusu, "Gözü ne kaydı, ne haddini aştı" âyeti´(137) himmetidir, rütbesi. Dünya onun için yok olmuştur da âhiret vardır. Rab mabududur onun, ma´bûd da maksûdu. Allah koruyucusudur onun, C e b r â î l hizmetçisi. Burak bineğidir onun, mîrac yolculuğu. Son sınırağacı(138), makaamıdır, Kaabe Kavseyn (139), dileği, meramı. Sıddıyk âşıktır ona, ondan feyiz diler. Faruk adaletidir onun, azmidir, kuvvetidir. Zin-nûreyn damadıdır onun. kendisine uyulacak dostu. Murtazâ yiğididir onun, kılıcıdır, kudretidir. Allah´ın râzılığı onlara olsun ve selâmı.
Münâcât:
Ey padişah, zâtın zeval bulmaz; durup durur. Verdiğin devlet ve saltanat da sonsuzdur; sürüp gider. Seni, bir bilme mülkünü, sana önceden bir hizmette bulunmadan sen verdin bize. Altın bir tac olan "Andolsun ki biz yücelttik Âdemoğullarını(140) tacını, sana hiçbir itaatte bulunmadan sen koydun başımıza. Sana şükretmediğimizden, sana karşı kusur işlediğimizden dolayı o tacı kahır yağmasıyle alma başımızdan. Düşman olan İblis, bize kasdederek yaltaklanmada; çevremizde dönüp dolaşmada; bildiklik elbisesini, gözümüzün aydın oluşu, görüşü libâsını eğnimizden almak, başımızdan sıyırıp çıkarmak için düzenler düzmede. Ey düşmanı da yaratan, dostu da; şu kullarını onun düşmanlığına râmetme. Şefaatçi dost olan, yüce bir ışık bulunan, Peygamber´imizdir bizim; Allah´ın rahmetleri ona olsun; şefaat kemerini beline bağlamıştır; sıratın bir ucunda durmuştur; ümmeti azab dumanından esenlikle geçirmeyi sağlamak ister; sen o âlemin güneşini, o Âdemoğullarının rahmetini bize esirgeyici kıl, merhametli kıl; suçlan örtücülük sıfatınla sen ört suçlarımızı da bizi ona karşı utandırma. Ey padişah, buyruğuna uyanlara sevap vermekten bir ziyan gelmez sana; suçlulara azâb etmekten de bir kâr elde etmezsin sen. Sevginin ateşindeki ıssıyla yanıp kavrulmuş ciğerler hakkıyçin sen bizim ciğerlerimizi ebedî ayrılık ateşiyle yakma. Her ne dilersen yapabilirsin; bize ne çeşit darılırsan lâyıkız ona biz; Senin lûtfundan, rahmetinden özge bir hiyle, bir çâre de bilmiyoruz biz. Ey çaresizlere çâre bulan, ey nereye gideceğini bilemiyenlerin, yeri-yurdu olmıyanlann sığınağı olan, ebedî lütuf gölgesini sal bizim başımıza; dostların gönüllerini tevhîd incisinin sedefi haline getiren ve herkesi, herşeyi kavrıyan nîmet vericiliğini bizden de esirgeme; o nimetlerle bizi de beze. Gönül sedefimizi yok edip gidiş eline verme; bizi gelmişlerin, geçmişlerin karşısında rezil-rüsvay etme. Değil mi ki âlem senin dileğince geçip gitmede; gök sana köle olmuş, kulluk etmede. Gökte, yerde, herkesi, herşeyi kahredenler sana karşı kahrolmada; parıl-parıl parlayan yıldızlar senin ışığını dilenmede; padişahlarla sultanlar senin yardıma muhtâc olmıyan devletinin zekâtıyla geçinmede; değil mi ki bize öylesine bir devleti duyurdun. bizi bu devletten mahrum bırakma; dudağımızı değirdiğin, dudağımızı ıslattığın o şaraptan bizi ayırma ,(141): bizi varlığımızdan geçir, bizde varlık bırakma.
Ey saki, aşk şarabını ver;
Ver de akıl lâfı bir yana gitsin.
__________________ Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su | |
| |  |  | |  |
28.06.2008, 21:46
|
#14 (permalink)
| | Üye
alphan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 27.06.2008 Bulunduğu yer: Avusturya Yaş: 40 Mesajlar: 142 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 1 | Can zerreleri, Elest günü, o şarabı içmişti de sarhoşçasına belâ demişti hani´(142); kadehimizi ağzınadek doldur o şarapla, sun bize de al bizi yüzbinlerce düşüncenin, vesvesenin elinden.
Ey saki, önceden sunduğun o şaraptan,
İki koca sağrak sun da arttır neş´emizi.
Ya o şarabı tattırmaman gerekti bize;
Ya da değil mi ki tattırdın; küpün ağzını açtın; tamamiyle sarhoş etmen, yerlere yıkman gerek bizi.
Bu habere, âlemin de, âdemin de en başı, en büyüğü, en iyisi, insanlarla cinlerin peygamberi, iki âlemin güneşi, âlemin rahmeti, Âdemoğullarının övüncü olan Zâtın eserleri hoş haberlerinden biriyle başlıyalım:
"Öyle bir varlıktı o ki varlığının güneşi balçık doğusundan doğmadan önce ışığının parıltıları, sabah gibi âlemi nura garketmişti." Netekim hikâye ederler; bundan önce, yâni daha peygamber değilken Mekke´de bir kıtlık yüz göstermişti. Kâfirler, birisi gerek ki rahmet kapısının halkasını oynatsın; kaza ve kader kapısını çalsın ki kıtlık, halkın tozunu s*vurdu; ne hayvan kaldı, ne insan, ne bitki, yaşayış bitmek-tükenmek üzere; ne yapalım, ne edelim diye Abdülmuttalib´in katına geldiler. Abdülmuttalib, benim ne gökyüzüne yüztutacak, yalvaracak yüzüm var, ne yeryüzüne dedi; ancak alnımda Adnân´da karar eden, ondan Abdimenâf´in göbeğine geçen ve Abdimenâf tarafından bir müddet için Abdullâh´a verilen bir nur vardı ki Abdullah, onu emanet olarak Amine´ye teslim etti; şimdi o nur zuhur âlemine gelmiştir; onu getirin de onun hürmetine Tanrı´ya duâ edelim; dileğimizi dileyelim; belki onun yüzüsuyu hürmetine bir iş olur. Muhammed´i getirdiler; Abdülmuttalib, onu görünce ayağa kalktı; onu alıp bağrına bastı; götürüp başköşeye oturttu. Bir çocuğu başköşeye oturtuyorsun dediler. Evet dedi; görünüşte başköşede ben oturmuşum ama bâtın tapısından, o, senden ziyade onun hakkı diyorlar. Ondan sonra Abdülmuttalib, kullar, şehzadeleri nasıl okşarlarsa öylesine okşadı onu ve alıp Kabe kapısına getirdi. Onunla oynamakta, âdet olduğu gibi onu havaya atıp tutmaktaydı. Yârabbi dedi, bu, senin kulun Muhammed´dir. derken kendisini tutamadı, ağlamıya başladı. Önüne mı olmayan lütuf dadısı merhamete geldi; rahmet denizi coşup köpürdü. Yerden bir dumandır koptu, göke ağdı; bulutun gözüne vardı; yağmur yağmıya başladı. Çevredeki kuyular, çukurlar doldu; bitkiler suya kandı; ölmüş âlem dirildi. Daha çocukken, kutlu zâtı yüzünden puta tapan kâfirler belâdan kurtuldular; bu kıyamet şefaatçisi, bir gün şefaat kemerini beline kuşanıp şefaate girişirse o sonu olmıyan, sınırı bulunmıyan rahmet, nasıl olur da inananları dertte, belâda bırakır? Bu, üstünlüklerinden birazıcığını duyup dinlediğin ulular ulusu şöyle buyurmadadır:
"Bilgi, gönüllerin yaşayışıdır. Kullukta bulunmak, ibâdet etmek, suçlara kefarettir. İnsanlar iki çeşittir: Halkı yetiştirip geliştiren Tanrı´ya mensup bilgin, kurtuluş yolunda birşey belleyip öğrenen, bilgi elde etmiye çalışan kişi. İnsanların, bu iki çeşidinden gayrisi, hayvanların yüzüne gözüne konan küçücük sineklerdir. Cennet bahçelerinde yayılın, gezip tozun. Cennet bahçeleri nereleridir diye sorulunca dedi ki: Zikir halkalarıdır. Oralarda gezip tozmak ne demektir denince de, duaya kendini vermek, duâ etmek; kim bilgiyi ve bilginleri severse onun yanlış işleri, yanılarak işlediği küçük suçları hiç yazılmaz, dedi." Doğru söylemiştir Allah´ın elçisi.
Allah´ın rahmeti ve esenlik ona, kâinatın peygamberi, var olanların en ulusu, en iyisi şöyle buyurmaktadır: Bilgi, gönüllerin yaşayışıdır. Çünkü bilgi, gönlün anlayışıdır. Anlayış diriliktir; anlayışsızlık ölümdür. Söz gelişi, elin birşey duymasa, soğuktan, sıcaktan haberi olmasa, yaradan haberi olmasa, elimden hayır yok, elim ölmüş dersin. Şimdi gönül ele testiyi al diye buyursa, el gönlün buyruğuna uymasa, elin bir özrü, bir derdi varsa o ele ölmüş demezler; çünkü gönlün buyruğunu anlamaktadır; o buyruğu yerine getirmeyi istemektedir; fakat derdinin savuşmasını bekliyor. Fakat gönlün buyruğundan hiç haberi olmıyan, o buyruğu hiç yerine getirmiyen, soğuk, yahut sıcak; ateş var, yahut yaralıyım diye duyduğunu gönüle haber vermiyen el ölmüştür. Böylece ibâdet sıcaklığının eseri nedir, suç işlemek soğuğunun eseri nedir, Tanrı azarına uğramanın tesiri nicedir; bunları bilmiyen insan da ölmüş ele benzer. O adam, görünüşte adamdır ama gerçekte yoktur. Hani bağların, bostanların başına korkuluk dikerler; geceleyin gören kişi, onu, adam sansın, bağı, bostanı bekliyor bellesin derler ya; ama o adam değildir ki. Gün ışıyınca ona bakanlar ,onu görenler ,adam olmadığını anlarlar. "Görürsün ki onlar sana bakıyorlar; fakat görmezler."(143)Sen de nefis, hevâ ve heves karanlığından çıkıp gönül sabahının ışığının vurduğu yere girer, gönül ışığıyla bakarsan, halkın çoğunu din bostanındaki korkuluk gibi görürsün.
Meydan geniş , fakat meydanda dolaşacak er yok;
Âlemin ahvali bildiğin gibi değil.
Görünüşte erenlere benzerler ama,
Özlerinde müslümanlığın kokusu bile yok.
Allah´a sığınırız. Sonra sevgili Peygamber ne buyuruyor? Kulluk, ibâdet, günahlara kefarettir. Yâni temiz işler, kötü ve pis işleri yokeder, temizler. Hani sen, filân kişi benim hakkımda şu çeşitli kötülükte bulundu, şu çeşit düşmanlık etti diye düşünürsün; öfkelenir, onu döveyim, zindana ata*yım dersin. Derken şu günde bu çeşit bir iyilik de yapmıştı, bu çeşit bir hizmette bulunmuştu, benim için filân kişiyle savaşmıştı diye düşünürsün; öfken yatışır, geçer; böyle bir dostu dersin, incitmek doğru değil; yaptığı hatayı bilerek, isteyerek yapmamıştır; ondan sonra da özer dilemiye kalkışırsın. İşte en üstün lütuf ve ihsan ıssı olanlardan daha da üstün kerem ve ihsan ıssı Tanrı da kötülüğe, bozgunculuğa karşı özür dilemek için kullara ibâdetlerde bulunmalarını buyurmuş, onlara kulluklar öğretmiştir. Netekim hastalıkları gidermek için ilâçlar yaratmıştır; günah kılıçlarının, oklarının, mızraklarının yaralarından korunmak için zırhlar, kalkanlar halketmiştir. Bir kılıç ustasına benziyen Şeytan, keskin kılıç yapar, kalkan ustasına benziyen akıl ve bilgi de kalkanı pek sağlam olarak düzer-koşar. Ok yonan nefis, temreni pek keskin yapar; tevbe zırhçısı da zırhın halkalarını sık, sağlam düzer-koşar. Bu, kahır yapıcısıdır; o, lütuf ustası. A kardeş, keskin kılıcın üstüne atılmadasın; tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme. Başka ne buyuruyor? İnsanlar iki çeşittir: Bilgin ve kurtuluş yoluna düşüp bilgi öğrenmeye çalışan. Bilgin, kılavuza benzer; yola gidenlerin işlerine yarar; fakat âhiret yolculuğuna düşmeyi gönlüne getirmiyen, kılavuzun kadrini ne bilsin? Bilgin, hekimdir; ağır hastalıkları giderir. Fakat hekimin kadrini, ağlayıp inliyen hasta bilir; altınını, malını-mülkünü feda eder; bunu da canına minnet bilir. Ölü ne bilsin hekimin kadrini. İlâç, derdi olan kişinin işine yarar; derdi olmıyan kişi ilâcı duysa bile kadrini ne bilir? Gözü ağnmıyan göz ilâcını ne yapsın? Ama gözü rahatsız olan kişiye yarım dirhem göz ilâcı yüzbinlerce kuruşa değer.
Hani duymuşsundur; hiç birşeyden haberi olmıyan biri,
Dişi ağrıyan birisinin halini-hatırını sormıya, dolaşmıya gitti.
Kederlenme buna dedi, yeldir, geçer-gider.
Dişi ağrıyan, evet dedi, öyle ama sana göre bu.
Bu gam bana demirden bir dağ gibi,
Ama değil mi ki senin dişin ağrımıyor; sana yel gelir.
Şimdi, birgün, aydınlığı gören, canı birgün o devleti tatmış olan kişi, o devletten ayrılır, mihnet gününe düşerse; güllükten, gülüstanlıktan, elma bahçelerinden, sonu gelmiyen şeker kamışlığından ayrılır, tikenlik bir yerin karanlığına uğrarsa, din yolunun bilgisini, nefsin düzenlerini, o düzenleri savuşturma yolunu, gönül ve din aydınlığına ulaşılacak yolu o kişi bilir. Adem´le Havva gibi; cenneti gördüler onlar; cennet nimetlerini tattılar onlar; derken nefsin kötülüğü, Ş e y t a n´in düzeni yüzünden ansızın suç işleme buğdayını yediler; "Hepiniz de inin cennetten" (144) hükmüyle cennetlerin bahçelerinden, o güllük-gulüstanlıktan böylesine bir zindana, böylesine bir yeryüzüne düştüler. Nice yıllar ağlayıp inlediler; ellerine başlarına vurdular; güneş altında dönüp dolaştılar; gözyaşları döktüler. Â demin gözyaşlarından Hindistan´da bunca ilâçlar, bunca şifâ veren otlar bitti. Suçluların gözyaşları şifâdır, devadır; hem bu dünyâda, hem öbür dünyâda.
Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı
Gerçekten de dünyâda su da olmazdı, ateş de.
Ateş, ağaca ulaşmasaydı nasıl yanardı ağaç? Ağacın, odunun birbaşı yanmasaydı öbür başından nasıl olur da akardı su?
Ey sararıp solmuş mum, gözyaşı dökerek
Derde uğramış âşıklara baş olmuşsun sen.
Zamanın F e r h a d´ısın, yan-yakıl, eri, yokol;
Neden Ş î r î n´in sohbetinden ayrıldın sen?
Bâzıları derlerki: Mum, ateş onun evine kondu, yerleşti de o yüzden ağlamaktadır; bâzıları da derler ki: Tatlı bal, onun evinden gitti de o yüzden ağlamaktadır; hal diliyle de der ki:
Geceleri benim hâlimi ancak benim gibisi bilir;
Yanıp yakılanların geceleri nasıl geçer; ne bilirsin sen?
Birisi âşıklık nedir diye sordu;
Dedim ki: Benim gibi olursan bilirsin.
Her gece, Zühal´in altınla bezenmiş tası gökyüzü merdiveninde parlamaya, Nesr-i Tâir, gökyüzü ovasmada gezmiye, Müşteri yıldızı, gökyüzü bah*çesinden çıkıp ovanın eteğinden lâle gibi panldamaya, güzelim Zühre, İkizler burcu mumunun önünde, Ülker tezgâhında Çiğil güzellerinin giyecekleri ipek kumaşı dokumaya koyulunca. Her gece çağı, karanlığının çadır iplerini gerip çadırını kurunca Habîb-i A´cemî, ibâdet yurdundan çıkar, çoluğunun-çocuğunun yanına gelirdi. Çocukları, bütün gün, akşama babamız gelecek, bize bir şeyler getirecek diye bekleşirlerdi. Akşam namazı çağında Habîb, utanç terleri dökerek, şaşkınlıktan elini geveleyerek eli boş dönerken karıma, çocuklarıma ne özür getireceğim diye evine geldi. Karısı, bir şey getirdin mi diye sorunca H a b î b, ustam, ücretimi cuma günü verecek dedi. O hafta çoluğu-çocuğu cumayı bekledi. Cuma günü geldi-çattı; parıl-parıl parlayan güneş, karanlık doğudan baş gösterdi. H a b î b, utancından bir bucağa çekildi, ağlamaya koyuldu. Ey acze düşenlerin ellerini tutan; H a b î b´i utandırma demiye başladı. Ululandıkça ululansın, padişahlar padişahı, bir büyüğe rüyasında, onun halini haber verdi; H a b î b, bizim keremimize güvenerek çoluğuna-çocuğuna cuma gününü vâde verdi diye o büyüğü haberdâr etti. O büyük kişi H a b î b´in evine o kadar altın, buğday, koyun, kumaş ve başka şeyler yolladı ki bunlar eve sığmaz oldu. Konusu-komşusu ve halk, şaşırıp kaldı; bunlar nerden geliyor diyorlardı. Getirenler. Habîb´in ustası dediler, şimdilik bu olanları harcayın hele: daha da yollayacağım diye özür dilemekte. Halk, sübhânallâh; H a b î b, hangi kerem sahibinin hizmetini görüyor ki bu kadar hazine, bu kadar nimet yolladı; Bu, insanların keremince değil; olsa-olsa, Hakk´a hizmet etmiş; çünkü o, en üstün kerem sahihlerinden daha da fazla kerem ve ihsan ıssıdır demekteydi.
Lûtfun, bir solucağız hangi zerreye ulaştı da
O zerre, binlerce güneşten daha iyi bir hale gelmedi?
Akşam çağı H a b î b, ibâdet yurdundan binlerce utançla çıktı; giderken bugün ne bahane bulayım, ne çeşit bir özür getireyim diye düşünmedeydi. Bu düşünceyle evine yaklaşınca çoluğu-çocuğu koşarak onu karşıladılar; eline-ayağına düştüler. Komşuları, ne de lütuf ve ihsan ıssı kişiyi seçmişsin de hizmet etmedesin; ne kadar büyük ve eşsiz bağışlayıcıymış diye yerlere kapanıyorlardı. Çoluğu-çocuğu, evimizi, narın içi gibi incilerle doldurdu; ev bu nimetleri, bu malları almıyor, bir başka ev bulmak gerek diyordu. Onlar, nimetleri sayıp dökerken, H a b î b, sanıyordu ki ona sitemde bulunuyorlar; onunla alay ediyorlar; bize bir hafta dedin, cuma günü vaidde bulundun; cuma olunca da kaçıp gittin, şimdi geliyorsun demek istiyorlar. Darılmayın, sitemde bulunmayın bana demek isterken mekânsızlık bucağından bir ses geldi. Bu ses, öyle bir sesti ki insan, peri, melek, bütün âlem, bu sesten coşmadaydı, nâra atmadaydı; Rabbimiz demedeydi. O ses diyordu ki: Ey H a b î b´ imiz, o padişahlar padişahının, noksanlardan münezzeh olan Tanrı´nın ihsanıdır; o ihsanı anlatıştır, alay değil, sitem değil bu sözler. Onlara gönderdiğimiz bütün o altınlar, inciler, kumaşlar, koyunlar, mumlar, senin kulluğunun karşılığı değil; ihsânımıza, keremimize göre bunlar, ancak onların nefis-köpeklerinin önüne, onların kavgacı, peşin peşin dileyen, kötü düşünceler besliyen nefislerinin önüne attığımız bir kemikten ibarettir; o kemikle oyalansınlar diye attık onları; çoluğun-çocuğun, bunlarla oyalansın da sana sarılarak namazdan, bizim tapımızdan alıkoymasın seni.
Ey nefis, sen o öküzden de betersin. Hani hikâye ederler, söylerler. Kıyılardan bir kıyıda yüce Tanrı bir öküz yaratmıştı, bundan altıbin yıl önce. Hergün tanyeri ağarınca o öküz uykudan uyanır. Görür ki kıyıdan uzanıp gözün varamayacağı yere dek giden ova yemyeşil otla dolmuş. Öylesine boy atmış yeşillik ki öküz içine girince kayboluyor. Öküzü men edecek kimsecik yok. Tek başına o otlağa dalar, bütün yeşilliği siler-sömürür. Öküz açlığı sözünü bu hikâye yüzünden söylemişler, bu çeşit açlığa, oburluk hastalığına bu adı demişlerdir. Gece oluncaya dek öküz, bütün o yeşilliği yer, öylesine semirir, şişer ki deme gitsin. Akşam namazı çağında ovaya bir bakar, bütün ovada bir tek ot bile göremez: kendi kendisine, doymam için bu kadar ot vardı; bugün hepsini yedim, karnımı şişirdim; âh, yarın ne yiyeceğim der. O kadar âh eder, yarının gamını öylesine yer ki otlamaya başladığı zamandan önceki hâline döner, zayıflar: arıklaşır. Ben defalarca bu çeşit, yok yere gam yedim; yüce Tanrı, benim kötü zannıma aykırı olarak gene bu ovayı terü taze otlarla yemyeşil etti; bunca yıldır bu, hep böyle diye aklına bile gelmez.
O, noksan sıfatlardan tertemiz öylesine bir güç-kuvvet ıssıdır ki yardım sancağını dostlarına apaçık göstermiştir; öyle bir kahır ıssıdır ki düşmanlarına reddedilemez delillerini izhâr etmiştir. Öylesine bir lütuf ve kerem ıssıdır ki dostlarına yücelik ve kutluluk elbisesini giydirmiştir; öylesine bir adalet ıssıdır ki düşmanlarının başlarına taşlar yağdırmıştır; onları yerlere geçirmiştir. O yüce Tanrı, her şeyden haberi olan Allah elçisi Muhammed´e, Allah´ın rahmeti ve esenlik ona, vahiy göndermiş de demiştir ki: Ey Muhammed, ben ki yaratıcıyım, görünmiyen âlemde her bucakta yüzbinlerce define var, hazîne var ki her aklı eren onu bulamaz.
Mahrem olmayanların gözlerindeki perde arttıkça artsın.
Dilediğimizi seçeriz; onun gönül evini gayb hazînelerinin anahtarı yaparız; üstüne sayısız nurlar saçarız; ona, sayıya sığmaz güzel şeyler ihsan ederiz; kötülüklerden kaçınıp çekinmeyi ona elbise olarak biçer, giydiririz; böylece de yaratılmamış olan söz, "Doğru yolu gösterir kötülüklerden çekinenlere; öyle kişilerdir onlar ki gaybe inanırlar"(145) diye onu haber verir. Onların elleri, gayb nimetine erişir; lûtuflar, nimetler denizine dalarlar, önüne ön olmayış hareminde üstünlük döşemesine ayak basarlar; sevgi kadehiyle ülfet şarabını içerler; devletleri yücelir, Ülker yıldızına baş çeker. Kalem, onların devletlerini Levh´e, "Gerçekten de iyi kişiler elbette cennettedir, nimetler içindedir"(146 )diye yazmıştır. Bu seçişte hiç kimse bana îtirâz edemez; dilediğimi yüceltirim; dilediğimi alçaltının. Derken birinin gönlünü ayıp heybesi yaparım; hiçbir şeyden haberi olmayış sürmesini gözlerine çekerim; o da, lanet olasıca İblis´in meyhanesinde kulluktan usanç bal şerbetini içer; "Kötüler elbette cehennemdedir.´(147) Şeriata uymayı dileyenlere, tarîkate sâlik olanlara açılan kapıysa hiçbir gece kapanmaz; çünkü bu kapının açılışı temeldendir; esaslıdır; birşeye ulaşma yüzünden, bir sebebe bulaşma yönünden değil. Gayb âleminden açılmıştır bu kapı, şüphe âleminden değil. Bir gerçek âlem yolcusuna, bir âşıka, gizli şeyleri bilen Tanrı katından bir kapı açılınca da artık onun, parça-buçukları bile dosdoğru gitmesi, böylece de şu kendine tapan nefsin ucu-bucağı olmıyan denizinden kendisini kurtarması, parlaklığı, yardıma erişmesi olmıyan ve "Ben sizin en yüce rabinizim!"(148) diyen ve ben ben diye dâvaya girişen hevâ ve heves Fir´avn´ın dan ve nefis timsahının saldırışından halâs olması "Allah ipine yapışın da kurtulun"(149) hükmünce pek kuvvetli olan ipe sarılması, bu sözü diline virdetmesi, ben ben demeyi sözlerine başlangıç yapmaması gerektir; çünkü bu mahrum olusun tâ kendidir; benliğe, benciliğe düştü mü. mahrum oluşu, suç defterine yazmış olur; bu yazı yüzünden de "Derken K a a r û n´u da, sarayını da yere geçirdik"(150) âyetine uygun bir hale gelir; dünyâ ehlinden olur; cehennem havasına uçar-gider. Onlardan bir topluluk, uzaklık havasına düştüler; korkusuzluktan, pislikten helâli, temizi bıraktılar; kadehle, elbiseyle, köleyle, faydası az şeylerle, binek atlarla, şatafatlarla, lokmanın yağlısıyla, yemeğin tadıyla oyalandılar; sonunda da kendilerini cehennem ateşine attılar; cehennem odunu olup gittiler. "Onlar tıpkı hayvanlar gibidir; hattâ daha da sapıktırlar, yol yitirmişlerdir."(151) "Korkutsan da birdir onları, korkutmasan da; inanmazlar."(152) Hâsılı kıyamet âleminde, "Keşke toprak olsaydım"(153) sözü, onların dillerine virdolur. Bir topluluksa suçlardan yüz çevirir; dünyâdan vazgeçer, halkla iyi geçinir. Fakat bu, Allah için değildir; onlara ibâdet ehli, şüpheli şeylerden sakınır kişiler denmesi içindir. Onların, bu sözün doğruluğundan haberleri yoktur; münafıklıkla bildik olmuşlar, eş-dost kesilmişlerdir; dünyâda mevki elde etmek için bu çeşit gösterişe ne lüzum var? "O tıpkı köpeğe benzer."(154)Halkın sunduğu ayranın parlaklığına kanmışlardır onlar; nefislerinin havasına uymuşlardır; şeriat dersine değil. "Kim kötü bir yol-yordam korsa suçu kendisinedir ve onunla amel eden kişiyle beraber gene kendisine." Kıyamette, itaat edenlere, kulluklarının, itâatlarının karşılığı verilecektir; oysa, "Karanlıklar, karanlıklar üstüne yığılmıştır."(155) batağında kalakalmıştır. Ne dünyâdan dilediğini alabilmiştir, ne âhiretten. Bu müflisler, özü doğru olanların ardından gelirler ve boyna "Bizi de bekleyin; nurumuzdan alalım"(156) derler; Onlara, "Ardınıza dönün de bir nûr isteyin artık"(157) diye cevap verilir. O topluluk, kendilerine tapanlardır. Kur´an-ı Kerim, tarikat ulusuna, şeriat müftüsüne der ki: "Gördün mü dileğini ma´bûd edineni ve hâlini bildiği halde Allah tarafından sapıklığa terkedileni?"(158) Bir topluluk da o dünyânın aklına sâhibdir; Öz temizliği kokusu onların burunlarına gelmiştir; o kokuyu almışlardır. Bunlar peşin elde edişi ayaklar altına atmışlar, özleri ebedîlik havasına erişsin ve yücelerden yüce cennet, dilekleri olsun diye kutsuz nefsi kahretmişlerdir. "Orda nefsin istediği sizin içindir"(159) sesi, bu topluluğun kulağına gelmiştir. Bu toplum, nefislerinin havasından geçmişlerdir ama abdallık mirasını da elde etmişlerdir. Hani, peygamberlik makamının başköşesine sâhib olan haber vermiş de "Cennet ehlinin çoğu abdallardır" demiştir. Bir bölük daha var ki nefislerinin dileğini ayaklarının altına atmışlar, dünyâyı da, dünyâ tadını da çiğnemişler, ezmişler; âhireti ve ebedîlik libâsını ellerinin tersiyle itmişler, dâvadan geçip gerçek mânaya sarılmışlardır. İşte bu bölük, gerçek yolun yolcularıdır; gerçeği tam dileyenlerdir; yüce ve noksanlardan münezzeh Tanrı´yı isteyenlerdir. Allah´ın ışıklarına dalmışlardır. Kimi, birlik güzelliğiyle var olurlar; kimi ihtiyaçsızlık sıfatının olgunluğuyla yok olurlar; varlıktaki yokluk lûtfunun tam içindedir bunlar; yokluktaki varlık kahrındadırlar. Bu bölük peygamberlerdir: Allah´ın rahmeti hepsine olsun.
(132) LVII, sûrenin 3. âyetinin tefsiri mealidir.
(133) XCIX, 7-8.
(134) LV, 29.
(135) LIV, 1.
(136) LXVIII,51.
(137) LIII, 17.
(138) LIII, 14, 16.
(139) LIII, 9.
(140) XVII, 70.
(141) Bu cümle F.N.U. basımında var; bizde yok (metin, s. 39).
(142) VII, 172.
(143) VII, 198.
(144) II, 38.
(145) II, 2-3.
(148) LXXXII. 13.
(147) LXXXII, 14.
(148) LXXIX. 24.
(149) III, 103.
(150) XXVIII, 81.
(151) VII, 179.
(152) II, 6.
(153) LXXIII, 40.
(154) VII, 176.
(155) XXIV, 40.
(156) LVII. 13.
(157) Aynı.
(158) XLV, 23.
(159) XLIII, 71.
__________________ Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su | |
| |  |  | |  |
28.06.2008, 21:46
|
#15 (permalink)
| | Üye
alphan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 27.06.2008 Bulunduğu yer: Avusturya Yaş: 40 Mesajlar: 142 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 1 | Altıncı Meclis
Allah lûtuflarının nurlarıyla bizi feyizlendirsin,
maârifinin bir kısmını ihtiva eden
(Altıncı Meclis)
Hamd Allah´a, zıtlardan ve şekillerden münezzehtir, mukaddestir. Eşlerden-ortaklardan, benzerlerden arıdır. Yok olmaktan, zeval bulmaktan yücedir. Önüne ön olmadığı gibi sonuna da son olamaz. Gönülleri halden hâle evirir-çevirir. Zamanlan, kaza ve kaderi dilediği gibi tedbîr eder. Halleri dönderir; niceyebir, ne vaktedek denemez; önüne ön olmıyana bu çeşit söz söylenemez. Eşi-örneği yokken âlemi meydana getirdi; Adem´i ve soyunu-sopunu kokmuş, kurumuş balçıktan yarattı(160) onlardan cennetlikler var, cehennemlikler var; Tanrıdan uzaklaştırılmışlar var, Tanrı´ya kavuşanlar var. Onlardan, gerisin geriye gidiş şerbetini içen var; devlete eriş elbisesini giyen var. Yüceler yücesinin "Yaptığı şeyden sorulmaz; onlardır sorumlu olanlar"(161) sözü, dilleri itirazdan keser, söyletmez. Rabbimiz, kendisiyle uğraşılmaktan yücedir; artık nerde kaldı halkın îtirâzı, nerde kaldı sorusu, suâli? Yaratıklar yoktu, sonra varlığa kavuştu, sonra harekete girişti, derken dağlar gibi onlar da yürümiye başlar; "Dağları, yerlerinde duruyor sanırsın, oysa ki onlar kıyamette bulut gibi geçip giderler, dağılırlar; herşeyi adamakıllı, yerliyerinde halkeden Allah´ın işidir bu."(162) ´Yoktur Allah´tan başka tapacak"(163) "Çok büyük bir Tanrıdır o."(164) Bilgisizlerin meydana çıktığı, kâfirlerin ve sapıklığın üstün olduğu bir sırada Muhammed´i gönderdi; Allah´ın rahmeti ve esenlik ona. O da ümmetine, sözüyle, hareketleriyle öğüt verdi; onlara haram olan, helâl olan yolları açıkladı; her halde Allah yolunda savaştı; onun yüzünden bâtıl denizi, bir görünüşten ibaret kaldı; çalışması gerçeği tam kıvamına getirdi, düzene soktu. Allah´ın rahmeti ona ve en hayırlı soy-sop olan soyuna-sopuna ve onunla inanarak görüşüp konuşanlara; arkadaşı olan ve ona bir çok mallar feda eden Abu-Bakri´s-Sıddıyk´a, en korkulu zamanlarda ona tam bir itaat gösteren Ömerü´l-Fârûk´a, sabah-akşam Kuran okuyup duran, okumayı okumaya ulaştıran iki nur ıssı O s m a n´a, putları kıran, bahadırları öldüren Abû-Tâliboğlu Alî´ye; gecenin karanlığı âleme yayıldıkça, gündüzün ışığı kılıç gibi parlayıp âlemi aydınlattıkça rahmet olsun onlara, hem de yalvarıp niyaz ederek dileriz bunu.
Münâcât:
Yârabbi, ey kullarını, yaratıklarını besleyip yetiştiren, oldurup geliştiren, bizi, devlete erdirdiğin, vuslatına kavuşturmak için yetiştirdiğin kullarını besleyip yetiştirdiğin nurla besle, yetiştirip geliştir; ahırlarda beslenen öküzler, koyunlar gibi, yahut eti ve postu için beslenen hayvanlar gibi besleme, yetiştirme; sen düşmanları öyle yetiştirirsin. Duygularımızı, göke uçmak için bilgi ve hikmet yemiyle besle; boğazını kesmek için şehvet yemiyle değil. Oyunbaz felek geceleyin oynayanlar gibi, şu yıldızların hayâl cadın ardından gezeğen oyuncular çıkarmada; oyunlar oynatmada; biz de bu hengâmeye dalıp, bu oyunu seyretmedeyiz; böylece ömür gecemizi sona ulaştırıyoruz; ölüm sabahı gelip çatmada. Feleğin bu oyununun çağı geçiyor; bizse ömür gecemizi yele veriyoruz. Yârabbi, ölüm sabahı gelip çatmadan gönlümüzü şu oyundan soğut da bu seyir-seyrandan vazgeçelim; geceleyin yol alanlardan geri kalmıyalım; sabah olup tanyeri ağarınca senin kabul ediş yurduna ulaşalım. Yârabbi, senin bengisuyu muştulayan sesin, canların kulağına erişmiştir de hepsi de yola düşmüştür. Derken o upuzun çölde bengisuya susamışların önlerine şu âlem çıkıvermiştir de hepsi bu âleme üşüşmüştür. Kılavuzlar, suyu bilip tanıyanlar, bu su, bengisuya benzer ama değildir; bengisu ilerdedir, geçin burdan, yürüyün-gidin; bengisu öylesine bir sudur ki içen asla ölmez; onunla yeşeren ağaç asla sararıp solmaz; o bengisuyla gülen gül asla dökülmez; bu gördüğünüz su değil, ölüm suyudur. Kim bu geçişi yaşayış suyundan daha fazla içerse, o herkesten daha çabuk ölür; görmez misin ki sultanların, padişahların ömürleri kullardan daha azdır. Hangi ağacın dalı bu sudan fazla içerse o dal daha tez sararır-solar. İşte şuracıkta, bak da gör; gül, bunu içti, buna kandı, terü taze bir halde gülümsemiye koyuldu; her çiçekten daha artık, bahçedeki gelinlerden daha fazla güleç bir hale geldi; ama o, hepsinden önce sararıp dökülür diye bağırıyorlar. Bağırıyorlar ama bu ses, pek az kişinin kulağına değdi; pek az kişi bu öğüdü duydu; pek az kişi adamlık edebildi de bu kapkara, bu bulanık suyu, adam olmıyanlara bıraktı. Efendim, padişahım, bizi o az kişilerden et; bu bulanık sudan kurtar bizi; kurtar da öbürleri gibi karnı, yüzü şişmiş bir halde, bu kaynağın başında ölmiyelim ve bengisuyu aramaktan mahrum kalmıyalım.
Birgün, Allah rahmet etsin ona ve esenlik versin, Peygamber´den Abû-Zerr, Mûsâ´nın sahîfelerinde ne var, ne yazılı diye sordu. Peygamber şu yazılı dedi: Şaşarım o kişiye ki öleceğini iyiden iyiye bildiği halde nasıl olur da ferahlar? Şaşarım o kişiye ki cehenneme iyice inandığı halde nasıl olur da güler? Şaşarım o kişiye ki soru sorulacağını iyice bildiği halde nasıl olur da suç işler, kötülükte bulunur. Şaşarım o kişiye ki dünyânın sonu olmadığını, yokluğa döneceğini, ehlini yokedip gideceğini bildiği halde nasıl olur da dünyâya düşer, mal-mülk toplamıya koyulur, ona güvenir?
Peygamber tapısının kullarından, peygamberlik eşiğinden fayda dileyenlerden ve bulanlardan, Fütüvvet odasının hizmetçilerinden bulunan Abû-Zerr, şöyle rivayet etmektedir: Birgün, din ehli ordusunun yüzünün suyu, yeryüzündekilerin sığınağı, güvenci, âlem dâiresinin merkez noktası, Âdemoğulları ağacının meyvesi. "Ve elbette yakında rabbin öyle şeyler verecek ki sana, sonucu razı olacaksın"(165) tuğrasını çeken, "Noksan sıfatlardan münezzehtir kulunu geceleyin götüren"(166) burakına binip seyrân eden, en yüce "Sonra yaklaştı, yakınlaştı" (167) makamına varan, dünyâ ve âhiret, ayağının altında. "İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın"(168)l işaretini veren, bu ulular ulusu, Mescidül-H a r â m´da, "Namaz kılan, rabbiyle gizlice konuşur, görüşür" hücresinden dışarıya çıkmış, "Her namazdan sonra duâ kabuledilir" hükmünce duasını etmiş, "Ben, Âdemoğullarının en ulusuyum, fakat övünmem" tahtına kurulmuş, ´Tokluk benim övüncümdür" yaygısını yaymış "Adem de ondan sonrakiler de benim bayrağımın altındadır" tahtına oturmuş, "En önce benim nurumu yarattı" yastığına dayanmıştı. Muhacirlerle ansâr, "Seher çağlarında istiğfar edenler, yarlıganma dileyenler"(169) topluluğu, geceleri ibâdetle, gündüzleri oruçla geçirenler, o ulular ulusunun çevresinde halka olmuşlardı. Sıddıyk gerçeği tasdıyk etmede sır incilerini deliyor; Faruk gerçekle aslı olmıyanı ayırdetmeyi düşünüyor; Zin-nûreyn, mezarın karanlığında bir aydınlık yer hazırlıyor; Murtaz â rızaâ kapısının halkasını çalıyor; Bilâl bülbül gibi "Bizi ferahlandır ey Bilâl" sözünü söylüyor; S u h a y b vefa şarabı kadehini çekiyor; Selmân esenlik yoluna ayak basıyordu. Ben ki Abû-Zerr´im, onun ululuğunun yolunda zerre-zerre olmuştum. Neşe dilimi açtım da ey bizim ulumuz, ey ulular ulusu dedim; Mûsâ´nın sahîfelerinde ne var ki âşıkların gönüllerine ferahlık versin, özlem çekenlerin gönüllerine eş-dost olsun; bu çeşit ne var o kitapta? Ulular ulusu, ölümsüz diri olan Tanrının buyruğuyla herşeyin gerçeğini anlatmak hokkasından susmak kilidini açtı da dedi ki: Şaşarım o kula ki îman meydanına ayak basmıştır; cehenneme, cehennemin tabakalarına inanmıştır; Mâlik´le yardımcılarının seslerini duymuştur; böyle olduğu halde şu belâ potasında, şu belâya uğrayış zindanında nasıl olur da bir hoş güler? Ey ulular ulusu dedim; faydalanılacak ikinci sözü de buyur. Dedi ki: Şaşarım o kula ki aziz ömrünü sona yetirmiştir de ölüme inanmıştır; ona bir azık düzmemiştir; mezardaki soruya da ıkrârı vardır; fakat cevap hazırlamamıstır: iş böyleyken nasıl olur da sevinir, neşelenir? Üçüncü kez dedi ki: Şaşarım o kula ki yaptığı işlerin, söylediği sözlerin zerre-zerre hesaplanacağına. "Artık kim bir zerre ağırlığı hayır yapmışsa görür onu"(170) âyetine inanmıştır; adalet terazisinin asıldığını bilir: böyle olduğu halde nasıl olur da olmıyacak islerle oyalanır? Dördüncüsü şaşarım o kula ki dünyânın vefasızlığını görür; azizlerini toprağa verir; Kuran okuyanlardan "Herkes ölümü tadacaktır"(171) âyetini de işitir, duyar; öyle olduğu halde bu kadar sevgiyle, bu kadar düşkünlükle, bu kadar hırsla dünyâ malını toplar; ölülerin mezarlarını, kefenlerini gördüğü, dostların ayrılığını tattığı halde gönlünü mala-mülke, dünyâya nasıl verir? Ama dostlar kendisinden ayrılış acısını tatmışlar; oysa tatmamıştır bir gececik bile; artık buluşmanın, kavuşmanın kadrini ne bilsin o adam? Derdi görmiyen melhemin kadrini nerden tanıyacak? Hayır-hayır a kardeş, çalış çabala da şu zindandan dışarıya çık; tövbe ayağını nedamet yoluna bas da bu dünya da, iki âlem de senin olsun. Hattâ bu sözün de yeri mi? Himmetini bundan da yüceltir, din bineğini daha da hızlı sürersen dünyâyı seyretmekten vazgeçersin, âhireti seyretmiye de göz açamazsın; sonunda ululuk ıssının manevî cemâline kavuşursun; Lâ süpürgesiyle herşeyi süpürür-gidersin. Padişah ve şehzade olanın süpürgecisi olur elbet. "Allah´tan başka yoktur tapacak"(172) sözü de Tanrı tapısının has kullarının, o tapının padişahlarının süpürgecisidir; onların gözlerinin önünden iki âlemi de süpürür.
Yoldan seni uzaklaştıran şeyden vazgeç; o söz ister küfür olsun, ister iman.
Seni yoldan, dosttan alıkoyan neyse bırak onu, ister çirkin olsun, ister güzel.
Bu yolu süpürüp silmekten başka bir çare yoktur;
Kemerini beline kuşanmış, başının üstünde, bu yolda bekleyip duruyor Lâ;
Lâ gönlüne girer de seni şaşkınlık yoluna düşürürse,
Sonra Allah´lık ışığıyla İllâ yolundan gel Allah´a.
Hakkın cemâlinden başka birşey görme; Hakk´ın sözünden başka bir-şey duyma da padişahın hasların hası olan kullarına katıl.
Gül bahçesinde sevgiliyle bir yoluğrağına geldim;
Haberim olmadan bir güle gözüm düştü; bakıverdim;
Güzelim beni görünce dedi ki: Utan, utan;
Benim yüzüm burda; sense güle bakıyorsun.
Doğrusunu Allah daha iyi bilir.
(160) XV, 26,28, 33 ve LV, 14.
(161) XXI, 23.
(162) XXVII, 88.
(163) XLV1I, 19.
(164) XIII. 9.
(165)XCIII, 5.
(166) XVII, 1.
(167) LIII, 8.
(168)LIII,9.
(169)111.17.
(170)XCIX,7.
(171) III, 185; XXI, 35; XXIX, 57.
(172)XLVT1, 19.
Yedinci Meclis
Allah manevî gıdalarının nimetlerini bize tam olarak versin; faydalı sözlerinden
(Yedinci Meclis)
Hamd ariflerin gönüllerini buyruklarına uyuş dolaylarında uçurana. Yapma buyruğuyla yapılmasını istemediği şeylerde de buyruklarına uydurup kullara kötülükler yaptırmıyana. Âşıkların gönüllerine sevgi şarabı sunup-sunup sarhoşluklarını gidermiyene. Boyuna anılışını ilham edene ve bu anıştan bir usanç meydana getirmiyene. Belâya uğrattığına, belâsına sabretmeyi göstererek sabredişteki acılığı tatlılaştırana. Zenginlik verdiği kişiye, lütuf ve ihsan bayraklarını dikip, lûtuflarına, ihsanlarına karşı, hamdetmenin, şükretmenin gerekli olduğunu anlatana. Noksan sıfatlardan arıdır o Tanrı ki sevdiklerinin gönüllerini, sevgisinin yatağı kılmıştır, durağı etmiştir; sevgisini de onların gönüllerinin tâ içine yerleştirmiştir. Ariflere birliğinin delillerini duyurmuş, bildirmiş, bu delillerle tevhidinin marifetini anlatmıştır. Ruhlara, cennet bağlarının, bahçelerinin tam ortasına uçmayı, onun ululuğunun cemâlini, büyüklüğünün kemâlini, seyretmeye özlem çekmeyi ilham eylemiştir. Bilirim, bildiririm ki Allah´tan başka yoktur tapacak; birdir, yoktur ona ortak; bu sözdür söyliyeni azabından, kahrından kurtaracak. Bilirim, bildiririm ki Muhammed kuludur onun, elçisidir; onun şerîatıyla evvelki şeriatların hükümleri kalkmış-gitmiştir; peygamberliğiyle şeriat ıssı peygamberlerinin peygamberlikleri bitmiştir. Allah´ın rahmeti ona, soyuna-sopuna, onu inanarak görenlere, doğru yolu gösteren halîfelerine; bilhassa sözünde, inancında gerçek olan Abû-Bekris-Sıddıyk´a, özüyle-sözüyle doğruyla eğriyi ayırdeden Ömerül-Fâruk´a, kalbini Allah´ın marifet ışığıyla ışıklandıran iki nur ıssı O s m a n´a, ahlâkı yüzünden Allah razılığını kazanmış olan Alîyyü´l-Murtazâ´ya, ümmeti arasından kendine seçtiği, böylece de zâtına yaklaştırarak, rahmetine mazhar kılarak halktan üstün ettiği Hasan´a, H u s e y n´e ve bütün ona uyan muhacirlere, ansâra, sahabesine; hepsine de çok-çok esenlikler.
Hasan-ı Basrî dedi ki: Peygamber´den duyan topluluğun hepsi de dediler ki: Peygamber, Allah ona rahmet etsin ve esenlik versin; şöyle buyurdu: "Yüce Allah der ki: Aklı yarattığı vakit ona otur dedi; oturdu akıl. Sonra kalk dedi, kalktı. Sonra gel dedi ona, geldi. Sonra git dedi ona, gitti. Sonra konuş dedi, konuştu. Sonra sus dedi, sustu. Sonra bak dedi, baktı. Sonra bakma dedi, bakmadı. Sonra anla dedi, anladı. Sonra dedi ki: Üstünlüğüme, ululuğuma, büyüklüğüme, kudretime, kuvvetime, yüceliğime, anlam bakımından varlığımın üstünlüğüne, kudretimin ve bilgimin arşımı kavrayıp kaplamasına, halkın üstündeki gücüme-kuvvetime andolsun ki bence senden yüce olan bir varlık yaratmadım; senden daha sevgili bir var halketmedim. Seninle tanınırım; seninle bana kulluk edilir; seninle bana itaat olunur; seninle birşey verilir bana; senin yüzünden darılırım, azâb ederim birine. Sevab da sanadır. Mücâzat da sana. Allah da gerçek söylemiştir, Allanın elçisi de."
O seçilmiş elçi, o kadri yüce sefir, "Sonra yaklaştı, yakınlaştı""(173) makâamına yaklaştırılmış olan, "İki yay kadar kaldı araları, yahud daha da yakın"(174) âyetiyle durağı bildirilen Muhammed Mustafâ, önce gelenlerin de hayırlısı, sonra gelenlerin de hayırlısı bulunan, peygamberlerin sonuncusu, varlıkların özü-özeti, apaçık delilleri gösteren, sonu, ucu-bucağı bulunmıyan, kıyaslanamıyan bir deniz olan, "Ona bir ışık verdik ki insanlar arasında onunla gezer"(175) âyetiyle sânı övülmüş bulunan, cennetin, cennet bahçelerinin kilidi, sırlarda ve gerçeklerdeki remizleri açan; o, "Gerçekten de biziz sana Kevser´i veren"(176) fermâniyle âlemi aydınlatan ve aydınlanan şöyle buyurmaktadır; Allahın rahmeti ona ve tertemiz soyuna-sopuna; gerçek dileyenlere, aşkla çalışıp çabalıyanlara şunu bildirmektedir: Gerçekten de yüce Allah buyurmuştur ki: Aklı yaratınca, o önüne ön bulunmıyan sanat ıssı, o her yerde hâzır ve nazır olan, o herşeyi gören ve duyan, o her dirinin, diriliği kendisinden elde eden diri, o her muhtacın aciz çağında tapısına baş vurduğu daima işte-güçte bulunan ve hiçbir ân işsiz kalmıyan, o "Şüphe yok ki biz, boyunlarına lâleler vurduk"(177) hükmünce kahır ıssı olanların boyunlarını zincirlere vuran, din ve dindarlık mumuna düşman olanların can damarını "Elbette şah damarını çeker koparırız"(178) kılıcıyla kesen Tanrı, ululuğu arttıkça artsın, altın tacı olan aklı yarattı ve "Andolsun ki Âdemoğullarını yücelttik"(179) âyetiyle kadirlerini yücelttiği Âdemoğullarının başına koydu. Akıl nedir? En ulu âlemin kandili, Tûr-ı Sıynâ´nın(180) nuru, "Ve andolsun bu emin şehre"(181) âyetinde bildirilen şehrin adalet işlerini düzene koyan beyi, âlemler rabbinin tapısının adalet ıssı halîfesi. Akıl nedir? Huyu güzel bir sultan, ondan başka yoktur tapacak hükmüyle varlığı-birliği bildirilen padişahın rahmet gölgesi heman. Akıl kimdir? Temizlik sofasının en üstün erleri onun yolunda oturmuşlardır: "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" mallarına sâhib olanlar onun sayesinde yeyip içmekte, onun nîmetiyle geçinmektedirler. Bunlar aklı pek fazla övmüşler, gönüldeki aklı anlatıp durmuşlardır da demişlerdir ki: Akıl nedir? Zorlukların düğümlerini çözen; gönülde saklanan en gizli sır gelinlerini süsleyip bezeyen; canlara kılavuzluk edip tanyerlerini ağartan, sabahlan izhâr eden Hakka alıp götüren bir manevî varlık.
Sırlardan birazcığı remiz yoluyla anlatılmıştır ya. Hak. varlık ovasının, bu kutluluklar güneşiyle aydınlanması için aklı, mekânsızlık âleminden, gayb gizliliğinden meydana getirince varlıklara, aklın özünü, aklın gönlündeki şaşılacak, güzel ve eşsiz şeyleri bildirmek, o üstünlükle onu bütün varlıklardan seçip ayırmak istedi. Bu paranın başka mâdenlerle karışık olmadığını, temizliğini, kusursuz bulunduğunu anlamak, meydana çıkarmak için bir mihenk taşının bulunması gerek; aynı zamanda taşın tanıklığıyla beraber bu yüce paranın, bu lâtif ihsanın ağırlığının mey*dana çıkması için bir de terazi gerek. Onsekiz bin âlemde, hiçbir şey yoktur ki terazisiz üstünlüğü anlaşılabilsin, yahud tartılmadan bayağılığı meydana çıksın. Terazi, çarşılarda bulunan ve dükkânlarda asılı duran terazi değildir yalnız. Terazi Hakkın bir delilidir; Tanrının bir sırrıdır; bilgiden doğan bir anlayıştır ve bu terazi, rûhâni bir terazidir, gökten mîras yoluyla gelmiştir. Dünyâdaki bütün terazileri meydana çıkaran bu terazidir. Meyvaları tartmıya başka bir terazi gerektir; sözleri tartmıya başka bir terazi. Sözün doğru, yahud yalan, gerçek, yahud asılsız olduğu söz terazisiyle tartılıp anlaşılır. İnsanın neye değdiğini anlamak için başka bir terazi gerek, hayvana başka bir terazi. "Ve melekler derler ki: Bizim hiçbirimiz yoktur ki onun malûm ve muayyen bir makaamı olmasın"(182) hükmünce melekler için de ayrı bir terazi gerektir. "Bizden temiz kişiler de var, böyle olmıyanlar da"(183) hükmünce cinler de ayrı bir teraziyle tartılır. "O peygamberlerden bâzısını bâzısına üstün ettik"(184) hükmünce peygamberlerin de ayrı bir terazisi vardır. Terazi, âlemde güneşten de daha aydın olarak meydandadır; çünkü yüce Tanrı onu güneşe eş etmiştir; güneşin yanı başına koymuştur onu. Güneş hangi derecededir, hangi yıldızla aynı hizaya, aynı dereceye gelmiştir, bunu bile teraziyle (gök terazisi demek olan usturlapla tartıp) anlarlar. Terazi, âlemi gökten daha fazla kaplar. Gök teraziye muhtaçtır, fakat terazi göke muhtaç değildir. "Gökü yüceltti ve ölçüyü, teraziyi koydu; ölçüde, tartıda insafsızlık etmeyin´"(185) diye yüce Tanrı bildirmiştir bunu. Gökyüzü yücedir ama terazi gökten de yücedir; fakat gönül alçaklığı bakımından ´Teraziyi koydu" tarzında yeryüzüne ait bir sözle bildirilmiştir; yeryüzüne indirilmiştir. Halka der ki: Ben yüce-yüce âlemden gelmişim. Ey terazi, ne iş için geldin sen? Terazi, kendilerine bir öz bulsunlar, ağırlaşsınlar, ayak diresinler, oturamaklı olsunlar diye aklı-fikri hafif kişilere, akıllarının, fikirlerinin hafifliğini göstermek için geldim der.
Samançöpü gibi her yelden titrersen,
Dağ bile olsan bir samançöpüne değmezsin.
__________________ Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su | |
| |  | |