Zurück   IslamForum Ne Olursan Ol Gel > Islamforum Turkish > Genel Islam Konular

Bu Alana Reklam Verebilirsiniz

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Tefsirin Doğuşu
Alt 05.06.2007, 19:44   #1 (permalink)
Üye
 
hanif_bir_kul isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 22.03.2007
Yaş: 48
Mesajlar: 166
Tesekkür Etti: 0
1 Kunu Icin 1 Tesekkür Aldı
hanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 5
Standart Tefsirin Doğuşu

1-Sahabe-Tâbiûn Dönemi

İbni Abbas –ki o peygamberimizin vefatı esnasında küçük bir çocuktu- tefsir çalışmalarında ilk akla gelen isimdir. Ondan Mücahid tüm ayetlerin tahlili tefsirini dinlemiştir. (Şimşek Said, Tefsir İlminin Problemleri, s.25.)

2- Tedvin Dönemi

Bu dönemde tefsir çalışmaları iki usulle yapılır olmuştur: Rivayet, Dirayet.

Rivayet Tefsirleri, aklın zaaflarından kaçınmak, sapmayı önlemek için her ayeti mümkün olduğu kadar çok rivayetle açıklama yönüne gitmiştir. Fakat bidat ve hurafeler rivayetler yoluyla bu tür tefsir çalışmalarını işgal etmiştir. Bu tür açıklama yöntemleri tabiatı gereği içinden çıktıkları toplumların sorunlarıyla fazla ilgilenmemişlerdir.

Dirayet tefsirleri ise rivayetten çok akli istidlallerle Kur’an’ı açıklama yönüne gitmiştir. Bu yöntem tabiatı gereği içinden çıktığı toplumların sorunlarıyla daha çok ilgilenmiştir.

Bundan sonra yazılan tefsirleri üç grupta mütalaa edebiliriz: a) Geçmişe dört elle sarılanlar b) Geleneği eleştirerek dirayet yöntemini takib edenler c) ikisi arasında dengeyi yakalayanlar, ya da kararsız bir yol izleyenler.

3- Hicri beşinci asırda haçlı saldırıları ve moğol istilaları diğer ilimlerle birlikte tefsirde de gerileme, taklit ve şerhçiliğin başlamasında etkili olmuştur.

4- Hicri altıncı-yedinci asırlarda Beyzavi (685/1286) Zemahşeri’nin Keşşaf’ının muhtasarı olarak tefsirini yazmıştır. Osmanlı döneminde bu tefsirin yüzlerce şerhi yapılmıştır.

Fahruddin Razi, Ragıb el-İsfehani’den ihtisar ederek tefsirini yazmıştır.

Nesefi ise tefsirini Beyzavi ve Keşşaf’tan ihtisar etmiştir.





II- TEFSİR İLMİ’NDE ZAHİR-BATIN KAVRAMLARI

Batıni Tefsir’in Delilleri

1-Hadid,57/13. ayette geçen “içinde rahmet, dışında azap” ifadesi. Bu ayette geçen zahir: azap, batın: rahmet kelimelerinin işaret ettiği yerler cennet ve cehennemdir. Kur’an’ın tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Hem de kavramın kendisine değil iki mekana işaret etmektedir.

2- Kur’an’ın yedi harf/lehçe ile dört boyutlu olarak indiği rivayeti. Bu rivayete göre Kur’an’ın her bir ayetinin dört anlamı vardır: zahiri/sırtı, batını/karnı, haddi/sınırları, matlaı/çağrışımları. İbi Teymiyye bu rivayetin hiçbir kaynakta bulumadığını tasavvufçuların uydurduğunu söylemiştir. (İbni Teymiyye, Risaletün fi İlmi’z-Zahiri ve’l-Batın, Mısır,1984, I/230; Said Şimşek’en nkl.)

Özellikle batın ve matlaı bildiklerini iddia eden Tasavvufçular bu bilgiye, Muhammedi Nur’dan akan feyizle yada, direk olarak ledünni ilim elde etmek yoluyla Allah’tan alarak ulaştıklarını iddia etmişlerdir.

3- Keşf yoluyla Hz. Ali ve Ebu Bekir’den geldiği iddia edilen bilgiler

Bu iddia peygamberimizin iki tür tebliğ yaptığı iftirası üzerinden yürütülmüştür: avama/sıradan halka Kur’an’ı, havassa/seçkinlere özel bir bilgi. Oysa hiçbir peygamber kendisine gelen vahyin bir kısmını bir kısım insanlardan saklamayı bırakalım, Abese suresinde görüldüğü gibi havassa meyletmesi yasaklanmıştır. Tebliğin açıkça, saklayıp gizlemeden yapılması gerektiğine ilişkin onlarca ayet Batınileri yalanlamaktadır. Örnek olarak Hicr Suresi,15/94.)

Bâtın’ın önünü alamayan islam alimleri onun iç anlamın geçerli olabilmesi için bazı şartlar üretmişlerdir: 1) Zahiri manaya uygun olmak 2) Nassların şehadetine başvurmak 3)Şeriata ve akla uygun olmak 4) Nesnel kesinlik iddia etmemek.

Bu şartları gerçekleştiren batıni tefsir zaten batıni olmaktan çıkar, mefhum olur.



Zahir-Batın Ayrımı Yerine Mantuk Mefhum Terimleri

Batıni anlam her ne kadar Kur’an’ın karnına/içine vurgu yapsa da neticesi itibariyle metnin dışında oluşmaktadır. Bu yönüyle yorumları kabukta kalmış, Kur’an’ın içine girmemiştir. Dolayısıyle batıni tefsir çeşitleri ister klasik tasavvuf filozoflarının yaptıkları gibi olsun isterse gravatlı çağdaş şehlerce üretilmiş olsun, netice itibariyle “yorumun Kur’an’ı belirlemesi” şeklinde gerçekleşmektedir



III-TEFSİR ÇEŞİTLERİ

Malzemeleri itibariyle tefsir a) Rivayetçi b) Dirayetçi olmak üzere ikiye ayrılır.

Yöntemleri itibariyle ise a) Tahlili b) İcmali c) Karşılaştırmalı d) Konulu e) Nüzul Sırası olmak üzere beşe ayrılır.



A-ZAHİRİ TEFSİR



1- Selefiye’nin Tefsir Yöntemi

Allah’ı eli:

Kur’an’ı edebi yönünü ihmal ve görmezden gelme, lafza sıkı sıkıya bağlılık

Lafız-mesaj arasında vasat ilişkiyi kuramamak

2- İbni Hazm’ın Yöntemi

sonsuz evlilik: ikişer, üçer dörder......

Rasulullah’ın rolünü görmezden gelme,

Dilin edebi yönlerini görmezden gelme, lafza sıkı sıkıya bağlılık

Vasatı kaçırmak: lafız-mesaj arasında vasat ilişkiyi kuramamak.



3-Teczii/Atomik Tefsir Yöntemi

Kur’an’ı anlaşılmasında sadece analiktik/tahlili yöntemi kullandığı için sonuçları elverişsizdir. Lafız-mesaj ilişkisinde vasatı yakalamak konusunda kullandığı usulün tabiatı gereği başarısızdır.

Bize göre iyi niyetli de olsa, Bektaşi Mantığı diye de ünlenen “Atomik Tefsir Yöntemi” Kur’an’ın bütüncüllüğünü gözden kaçırarak parça doğruları bütün gibi sunarak günümüze kadar gelen kötü izler bırakmıştır. Bu tefsir yönteminde ayetler Kur’an’ın canlı bir organizması gibi bütüncül değil, parça parça ele alınmakta, öylece yorumlanmaktadır. Şüphesiz pek çok faydaları da olan bu usul, bazen Kur’an’ın doğru anlaşılmasının önünde engel olabilmektedir. Atomik tefsirin ilk akla gelen örneği Celaleyn Tefsiri’dir.

Kur’an’ın konularını birbirinden bağımsız olarak ele almak, insanların ilahi mesajın kendi içinde tutarsızlıklar taşıdığı zehabına kapılmalarına yol açabilmektedir. Ya da zihinlerde varolan tenakuzlar giderilememektedir.; Neye iman ettiği konusunda kendisini dahi ikna edememiş bir kimsenin başkalarına hakikati sahih bir şekilde iletemeyeceği aşikar olduğuna göre, parçalar arasında birleştirici bir bağ kurma sorumluluğu taşımamak, tahkik ehli bir ümmetin oluşmasını engellemektedir. Atomik/parçacı yorumlama tarzı’nın ne gibi handikaplara yol açtığını üç örnek üzerinde dile getirmek istiyoruz: Nüşuz, şefaat, ru’yetullah.



1) Nüşuz

Birincisi Nüşuz kelimesidir. Kur’an’da sadece iki ayette geçen Nüşuz kelimesine verilen anlamlar arasında her hangi bir ilgi kurmamak bazı olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Çünkü ayetler arasında zorunlu münasebetlerin varolduğu konusunda, her hangi bir kaygı taşınmamaktadır.

Nisa suresi (4),34. ayette geçen, kadınların işlemesi mümkün kötü bir fiili olan Nüşuz’a verilen anlam ile, erkeklerin işleme ihtimali olan Nüşuz’un (Nisa,4/128) anlamı arasında, doğru bir alaka kurmadan, sözlükten seçilen her hangi bir karşılık vermek hakikate ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Oysa ilahi mesajın bütünlüğü ve bağlamı gözönüne alınarak –aslına uygun, tutarlı bir yorumla- ayetlerin tefsiri yapılmalıdır.

Kadınların Nüşuz’unu Celaleyn, “kocalarına itaatsizlik etmek suretiyle isyan etmeleri” şeklinde izah ederken; erkeklerin Nüşuz’unu ise, şöyle izah eder: “ “Erkeğin eşi ile birlikte yattığı yeri terk etmesi, eşinin nafakasını kısması, gözünü ondan daha güzeline dikmesi.”[i][1]

Erkeğin nüşuz’u ile ilgili yoruma bir itirazımız yoktur. Fakat kadınların nüşuz’u açıklanırken mesajın salt ‘erkeğe itaat’ bağlamına indirgenmesi ve iki ayet arasında bir irtibat ve bütünlük kaygısı güdülmemesi bize göre çeşitli sorunlara yol açabilmektedir.

Şüphesiz bir kelime iki farklı yerde bağlamından dolayı, birbirinden farklı anlamlara gelebilir. Fakat bu Kur’an’da sadece iki ayette kullanılan nüşuz için geçerli değildir. Bize göre iki ayet arasında kurulacak ilgi ile -ilahi mesajı erkeği ya da kadını kayıracak şekilde yorumlamadan ele alırsak- nüşuz’un terim anlamını şöylece toparlayabiliriz: “İster kadın tarafından işlenmiş olsun, isterse erkek tarafından işlenmiş olsun, aile sorumluluklarına halel getiren maddi ve manevi nitelikli -özellikle ahlâki- davranışlardır”



2) Şefaat

İkinci örneğimiz Şefaat kavramıdır. Atomik tefsir yöntemi ile mesajı fehm etme çabasında olan eserler –ki onlarca Kur’an meali tefsirlerde yapılan bu hataları tekrar etmektedir- önce düşünce alanında sonra da gündelik amellerine kadar müslümanlar üzerinde olumsuz tesirler icra etmektedir. Teczîi usulü tek geçer akçe kabul eden yorumcular, “Şefaata izin verileceği” anlamında Kur’an’da geçen ayetler ile, “Ahirette şefaat yoktur” şeklindeki ayetler arasında her hangi irtibat kurma gereği hissetmemektedirler. Bu da çeşitli yanlış anlaşılmalara yol açmakta, hakikatin bir yüzü gereğinden fazla ön plana çıkarılırken, diğer yüzü görmezden gelinmektedir.[ii][2]



3) Ru’yetullah

Diğer bir örnek de, Ru’yetullah meselesidir. Atomik tefsir yöntemi ile hareket eden bir kısım müslümanlara göre Allah, Ahiret Günü mutlaka görülecektir. Bunların dayanak ileri sürdükleri ayetin, Ru’yet değil de Nazar’dan bahsediyor olması, onlar için hiç önemli değildir.

Bir kısım da müslümanlar da Bektaşi’nin atomik tefsir yöntemini kendi meşreplerini delillendirmek için kullanmakta, ötekilerin öne çıkardıkları kanıta itibar etmemektedirler. Biz burada iki karşı cephenin delil olarak öne sürdükleri iki ayet ile söylemek istediklerimizi ifade etmek istiyoruz. Allah’ın, Ahiret Günü görülemeyeceğini söyleyen müslümanların öne çıkardıkları ayet şudur:

“Gözler onu idrak edemez, halbuki o gözleri idrak eder, zira yalnız O’dur Latîf ve Habîr olan.” ( En’am,6/103.)

Ahiret Günü Allah’a “nazar” edilebileceğini savunanların da ileri sürdükleri delil şudur:

“Bazı yüzler O Gün mutlulukla parlayacak, Rablerine bakarken ( lafzen, Nâzırah)” ( Kıyame,75/22-23.)

Bize göre bu ayetler ile, mesajı birbirine benzeyen ayet grupları arasında vehmedilen -takdir edilen tezat manalar- “Bütünlüğü Esas Alan Bir Tefsir Yöntemi” ile giderilebilir. Dünyadaki idrak düzeyimiz ile ahirettedeki idrak düzeyimizin aynı olmayacağı kesindir. Öte yandan bize göre, insanların birbirlerini ve diğer varlıkları idrak ettikleri şekillerde Yüce Allah’ın kavranabileceğini iddia etmek, onu gereğince takdir edememek anlamına gelmektedir.

Aksi takdirde herkes ayetlere -gerçekliği olsun veya olmasın- kendince manalar takdir edecek, sanki Kur’an’da iki farklı anlayışa geçit veriliyormuş gibi bir sonuç hasıl olacaktır.

Mesajın parçalanmasına yol açan bu teczii yöntem, sayılarını çoğaltabileceğimiz bir çok konuda, ümmet’in zihninde yanlış tasavvurların oluşmasına sebep olmaktadır. Derinlemesine analizlerde yararlanılabilecek bu usul, Kur’an’ın fehm edilmesi esnasında dikkatli kullanılmalıdır. Yoksa “gruplara bölünüp her bir grubun da elinde tutuğunu yegane hakikat olarak gördüğü bir bir durum”a düşebiliriz. Bu parçacı-bölücü anlayış ise, bilindiği gibi Ehli Kitab’ın kınanan özellikleri arasında Kur’an’da anılmaktadır. Görüldüğü gibi Atomik Tefsir Yöntemi’nde, anlam takdir edilen anahtar bir kelime veya her hangi bir konu –ayetleri birbiri ile tenakuza düşürme pahasına- Kur’an’ın mesaj bütünlüğü ile ilişkilendirilmeden yorumlanabilmektedir; bu da çeşitli zaafların ortaya çıkmasında etkili olmaktadır.

Kur’an’ın bütünlüğünü, ayetlerin siyak-sibakını, surenin bağlamını, ilk muhatapların öncül bilgisinin temsil ettiği arka planı dikkate almadan ilahi kelamı anladığını iddia etmek havada “kalan bir iddia olma” nitelemesiyle mahkum olmaktan kurtulamayacaktır. Atomik/parçacı tefsir yönteminin handikapları halk arasında –çoğu zamanda alay edilerek- Bektaşi hikayeleri dolaşmaktadır. Fakat bu sorun ne avam ile, ne de tarih ile sınırlıdır.

Akademik bir tezi ispatlamak için Kur’an ayetlerine araç muamelesi yapan araştırmacılar da, samimi olup olmadıkları bir yana, ilahi vahyi salt bir metin olarak görmekle teczîi tefsir usulünden yararlanmaktadırlar. Yine aşağılık kompleksi bulunan kimi “bilimsel tefsir” sevdalıları da, etimoloji’nin imkanlarından yararlanıp içine biraz da hayal gücü kattıktan sonra, Kur’an’ın bağlamının, gramerinin üzerine çıkıp surelerin, ayetlerin siyakını hesaba katmaksızın zorla söküp çıkardıkları anlam’ı elde ederken de atomik bir tefsirin hastalıklarına tutulmuş olmaktadırlar.



4- Edebi Tefsir

Kurucusu Emin el-Huli’dir. Ona göre Kur’an’ın en üstün yanı belağat-fesahat yönüdür.

Hz. Ömer Taha suresi’ni dinledikten sonra Müslüman olmuştur.

Kur’an’ın üslubu etkilidir: 41/26, 9/6.

Kur’an’ın düşmanları tarafından büyü olarak nitelendirilmesi onun üstünlüğüne delildir: 27/33,74/24.

Kur’an’ın muhalifleri tarafından şair sözüne benzetilmesi de onun üstün edebi özellikerine işaret etmektedir: 21/5,37/39,52/30,36/69.

Edebi Tefsir’in Önerdiği Araştırma Aşamaları

1) Konunun sınırları belirlenmelidir 2) Konuyla ilgili tüm ayetler sıralanmalıdır, siyak-sibak ilişkisine dikkat edilmeli 3) Nüzul Sırasına göre ayetler dizilmelidir; nüzul sırası ayetler arası münasebet göz önüne alınarak analiz edilmeli 4) Ulaşılan sonuçlar gözden geçirilerek analiz edilmeli 5) Metinde geçen sözcüklerin kelime ve terim anlamları tespit edilmeli 6) Ön yargılardan uzak durarak sonuçlar çıkarılmalı

Zaafları: Edebi yönü üzerinde aşırı vurgu yapmak mesajı gözden kaçırmaya yol açabilir.

Toshihiko İzutsu’nun Semantik çalışmaları son derece başarılıdır, fakat mesaj, hedef ve maksatlar ikinci planda kalmakta, mekanik bir sonuçla karşı kalmaktayız.



B-BATINİ-İLHADİ TEFSİR ÇEŞİTLERİ

İlhadi Tefsir’in Özellikleri

l-h-d kök harflerinen türeyen ilhad, maksattan sapmak demektir. Her küfür ilhaddır, fakat her ilhad küfür değildir. İlhadi yorumda şeytanın sağdan yaklaşması söz konusudur.

Özellikleri:

a)İslami beşeri sistemlerle özdeşleştirmek, zan ifade eden beşeri yorumlarla Musahaf’ın mahfuz metnini kuşatma altına almak. Öznel batınilik: ibn Arabi, fazlur Rahman

b) Kur’an’ın emirlerinin indiği dönemle kayıtlı olduğunu iddia etmek. Nesnelci batınilik.

c) Kur’an ile Peygamberimiz arasındaki ilişkiyi iyi kuramamak. Mesela Edip Yüksel, İskender Evrenasoğlu: “her nebi resuldür, her rasul nebi değildir.”

Örnek: 35/5: “şeytan Allah ile aldatır” ilhadi yorum: “şeytan Allah’ı istismar eder, edilgen bir ilah tasavvuru” vasati yorum: “Günah işleme konusunda şeytan, suçu Allah’ı rızasına uygunmuş gibi gösterir.”

Örnek: 2/26: ilhadi yorum: “Ayetler fasıkları dalalete düşürür”

Vasati yorum: “önyargılı yaklaşanlar fasıklardır. Kalplerini arınmaya açmayan, ayetlerdeki hakikatleri duyduklarında, tepkisel-duygusal hareket eden fasıkların sapkınlıkları artar.”



Bâtınî Tefsir: Anlamı lafzın karnında arayıp lafzın dışına çıkmak: “Bir şey ne ise o değildir, ne değilse odur” (Russel Paradoksu)

A-Nesnelci Batınilik: Rasyonalist Tefsir

(Çağdaş Dünyayı Esas, Kur’an’ı Fer’/ayrıntı Kabul Eder: İbni Sina, Fazlur Rahman)

B-Öznelci Batınilik:

(Bilimsel Gelişmelerin Yedeğine Alan Çağdaş Mistisizm: İbn Arabi, Yaşar Nuri Öztürk

Nesnelci Batınilik

1-Rivayetçi Tefsir

(Taberi, İbni Kesir)

Kadim Şirk Kültürlerinin Ve İsrailiyat’ın Etkisi ile Gerçekleşen Sapma

Tarihte ve günümüzde hayatı, eşya ve olguları Kur’an’ın öğrettiği İslami bir dünya görüşünün, değerler sisteminin penceresinden değil de, eski alışkanlıkların veya içinde yaşanılan toplulumun kollektif hafızasının etkisi ile bakma eğilimine yoğun olarak rastlanmaktadır. Bunun en başta gelen sebebi, köklü bir irşad sürecinden geçmeden Müslüman ismini almak, daha sonra da bu sıfatın içini hak edildiği şekilde doldurmaya gayret etmemektir.

İsrailiyat yoluyla gerçekleşen sapma, Şirk Kültürleri’nin etkilerinden kurtulmadan müslümanlık iddiasında bulunan Ümmet içinde yer alan kimseler eli ile gerçekleşmiştir. Bunlar içerisinde, eski kimliği Yahudilik, Hristiyanlık, Budizm, Hinduizm, Maniheizm, Kadim Mısır veya Yunan kültürü olan ya da maddeci felsefelerin etkisinden kurtulamamış kimseler-Müslüman filozoflar- ön sıralarda yer almaktadır.

Böylesi bir sapmanın çok fazla iyi niyetli olduğunu varsaymayı gerektiren ipuçlarını temsil düzeyindeki eserlerde görmek o kadar kolay değildir. Çünkü bu kesimlerden Kur’an ile oluşmuş bir kimliğe geçiş yapanlar, ya yarım gönüllü, imanda pazarlıkçı insanlardır. Yahut da konjoktürden/o günkü dünyada varolan hakim paradigmadan etkilenerek Kur’an’a onda olmayan anlamlar takdir etme gayretine düşmüş kimselerdir.

Bu gün İslam Dünyası’nda pek çok müslümanın ortak hafızasında yaşayan hurafelerin kaynağı olarak çoğu kez “israiliyat” diye terimleşen olgu ile karşılaşmaktayız. Müslüman kimliğinin kesintisiz Tevhid Geleneği’ne mensubiyeti, tarihi süreç içersinde basiretten nasibi olmayan kimi insanlarca istismar edilebilmiştir. Bunun sonucunda da bize din olarak tevarüs eden kimi anlayışların, öz benliğini ve çevresini arındırmakla, insanlığa şahit olmakla görevlendirilmiş olan İslam Ümmeti’nin yeniden inşa edilmesinin önünde engel olduğu için ıslaha muhtaç hale gelmiştir.

Tabii ki biz toptan reddetmek gibi kolaycılıklara kaçmadan Rasulullah’ın bize öğrettiği şekilde –ıslah edilebilecek olan ıslah etmeli, atılması gerekene acımadan atmalı- “seçici” davranmalıyız. Ne yalan yanlış şeylerin sırf tarihi değer taşıyor diye zihnimizi, kalbimizi, gönlümüzü kirletmesine izin vermeliyiz. Ne de onları tamamıyla reddetmeliyiz. “Pireye kızıp, yorgan yakan; papaza kızıp oruç bozan”lar durumuna düşmemeliyiz.

İsrailiyat sadece Kur’an tefsirlerini etkilememiş, zaten birbiri ile doğal bir etkileşim halinde olan hadis literatürünü de etkilemiştir. Mesela Ehl-i Kitapta –özellikle Yahudi ve Hristiyanlar’da- görülen Antrophomorphism/insan görünümlü tanrı anlayışı bazı hadisler aracılığı ile akidemize taşınmak istenmiştir.[iii][3] Fakat Kur’an’ın korunmuş lafzı ve Rasulullah’ın apaçık şahitliğinin tevatüren, kesintisiz bir şekilde nesilden nesile aktarılmış olması, müslümanlar arasında bu türden batıl ulûhiyet tasavvurlarının kökleşmesini çok şükür engellemiştir. Ancak vahdet-i vucud etkisinde kalan tasavvuf literatürünü bu genellemenin dışında tutmak gerekir.

İsrailiyat’ın Etkisi ile Oluşan Sapma

Kur’an’ı anlama ve yorumlamada İsrailiyat’ın etkisine dair çok sayıda çalışma yapılmıştır. Biz bu müstakil eserlerin birinden bazı örnek alıntılar yaparak, daha geniş bilgi için kaynaklarımıza vurgu yapmakla iktifa edeceğiz.

Sahabe’den Abdullah ibn. Abbas, Ebu Hureyre, Amr ibnü’l- As; Tabiin’den Ka’bü’l-Ahbar, Vehb ibn-i Münebbih israiliyatı Kur’an’ı tefsir etmede kulanan isimlerden bazılarıdır. Şimdi birkaç alıntı ile işin vehametini gözler önüne sermeye çalışalım.



a) Güneş, Ay ve Ay’a vurulan şamar hakkında

İsra Suresi 12. ayetinde geçen “gece ayetini silmek” ifadesini İbn-i Abbas, Kurtubi’de geçtiğine göre şöyle yorumlamıştır:

“Allah arşının nurundan iki güneş yarattı. Kendi ilmi ilahisine muvafık olarak güneşi dünya büyüklüğünde yarattı. Ay’ı da güneşten küçük olarak halk eyledi. Bu yaratmadan sonra Cebrail’i ay’ı söndürmekle vazifelendirdi. O da üç kerre kanadını ay yüzeyinden geçirdi (tokat attı) Ay bundan önce bir güneşti. Ay’ın ışığı alındı, geriye nuru kaldı. Bu gün sizin ay’ın yüzeyinde gördüğünüz siyah lekeler bu mahvın izleridir. Eğer Allah bu ameliyyeyi yapmayıp da, ay’ı ilk hali ile bıraksaydı gece gündüzden seçilip ayrılamazdı.”[iv][4]



b) Kudüs mü Mekke mi; ya da Dünya’nın ortası neresi?

Aslen Yemen Yahudilerinden olan Ka’b el-Ahbar çok sayıda İsrailiyat haberini müslümanlar arasında yaymıştır. O Kaf sûresi (50), 41-42.ayetlerin tefsirinde eski kültürünün etkilerini ve hevasını konuşturarak Mekke ile Kudüs’ü, dolayısıyla Kabe ile Beytü’l-makdis’i rekabete sokmuş, birbirleriyle üstünlük yarışına sokmuştur.

Onun yorumuna geçmeden önce ayetlerin mealini okuyalım:

“Ve ölüm çağrısında bulunan Allah’ın (sizi) yakından çağıracağı o (Kıyamet) Günü’ne kulak verin. (Ve kendi kendinize düşünün) bütün insanlığın nihai çağrıyı gerçekten duyacağı Gün’ü, (ölümden) hayata dönecekleri Gün’ü”

Katade’ye göre Ka’b bu ayeti şöyle yorumlamıştır: “Ayette bahsedilen “ünleme günü”nde Cenabı Hakk bir meleğe, “Beytü’l Makdis’in kayası üzerinden şöyle seslenmesini emredecek: Ey çürümüş kemikler! Ey parça parça olmuş eklem ve mafsallar; Allah sizin Fasl-ı Kaza için toplanmanızı emrediyor!..”

Acaba bu melek veya ünleyici niçin Beytü’l-Makdis’ten (Kudüs’ten) nida edecekti? Sorusuna dünyanın yarı çapıyla ve kudüs ile sema arasındaki mesafeyle ilgili mühendislik hesapaları da yapılarak, gerekli cevaplar verilmiştir:

“(1)-Çünkü Beytü’l-Makdis yerin (dünyanın) tam ortasıdır.

(2)-Burası Arz’ın semaya en yakın noktasıdır. Ve bu yakınlık 18 mildir.

(3)- Ünleyici Beytü’l- Makdisteki kayadan ünleyecektir. Burası yer ile göğün birbirine en yakın oldukları noktadır. Aradaki mesafe 12 mildir” [v][5]



Yaptığımız alıntılar yoruma ihtiyaç duymayacak açıklıkta olup, Kur’an’ın “ Gayb’ı Allah’tan başkasının bilemeyeceği, sorumluluk doğuracağından dolayı bilinemeyecek olanın ardına düşmenin de yanlış olduğu” ölçüsüne açıkça muhalefet içerdiğini söylemekle yetinmek istiyoruz. [vi][6]

İsrailiyat yolu ile da bir çok yanlış ve hurafe müslümanlara geçmiştir. Sayfalar dolusu listeler sıralamak mümkündür. Fakat biz, bunlardan ikisinden söz ederek konuyu kapatmak istiyoruz. Birincisi, ilk kadının (Havva’nın) erkeğin (Adem’in) kaburga kemiğinden yaratıldığı, bunların çocuklarının evlenerek insanlığın ensest ile çoğaldığı iddiası. Kur’an’ın hiçbir ayetinde ima bile edilmeyen bu anlayış bu gün milyonlarca müslüman arasında yaygın inanç olarak varlığını sürdürmektedir. Oysa böyle bir tasavvurun kaynağı Kur’an değil, muharref Tevrat’ın Tekvin babıdır. [vii][7]

İkinci örneğimiz Yahudiler’den geçen bir Ahiret telakkisidir. Müslümanların günlük hayatına kadar etkili olmuş bu telakkiye göre; “cehennem geçici bir menzil”dir. Oysa böyle bir itikadın yahudilere ait olduğu ve batıl bir zandan ibaret olduğu beyan edilerek ilahi kelamın korunmuş kaynağı olan Kur’an’da reddedilmektedir.

“Ve onlar: ‘Ateş sayılı birkaç günden fazla dokunmaz’derler. De ki (onlara): “Allah’tan bir söz mü aldınız -çünkü O hiçbir zaman sözünden caymaz-yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şey mi Allah’a isnad ediyorsunuz?” (Bakara,2/80) [viii][8]

Günümüzde müslümanlar arasında yaşayan, günlük hayatı ve ahlaki alışkanlıkları dahi etkileyen çok sayıda İsrailiyat izdüşümü vardır. Müslümanlar arasında görülenYahudileşme eğilimlerine ilişkin, Mustafa İslamoğlu’nun Kur’an’ı temel kaynak alarak hazırladığı yetkin bir eserini anarak konuyu kapatmak istiyoruz: Yahudileşme Temayülü. [ix] [9]





ÖZNELCİ BATNİLİK: İBN ARABİ-YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

Bilindiği gibi bâtın zâhirin zıddıdır. Bir terim olarak Bâtınîlik ise, “iç manaya yönelme iddiasıyla ilahi mesaja fütursuzca anlam takdir etme hakkını kendilerinde görmek”şeklinde tanımlanabilir. Kur’an’ın bilinen –Rasulullah tarafından anlaşılan ve uygulanan ve sahih bir şekilde tevarüs eden- anlamıyla yetinmeyen Bâtınîler, sözde derinlik adına hevalarınca ürettikleri manaları ilahi kelamın mesajına yükleyerek tahrifler yapmışlardır. Konuyu fazla uzatmamak için bu tür tefsir yöntemini kullanan simge bir isimden ve onun yorumlama şeklinden bahsetmekle yetineceğiz.

Fatır Suresi(35), 15.ayet bağlamında, örnek tahlil:

“Allah İnsanlara muhtaç mıdır?” Önce ayeti okuyalım:

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir; ve hamd/bütün övgüler O’na mahsustur.”

Muhyiddin İbn Arabi bu ayeti hevasına göre yorumlayarak, ona şöyle bir anlam takdir etmiştir:

“Varlığımız açısından biz O’na muhtaç, nefsinde zuhuru için o bize muhtaçtır...O bana hamd eder, ben ona hamd ederim; o bana ibadet eder, ben O’na ibadet ederim.”[x][10]

Bu bâtıni tefsir yöntemi, ibn Arabi’nin yaşadığı tarihsel kesitte bazı olumlu yankılar bulabilecek nitelikte idi. O içinde yaşadığı dünyanın kültürel atmosferine benliğini kaptırmış, Kur’an’ı anlamada ön yargısız hareket etmemiştir. İbn-i Arabi’nin yetiştiği ortamdan kaynaklanan kimlik ve kişiliği, ilahi vahyi algılama şeklini olumsuz yönde etkilemiştir.

Acaba İbn Arabi’yi böyle tefsirler yapmaya sevk eden kültürel unsurlar nelerdir? Bu konuda bir İbn Arabi uzmanlarından Afîfî onun kuşatılmış olduğu şirk kültürlerini iki başlıkta özetlemektedir:

“a)Geniş çapta stoacılar’dan, Philio’dan ve Yeni Eflatuncular’dan alınan ve yine bu doktrinin metafizik ve insani boyutunu geniş çapta etkileyen Hellenistik unsur. b) Başta İsmaililer (Batıniler) ve Hallac-ı Mansur’a ait olan ve daha çok tasavvufi yönü etkileyen İslami unsurlar.”[xi][11]

“Kalbim vasıta olmaksızın Rabbim’den haber verdi ki” demek sûretiyle Kur’an’ın kaynak değerini sıfırlayan ve vasıtasız vahiy aldığı iddiasıyla da Rasulleri küçümseyen İbn Ârâbî hermetik irfan okulunun hocaları elinde yetişmiştir.[xii][12] Vahdetçi vücutçu filozoflar’ın tümünde varolan şeriat, tarikat, hakikat ayırımı ve ilahi vahiyle indirilmiş olan şeriat’ın en alt basamağa yerleştirilmiş olması, bize göre İbn Arabi’de varolan seçkinci ve küçümseyici tutumdur. Eğer böyle bir tutumu olmasaydı, Kur’an’ın açık beyanlarına rağmen Firavun’un cennetlik olduğunu söylemez, Kıyamet’in zamanını tayin etmeye kalkmazdı. Arabi’nin bütün fikirlerine etki eden hakikat’i sulandırıcı bu çoğulcu yaklaşım tarzı, Post Modernizm’den sonra yeniden revaçta olmaya başlayan Rölativizm’le birleşince, bazı kafası karışık zihinlerde kendisine ifade kolaylığı bulabilmektedir.

Burada dikkatlerin üzerinde yoğunlaştırılması gereken nokta, yüzyıllar öncesinde kendisini tüm hakikatlerin üzerinde gören tasavvur ile Kur’an’ın anlaşılmasında Hermönetiği bir yöntem olarak önerenler arasındaki benzerliktir. Her iki yaklaşım sahipleri de Kur’an’dan tek bir hakikat çıkmayacağını savunmak suretiyle ilahi vahyin mesajını Rölativizm’in/göreceliğin kucağına itmektedirler. Bir başka deyişle Kur’an ve Sünnet’in temsil ettiği mubîn hakikate ikinci üçüncü dereceden bile değer vermeyen mekteplerin Bâtınîlik üzerine kurulu yorumlama yöntemi ile Post Modernizm’in “her şey yanlışlanabilir” öngörüsü arasındaki benzerlik üzerinde durulmaya değerdir.

Vahdet-i vücud felsefesi’nin temsil ettiği bâtınîlik Allah ile varlıklar arasındaki ilişkiyi manevi planda ele alsa da yatay bir düzlemde değerlendirmiştir. Nasıl Hristiyanlar İsa a’la, Yahudiler Üzeyir a’la, Mekke müşrikleri meleklerle Allah arasında soy bağı icad ettilerse; Vahdet-i Vücudçular da tüm Kainatla Allah arasında soy bağı icad etmişlerdir.[xiii][13] Çünkü Kainat’ı Allah’ın bir tecellisi, O’nun manevi şahsiyetinin bir parçası olarak tasavvur etmişlerdir. Oysa Allah’ı gereğince takdir etmek, O’nunla yatay bir ilişki olan “vahdet ilişkisi” ile mümkün değildir. Allah’a her hangi bir şeyi ortak koşmadan –O’na denk aramadan- münasebet kurmak, dikey bir ilişki olan “Tevhid İlişkisi” ile mümkündür.[xiv] [14]



Batıni Tefsir Örnekleri

Gayb konusu

Cin suresi 26.ayette geçen “Allah gayba kimseyi muttali kılmaz” ifadesinin cahil Arapları bağladığı iddia edilmiştir. (Abdülaziz Debbağ, el-ibriz, Celal Yıldırım, İstanbul, 1979, I/518-521.)

Tevhid-Şirk

İbn Arabi 17/23.de geçen “yalnız Allah’a ibadet edin” vurgusunun emir olmadığını iddia etmiştir. Ona göre Mekke Müşrikleri Arif Billah’tır, putların sayısını sınırladıkları için yanlış yapmışlardır. Aynı şekilde Hristiyanlar da tanrıların sayısını üçe indirdikleri için yanlış yapmışlardır. (İbn Arabi, Futuhatu’l-Mekkiyye, Beyrut,III/117; Said Şimşek’ten nkl.)

Hacc Şiarları (Maide,5/2.)

Alusi’ye göre hacc şiarların saygı ile süluk ehli kasdedilmiştir. Hacc vakti: “Süluk vakti”, kurban “süluk ehli”dir. (Said Şimşek, Tefsir İlminin Problemleri, s.159.)

Gökyüzündeki yıldızlar

Kuşeyri, göğün evliyanın kalbi, gökyüzündeki yıldızların evliyanın kalbindeki nurlar olduğunu iddia etmiştir. (Kuşeyri, Letaifu’l-İşarat, Mısır, 1983, III/611; Said Şimşek’ten nakl.)







[i] Celaleddin Muhammed ibn-i Ahmed el-Mahalli Ve Celaleddin Abdurrahman ibn-i Ebû Bekir es-Suyûtî, Tefsiru’l-Celaleyn Li Kur’an’il-Azim, Salah Bilgili Yayınevi, İstanbul,s:76,89.





[ii] Bize göre iki grup ayet arasındaki ilgi şöyle kurulmalıdır: Kur’an’da Tevhid inancının temel ilkelerinden biri olan adalet gereğince, haksız kazanç dünya hayatında da ahiret hayatında da yasaklanmıştır. Bu yüzden hak etmediği halde, Rasulullah’ın, meleklerin, meşayihin, velilerin veya bir başka vesilenin torpili ile cennete gitmek mümkün değildir. İltimas ve torpilcilik anlamında bir şefaat anlayışına ilahi mesajda asla geçit yoktur.

Torpilcilik anlamına şefaat olmadığına ilişkin bir grup ayet için bkz. Bakara,2/48,123,254; Secde,32/4; Zümer,39/44.

Yüce Allah’ın kimleri affedeceğinin muhkem ölçüleri de bellidir. Öyleyse torpilcilik anlamında bir şefaat anlayışı Kur’an’da yoktur. Fakat dünyada ve ahirette müminlere yardım etmeye söz veren Yüce Rabbimizin “kendi taraflarına yardım etmesi” anlamında bir şefaat anlayışı Kur’an’da vardır. Bu anlamdaki bir grup ayet için bkz. Taha,20/109; Şuara,26/100-101; Mü’min,40/18; Necm,53/26.

İlahi bir yardım anlamdaki şefaatin, Va’dinden Asla Dönmeyen Adaletli Rabbimiz’in inayeteinin dünyada ve ahirette rıza-i ilahiye erişmiş müminler için olduğunda hiçbir kuşku yoktur; konunun bu bakımdan beyan edildiği bir grup ayet için bkz.Maide,5/56; Maide,7/94; Hacc,22/15; Rum,30/47; Fatır,35/6; Saffat,37/171-173; Mücadele,58/19,21-22; Müzzemmil,73/51.





[iii] Aşağıdaki hadis ile Tevrat’ta geçen şu pasaj arasındaki birebir uyum, hadisin kaynağına ilişkin apaçık bir ipucu vermektedir: “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari’den nkl. İbn-i Kuteybe, Te’vîlü Muhtelifi’l-Hadis, terc.M.Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan yay. İstanbul,1989, s.338,341.) “Ve Allah yerin hayvanlarını cinslerine göre ve toprakta sürünen her şeyi cinsine göre yaptı ve Allah iyi olduğunu gördü ve Allah dedi; ‘Sûretimizde benzeyişimize göre insan yapalım’ ve denizin balıklarına ve göklerin kuşlarına ve sığırlara ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeyin hakimi olsun...” (Kitab-ı Mukaddes, Tevrat, Tekvin, Bab-1, 25-26, K.M. şirketi yay. İstanbul,1993, s.1-2.)





[iv] Abdullah Aydemir, Tefsir’de İsrailiyyat,Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,Ankara, 1979, s:89.





[v] Zemahşeri’nin Keşşafı’ndan; Abdullah Aydemir, Tefsir’de İsrailiyat,DİB, Ankara,1979, s:93.





[vi] Her taşın altında da israiliyat ve hurafe arama alışkanlığının abartılması durumunda, sağlığımızı bozabileceğini söylemeden konuyu kapatmak istemiyoruz. Bazı İsrailyat kabilinden kaydedilen bilgiler yoruma elverişli olup, illa da bir red konusu yapılmayabilir. Örnek olarak at’la iligili verilen şu malumat hatırlatılabilir. İbn-i Kesir ve Kurtubi’nin aktardıklarına göre Hristiyanlık’tan İslam’a geçen meşhur İsrailiyatçılardan Vehb b. Münebbih Allah At’ı ne’den yarattı? sorusunu şöyle cevaplamıştır: “Allah at’ı güney rüzgarından yaratmıştır”. Abdullah Aydemir,Tefsir’de İsrailiyat, DİB, Ankara,1979. s: 91.

Bu ifade İsrailiyat kabilinden değerlendirilse de, biz at’ın süratli oluşuna binaen mecaza hamledilmesi mümkün olduğunu düşünüyoruz. Çünkü burada verilen bilgi, at’ın yaratılış özüyle ilgili ontolojik bilgi olmaktan çok, onun tabiatına ilişkin edebi bir uslupla bir özelliğine işaret edilmiş olma ihtimali daha yüksektir.





[vii] Kadını yaratılıştan özürlü ilan eden “Kaburga kemiği hurafesi” ve büyük bir ahlaki sefahat örneği olan “ensest efsaneleri” için bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tevrat, Tekvin Babı, Bap-2/21-22; Kitab-ı mukaddes şirketi, İstanbul,1993, s:2





[viii] Cehennemin geçici bir menzil olmadığına dair, bu ayet ile aynı mesajı taşıyan benzer ayetler için bkz.Alim imran,3/23-25.





[ix] İslamoğlu Mustafa, İsraioğulları’ndan Ümmet-i Muhammed’e Yahudileşme Temayülü, İstanbul,1995





[x] Fususu’l-Hikem,1/83’nden, Prof. Dr.İbrahim SARMIŞ, Tasavvuf Ve İslam, Ekin yayınları,1997, İstanbul, s:183.





[xi] Dr. Ebu’l- A’la Afifi, Muhyiddin İbn Arabi’nin Tasavvuf Felsefesi, A. Ü. İlahiyata Fakültesi yayınları, s:86.’dan Prof. Dr.İbrahim Sarmış, Tasavvuf Ve İslam, Ekin yayınları, 1997, İstanbul, s:183-184.





[xii] İslamoğlu Mustafa, Üç Muhammed, Denge yayınları, İstanbul, 2000, s.146; İbn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiyye, 3/94’den nkl.



[xiii] Allah ile icad edilen her tür soy bağı Kur’an’da kınanmış ve lanetlenmiştir. O,aşkın bir ilahtır; Yarattıklarına denk olarak düşülebilecek bir ilah değildir. Konuyla ilgili yüzlerce ayetten referans vermek mümkündür. O’nu “bir şeyden doğan” veya “bir şey doğuran” ilah olarak tasavvur eden her tür felsefi yada dini akıma Kur’an’ın bir suresi bile yeterlidir: “De ki: O, tek Allah’tır. Allah Öncesiz ve Sonrasız, bütün var olmakta olanların sebepsiz sebebi (dir). O doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey onunla mukayese edilemez.” (İHLAS SÛRESİ,112/1-4.)



[xiv] Vahdet ile Tevhid arasındaki fark ve Allah’ı gereğince takdir etmenin Kur’anî ölçülerinin neler olduğuna ilişkin daha geniş bilgi için bkz. Fevzi Zülaloğlu, Allah’ı Gereğince Takdir Etmek, Haksöz Dergisi, İstanbul, Nisan,2000, sayı.109, s.33-48.
  Alıntı ile Cevapla

Tefsirin Doğuşu -2- çağdaş Batinilik
Alt 05.06.2007, 19:52   #2 (permalink)
Üye
 
hanif_bir_kul isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 22.03.2007
Yaş: 48
Mesajlar: 166
Tesekkür Etti: 0
1 Kunu Icin 1 Tesekkür Aldı
hanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 5
Standart Tefsirin Doğuşu -2- çağdaş Batinilik

Bu Yazı 3 bölümden oluşmaktadır.)



ÇAĞDAŞ BATINİLİK

Yorumları her zaman Kur’an’ın önüne geçen Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an’a yaptığı vurguların ne kadar da havada kaldığını –kalın kitaplarından yapacağımız yüzlerce sayfalık alıntı ile ortaya koymak mümkündür, ancak- birkaç örnek daha anarak kapatmak istiyoruz: “Kur’an Reenkarnasyonu onaylar.” [i][15]

Budizm, Hinduizm ve muharref Hristiyanlık kaynaklı bu –enkarnasyon ve reenkarnasyon- düşüncenin Kur’an’a onaylatma çabası Yaşar Nuri’nin “kaynak olarak Kur’an”a verdiği değeri ele vermektedir. Tanrının ve insan ruhlarının bedenlenmesi demek olan Hulül/Enkarnasyon; ruhun bedenden ayrılması demek olan Tenasüh/Reenkarnasyon düşüncesi, hiçbir ayette îmâ bile edilmemektedir. Fakat sayın Öztürk’ün loyalist/bir başka düşüncenin kabulleri ile hareket etme tavrı, Kur’an’ın bazı ifade biçimlerinin te’vili/ tahrifi ile, bu kadim şirke malzeme yapmasına yol açacak vehâmettedir.

Yaşar Nuri Öztürk’te Reenkarnasyon sadece basit bir “ruh göçü” değildir; o bunu “ölen insanlardan bazılarının tekamül için, ikinci bir şans olarak tekrar dünyaya gönderileceklerini”[ii] [16] iddia edecek kadar pervasızlaşmakta, “Kur’an’ın itikadda tek ölçü olduğu hakikatini” bulandırmaktan çekinmemektedir.

Öztürk “İnsanın iç kuvvetleri arasında bizatihi kötü olan yoktur”[iii][17] demektedir. Oysa Kur’an’da Yüce Rabbimiz mealen şöyle buyurmaktadır: “Nefs’e ve onu düzenleyene andolsun! Sonra da ona Fucur’u (kötüye olan eğilimi) ve Takva’yı (iyiye olan eğilimi) ilham edene, ki onu arındıran kurtuluşa ermiştir.” ( Şems,91/7-9.)



Cariyelerin hür kadınların aksine örtünmemelerini Fıkh’ın bir emri olarak gören Yaşar Nuri Öztürk, Nüzul Sebebinin zanni verileri ile ayetin anlamını sınırlayanlara bu konuda şöyle demektedir:

“Böyle bir ayırımın Kur’ansal dayanağı yoktur ve olamaz. Böyle bir ayırımı kabul ettiğinizde örtünme ile ilgili emirler dinsel düzenleme olmaktan çıkar, örfe ilişkin düzenlemeler olur; o takdirde örtünme emrinin din yönünden bağlayıcılığı kalmaz. Nitekim bazıları fıkhın bu ayırımına bakarak örtünmenin dinsel bir emir değil, örfi bir düzenleme olduğunu söyleyebilmişlerdir. Bunu kabul mümkün değildir.”[iv][18]

Kur’an’da tesrettürle ilgili olarak hür-köle ayırımı olmadığı bir gerçektir. Fakat o, Tarihselcilik yerine öne çıkardığı “Evrenselcilik” vurgusunu, “Kur’an her muhatabına içinde yaşadığı zaman diliminde inmektedir” şeklinde yaptığından dolayı hür-cariye ayırımını reddetmektedir. Yoksa tesettür konusunda Modernist Tarihselciler’le aynı sonuca çıkmıştır.

Mealciler’in çalışmalarını ulusçu ve laik bir bakış açısıyla yeniden yorumlayan Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’ın anlama süreci ile ilgili olarak bir panelde şöyle demektedir: “Kur’an tüm zaman ve mekanlara hitâb etmektedir, onu anlama süreci de Kıyamet’e kadar devam edecektir.” Yani herkes Kur’an’ı kendisine iniyormuş gibi okumalıdır.[v][19]

Buna göre “ayetlerin ilk muhatapları, kendi dönemlerindeki bilimsel gelişmeler yeterince olgunlaşmadığı için”, bazı Kur’an düsturlarını doğru anlayamamış olabilirler. Görünüşte masum gibi gözüken bu tespite inandırmak, Kur’an ile ona muhatap olan kişinin rolünü yüceltmek içindir.

Böylece dilediği gibi anlam verebilmenin -tahrifin- önü açılmış olacaktır. Çünkü bu akımın kullandığı yöntemin tezahürlerine, örnek şahitliklerine baktığımızda, ayetlerin ilk muhataplarına, Rasulullah’ın nasıl anlayıp şahitlik yaptığı önemli değildir. Ayetleri okurken hekes kendisine iniyormuş gibi davranmalıdır.



Hidayeti Esas kabul eden Vasati Tefsir’in cevapları:

Ma’hûd’un önemi ve Eşhuru’l-Hurum konusu

Kur’an’da Haram aylarla ilgili “savaş yasağı” hükmünden söz edilmektedir. Fakat haram ayların hangileri olduğu belirtilmemiştir. Biz ancak iniş ortamının mütevatir bir yolla bize aktarılan tanıklığından (ma’hûdundan) haram ayların; zilkade, zilhicce, Muharrem, Recep olduğunu öğrenmekteyiz.

Bu durumda Nüzul Ortamı’na bizi gönderen Kur’an’ın çağrısına uyarak Araplar’a müracat etsek, kendisi de bir Arap olan peygamberimizin ve arkadaşlarının şehadetine müracat etsek, Din’i Araplaştımış mı oluruz? Nüzul Ortamı’nda yaşayan Tevhid Geleneği’ni bize mütevatir olarak ileten Sünnet’e müracaat etmeden haram ayaların hangileri olduğunu nereden bileceğiz. Eğer bu ayetlerin ilk muhatapları peygamberimiz ve dostları değil de biz isek, hilalin hareketlerine oluşturulmuş takvimde her yıl yeri değişen haram aylarını nasıl tespit edeceğiz? Ayların yıl içindeki yerleri hep aynı kalan, değişmeyen Güneş’i esas kabul eden milad takvimine göre mi?

Ramazan ayı bir Hilal-Arap ayıdır. Bu durumda bir Arap ayı olan Ramazan’da oruç tutmak Din’i Araplaştırmak mı olmaktadır? Çünkü bu ayın tespiti ancak ve ancak hilalin hareketleri takip edilerek öğrenilebilmektedir. Zaten Yüce Rabbimiz aşağıdaki ayette, özellikle hacc gibi, Ramazan orucu gibi ibadetlerin günlerinin tayininde Güneş’in esas alınacağı bir takvimi değil, ay’ın hareketleri ile oluşan Kamerî takvimi cari kılmıştır:

“Sana ay’ın evrelerini soruyorlar. De ki: ‘Onlar hacc’ın ve insanların (öteki faaliyetlerinin) vaktini gösterir...” (Bakara,2/189.)

Peki hilalin hareketlerinden bîhaber olan kişi, Ramazan orucunun muhatabı kılınırken Güneş merkezli bir takvim anlayışının hakim olduğu kültüre göre mi hareket edecek, yoksa “Kamerî Arap takvimi”ni mi esas alacak?



Eyyâmün Ma’dûdât’ın tahsisini görmezden gelen reformculuk

Kur’an’da büyük Hacc günü’nden[vi][20] söz edilmekte, fakat hangi gün olduğu belirtilmemektedir. Biz Tevhid Din’i İslam’ın ilk peygamberden bu yana gelen sahih geleneğine -ki peygamberimizin sünnetinin de bir kaynağıdır- müracat ederek, bunun Zilhicce’nin dokuzu olduğunu tespit etsek Din’i Araplaştırmış mı oluruz?

Bu tespit ile hareket edip Zilhicce’nin dokuzunda tüm insanlık renklerinin, ırklarının buluştuğu Hacc mekanlarında bulunmak için gayret edenlerin tercihleri, Kur’an Merkezli İslam iddasındaki Y.N.Öztürk’ü tatmin etmemiş olacak ki bu mütevatir tanıklığı reddetme eğilimi taşımaktadır.

Ona göre, Hacc ayalarından söz eden Kur’an, bunların içindeki hacc günlerinden bahsetmemiştir. O halde hacc aylarının içindeki her hangi bir günde, hacc mekanlarında bulunmak yeterlidir. Kur’an’ın büyük hacc günü’ne yaptığı atfı görmezden gelen Öztürk, tartışmayı “Eşhuru’l-Ma’lûmât/bilinen aylar” çerçevesinde tutmaya, yoğun gayret göstermektedir:

“Kur’an (Ramazan’dan başka) hiçbir ayın adını anmaz. Araplar çarpışma ve çapulculuğu durdurmak üzere kutsal ilan ettikleri Eşhuru’l-Hurum/haram aylar tabiri ile, hacc aylarını amaçlayan Eşhuru’l-Ma’lûmât/bilinen aylar tabiri Kur’an’da ay adı anılmadan kaydedilir...Hacc aylarının da her hangi bir kutsallığından söz edilmez. Kutsallık hacc ibadetine verilir. İyilik yapmanın özel zamanı olmadığı gibi, kötülüğün hafife alınmasını sağlayacak özel zamanlar da yoktur.” [vii][21]

Bu satırlardaki iddialarla ilgili akla gelen birkaç soru: Eğer haram aylar “Araplar’ın çapulculuklarını önlemek için icad ettikleri bir çözüm” ise, neden ilahi vahiy ile tüm zamanları bağlayacak bir uygulamanın devamı olarak Kur’an’da anılmıştır? İbadetin özel zamanı yok ise namazın orucun belli vakitlerde yapılması da mı gerekmiyor? İbadetin özel zamanı yoksa, hacc’ı neden üç ayla sınırlıyorsunuz, bütün yıla yaymayı neden teklif etmiyorsunuz? Kur’an’da hacc aylarının isimleri geçmediğine gere bu ayların Şevval, zilkade, zilhicce olduğunu nereden biliyorsunuz, Çapulcu(!) Araplar’dan öğrendiğinizin doğruluğuna nasıl güveniyorsunuz? Neden Aralık, Ocak, Şubat gibi kış ayları –ki Din’i kolaylaştırmak için güzel bir teklif olabilir!-olmasın?

Geçmişinde çapulculuk bulunan hiçbir ırka değil de, bu sıfatı özellikle Arapalar’a karşı kullanması insaf ölçüsüne uymamasının dışında acaba medyatik olma kaygısının bir ürünü müdür yoksa? Bilemiyoruz. Fakat o, “ Allah’ın kulları arasında ayırım yapmamak, kimseye kin tutmamak ve bütün insanlığı kucaklamak, insanlığı bir bütün olarak görmek” şeklinde kendi koyduğu ilke’yi Araplar söz konusu olduğu zaman kolaylıkla çiğnemektedir.[viii][22]

Üç ayların da (Recep, şaban, Ramazan) “mevsimlik dindarlık illeti”ne yol açtığını iddia eden Yaşar Nuri Öztürk, Hacc’ın belli bir zaman dilimine sıkıştırılmasının izdihama yol açacağı gerekçesi ile, üç aya yayılarak yapılması gerektiğini teklif etmektedir:

“Kur’an temel ibadetlerden biri olarak gösterdiği haccın “hacc ayları” diye bilinen üç ay içinde (şevval, zilkade, zilhicce) yapılabileceğini bildirmektedir...Bu üç ay içinde dileyen, dilediği zaman hacca gidip ibadetini yapar. Bu konunun temel beyyineleri, Bakara suresi (2),197,203.ayetleridir”[ix][23]

Yine onun temelsiz iddialarından biri de “Hacc’ın ifası için Arefe günü gerekir...Kur’an, bir vakfenin hangi gün yapılacağına ilişkin bir kayıt koymamıştır.” [x][24] ifadeleriyle dile getirilmiştir.

“Ayetlere izdiham olduğunda istediğiniz gün hacc yapabilirsiniz” şeklinde bir illet ta’yin eden aslında ilk defa Yaşar N.Öztürk değildir. Ondan yıllar önce Mealcilik İdolojisi’nin doktrinel temsilcilerinden 19. Hurûfîliğin önderlerinden Edip Yüksel bu yorumu yapmıştır. Yalnız bir farkla Yüksel, Öztürk gibi hacc aylarını üçle sınırlamıyor; daha da genişletiyor ve “dört ay” diyor.[xi][25] Yüksel’in “only Qur’an”/yalnız Kur’ancı olduğunu biliyoruz; fakat bu dört ayı hangi ayetten çıkardığını tespit edebilmek mümkün değildir. Hiçbir ayette konuyla ilgili ayrıntılı bir bilgi bulunmamasına rağmen Öztürk de Yüksel de hacc ibadeti için belli ayların seçilmesi gerektiğinde hem fikirler.



Kur’an’ın musarraf beyanında yapılan iki tahsis: yevmeyn/iki gün ve yevmü’l-hacci’l-ekber

Kur’an’ın mubîn, mufassal, musarraf, müfesser beyanı ve Rasulullah’ın örnek şehadeti ile İslam Dîni Yüce Allah tarafından koruma altına alınmıştır ve hiçbir kimsenin bu saflığı bozmaya gücü de yetmeyecektir. Çünkü Din’in sahibi olan Rabbimiz arınmak isteyenler ve O’nun adı ile Kur’an’ı okuyanlara yollarını kolaylaştırmayı va’d etmiştir. Şimdi bu va’din, fitne konusu yapılan hacc’la ilgili nasslar etrafında, gerçekliğini yeteneklerimizin el verdiği oranda ispatını yapalım.

Kur’an’da geçen icmâilî ifade, zilhiccenin dokuzu’nu işaret eden “Büyük Hacc Günü”dür. Zilhicce’nin dokuzu Kur’an’da geçmemektedir; fakat Rasulullah’ın hacc uygulamalarına baktığımızda Arafatta vakfe’nin bu günde yapıldığı bilgisine kesin olarak ulaşmaktayız. Yüzyıllardır kendilerini “şii, sünnî, hârîcî, mu’tezilî fıkıh anlayışları”na bağlı hissetseler de bütün müslümanlar tarafından aynı şekilde uygulanmıştır. Bu Rasulullah’tan gelen uygulamanın güvenilirliğinin en büyük delilidir. Yüzyıllardır hacc mevsimi şevval, zilkade, zilhicce aylarında icra edilmiş ve Rasulullah zilhicce’nin 9. ve 10. günlerinde ibadetin en önemli unsurları icra ettiği için bu çizginin değiştirilmesi/reformize edilmesi hiçbir akıl ve îzan sahibi mümin tarafından teklif edilmemiştir.

Temel unsurları Kur’an’a bulunan bu önemli ibadetin şahitliği de Rasulullah’ın sünneti ile, sadık bir haber olarak, kesintisiz bir şekilde yaşanarak –mütevatiren- gelmektedir. İşte ispatı:

“Ve yine Allah’tan ve O’nun elçisinden bu Büyük Hacc Günü bütün insanlığa bir duyurudur şu:’Allah’ın Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıranlarla hiçbir bağlantısı yoktur, O’nun elçisinin de öyle. Hal böyle iken artık tevbe ederseniz, kendi iyiliğinize olacaktır bu; yok eğer (bu fırsatı da) teperseniz, o zaman bilin ki, Allah’ın gözetiminden asla kurtulamayacaksınız.” (Tevbe,9/3.)

Sayın Öztürk, Kur’an’ı Kur’an’a arz yöntemiyle, genel ifadelerdeki ilk bakışta kapalı gözüken noktaları açıklayan diğer ayetlerle sorunu gidermeye çalışacağına, sadece bir ayette bulduğu açığı “fitne konusu” yapmaktadır. O hacc düşmanı bir takım çevrelerin yüreğine su serpercesine, ve entel bir rahatlıkla televizyon televizyon dolaşıp bu yeni projesinden bahsetmektedir. Oysa “eşhuru malumat” ifadesini, Tevbe Suresi’nde geçen “Büyük Hacc Günü” terkibi ile tefsir etseydi ve Nüzul Ortamı’nın ve Rasulullah’ın sünneti’nin rolünü hiçe saymasaydı sorun kökünden çözülebilirdi.

Bakara Suresi(2), 189. ayetten anladığımıza göre Kur’an’ın ilk muhatapları ay’ın evreleri ve ayların önemine ilişkin sorular sormuşlardır. Bu ayetin “aynı surenin 197.ayeti ile tahsis edildiğini” çıkarabilen Yaşar Nuri Öztürk, Eşhur-u Malumat/bilinen aylar ifadesinin 203.ayette geçen “Eyyamun Ma’lumat/Bilinen günler” terkibi ve aynı ayette geçen “yevmeyn/iki gün” kelimesi ile tahsis edildiğinin üstünü örtmektedir. Bu günler; Sünnet’ten öğrendiğimize göre Arafat’ta vakfe yapılan Zihicce’nin dokuzu ve kurban bayramını takibeden günlerdir. Zilhicce’nin dokuzu ve onu hacc’ın ifası için fârizâ hükmündedir. Diğer günler ise ihtiyaridir.

Unutulmamalıdır ki Kur’an, arınmak isteyenlere rehberlik eden bir kitaptır; kendini müstağni sayanların kitabı değil. Bulunan bir açıktan(!) yararlanma gayesi ile hareket edildiğini düşündüğümüz bu tavırda, Din’in ulusallaştırılmasının(!) yollarını arama çabası hissedilmektedir.

Ona göre, Hacc ayları içindeki her hangi bir günde bu ibadet icra edilebilirmiş. Oysa yukarıda alıntısını yaptığımız ayette geçen “Büyük Hacc Günü” ve “yevmeyn/iki gün” lafızları Öztürk tarafından görmezden gelinmiştir. Yine Öztürk’ün ardına sığındığı bir başka meşrû (!) gerekçe de “ancak bu şekilde insanların, izdihamdan, ayaklar altında ezilmekten, kollektif ibadetin getirdiği sıkıntılardan kurtulabilecekleri”dir. Bize göre asıl sorun, hacc’ın milyonlarca kalabalık tarafından yapılmasından değil, onları organize edecek bir bilince sahip olamamaktan ileri gelmektedir. Yine asıl sorun özgürlük yurdu mescid-i haram’ı dünya müslümanları için tutsaklık yurdu haline getiren sömürgecilerin maşalığına gönüllü hizmet eden politikacılardan kaynaklanmaktadır.



Fiyd terimi üzerindeki “ulusal gurur gölgesi”

Fiyd terimi üzerindeki “ulusal gurur gölgesi” ve lafzın etimolojijsindeki dalga dalga, kalabalılar halinde ilerlemek vurgusu Sözde Evrenselciler’in üstünü örttüğü bir konudur. Ayrıca Sözde Evrenselik, ayetin genel mesajındaki “ kitlesel İslâmî Coşku”nun sağlayacağı tevhîdî bilinçle de hiç ilgilenme gereği duymamıştır.

Öte yandan kollektif ibadetin müminlere kazandıracağı bilinç ve özgüven duygusunu anlamak istemeyen bu anlayışı, Bakara Suresi’nin 198.ayetinde geçen “Fiyd” kelimesinin sözlük ve terim anlamına ve Kur’an’daki bağlamına yeniden bakmaya çağırıyoruz. Bu kelimenin sözlük anlamı; “şiddetli itişme, koşuşturma”dır. Terim olarak anlamı ise, Arafat’tan vakfe bittikten sonra (insan seli ile birlikte dalga dalga) heyecanlı bir dönüş yapmaktır.”[xii][26]

Arafat’ta vakfe’nin kitleler halinde, büyük bir coşku ile yapılmasının Ümmet Bilinci’nin korunmasında etkili olduğunu düşünüyor, bunun da yukarıda andığımız ayetlerde geçen Fiyd’ın bağlamı dahilinde olduğunu belirtmek istiyoruz. Fiyd’ın/kalabalıklar içinde “dalga dalga ilahi rızayı elde etmeye koşma”nın ayetlerdeki bağlamı şöyledir:

“...Arafat’tan kalabalıklar halinde, dalga dalga indiğinizde/Efadtüm, kutsal mahalde Allah’ı anın; ve O’nu yolunuzu gerçekten kaybetmişken size doğru yolu gösteren bir ilah olarak anın; Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklar’la birlikte siz de ilerleyin ve Allah’tan günahlarınıza mağfiret dileyin. Doğrusu Allah çok affedicidir; rahmet kaynağıdır.” (Bakara,2/198-199.)

Peki kim hangi hakla peygamberimizin Mütevatir Sünneti ile belirlenmiş, ilahi hiçbir inzar/uyarı da almamış olan Zilhicce’nin Dokuzu’nu, On’unu değiştirecek? Kim nasıl takdir edecek bunların yerine geçirilecek günleri, hangi ölçüye göre? Din’i vicdanlara ve mabede hapsetmeye kalkışan hangi seküler kurum? Bu soruların cevaplarını, Sünnet’i ayak bağı olarak gören bir anlayış, sadece Heva’sına göre verebilecektir.

Bu ulusal proje’nin amacı özetle şudur: Her ülke halkına bir gün ayıralım, o günde hacc yapsın, böylece ulusal gururumuz ve onurumuz hiçbir şekilde incinmemiş olsun! Yoksa hiçbir zaman bu “ümmetçilik müptelası”ndan, Din’i Araplar’ın tekelinden kurtaramayacağız!



Ficar savaşları ve nesî bid’ati

Öztürk’ün Hacc günlerini değiştirme telaşı, bize peygamberimizden önce yapılan ficar savaşlarını hatırlatmaktadır. Bu savaşlar haram aylar içinde yapılan savaşlardır. Güçlü kabileler içinde savaşılmaması gereken bu ayların yerlerini değiştirmek suretiyle amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlardı. İlkeye uymak yerine, ilkeyi kendilerine uyduruyorlar; Kitab’a uymak yerine kitab’ı kendilerine uyduruyorlardı. Yaşar Nuri de “Büyük Hacc Günü” nü değiştirmeye çalışarak, o çapulcu dediği cahiliyye Arapalar’ının durumuna düşmüş olmaktadır.

Cahiliye Arapları arasında yaygın olan Nesi/Haram ayları erteleme bidati Kur’an ile Rabbimiz tarafından kaldırılmıştır. Haram aylarda savaş çıkarmak isteyen kabile, haram aylardan olduğu halde örneğin zilhicce’yi haram ay kabul etmez, safer, şevval gibi haram olmayan ayları haram ay statüsüne çıkarırdı. Tevbe Sûresi, 37.ayet bu Nesî Bid’ati’ni “küfürde artış” olarak nitelendirmiştir:

“Nesî/ayları ertelemek ancak küfürde bir yarıştır. Kafirler onunla (insanları) saptırırlar. Bunu ayların sayısını Allah’ın yasak kıldığı takvime uyarlamak amacıyla, bir yıl olumlayıp bir yıl yasak sayıyor, ve böylece Allah’ın yasak kıldığı şeyi kendilerince meşrulaştırmaya kalkışıyorlar. Kendi yaptıkları kötülük güzel görünüyor onlara. Zaten Allah, hakkı tanımaktan kaçınan insanları doğru yola yöneltmez.”

Yukarıdaki izahlarımızda da görüldüğü gibi evrenselci okuma şekli, aslında evrenselci değil, ulusalcıdır. Çünkü bu akımın simge ismi, Kur’an Merkezli İslam Projesi’ni (!) unutarak, Türkçe ibadet tartışmalarında, daha çok fıkıh kaynaklarına vurgu yapmakta, Kur’an’a ve onun Arapça olarak indirildiğini beyan eden ilahi kelama, çoğu zaman gösterdiği itibarı esirgemektedir.

Oysa Kur’an Merkezli İslam iddiasındaki birinin, “Nüzul Lisanı Egemenliğinde ortak tanımayan Allah tarafından Arapça olarak seçilen bir kitap”la karşı karşıya olunduğunu unutmaması gerekirdi.

Fakat onun için Kur’an’ın değeri önyargılarını pekiştirdiği oranda bir anlam ifade etmektedir. Tezlerini desteklemesi şartı ile keşf ve işrak yolundan -senetsiz olarak- direk tanrıdan, elçisinden alınan hadisler de, Hallac-ı Mansur da, İbni Arabi de projesinde işe yaradıkları oranda yer alma hakkına sahiptirler. Kısaca her şey proje’nin enstrümantalidir. Bu durumda Kur’an vurgusu bizim açımızdan inandırıcılığını tamamen yitirmektedir.

Haccı engelleme ve Mescid-i Haram’a yönelişi soğutma çabalarını Sayın Öztürk her fırsatta sürdürmektedir. Mesela 17 Ağustos 1999 yılında Marmara Bölgesi’nde gerçekleşen depremle ilgili yazdığı kitapta, “borçlu olan kimselere Hacc’ın farz olmayacağı” öncülünden hareketle, İstitaat şartı”nı Misak-ı Milli sınırlarına –kamusal alan diyerek- kadar genişletmektedir.

Depremden dolayı –ki bu iddia kuşku götürür, devletin depremi nasıl da ranta dönüştürdüğü herkes tarafından bilinmektedir- devletin ağır borç yükü altına girmiş olmasını bahane ederek, Haccı engllemeye çalışan siyasi iradeye “fetva desteği” vermektedir:

“Kur’an, bireyin duygu ve çıkarlarını değil, kamunun bütün çıkarlarını ve genel ahengi esas alır. O halde istitaat kavramı, bireyin yeterliliği ile sınırlanamaz, toplumun gücü ve imkanları bir bütün olarak değerlendirilmelidir.

“Bu Kur’ansal espiriyi unutmadan baktığımızda istitaat’ın azık ve yol için gerekli kıldığı kudretin birey için aranan bir “kifayet”(yeterlilik) olarak değil, toplum için bir güç ve imkan şartı olarak değerlendirilmesi gerekir” dedikten sonra Öztürk, bu günkü Türkiye’de istitaat şartının gerçekleşmediğini -Kur’an’a takdir ettiği mananın tesiri ve icabat-ı vakti hale /dönemsel şartların gerektirdiği şekilde bir te’vil yaparak- ilahi vahyin yorumunu uygun adım vaziyeti’ne getirmektedir(!) :

“Bütüncül düşünmek zorundayız. Böyle düşündüğümüzde, gırtlağına kadar dış borca batmış bir ülkenin, hacca gidecek yurttaşlarının borçsuz olması istitaat şartı’nın varlığı için yeterli olamaz. Böyle bir kabul bencilliktir ve Kur’an’ın ibadet anlayışına taban tabana zıttır...Kısacası, bu gün Türkiye’de haccın farziyeti askıdadır. Çünkü haccın edasının şartları doğmamaktadır. Durum düzelince askı elbette sona erecektir.

Bu gün için, Allah’ın istediği ve Kur’an’ın gösterdiği ruh ve iman içinde “hacı” olmak isteyenler, hacc için ayırdıkları parayı, deprem felaketinde evsiz-işsiz-aşsız kalanlara vermek durumundadırlar...”

Kendi görüşlerini bir ayette (Ali imran,3/97.) geçen istitaat kavramını yorumlayarak “Allah’ın istediği ve Kur’an’ın gösterdiği ruh ve iman” olarak sunan Öztürk, bu konuda aynı hassasiyeti göstermeyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da göreve çağırmakta, siyasal iktidarın gönlünden geçtiği şekilde konuşmayı “Kur’an’ın verdiği ruh ve şuurla konuşmak” şeklinde kutsamaktadır:

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın depremin ilk günlerinde ‘hacca gidebilirsiniz, ama bu deprem felaketinden sonra umreye gitmeyin, umre paralarını felaket zedelere yardım için harcayın’ yolunda yaptığı açıklama yetersizdir. Hakkaniyete tam uygun konuşursak, Kur’an dışıdır, konuyu ciddiye almamaktır... Kur’an’ın verdiği ruh ve şuurla konuşmamaktır.”[xiii][27]

Bir kişinin içinde yaşadığı devletin borçlu olması durumunda, Hacc görevinin kendisinden düşeceği iddiasını delillendirmek için Kur’an Merkezli İslam’a başvurulmaması doğrusu bizi şaşırtmadı. Çünkü Kur’an önceden belirlenmiş amaçları gerçekleştirmede veri sağladığı oranda değerlidir. Değilse bir onsuz olmaz nitelikte bir kaynak muamelesi görememektedir.





Çağdaş batıniliğin tefsir usûlü ile Başörtüsü konusu

İnsanlığın düşmanı olan İblis, çıplaklığı teşvik ederek bizi cenneten çıkarmak ister. Bu yüzden Tesettür ilk insan toplumundan bu yana ilahi bir hüküm olarak kendilerini Allah’a adayan müminlerin –erkek, kadın- riayet ettikleri bir Tevhid eylemidir. Şeytanın sapkınlığı körükleme konularından birinin de “insanı örtüsünden soymak” olduğunu ilahi vahyin beyanlarından öğreniyoruz:

“Ey Ademoğulları! Tıpkı atalarınızın cennetten çıkarılmalarına yol açtığı gibi, Şeytan’ın sizi de ayartmasına izin vermeyin. Çıplaklıklarının farkına varsınlar diye onları örtülerinden yoksun bırakmıştı o. Muhakkak ki, o ve avânesi, onları hiç fark edemeyeceği yerde ve biçimde sizi (de) pusuda bekliyor...” (Araf,7/27.)[xiv] [28]

Başörtüsü’nü tesettürün bütünlüğünden koparma çabası: Şeytan’ın insanı hakikatten soyma idealine hizmet edeceğini düşündüğümüz bu modern tefsir, Kur’an’da başörtüsünün, saçları kapatmayı gerektiren bir farz olmadığını iddia etmektir.

“Kur’an’daki islam” kitabında Öztürk, bu konuda şöyle demektedir: “Hiçbir tartışmaya imkan bırakmayan nokta, göğsün tamamen kapatılmasıdır. Saçların bütünüyle görünmeyecek şekilde, kapatılmasını emreden bir ifade yoktur. Cenabı Hak bunu kulunun tercihine bırakmıştır. Her Müslüman bunu, yaşadığı iklim şartlarına ve toplum örfüne göre kendisi belirler. Ve başörtüsünü ona göre seçer” [xv][29]

Bu iddiaya göre Başörtüsü ile “saçların kapatılması” farz değilmiş. Bu Evrenselci yönteme göre Kur’an’ı anlama çabası içinde olanlar, Nur Suresi 31.ayette “saç” kelimesi geçmemesinden cesaret alarak, Humr/başörtüsü kelimesini modern bir aksesuar olan fular’a indirgemeye çalışmaktadırlar.

Tarihselcilik yönteminin “evrimci/ilerlemeci tarih anlayışı”nı kendine mezhep edinenler de, “Modern paradigma” ile zıt düşen başka ayetler için benzer nesh etme çabası içinde olabilmektedirler. Öyleyse iki usulün de –Tarihselciliğin de S.Evrenselciliğin de- aynı kapıya çıktığını, birbirlerini tersten düzden okuduklarını söyleyebiliriz.

Kur’an’ın ilk muhataplarını ve peygamberimizin şahitliğini önemsemeyen, Kur’an’ı tağutların hatırı, memnuniyeti ve hoşnutluğu için kendi uydurduğu yalanlara, bir süre sonra kendisi de inanarak, bu güne kadar insan ve cin şeytanları tarafından tahrif edilemeyen kitabımızın muhkem ve mubîn ilkelerini bozmaya kalkışan “Evrensel Ulusçular!” a karşı uyanık olmak zorundayız.

Tarih üstücü bakış açısı, Nur Suresi(24), 31. ayet bağlamında konuşacak olursak, ayetin ilk muhataplarının “Medine’li Müslüman” hanımlar değil de, çağdaş şehirlerde artık üzerlerinde çıkaracak hiçbir kıyafeti kalmamış kadınlar olduğunu iddia etmektedir. Oysa bu ayetin tarihsel muhatapları, Kapitalizm’in bir Pazar metası haline dönüştürdüğü metropollerin kadınları değildir. Onlar saçlarını örtmekte olan, başlarında bir örtü bulunan, fakat bu konuda muhkem bir ilahi hüküm olmadığı için tesettürün ölçülerini henüz tam olarak kavrayamamış olan iffetli kadınlardır.

Söz konusu olan ayet, tamamen yepyeni türedi bir hüküm değil, Tevhid Din’i islam’ın evvelki müntesipleri olan Hanifler, Yahudiler, Hristiyanlar’ca zaten uygulanmakta olan tesettür hükmüne, çerçeve getirmektedir; boyutlarını tahkim etmiştir. Kur’an ile varolan örf teşmil edilmiş, baştaki örtü süs yerlerini, sîneyi-bağırı da kapsayacak şekilde ilahi kelam tarafından pekiştirilmiştir.

Malumu i’lam etmeye -bilineni yeniden bıktırırcasına tekrar etmeye- gerek yoktur. Başörtüsü ayetinin ilk muhatabı olan kadınlarda zaten bir örtü vardır, ancak gerdanlarda ve göğüslerde, boyun altında, kulakların kapatılması konusunda ciddi bir sorumluluk bilinci oluşmuş bulunmamaktadır. İşte ayetin üzerinde durduğu “Yakalarınızın üzerine vurun/salın!” vurgusu, bu uygulamadaki aksaklıkları gidermeyi, hükmü kıyamete kadar sürecek bir yenilemeye tabi tutmayı gaye edinmektedir. Diğer yandan tesettürün ana ilkeleri olan “humr, cilbab ve süslerin gösterilmemesi” hükmü, “takva elbisesini kuşanmanın önceliği” ne ilişkin hükümle de, Rabbimiz tarafından ahlâkî temellerine kavuşturulmuştur.

Bu durumda Evrenselci bakış açısının sahipleri, başörtüsü ayetinin tek tek tesettür kapsamına girecek uzuvları –saç v.b.- sayıp dökmesini beklemektedir. Haksızlık etmeyelim zaman zaman Öztürk’ün mütevatir sünneti önemsediğine dair ifadelere de eserlerinde rastlamaktayız. Hoş rüzgarın estiği yöne doğru hareket eden yazar, eğer yeni baskılarında görüşlerini değiştirmezse, Nur Suresi,31. ayetin içinde geçen Hımar’ın, Mütevatir Sünnet’in verilerine göre Peygamberimiz tarafından “başörtüsü” olarak anlaşıldığını belirtmektedir ve şöyle demektedir: “Nur suresindeki emir ise başörtüsünü kapsamına alır” [xvi][30]

Saçların örtülmesini Din’in değil, örfün kabulu olarak niteleyen Y.N. Öztürk, -yıllardır başörtüsünü bahane ederek zulüm uygulayan tarafa değil, kinini mağdur olanlara yönelterek- bu durumun tesettürü fesat üniforması’na dönüştürdüğünü iddia etmektedir:

“Örtme-açılma çekişmelerinde olay böyle başlayıp ve sergilenen haksızlıklar ifrat noktaya vardığı için bir kanat, kamu alanına girerek karşı bir haksızlığın doğmasına zemin oluşturulmuştur. Bu karşı haksızlığın doğmasına zemin oluştutulmuştur. Bu karşı haksızlığın en kötü yanı, “tesettür” adı altında, Arap örf ve zevklerini İslamileştirmesi ve din içinde bir kargaşa yaratması olmuştur. Din’in emri ile, örfün emri ile örfün kabulleri içiçe girmiştir. Ve “tesettür” adı altında bir tür “fesat üniforması” yaratılmıştır.” [xvii][31]

Bir çok yerde Araplar’ı aşağılamayı marifet sayan Öztürk başörtüsü konsusunda Libya’nın diktatör lideri Albay Muammer Kaddafi’ye “Kadınların başörtmeleri Kur’an’ın tüm zamanlar için geçerli kıldığı bir emir değildir” dediği için methiyeler dizmektedir.[xviii][32] Burada belirmekte fayda vardır; aslında Kaddafi’nin ifadeleri Tarihselciler’i doğrular niteliktedir. Oysa Kur’an’ı şu an nâzil olan bir kitap gibi tahayyül eden Öztürk’ün bu argümanı kullanması, bir pragmatizm örneği olmasının yanında, onun Evrenselcilik iddiasının da havada kalan bir iddia olduğunu açıkça göstermektedir.

Bağcıyı nasıl döveceğini düşünmekten gözleri kararmış olan başörtüsü düşmanları için hidayet talep etmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktur. Fakat onların uzmanlığına(!) güvenerek, günah bataklığına sürüklenebilecekler için birkaç söz daha söylemekte yarar görüyoruz.

Ayette saç anlamına gelebilecek her hangi bir kelime bulunmamaktadır. Doğrudur; fakat “yakalarınızın üzerine vurun!” emrinin insan vücudundaki yerinin de, boyna takılacak bir fular’ın, bele bağlanacak bir kuşağın asla gerçekleştiremeyeceği bir muhkemliği vardır.

Aslında bu muhkem ayet tarih boyunca bu derece fitne konusu olmamıştır. Çünkü muhkemdir. Şeytanların ayartılarına müsait olan, konusu aşkın ve deruni bir dünya olan, gayb ile ilgili yüksek teşbihler içeren müteşabih ayetler fitne konusu yapılabilmektedir.

Fakat Ali imran suresi(3), 7. ayette kendilerine karşı uyarıldığımız “fitne çıkarma gayesindeki yarım gönüllü, kötü niyetli kimseler”in çağdaş versiyonları muhkem bir ayeti önce müteşabih gibi idraklere sunmakta, sonra da fitne konusu haline getirmektedirler.

Tarihte başörtüsünü sorun haline getiren ilk evvela, Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları’dır. Onlar çıkardıkları fitnenin bedelini, yerlerinden yurtlarından olarak ödemişlerdir. “Genç bir müslüman kadın bazı alımlarda bulunmak üzere Benû kaynuka çarşısındaki bir kuyumcu dükkanına girmişti. Buradaki yahudi delikanlılar ona laf atıp, örtüsünü açmasını alaylı bir biçimde söylediler. Pek tabii ki bu müslüman sahabi hanım bunu reddetmiştir. Ancak kuyumcu o devirde pek yaygın bir eşek şakası yaptı” [xix][33]

Çarşının yanında geçmekte olan erkek bir müslüman hanımın kaldığı duruma sebep olan kuyumcunun kafasını uçurmuştur. Bunun üzerine diğer yahudiler de o sahabiyi şehit etmişlerdir. Bu olay gerçekleşene kadar müslümanlarla barış içerisinde Yahudiler artık Medine’de bir daha rahat yüzü görememişlerdir.

Tarihte başörtüsüne uzanan ilk kirli elin sahibi olan Kaynukaoğlulları, bu nedenle peygamberimiz tarafından -hicretten sonra yaptıkları vatandaşlık anlaşması’nın ilgili maddesine dayanarak- sürgün edildiler. Taberi, ibn-i sa’d ve İbn-i Hişam’da geçtiğinie göre, bu yahudi kabilesinin “silahları toplandıktan sonra Medine’den çıkmalarına izin verildi; Filistin’deki Ezriat şehrine kadar gidip yerleştiler.” [xx][34]

Bu gün onların çizgisini sürdürenler ise, kadını soyarak pazarın sıradan bir meta’ı haline getirmeye çalışan Kapitalistler ve onların fetvacısı Din Bilgiçleri(!)’dir. Kapitalizm, başörtüsünü açgözlü, istifçi, sınırsız büyümeci, kanaatsiz gelişiminin önünde bir engel olarak görmektedir. İnkar edecek değiliz, evet Başörtüsü ilerleme”ye karşı bir simgesel bir direniştir; kapitalist büyüme modelinin önünde bir engeldir.

Başında ve kalbinde örtü taşıyanlarda istenen düzeyde hiçbir zaman gerçekleşemeyecek idealler dikte eden, Şükür nedir bilmeyen kapitalist büyüme modeli kafirdir/nankördür. Hiç doymaz, fare gibi istifledikçe istifler, hiç doymaz, hep daha fazlasına gözünü diker. Bu sonsuz büyüme ve gelişme arzusunun önünde barikat olarak gördüğü başörtüsü taşıyanlar, onun sınırsız reklam ve pazarlama sektörü için uygun elemanlar değildir.

Hristiyan kadınlar yüzyılın başında örtülerinden soyutlanmışlardır.[xxi][35] Egemenlerin örtüyü sadece kiliselere özgü hale getirme siyaseti, bu sebeple/makine devrimi ile başlayıp çılgınca bir üretimin pazarda yeterince müşteri bulma kaygısı nedeni iledir ve de tesadüfi değildir. Biz bu oyuna gelmemeliyiz. Çünkü hiçbir insan ve cin şeytanının tahrifine güç yetiremeyeceği muhkem bir kitap olan Kur’an’ın Rabbimiz tarafından tahkim edilmiş değerleri vardır, elimizde.

Başörtüsü konusu Kapitalizm’in Pazar arayışlarına ket vurmak ve tüketim kültürünün ahlaki değerlerine aykırı bir duruşu bulunmak bakımından ilginç bir konudur. Dünya üzerinde insanlığın yönetilmesinde hakim paradigma durumunda olan laik tasavvurlar ve seküler telakkiler başörtüsü’ne mesafeli durmak konusunda yerlisiyle yabancısıyla, ulusçusuyla, globali-enternasyonali ile hem fikirdirler. Bu nedenle bu konu belki de Salih a’ın devesine karşı takınılacak tutumla benzerlikler göstermektedir. Yani kurtulmayı ve helak ile cezalandırılmayı doğurabilecek bir tutum ve tavır.

İşte bu arka plandan dolayı günümüzde başörtüsü konusu Kur’an’a yaklaşımda, onu okuma ve yorumlamada turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Tarihselcileri ve tarih üstücülerin konuya yaklaşımlarına baktığımızda bir ortaklıklarının bulunduğunu görmekteyiz. Farklı noktalardan hareket eden bu yorumlama yöntemlerinin verilerine baktığımızda, başörtüsü’nün bu gün hâlen tıpkı namaz gibi bir ibadet ve inanç olduğuna ilişkin hiçbir sarih açıklamaya rastlayamadık. Tam tersine kuşku uyandırıcı, lafı eveleyip geveleyici, sözü döndürüp dolaştırıcı, kelimeleri yerlerinden kaydırmakla sonuçlanabilecek ifadelerle bol bol karşılaştık. [xxii][36]

Sözde Evrenselciler sözün tabii bağlamını hesaba katamadan Kur’an’ın ilke ve davranış modellerini anlamaya kalktıklarında, onu hem gereksiz olarak genişleyen, hem de bazen keyfi olarak nesh edilen bir kitap haline getirmektedirler. Mesela, tesettürün ana unsurlarından biri olan başörtüsünü, kullandıkları bu yöntem nedeniyle Kur’ani bir hakikat olmaktan çıkarmaya gayret etmektedirler.

Oysa sahabenin ve ondan sonraki tüm müslüman kuşakların aklına gelmeyen yeni bir yorum, ilahi mesajın içine sokuşturulmaya çalışılmaktadır.Yaşar Nuri Öztürk bu konuda yalnız değildir. Mesela cehennemin ateşini bile sembolik olarak yorumlayan, orayı zalimlerin cezalarını çekecekleri bir yer değil de, tedavi gördükten sonra çıkacakları bir rehabilitasyon merkezi olarak niteleyen Hüseyin Hatemi başörtüsüne de aynı muameleyi yapmaya kalkmıştır. O ve onun gibi diğer tarih üstücüler Kur’an’ın mahfûz lafzı’na modern yorumlar takdir etme cesaretini kendilerinde bulmalarına sebep olmaktadır. Hâtemî’nin bu bâtınîlik yöntemi ile modern bir sapmanın tipik örneğini Nur suresi 31. ayet üzerinde denemiştir. O, ayette “baş açma yasağının açıkça belirtilmediğini, başörtüsü ile ilgili bir serâhatin Kur’an’da bulunmadığını”[xxiii][37] söyleyebilme cesaretini bize göre, söz konusu yöntemin verdiği rahatlıktan almaktadır.

Metne çağrışımlarla ve ön yargılarla yepyeni anlamlar giydirme çabası içinde olan geçmiş yüzyıllarda İslam Dünyası’nda yaşamış Batınîler gibi sözde evrenselciler de Kur’an karşısındaki kendi indî konumlarını fazlası ile önemsemişlerdir. Oysa Kur’an metninin tek bir doğru anlamı olabilir; onun grameri ve fiili uygulaması olan Rasulullah’ın sünneti anlamı belirleyen, kısıtlayan, sınırlayan, tahkim eden bir işleve sahipken bu şekilde hareket etmek kabul edilecek bir tutum değildir.

Yorumun sınırlarını, gramerden de önce belirleyecek olan, Kur’an ahlakıdır. Bu ahlakın temel ilkelerine riayet etmeden yapılan tefsir çabaları, son tahlilde yanlışlarla dolu olacaktır. Çünkü, Tağut’un adı ile yapılan her anlama ve gündeme getirme gayreti, “Allah’ın adı ile” başlanmayan her iş gibi, Kur’an’ın amacına değil, münafıkların fitne çıkarma sevdasına hizmet edecektir.









[i] Öztürk Yaşar Nuri, Çıplak Uyarı, İstanbul, 1993, s.199.