 | Bir fikir mektebi... |  |
12.03.2007, 15:16
|
#1 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | Bir fikir mektebi... BİR FİKİR “EKOLÜ-MEKTEBİ” OLARAK İBDA (Konferans-Tam Metin) Said Aykut TAKDİM Akademya Dergisi tarafından 30 Nisan 1998 Perşembe günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde (Tünel-Beyoğlu) düzenlenen konferansın konusu "Bir Fikir Ekolü Olarak İbda"başlığını taşıyordu ve Akademya Dergisi kadrosundan araştırmacı-yazar Said Aykut, "İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çeken" bir fikir-sanat ekolü vasfıyla İbda'yı; İbni Arabî'den Hegel'e, Eflatun'dan Marks'a, varlık nazariyesinden sanat telâkkisine, tarih şuurundan içtimaî projesine kadar çok geniş bir nazariyat-içtimaiyat yelpazesinde mütalâa edici bir konuşma yaptı o gün. Said Aykut; edebiyat, felsefe, siyaset, tasavvuf, tarih ve biyografi alanlarında Arabça'dan Türkçe'ye çevirdiği 15'e yakın kitab ve yayınlanmış çok sayıda akademik araştırmasıyla tanınan bir yazarımız. Bir süredir, kültür ve medeniyet mirasımız bakımından çok önemli ve hacimli bir Arab-İslâm klasiğini, yine büyük bir yayınevi adına tercüme ettiği, tüm mesaisini tabiatiyle bu esere yoğunlaştırdığı için, sitemizde yeni çalışmalarını okuma imkânı bulamadınız. Fakat birkaç yıldır hazırlığı ve tercümesi süren bu eser hemen hemen tamamlanmıştır ve değerli yazarımız, önümüzdeki dönemde yeni makaleleriyle yine aramızda olacaktır. Yeşil Cami Kuran Kursu'nda tamamladığı hafızlık ve başladığı İslâmî ilimler tedrisine Mısır El-Ezher Üniversitesi'nde devam etti. Akademik yolculuğunu Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde sürdüren konuşmacı; nazarî tasavvuf ve Ortaçağ Batı felsefesine olan vukûfiyeti yanında, Doğu-Batı siyaset felsefeleri ve Arab dünyasındaki son dönem fikir hareketleri üzerine hayranlık uyandırıcı bir tedkikin de sahibi. Modern Arabça'ya hâkimiyet açısından Türkiye'deki sayılı isimlerden olan Aykut, Latince başta olmak üzere klasik ve modern Batı dillerinde yazılmış eserlere orijinal kaynaklarından başvurabilecek derecede filolojik alt-yapısı olan titiz bir araştırmacı aynı zamanda. İlmî-edebî-felsefî nitelikteki uluslararası konferanslarda uzman simultane tercümanlık da yapan yazar, genç yaşına rağmen taradığı binlerce eser hasebiyle, fikrî-edebî-tarihî şahsiyetlere ilişkin doyurucu malûmat edinilebilecek "referans" mercii addediliyor çevresinde. Kendisine, bir akademisyen olarak niçin böylesi bir mevzuda konferans verme gereği duyduğu sorulan Said Aykut'un cevabı şöyleydi henüz konferansına başlamadan önce: "Üstad Necip Fazıl'dan devraldığı fikir-sanat geleneğini kendine has bir çehreyle yepyeni bir derinlik ve genişliğe taşıyan 41 cildlik İbda fikriyatı, Türkiye'de hakettiği mikyasta tanınmıyor ve çevresinde gelişen birkaç hadiseyle sınırlandırılarak çok sathî algılanıyor. Külliyata bakma gereği duyulmadan, kurucusunun dahli olmaksızın sevenleri tarafından çıkarılmış dergiler ve fiilî inisiyatifler ölçü alınıyor. Oysa bence o, dünya çapında İslâmî bir kültür inkılâbının; Batı'ya meydan okuyacak, Doğu'ya da öncülük edebilecek kapsam ve kuvvette sistemleştirilmiş, kanaatime göre tek nüvesi. Hattâ, az çok Doğuyu-Batıyı tanıyan biri olarak şunu iddia edeceğim: Tamamen Anadolulu olması yönünden gururla anlamaya çalışacağımız yerde, kadrini kıymetini bilmiyoruz ve yabancı entelektüellere ulaştırıldığında müthiş tesir uyandıracak bir fikri takdir için, her zaman yaptığımız gibi fikircisinin ölümünü bekliyoruz. Zaten bunun karşısında, Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerini, bir grup arkadaşla tercüme kurulu oluşturarak muhtelif yabancı dillere tercümeye başladık. Bazılarının Avrupa'dan gelen herşey kalitelidir demesi gibi, özgüvensizliğimizden olsa gerek, bizler de İslâm ülkelerinden gelen her kitab kalitelidir peşin fikrini yaşatıyoruz. Onlar bize bakıyor, bizse onlara! Halbuki size çokça şahid olduğum bir hususu arzedeyim; Arabça'dan dilimize çevrilen eserlerin bir kısmı oradaki cami hocalarına ait ve bizde gördükleri alâkayı kesinlikle yazıldıkları ülkede görmüyorlar. Size inanılmaz gelebilecek bir tesbitimi daha aktarayım: İhtisasım vesilesiyle ulaşabildiğim ve henüz Türkçe'ye çevrilmediğinden, teknik sebeplerle Mirzabeyoğlu'nun şu ân ulaşamayacağını bildiğim, İbni Arabî hazretlerinin kimi eserlerinde geçen derûnî bazı hikmetlerin aynısına İbda külliyatında rastladım; hem de yeni bir sistematik içinde daha farklı yönlerden açımlanmış olarak. İşte tüm bu sebeblerden ötürü; seviyesinden dolayı gereğince anlaşılamayan öz malımız bir fikir geleneğini görmezlikten gelmeyi akademisyen namusuma yakıştıramadığımdan, gördüklerimi, bir çıkış yolu arayan genç fikir-sanat tutkunlarına dilim döndüğünce anlatma mecburiyeti hissettim. Ayrıca; mütefekkir yetiştiren mütefekkir, üstad yetiştiren üstad olarak, vefatının (o gün itibariyle) 15. yıldönümünde Necib Fazıl'ın büyüklüğünü bir de burada görmek gerekmez mi?". Konuşmasında; "şiir idrakı, menkıbe dili, tasavvufî alt-yapısı, hikemî şemsiyesi, felsefî süzgeci, mücerred tefekkürü, rüya dokusu, orijinal uslûbu, aksiyoncu vasfı, samimiyet karakteri, inanılmaz cesareti, mahallî hususiyeti, âlemşümûl derinliği, hayatı kuşatıcılığı, tarih muhasebesi, Ehl-i Sünnet hassasiyeti, müessir sembolizmi, en şaşırtıcı yönü olarak hadiseleri neredeyse kâhinlik derecesinde yıllar öncesinden öngörme gücüyle bir fikir hareketinin serüveni"ni inceleyeceğini ekliyordu Said Aykut. Öyle de yaptı!.. Kendisine en derin şükran hislerimizle, bugüne kadar ancak birkaç bölümü Akademya Dergisi’nde yayınlanmış bu önemli konferansın “TAM METNİ”ni, “İLK KEZ” sitemizde takdim etme gururunu taşıyoruz. AKADEMYA’YA DOĞRU | |
| |  |  | |  |
12.03.2007, 17:41
|
#2 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | Konumuz, "Bir Fikir Ekolü Olarak İbda" Tabiî bunu her yönüyle anlatmak mümkün değil. Ama bazı temel mevzulara işaret etmekle yetineceğim.
Evvela şunu belirtmek gerek; İbda bir yenileniş hareketi olarak Büyük Doğu’nun devamı. Ne bir mezheb, ne bir tarikat. Yine ısrarla belirtmemiz gereken bir husus şu ki; İbda, Türkiye’de kendi yakıtını kendi sağlayan, kendine has diliyle okurlarını, bağlılarını ve sempatizanlarını yeni bir düşünce ve pratik dünyasına bihakkın dahil eden tek ekoldür. Burada şu yanılgıyı ortadan kaldırmak gerek, İbda fikriyatı sadece haberlerde çıkan, birkaç önemli aksiyoner ve teorisyeni tarafından okunmuyor. Türkiye’nin her tarafında, hatta -şimdilerde- dünyanın çeşitli yerlerinde fikrî takibçileri olan etkin ve seçkin bir mekteb bu... İbda’nın Büyük Doğu’nun devamı olduğunu söylemiştik. Büyük Doğu’da nasıl Necib Fazıl merkezde yer alıp fikir ve eylemin motoru olma vasfını deruhte etmişse, İbda’da da merkezdeki ad Salih Mirzabeyoğlu'dur. Bu fikir ve hareket ekolünün sistemleştirici kişisi o.
O halde “İbda Mektebi” derken, Mirzabeyoğlu’nun kurmaya çalıştığı fikir ve hareket âlemiyle, “Bu âlemde ben de olmalıyım” diyebilme cesaret ve liyakatini gösteren yıldız teorisyen ve aksiyonerlerin oluşturduğu kitleyi kastediyoruz demektir. Burada ne “âlem” tabirim ne de “yıldız” tabirim abartı sayılmasın. Bir ortam düşünün ki; fikir, fikre sadakat, fikri sürekli takib ve yenileyiş namına hiçbir ciddi çaba yok. Kendilerini düşünür ve aydın sıfatıyla yaftalayanlar, sistematik düşünceden, hâl ve tarih muhasebesinden, sorumluluk almaktan kaçıyorlar. Kaderin cilvesi “Al da yap ne yapacaksan” misüllü bir fırsatla karşı karşıya kaldıklarında, temel ölçütleri ve esnek ayrıntılarıyla her hâli ve zamanı kavrayıp götürücü bir düşünce ve pratik külliyatından yoksun kaldıkları, bu yoksulluklarının da farkına varamadıkları için keleş sloganlarla durumu idare etmeye çalışıyorlar. Hemen dümen kırıp yıllardan beri güya muhalif oldukları sistem, kişi ve kurumlara: “Biz de aslında sizin gibiyiz. Yoktur sizden farkımız. N’olur kabul edin bizi. Evinize almazsanız kapınızdan kovmayın. Sobanızın kısık ateşinden, çorbanızın ılık lezzetinden mahrum etmeyin.” diye sesleniyorlar. Hiçbir şey öyle ucuz değil. Bir “mütefekkir-düşünür” ki; zihnindeki sistemi kemâle erdirmek için, muhalifinin söylediğini dahi en son noktaya kadar tasavvur etmiyor, ve şakakları zıdları beraber düşünme acısıyla zonklamıyorsa boş yere piyasaya çıkıp oyalamasın insanları. Yazı yazmasın, gazetelerde köşe doldurmasın diyeceğim ama bu da ayrı bir mesele. “Gazetenin ve derginin fonksiyonu ne?” sorusunu gündeme getireceği için böyle temkinli yaklaşıp durdum.
Bugün öyle basit, öyle oyuncakvâri laf ebeliklerine, öyle ucuz aydın edâlarına, İslamcı yaftalı öyle dönek yazar bozuntularına, öyle kalitesiz sanatçı döküntülerine rastlıyoruz ki; İbda Mektebi Mensubları bunu eleştirmesin de ne yapsın? Kalitesizlik her yerde yaygın. Ben İbda sistemini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir fikir işçisiyim. Kuşkusuz bir tasvirci olmak vasfımla bazı noktaların hakikatine tam nüfuz edememe durumum var. Ancak ne Türkiye’de, ne de takib edebildiğim kadarıyla diğer Arab ülkelerinde İbda kadar dinamik, İbda gibi müntesiblerinin ruh dünyalarını her yönden besleyen bir fikir sistemine sahib başka bir hareket yok. Bu bir hakikatin ifadesi! Kuşkusuz bu mektebin dili ağır. Ama onu anlayabilme cehdini gösterebilecek cins kafaların, basit bir dil, mekanik bir üslûb ve derinliksiz kelimelerden haz alacağını mı sanıyorsunuz? Hayatın kendisi sır zaten... Ân gelir bir çırpıda anlayıverirsiniz kendinizi, rolünüzü, hayatınızı. Ân gelir, hiç ama hiç içinden çıkamadığınız mücerred ve müşahhas problemlerle karşılaşırsınız. İşte o zaman öyle sandığınız basitlikte ve düzlükte olmadığını anlarsınız hayatın, düzenin ve kâinatın.
Daha önce bir yazımda belirtmiştim; İbda, insanı etiyle, kemiğiyle, ruhuyla, kalbiyle yakalamak isteyen dölleyici bir fikir. Hayat, ölüm, insan, erkek, kadın, siyaset, ahlâk, ekonomi, ruh ve varlık... Hakikatin teşhisinde nerede perde varsa orada mücerredin mücerredidir İbda. Ve nerede netlik, izah edicilik gerekiyorsa orada nettir, açıktır dili İbda’nın. Eğer kendinize, hayatınıza, kainata bir anlam vermek ve bu anlam doğrultusunda yaşamak ve düşünmek istiyorsanız, siz dünya görüşü peşindesiniz demektir... İslâm bir Kurtuluş Yolu. İbda ise bu dâvânın remzlerinden biri.
İbda dünya görüşü, Allah’ın rızasını kazanma, O’nun rızasına uygun yaşama konusunda Hz. Ömer’in adaletini, basiretini, zekâsını, yeni meselelere çözüm getirişini, söz ve eylem bütünlüğünü ve cesaretini bu çağda, bu çağın hâkimi olarak temsil etme cehdiyle yananların görüşüdür.
Şimdi mevzuumuza girelim ve evvela İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun fikrî kaynaklarına ve üretim kollarına anlayabildiğimiz kadarıyla kısaca değinelim. Burada kısaca diyorum; zira zaman müsaid değil. Anladığımız kadarıyla diyorum; zira bir tasvirci olma vasfımdan ötürü hata yapma ihtimalim vardır, bazı şeyleri zihnen ihâta edememe durumum vardır. Ama zaman zaman anlatıcı ve izah edici olmaklığımı bir kenara bırakıp, doğrudan külliyattan iktibas yapacağım. Kuşkusuz bir fikri özümseyip başka kelimelerle yeniden kurmak ve izah etmek en iyi yol. Ama o fikri kendi gibi anlatacak olan da yine kendisidir. Tabiî burada sirâyetle ilgili nükteyi hatırlamadan edemiyoruz. Her neyse... | |
| |  |  | |  |
13.03.2007, 14:49
|
#3 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | I- "MİRZABEYOĞLUVÂRİ" BAKIŞIN KAYNAKLARI, ALIŞI VE VERİŞİ
Muazzam bir labirentin içinde kaybolmamak için, Mirzabeyoğlu’nun şâhidliğine başvuruyorum. Karşımıza büyük bir pencere olarak Necib Fazıl çıkıyor. Necib Fazıl, Mirzabeyoğlu’nun fikir âleminde, hayata, ruha ve varlığa açılan ana pencere. O pencereden bakıyor evvela. Sonra kendisi yeni bir âlem kuruyor.
Evvelâ Necib Fazıl’ı inceleyelim. Necib Fazıl aslında küllî fikrin kaynağı ile Mirzabeyoğlu arasındaki elektrik akımının taşıyıcısı bir berzah. Buradan, Salihî pencereden bakıldığında ötelerin rengini belirleyen bir perde ve ufuk! Ötelerden bakıldığında ise hafiyedir Salih. Öyle garib bir uzaklık ve beraberlik ki; Necib, kalbi örten göğüs kafesi, Salih ise tendir. Bu anlamda ise biri diğerinden tefrik edilemeyecek bir halet-i ruhiye vardır arada. Genel bir siga kullandım, ne sadece Necib’e, ne Salih’e ne de okuyucuya hasretmedim bu vasfı. Yani üçünden biri ile diğeri arasında da yaşanabilir bu hâl; her üç “fail-süje” arasında da yaşanabilir bu hâl; rüya ile sezgi ile belki... Meselemize dönelim. Salih Mirzabeyoğlu’nun o necib kaynaktan aldığı hususlar, içiçe koca bir yumağı andırmasına rağmen, biz ancak birkaçına değinmekle yetineceğiz...
a- Tarih Şuuru
Necib Fazıl’ın tarihe bakışı, devirleri sıralandırışı söz konusu burada. Mirzabeyoğlu’nun bakışını “İbda Diyalektiği” adlı eserinde buluyoruz. İbda Diyalektiği bu külliyatı anlamak isteyenlerin en çok başvurmaları gereken temel eserlerden birisi. Burada birkaç cümleyle konuyu izah etmek istiyorum:
“NUR ASRI’nın dört büyük halife devresini takip ederek Emeviler ve Abbasiler çığırında fildişi kaldırımlı ve billûr kubbeli medeniyet tablosu pırıldatan İslâm... Eşya ve hâdiseleri tam bir tahakküm kıskacı içinde zapteden, bu arada türlü kuru akıl oyunlarına getirilen ve 73 kola bölünen, fakat aslâ öz cevheriyle parçalanmayan İslâm... Kendi hesabına göre 15. Asırdaki “Rönesans” davranışına gerekli eski Yunan kaynaklarının tercümelerini Batılı “Hümanist”lere bağışlayan İslâm... Peşinden, İlâhî kanun icâbı kemâl çizgisinden zevâle doğru kayarken saf ve hâlis bir milletin eline geçen ve onun elinde üç asra yakın salîbi Viyana kapılarına, dalâleti de Çaldıran Ovası’na ve Nil Deltası’na kadar kovalayıp, nihâyet pörsümeye bırakılmış vecd ve aşkın ağır hesabını vermeye başlayan ve 17, 18, 19, 20. Asırlarda tam bir yıkılış bilançosu hâlinde buruş buruş pörsütülen ve nihâyet (...) parça parça edilip çöp tenekesine atılan İslâm...”
Burada bir tarih muhasebesi görüyoruz. Necib Fazıl’ın bakışı bizim kendimizi anlamamız, kendimizi değerlendirmemiz ve İbda Külliyatı’nın kaynaklarını bilmemiz açısından çok mühim. Demek ki Mirzabeyoğlu’nun tarihe bakışında Necib Fazıl’ın belirleyici rolü burada başlıyor. Demek ki Mirzabeyoğlu'nda da İslam sadece bir kültürel doku değil. Ümmetle, devletle, halkla, etin kemiğe giydirilmesi gibi içiçe olan bir din anlayışı söz konusu burada. İşte bu yönüyle hemen ayrıldı "İslamî" yaftalı pek çok kokmaz bulaşmaz hareketten...
b- Ehl-i Sünnet Faktörü İbda Külliyatı tümüyle tek kitab gibidir aslında. Bazı bölümleri bazı hadiseleri daha geniş, daha ayrıntılı inceler ve müstakil kitab olur. İbda Diyalektiği’nde mezheb, ihtilaf, metodoloji konularına da temas ediliyor. Doğrudan iktibas etme zorunda hissediyorum kendimi, çünkü ifade ediş açısından daha doğru olacağını düşünüyorum:
“Mezhep zan ve tahminden geliyor... Bu kelime, bellibaşlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek. Peygamber, “doğru yol”un doğrudan doğruya açıcısıdır. O’nun zan ve tahmin yâni mezhep kuruculuğu ile alâkası olamaz. Peygamber’de herşey berrak ve mutlak; ne “acaba”sı var ne “belki”si...
İhtilaf... Çok defa aziz ve erdirici, çok defa da sefil ve kaybettirici bu fakültenin, kurtarıcılıktan öldürücülüğe sürüklenmesine mani “ferdî ve içtimaî nizâm” iklimini kurmak... İşte bütün mesele!..
“İhtilaf”ın “ayrılık” ifâdesi, bir yönüyle “halef olma” diğer yönüyle de “aykırı olma” mânâsınadır... Birinci yön aziz ve erdirici, ikinci yön sefil ve kaybettirici... İşin tuhaf tarafı, mezhepleri parçalanma sanan başı bozuk alayı, mânânın ikinci yönünde bulunmakta olduğunu bilmiyor!.. (...)
“Topluluk hakikati”nin dağıldığı ve sapık kolların yelpazevârî açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içinde tepindiği İkinci ve Üçüncü asırlar, “Sünnet ve Cemaat Ehli” caddesinde yolun bütün ölçülerini âbideleştiren iki zafer tâkına şahit oldu. Biri, İslâmî itikat esaslarıyla beraber iş ve amel kanunlarını istikametlendiren “dört geçitli”, diğeri, doğrudan doğruya imân ve itikat yönlerini perçinleyen “iki geçitli”; biri “iş ve amelde”, öbürü “imân ve itikatta” iki tâk...
İş ve amelde: Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri...
İmân ve itikatta: Maturidî ve Eş’arî yolları... (...)
“Metodoloji- usuliyet”, en eskileri ve temel müçtehid İmâm-Azam’dan gelen ve hepsine birden hâkim olan: Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyas... Kitap: Kur’ân... Sünnet: Allah Resulü’nün her sözü, her emri, her hareketi... İcmâ-ı ümmet: Ümmet’in, yâni ÜMMETLİK VASFINA EN LÂYIK VE EN ÜSTÜN DERECEDEKİ SAHABÎLER’in, üzerinde birleştikleri toplu hükümler... Kıyas: Bellibaşlı üstün vasıflardan din âlimlerinin NİSBET YOLU ile buluşları... Dereceler yukarıya doğru birbirinde erir ve nihâyet tek MUTLAK’ta toplanır: Allah’ın Kitabı ve yanıbaşında Peygamber’in Sünneti.”
c- Tasavvuf
İbda Mimarı’nın ana kaynaklarından biri tasavvuf... Tasavvuf İbda Külliyatı’nın ana maddesi. Şu itibarla ki, Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’dan küllî cümleler hâlinde aldığı tasavvufî ifadeleri açıyor, tabiri caizse varlık felsefesinin, yahut onun tabiriyle hikemiyatının temel rüknü haline getiriyor. Muhteşem bir sistem hâlinde sunuyor. Tasavvufun özü olan iç duyuş ve bu duyuşun neticesi harekete geçiş! İşte İbda keyfiyeti burada. İnsan İbda Külliyatı’ndaki varlıkla ilgili bölümleri anlama cehdine girdikten sonra sürekli işleyen bir atom reaktörü haline gelebilir! Bu derin düşüncenin kaynağı olarak tasavvuf, külliyatın her yanında mevcud. Bu yüzden tek tek açıp işaret etmeye girişmiyorum. | |
| |  |  | |  |
14.03.2007, 13:45
|
#4 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | d- Mücerred Fikir
Üstad Necib Fazıl’ın bizzat kendisi Mirzabeyoğlu’ndaki mücerred fikir istidadını görüyor. Üstadın içini yakan dertlerden biri de bu memlekette mücerred fikir adına muhatab alınacak iki kişinin bile bulunmadığı idi. Üstad, ibdaî; yepyeni ve eşsiz düşünce sahibi takibçileri olsun isterdi. Kitablarında hep bunu görüyoruz. Nihayet Mirzabeyoğlu’nda buluyor bu cevheri.
İbda Külliyatı’nın temel eserlerinden olan “Kültür Davamız”ın bir bölümünü okumak istiyorum; şöyle diyor Üstad:
“40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikayet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkit ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkit ediyorum. Bugüne kadar bunu Sezaî dahil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar. Öyle yüksekliklere çıkıyorsun ki, kanatların yanabilir! Sana en büyük methiye de bu, en büyük tenkit de...”
“Bu büyük iltifat ve tenkidin, niçin büyük iltifat ve tenkit olduğu” ayrı bir mesele diyor Mirzabeyoğlu.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta şu: Fikrin devri asla geçmez. Farkında olalım yahut olmayalım, hayatımız belli bir düşünce, nâkıs da olsa bir dünya görüşü tarafından yönetilmektedir. Niçin akşamları vaktimizin büyük bir kısmını televizyon karşısında geçiriyoruz? Niçin bu malı değil de şu malı alıyoruz? Neden sabah kalktıktan sonra gece uyuyana dek kendi benliğimize yabancı işler yapıyor ve doğru dürüst, anlamlı bir rüya görmekten bile mahrum kalıyoruz?
Zira biz pratik hayatımızda kendi dünya görüşümüzü yaşatamadığımız, ruhumuzdaki ateşi de çoktan söndürdüğümüz için hakiki bir “meskh” (çarpılma, bozulma, teşevvuh=yabancılaşma) hâdisesiyle karşı karşıyayız. Kitab-ı Kerîm’imizde bir âyet var: “Şimdi zelil maymunlar olun bakalım!” diye buyuruluyor. İçi kirlenmiş, hedefini kaybetmiş, Allah’ı hesaba katmamış ve belâyı haketmiş bir kavmin muhatab olduğu "kün" emrinin tecellisi de böyle işte!
Artık kendimizin hakikatte ne olduğunu ve ne olması gerektiğini bilmeyen acısız, tasasız -hâ, karın gurultularının farkında olabiliriz belki- maymunlar topluluğu olarak bu akışa kapılmışız. Oysa hakikatte kök, kaynak ve ışık olamayan Batının bile kendine has bir tenkid şuuru, dolayısıyla dünya görüşü var. Orada neyin yamuk gittiğini söyleyen fikir ustaları da var! Siz Batının sadece teknikte mi ilerlediğini sanıyorsunuz? Batı kendine has gelişim safhalarında Sokrat, Eflatun, Aristo, Augustin, St. Toma, Dekart, Bruno, Bacon, Kant, Adam Smith, Hegel, Marks, Prudhon, Bergson, Russell gibi birbirine aykırı yönlerde ama, böylece birbirini tamamlayan ve bir düşünce tarihi kurulmasına yol açan filozoflara zemin hazırlamasa, bu filozofların ve aydınların bir kısmı kendi dönemlerinde ilmin hangi yönde, hangi mantıkla ilerlemesi gerektiğine karar vermese, onların fikirlerini ciddiye alan İngiltere, Fransa ve Almanya’nın rical-i mülkü siyasetlerini bu yönde tanzim etmeseydi bugünkü Batı medeniyetini bulabilir miydik karşımızda? Almanların kendilerine has narsisizmini, mükemmeli yakalama isteğini, kaba romantizmini, eşya üzerinde hakimiyet kurmaya olan hırslarını, “üstün insan” (=Ubermenş) olma istek ve felsefelerini; bu uğurda, -belki de Hegel’i ve Niçe’yi doğru değerlendiremedikleri için- dünyayı ayağa kaldırmalarını neye bağlıyorsunuz? Sadece tekniğe, güce ve zenginlik-sömürüden pay kapma isteğine mi? Hayır, binlerce kez hayır! O gücün, o hakimiyetin altında romantik ilimperestler, filozoflar, filozof ilim adamları, onları takdir eden idareciler ve idarecilerle öyle veya böyle kenetlenen halk vardır. Kaldırın Kant’ı, yolunda gitmeyeni bulma ve tenkidçi yaklaşım gider! Vallahi bu tekniğe de yansır, bakarsınız Mercedesler Koç’un kağnıları gibi kişiliksiz ve kalitesiz çıkar karşınıza! Gerçi duyduğumuza göre o da artık kaliteli araba üretecekmiş, dünya ile aynı ânda. Ama otuz sene kazıktan sonra tabiî! Niçe'yi ve Hegel’i kaldırın, Alman insanının o kendine has gururunu ve üstün olma isteğini yok etmiş olursunuz.
Devlet devlet tüm Batı, kendi düşünüş tarzını ortaya koyan filozoflar, kendi yoğurt yiyiş tarzını gösteren ricâl-i mülk çıkardığı için maddeye hakim olmuştur. Tabiî kemmiyetin öne çıkmasıyla keyfiyet ve maneviyattan uzaklaşıldığı, eşyaya köle olunduğu da doğru. Bu yüzden Batı iflasta. Batının İslâm’dan çok şey aldığı, etkileşime girdiği hatta “onu taklid veya ona mukavemetle” kimlik bulduğu kesin bir gerçek. Batının varoluş diyalektiğinde mevcud unsurdur İslâm. Bunu biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki, aldığı herşeyi kendi yamuk nizamına, kendi bakışına uyarlayan ve yerleştiren de Batı! Ve kişi muhatabındaki bilgiyi alıp kendine has bir hâle getirerek, kendine has ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorsa, muhatabın kalkıp da “sen bunu benden aldın, ben senden bilgiliyim, büyüğüm” demesi pek bir mânâ ifade etmez. Boş bir narsisizm olur.
Bugün bize düşen İbda Külliyatı’nın pek çok yerinde müteaddid defalar vurgulandığı gibi, “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanat açarak” kendi hikemiyatımızı kurmak, kurulmuş “orijinal” bir hikemiyat varsa -ki var, işte elimizde bulunuyor- icmâlen geçilmiş yerleri ibdaî yani orijinal bir tarzda tafsil etmektir.
Konumuzu toparlayalım: Necib Fazıl mücerred düşünceye parmak basıyor. Mirzabeyoğlu da bunu en uç noktasına kadar götürüyor... | |
| |  |  | |  |
15.03.2007, 11:38
|
#5 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | e- Şiir İdrakı
Bu sözden, basmakalıp bir şekilde, “şiirin önemi” , “anlaşılır” oluşu gibi bir mânâ çıkarılmasın. Gerek Büyük Doğu gerekse İbda -ki birinciyi tamamlar, onun has evladı, mükemmeli, orijinal şârihi ve tanzim edicisidir- çerçevesinde şiir, daha önce hiçbir şairin ve şiir üstünde kafa yoranın ulaşamadığı bir mânâya ulaşıyor. Şair; “gaibi kurcalayan çilingir”. Şair, normal insanın ömründe, ancak bir iki kez idrak edebildiği ve “hah!.. işte bunu arıyorum!” diye çığlık attığı derin mânâları polis gibi düzenli takib etmeyip, hırsız gibi arayan ve bulan kişi! Şair ve şiirle alâkalı bazı bölümleri “Şiir ve Sanat Hikemiyâtı”ndan okumak istiyorum size:
“Şair, göğsünü didikleyici Pelikan kuşuvâri, sanat üzerinde düşünen ve her ân ard arda sanatının kanunlarını heceleyen, sanatının zaman ve mekânını birbiriyle kaynaştıran ve takoz takoz iklimini kuran mânâ mimarı...” (...) “«Şair»in, Yunancada «dehâ» ile aynı mânâya gelmesi, «dehâ»nın ise «öz, asıl, kaynak» mânâsına insan ruhunun beşiği [=mehd S.A] karşılığına denk düşmesi, tek vücudu milyonlarca hücre ile ifadelendirmek gibi bir yerde, onun ne kadar çok kişiliğin toplamı olduğunu ve misyonunu gösterir: Üstün mânâsıyla şair, görünmez şeffaf perdelerle birbirinden ayrılıkları içinde insan keyfiyetinin birleştiriciliğinde BİR, bir dünyada ayrı dünyaların hepsini birden kuşatıcı ve dünyaların eğilimlerini keşfeden kumaşın sahibi olarak, bir rüya gören, rüyasını yaşayan, gerçek mânâsıyla rüyayı hakikatin, hakikati ise rüyanın bir şubesi gözüyle yakın temas içinde ve «sır» birliğinde sezen, rüya tabircisidir... Ve, dilin imkânları çerçevesinde yeni bir dil yontucusu; sırrı kendi ve kendindeki bir dil alanının sahibi.” (...)
“Şiir, gaibden kıvılcım kapma işi, Allahı arama sanatı ve iç âlem düzeni peşindeki bir tertip gayesine bağlıdır”. (...)
“Şimdi de, (...) Fuzuli’nin şiir anlayışına bakalım:
«Şiir, kaynağı Allah’ın sanatında bulunan bir marifettir ve şairin İlâhî bir yardıma mazhar olmaksızın şiir söylemeye gücü yetmez. Bununla beraber şiir, Peygamberler için değil, dünya insanlarına mahsus bir sanattır; çünkü, biz gibi eksiklerin süsüdür... Tabiat rüzgârlarının önüne katılarak çocukluk denizinden idrak ve his âlemlerine ulaşan şair, şiir cennetlerine, yaradılışındaki istidattan izin alarak girer ve cennet güzellerini andıran güzeller karşısında önce gönül yakıcı şiirler söyler; hattâ bu söyleyişleriyle şöhret bile kazanır. Fakat bütün bu heves çağlarının şiirini, giderek ilim cevherleriyle süslemek ve bütünlemek lâzımdır; zirâ, ilimsiz şiir, temelsiz duvar gibi olur ve temelsiz duvar da son derece itibarsızdır. Şair, sanatında ilerledikçe, ilimsiz şiirden ruhsuz bir ceset gibi tiksinir... Bu sebeple, şairin gerçek şiirini söyleyecek seviyeye varması için, aklî ve naklî bütün bilgileri öğrenmesi icab eder. Şiiri ilimle birleştirerek ilmin ve sanatın yücelerine ulaşan şair, birde bakar ki, hakiki şiir yine aşk duygularını, fakat bu sefer olgun ve hakîm bir ruhun ürperişleri hâlinde terennüm eden şiirdir.»
“Şiir, kaynağı Allah’ın sanatında bulunan bir marifettir!..”
f- Samimiyet ve Cesaret
Mirzabeyoğlu’nun diğer, güya Büyük Doğucu(!) olanlardan farkı burada da ortaya çıkıyor. Üstad’ın has talebesi olmak vasfıyla onun cesaret ve samimiyeti, ayniyle mevcud Mirzabeyoğlu’nda. Onun hayatı ve pratiği malûm. Ayrıca bu samimiyet, cesaret ve amelden kaçmayış vasıflarını her kitabında da görüyoruz. Başyücelik Devleti baştan sona bu cesaretin müşahhas örneğidir. Kültür Davamız adlı eserin son kısmındaki Tebliğ ve Telkin bâbı çok veciz, ama etkileyici bir bahistir bu konuda.
Kısaca Necib Fazıl’dan nasıl etkilendiğini vurgulamaya çalıştık. Birkaç tanesine değinmekle yetindik.
Burada ise ikinci bir başlık olarak yukarıdaki ana kaynağın etkisiyle çalışmaya başlayan bir atom reaktörünün tamamen orijinal verimlerini ele alacak ve iki hususa dikkat çekeceğiz. | |
| |  |  | |  |
16.03.2007, 12:09
|
#6 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | II- İBDA'DA ORİJİNAL VERİMLERE DAİR İKİ ÖRNEK
Necib Fazıl’ın Batıyı tanımanın gereği ile ilgili sözleri hepimizce malûm. Yine onun İslâm tasavvufuna verdiği önem de herkesin malûmu. İşte bu iki ana vazife doğrultusunda İbda Külliyatı’na baktığımızda dahiyâne bir bakış, sentezleyiş ve ateşleyiş görüyoruz.
İbda'nın yani Mirzabeyoğlu ve öğrencilerinin orijinal yönleri bu iki şeyle sınırlandırılamaz; sadece misal vermek bâbında bunları anlatacağız. Yoksa hareketin seyri, iktisada bakışları, ileriyi öngörme, takibçileri arasında -dışardan birinin tabiriyle- neredeyse telepatik bir anlaşma yolunun îcadı, başlı başına dev bir atılım alanı olan edebiyattaki yöntemleri, sinemaya bakışları vs. tüm bunları ne anlamaya ne de izah etmeye bu fakir tasvircinin gücü yetmez. Öyle kolay değil bu! Bu mektebin geçmişten geleceğe uzanan neredeyse ikiyüz kitablık "öz üretimi" olan bir kütübhanesi var, kendine ait bir "dili" var! Ve üretim devam ediyor. Üstelik harekette müşahhas olma ilkesinin zorunlu kıldığı bir eylem tarihi var! Karşınızda öyle kenar ülkelerden esen yellerle üç beş sene havalanan sonra eriyip giden bir grupçuk yok ki işiniz kolay olsun, bir iki şablonla hallediverin gitsin... Adam çatır çatır sarılmış fikrine, tasavvufuna, tarihine, diline, kendi öz an’anesine ve bir yandan da tabiri caizse sekiz kollu hind tanrıçası gibi üretiyor, diriltiyor, yeniliyor! Neyi nerede kısa tariflerle halledeceksiniz ki bunlar hakkında! Adamın hala anlaşılamayan sır dolu kitabları bir yana; bir öğrencisi Dante'den giriyor, Şekspir’den çıkıyor; öbür öğrencisi ikiyüzü aşkın kaynaktan faydalanmakla beraber kendi sistemi doğrultusunda bir "teknolojiye bakış" yakalamak istiyor, bir diğeri iktisada el atmış, İslam fıkhında ve Batı iktisad tarihinde dokunmadığı kaynak eser yok! Dipnota ve kaynağa tapar resmî akademisyenlerin gözlerini yuvalarından fırlatacak bol kaynaklı ama savunduğu temel sisteme uygun incelemeler yayınlıyor! Öbürü kalkmış hukuk hikemiyâtının temel ilkeleri ne olmalı diye Eşbah ve Nazâir'deki kaidelerden Mecelle'ye, oradan Alman, İngiliz ve Fransız hukuk geleneğine uzanarak ama kökten asla sapmayarak bir kaideler külliyatı ve şerhi yapmak istiyor! Kuşkusuz öğrencilerin "öğreniyor olma" bakımından zaman zaman hataları olabilir ama öyle bir inat ve azim var ki eninde sonunda alanında en güzel "hareketi" yahut araştırmayı sunabilme cehdleri her zaman canlı!..
Bu adamlar, bu çocuklar resmen mecnun! Sistematik düşüncelerinin "Varlığa Bakış" ve "sürekli zuhûrun tecellîgâhı olmak" ilkelerine, bu ilkelerdeki sonsuz dinamizme bir pervâne gibi öyle yakalanmışlar ki; onları ha kütübhanelerin tozlu raflarında, ha sokaklarda, ha kalem başında daimî bir "uçuş" halinde görebilir ama yere bastığında da realitenin sert yüzüne ânında intibak eden ve avını kapıp götüren albatroslara benzetebilirsiniz!
Bunları tümden anlamak için ilmî ve rûhî sezgisi kuvvetli bir sürü sosyal ilim araştırmacısına ihtiyaç var! Bizim ne haddimize bu hareketi tümden anlamak...
Biz fikir-felsefe tarihini inceleyen ve sosyal hareketlerin mukadderatını merak eden bir mütecessis-meraklı adam olmak vasfıyla araştırdık ve olanca empati kabiliyetimizle anlayabildiklerimizden bir kısmını anlatmaya çalıştık burada... Şimdi devam edelim... : | |
| |  |  | |  |
17.03.2007, 12:29
|
#7 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | A- Batıyı Kavrama Cehdi
Bu konuya mücerred fikir bahsinde biraz değinmiştik. Külliyatın her yanında Batının cins kafalarına atıf var. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu: İbda fikir sisteminin genel bakışından ayrılmak ve bu bakışın gerektirdiği tenkid ve tekmil şurundan vazgeçmek yok.
Tenkid derken, ele alınan fikrin eksik yanlarını gösterme ve tutarlı yanlarını kabul edişi kastediyorum. Tekmil derken o eksik fikrin nasıl mükemmelleştirileceğine işaret edişi ve kendi sistemi için malzeme hâline getirişi kastediyorum.
Külliyat içinde Sartre'dan Marks'a, Hegel'den Bergson'a birçok dehanın görüşleri ele alınıyor ve değerlendirme yapılıyor. Burada hepsine tek tek değinmek hayli vaktimizi alacağı için, Hegel'in devletle ilgili görüşlerine ve İbda diyalektiği çerçevesinde bu görüşlerin değerlendirilişine işaret edeceğiz.
Hegel bilindiği gibi devleti ruhun mücessem örneği sayan filozof olma bakımdan önemli bir sima. Kuşkusuz kendisi de bir tür mistisizme varıyor. Ama onun mistisizminin eksik tarafları var, çünkü bu panteist bir mistisizm. Tabiî daha sonra komünistlerin Hegel'i alıp kendilerine malzeme yapmaları daha da enteresan bir durum. Yani Marks'ın ve Engels'in Hegel gibi muhteşem bir dehayı kullanması acaba Hegel'in sistemindeki bazı eksiklerden dolayı mıdır, yoksa öbürlerinin konuya enstrümantalistçe yaklaşmalarından dolayı mıdır? Onu tartışmayacağım. Önce Hegel'in devletle alâkalı görüşünü özetleyen kısma bakacağız, daha sonra bunun değerlendirmesine bakacağız.
Biliyorum, Salih Mirzabeyoğlu’nun dehasını ve sentezleyiş kabiliyetini anlamayanlar onun kullandığı “Geist” kavramına takılacaklar. “Hegel’e ait bir kavramı kullanıyormuş, yeni anladım” diyen bir kıskanca rastladım ben. Oysa Mirzabeyoğlu’nun bu kelimeye yüklediği yeni anlamı görmezden gelmektir bu. Apaçık hasedçinin ithamıdır bu. Zira Mirzabeyoğlu, İbn Arabî’nin “Küllî Malum” "Kader",”ilim”, “sır”, "eser", "müessir" gibi temel mefhumlarından istifâde ederek yeni bir mânâ ve fonksiyon yüklüyor “Geist” mefhumuna. Zaten Mirzabeyoğlu’nun bu yönünü anlamayanlar, kitablarında sürekle yeni libaslara bürünen ve dirilen kelimeler karşısında önce “zihni iltibaslar”a sonra da “kalbî lübs'e” düşmeye mahkum olurlar. Kaldı ki Hegel'in geist mefhumunu doğru anlamak için Schelling'e, Goethe'ye vesaire uzanmak lâzım... Onları ve Alman düşüncesinin mistisizmini ve idealizmini derinden kavramak için nerelerden etkilenildiğine bakmak lâzım; bir yandan İlk Çağ’a uzanırken öbür yandan Rönesans ve Aydınlanma’ya bakmak lazım... O zaman karşınıza çıkanlar arasında Hâfız, Mevlânâ, Attar gibileri de bulunacaktır. Ha, diyeceksiniz ki Geist mefhumunun siyaset ve devletle ilgili anlamında ilham kaynağı ne ki? O zaman karşınıza Roma İmparatorluğu ve Hegel dönemindeki Alman Yurdu ile Osmanlı da gelebilmeli. Tüm bu söylediklerim ne Alman dehasını ve sentezleyiş kabiliyetini küçümsemek için ne de kuru mazi propagandası için... Diyeceğim o ki "malzeme alış" her sistemde her filozofta varolan bir husustur; önemli olan onu nereye yerleştirdiğin, ona hangi rengi verdiğin, neyle sentezlediğindir. Yani onunla ne yaptığındır. Her neyse...
Büyük mütefekkirler ve büyük liderler yeni hareket tarzları ve yeni mefhumlar üretirler, tedavülde olan mefhumların tozlarını siler, anlamını yeniler, içlerini hareket ve “can”la doldururlar. O zaman çağ değişir; zamanın sahibi olarak tasarruf ederler çünkü! İşte piyasada “paradigma”, “bilimsel devrim”, “epistemolojik kopma” gibi kavramların kemâli de bizim anlattığımız şeydir. Yoksa “çağdaşlık”, “zamana ayak uydurma” gibi içi boş kavramları gevelemekle maksud olan anlatımı gerçekleştiremezsiniz. Zira “çağdaşlık” vb ifadeler o dönemin sahibi olan sistemin, kendi mevziini, mevkıfını, statükosunu korumak için takibçilerinin ağızlarına verdiği elma şekerleridir. Olayların künhüne vâkıf ve derin düşünme melekesine sahib olan ferd bilir ki yukardaki mefhumları fazla gevelemek, statükoculuğun, acziyetin, korkunun, endişenin ve alıklığın alâmetidir...
Şimdi Mirzabeyoğlu’nun Hegel’le ilgili değerlendirmesine geçelim, Kültür Davamız adlı eserinden okuyorum:
“Hegel, Devletin kuruluşu ile ilgili olarak ileri sürülen ve kendisi tarafından sürekli bir toplum meydana getirmesi imkânsız sayılan “sosyal sözleşme” görüşüne karşı gelmiş ve bunu “safsata” diye adlandırmıştır.” (...)
“Filozofa göre, varlığını koruyabildiği sürece her toplumun esas amacı ve özelliği, kuvvetin ve haksızlığın hüküm sürmesinden ibaret yaşama tarzından kurtularak bir Devlet hâlini almaktan, kendisini bir Devlet şeklinde organize etmekten ve bir Devlet olarak varlığını devam ettirmekten ibarettir. Filozof, her toplumda bu şuurun bulunduğuna ve bu şuurun gelişmesiyle birlikte toplumların birer millet hâlini aldıklarına ve devlet şeklinde organize edildikleri takdirde kendilerine mahsus bir tarihe sahip olabileceklerine değinmiştir.” (...)
“Kısaca Hegel, ahlâkîliğin ancak toplum içinde gerçekleşebileceğini mümkün görerek mutlak ahlâkîliğin “halk içinde ve halk için yaşama”dan ibaret bulunduğuna değinmiş ve Devletin niteliği ile ilgili olarak onu, “ahlâkîliğin son şekli” diye karşılamıştır. “Objektif-afâkî” düşüncenin en yüksek derecesi, aklın en müsbet tezahürü, en büyük aklîlik...”
Burada şu çok önemli; Hegel objektif idealizmin gereği olarak devlete büyük bir mânâ veriyor. Devlet onun nezdinde “tin”in yani “ruh”un tarihteki mücessem hâli. Bir tür panteizm bu. Ve halk âlemi; bu âlemdeki oluş ve kudret, “Tanrı”nın yani âlemşumul aklın tâ kendisi, yani "zâtı" oluyor Hegel'de.
Oysa Mirzabeyoğlu “Hikemiyat"ta uzun uzadıya anlatıyor, ben özetlemeye çalışacağım; “İslâm hikemiyatında bu âlem Hakkın yani Zât-ı İlâhî’nin tâ kendisi değildir. Tecelliyatıdır. Dolayısıyla mümin nezdinde de çok önemli bir yer işgal eden devlet fikrinde esas ölçü Hakka bakıştır."
İşte öyle muhteşem bir cevab ki, inanın bunu şerhetmeye kalksam varlık, tecellî, ruh, büyük âlem, küçük âlem, adalet, siyaset, ebulvakt, ibnülvakt, tedbîrat gibi onlarca anahtar kavramı konuşturacağım beşyüz sayfalık bir eser çıkar ortaya... | |
| |  |  | |  |
19.03.2007, 12:29
|
#8 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | B- Aktif Bir Varlık Hikemiyatı
İbn Arabî Mektebini ihyâ ediş... İbda Külliyatı’nın kalbi varlık meselesidir. Mirzabeyoğlu’nun ve takibçilerinin varlığa bakışı son derece dinamik. Mirzabeyoğlu varlık bahsi çerçevesinde gerek anlayıp iktibas ettiği gerekse orijinal icadı, ibdaı ve terkibi ile, düşünen insanı hayran bırakan dinamik bir varlık anlayışı sunuyor. Onun varlıkla ilgili kelimelerine geçmeden önce bazı hususlara değinmek istiyorum.
GİRİŞ: BAZI AKTÜEL KONULARA TEMASLAR
İbn Arabî, ne zâhiri ihmal eden ne de bâtını yanlış tevil eden biriydi. Onun dilindeki bazı zor mânâlar daha sonraki dönemlerde defalarca şerhedilmiştir. Pek çok tenkidi yapıldı. Savunucuları da kalabalıktır... Suyûtî'den Sübkî'ye zâhir ilimlerde de derinleşen ulemânın en meşhurları, Şâ’râni'den İmam-ı Rabbâni’ye tasavvuf denizinin en yetkin kaptanları onu savunmuş ve gerektiği gibi kritiğini yapmıştır. İmam-ı Rabbâni’de bu kritik zirveye çıkıyor. Konu tam benim konum ama yeri olmadığı için uzatmayacağım. İbn Arabî’nin, inancın ve hukukun temel formlarını korumadaki hassasiyetini merak edenler onun hayatına baksınlar:
“Zulmü önle! Senin devletinde yavaş yavaş söz sahibi olmaya çalışan ve ilerde sesini kısma istidadı gösterecek gayri müslimleri şımartma. Onlar ki Hakkı örttüler. Ona şirk koştular. Mazlumu koru, haklarını gözet!” Bu sözler, onun doğrudan bir siyaset adamına söylediği sözlerdir; dönemin Anadolu Selçuklu Sultanı'na... Dostu düşmanı her tarihçi, onun hiçbir namazını ihmal etmediğini, mütevazi olduğunu, hakkı söylemekten çekinmediğini ve Şeriatı tam mânâsıyla yaşamaya çalıştığını söylüyor. Dolayısıyla konuyu bilmeyen birinin paldır küldür İbn Arabî şöyleydi böyleydi demesi ne kadar yanlışsa, onun zâhiri ihmal ettiğini, zâhirden tamamen kopuk, dolayısiyle de sapık bir bâtınîliği savunduğunu söyleyen de yanlıştadır.
Bu derin mevzû öyle bir mesele ki, insan öz olarak kabul ettiğini çok öne çıkarıyor ve kabuğu korumuyorsa özün yok olması mukadder hale geliyor. Öze önem vermiyor, "ben tamamen zâhiri yapmak istiyorum" diyor ve özle ilgili tefsirleri, yorumları kabul etmekten kaçıyorsa, insanın insan oluşunu inkâr ediyor ve şekle saplanıyor... Oysa İnsan günlük dille asla tarif edilemeyecek yanları da bulunan, temelde ruh yönü kuvvetli varlık! Tarif adına “dir”li “tır”lı ortaya koyduğunuz her kayıd onun sonsuzla, zabtedilemezle bağlantılı yönünü incitiyor...
Bir insanın Allah’a inanış tarzını, o insanın içindeki yüksek hisleri tamamen aklî melekelerle, Aristo mantığıyla, birkaç tane kaideyle ortaya koyup, sen bunu yapacaksın, bunun dışına çıkamazsın demek ne mümkün?..
Bugün İslâm dünyasında pek çok tecdid hareketi var. İçlerinde zeki adamlar var bunların. Ama özellikle Mağrib düşüncesini temsil eden bazılarında şunu görüyoruz: İslâmî ilimler de (ki buna beyânî diyor; kısaca Kur’an-ı Kerim’dir, onun tefsiridir, fıkıhdır, kelâmdır) dahil tüm ilimleri doğru anlamak istiyorsak İbn Rüşd’ün kaldığı yerden devam etmeliymişiz. Yani İbn Rüşd’ün bu ilimleri incelerken getirdiği yorum neyse, onun aklı ve Aristo mantığını esas alışı neyse biz de böyle yapmalıydık, onun kaldığı yerden devam etmeliydik (diyor). Vardığı son nokta ise azgın bir “tarihselcilik”... Bir yandan laikliğin âlâsı anlamına gelen bir rasyonalizmi savunuyor, öbür yandan -kimbilir asıl niyeti halk nezdinde anlaşılmasın- diye laikliğin İslam toplumunda yeri olmayacağını söylüyor...
Kuşkusuz İbn Rüşd Batıya pek çok şey vermiş biri. Bunu reddetmek yok. Ama yazarın ifadesi şu: İslâmî ilimleri anlatırken Peygamber’i, Kur’an-ı Kerim’i, hadisi anlatırken irfanı [=tasavvufu, ilhâmı, kalble ilgili her şeyi] tamamen yok etmeliyiz. Adamın mantığı şu: İrfan kapısını açtın mı araya her şey girer, eski kültürlerin gnostik rengi ve bilgisi içeri sızar... Sanırsın ki adam “selefî”! Ne selefîsi! Bu adam eski marksist koyu bir Arab milliyetçisi, hattâ kendi dostlarının bile tahammül edemediği bir bölgeci Şovenist [=Mağribçi]. Herifin ne sen ben gibi doğrudan İslam kaynaklı bir derdi var, ne de tamamen orijinal bir felsefî tecdid modeli! Ama kafasını güzel çalıştırdığı yerler de yok değil... Onları da menfur emelleri için kullanıyor.
Ona göre her türlü ruhî sezgiyi reddetmeli! Ama bundan tamamen vazgeçmemiş olacak ki “aklî sezgi”den bahsedip duruyor. Adam düşünmüyor ki Ruh kocaman bir bütündür, akıl ise bu büyük bütünün bir fakültesidir ki onunla bazı şeyleri anlarız ama herşeyi onunla halledebileceğimizi savunmak apaçık eblehliktir.
Eğer bu yoldan gidilirse “halk âlemindeki ardarda geliş” vakıasına takılır akıl ve asla ileri gidemez. Dolayısıyla peygamber sadece sebeblerin doğurduğu bir siyasî lider, şeriatın temel ilkeleri bile zaman değiştikçe tadil edilmesi gereken bir “tarihsel olgu” hâline gelir. O halde? Zulmüyle, faiz müessesesiyle ve daha bilmem nesiyle yürüyen dünya sistemine karşı gelmek diye bir fikir kalmayacaktır kişide! Yani yaşanılan dönem normal, tabiî, hattâ “olması gereken” gibi karşılanacaktır. Dolayısıyla sistemin kökten değişmesini isteyen hareketlere irrasyonellik, “sünnetullahı(!) bilmezlik" gibi suçlamalar yöneltilecektir. Zaten "emânet"i yüklenebilme ve hakkını verme doğrultusunda değişimi inatla isteyen tüm hareketler -kabul etsinler yahut etmesinler- bir tür mistisizme inanmamışlar mıdır? Zira henüz olmayan bir şeyi zuhur ettirme sancısı değil midir bu? Ha sosyalist olun ha müslüman; telaffuz etseniz de etmeseniz de bu yakıcı "aşk" olmadan neyi değiştireceksiniz, hangi ateşe elinizi sokacaksınız?
Öyleyse? Öyleyse; mekânda İslâm Dünyası ruhun çağlayan gibi coşmasını sağlayacak tüm sûfî, ruhî akımlara sed çekmeli, kokmaz bulaşmaz bir “kültürel doku olarak tasavvuf” korunmalıdır(!). Ve Peygamberimizin duyuşu, emredişi, vahyi açıklayışı başlı başına “kalbe inen ilâhî bir uyarı, titreyiş ve derin bir hikmet” içermekteyken; kalbi ateşleyen her çağrıya "irrasyonellik, mitolojik geleneksel dincilik" damgasını vuracaktır, o Mağriblinin arkasından giden ahmak reformist! Adama göre Peygamberin çıkışı bile rasyonalist bir devrim ya! Bunları hesaba çekmeye kalktığında hemen üç beş hurafeyi örnek gösterir, onları bahane edip kendi kafalarındaki kokmaz bulaşmaz, zalimlerle iyi geçinen ucûbe bir İslam anlayışını yutturmaya çalışırlar millete!
Bu lafları hariçten gazel okuyan biri gibi ağzıma doladığımı sanmayın! Değil Türkiye'dekileri, Türkiye dışındaki üstadlarını tanırım ben! Fıkıhta azgın reformistlerin -ki orta şeker reformist tayfa bunlardan teberrî eder oldu ya, varacakları nokta onlar gibi olmak ise de- Abdullah Ahmed Naim adlı Afrikalı bir bozguncuya özendiklerini, bu bozguncunun ise Ford Vakfından aldığı destekle ne dolaplar çevirdiğini bilmiyoruz sanmasınlar! Felsefe ve tarihî mirası yorumlama adına Arab dünyasından kimlere özendiklerini ise inanın bizim kadar bilen azdır Türkiye'de! Tâ ne zamandan beri bu yeni yetme komünist, marksist, ırkçı ve güya plüralist Arab tayfasını okuyup ilhâm alan yerli İslamcı(!) şakirdlerin ipliğini pazara çıkarmak istiyorduk da değmez, reklamını etmeyelim diye vazgeçiyorduk... Ama bunların azdığını görürsek meydanın boş olmadığını gösteririz elbet!
Bu ne başıbozukluk bu ne midesizliktir anlamıyorum! Bir yandan yıllarca İranîleri oku, öbür yandan İbn Teymiyye'yi göklere çıkart, sonra "şeriat meriat hepsi hikaye, ânı yaşa, yat kalk zirzopluğa şükret", meâlinde "söylemler" geliştiren yazarların avukatlığını yap! Ne kolay bir ihanet bu! Yılların birikimini ne çabuk satıveriştir bu... Demek ki böyle bir dertleri zaten yokmuş.
Bu kadar kıvırdıktan sonra sana başörtü avukatlığını yapmak bile yakışmaz! Sana demezler mi "Saçmalama! Sen de son eserlerinle bizim yıllardan beri savunduğumuz çizgiye geldin! Otur oturduğun yerde, figüranlığını bil!" | |
| |  |  | |  |
20.03.2007, 13:26
|
#9 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | Konumuza dönelim...
Evet yanlış duymadınız, bizim "İslamcı" yaftalı sefil yazarlarımız kendilerine öylesine güvensizdirler ki tamamen ırkçı bir adamı bile İslamcı deyu pohpohlayarak pazarlarlar! (Gerçi son araştırmalarda "İslamcılığın" bir akım olarak nasıl doğduğu, savunucuları arasında ne enteresan tiplerin bulunduğuna dair epey geniş malûmât var...) Bu Arab yazarlardan az buçuk kafası çalışan ama melaneti hiç de eksik olmayan birini "adam ne diyorsa öyle bilinsin, doğru sözleri dosdoğru, yamuk ifadeleri de olanca hezeyanıyla gün ışığına çıksın" diye çevirdim; yukarda irfan vs. bazı konularla ilgili bakışını eleştirdiğim de odur. Tercümeye ilk başladığm zamanlarda adamın yamuk yanlarını az çok duymak ve bilmekle beraber doğru sözlerinin de epey fazla olacağını düşünüyordum. Tercüme esnasında rastladığım kavmiyetçi ifadeleri, Marksist bir “söylem”in tüm unsurlarını taşıyan cümlelerini olduğu gibi tercüme ettim... Ortaya bizim Niyazi Berkes tipi aydınların hoşlanacağı bir kitab çıktı. Ama inanın çevirdiğim adama öteden beri hayran olanlar gelip itiraz ettiler; "efendim, İslamî kitle bu adamı yanlış anlar, şu Türklere müstebit diyen kısmı çıkarsaydınız, yeni Arabça'da ulus, kavim anlamına gelen ümmet kelimesini yıllardan beri Beyazsaray işi tercüme ekolünde uygulanageldiği üzre İslam Ümmeti diye çevirseydiniz daha iyi olurdu" diye. [Editörün itiraz etmediğini, olduğu gibi basmaya razı hattâ taraftar olduğunu, onun da bazı hususlarda benim kanaatlerimi taşıdığını belirtmeliyim] Burada Arabları kötülemek gibi bir kasdım olmadığını beni tanıyanlar iyi bilir... İçlerinde zekası, bilgisi, ve renkli üslubuyla çevrilmeyi, tanınmayı hakeden onlarca yazar var... Kızgınlığım bizdeki midesizlere! Haydi sosyalistsindir, ne bileyim pozitivistsindir; sistemine uygun olduğu için o adamın reklamını yaparsın; tercümeleri de azıcık uyarlarsın Türkiye ortamına... Adamı tanıyorsundur yani.
Ama İslamcılık adına savunma o adamı; onun sistemi başka, hayat tarzı başka! Onu iyi tanıyorsan olduğu gibi anlat.
Ve gücün yetiyorsa oraya buraya tembel tembel atıflar yapacağına git çilesini çeke çeke kur kendi sistemini, bir yerde arıza çıktı mı düzelt!
Şimdi gelelim dinin özüne saldırarak reform yaptığını sananlara. Behey ahmak! Yoketmeye çalıştığın şeyler neredeyse İslamın, hattâ "Din" denen şeyin özüdür; kendini, öz varlığını bitiriyorsun ona buna yaranma uğrunda! Ve üç gün sonra nereye tevcih edileceğini bilmediğin "konjonktürel şartlar" putuna teslim oluyorsun! Kaldı ki o taptığın şartların tarih boyunca değişmesine vesile olanlar senin gibi kuyrukçular değil, hayr veya şer kutbundaki dîvânelerdir! İnanmıyorsan tarihteki içtimâî ve ilmî depremlere bak!
Ha, burada bazı akl-ı evveller aklı tamamen bir kenara attığımızı sanmamalı! Akıl yerini bilsin, sınırını tanısın! Bir ucuyla sonsuzluğa kanat açan insan benliği, "daima bir kayıtla rahatlayabilen" aklı tek rehber edinirse varacağı nokta tek kelimeyle sapkınlıktır her alanda; zaman zaman anladığını sandığı bazı hadiselerde son noktayı koyacak; kendine ve tabiata zulmedecektir!
Oysa ben kesin olarak inanırım ki aklım bana sadece manevra alanı açar âlet olur; özbenliğimin seyrini, asıl rotasını ise künhüne asla vakıf olamadığım bir kaynak çizer. Benliğimin birbirine zıd binlerce yüzü ve noktası bu kaynakla ne kadar uyuşabiliyorsa o kadar hür ve umman hissederim kendimi! Buradaki hürriyet günlük dilde kullanılandan farklıdır, “esrimek” kelimesi ancak gölgedir kasdettiğim şeye! Aklın rota çizdiğini sananlardan iseniz aldanıyorsunuz! Nice yıllar ben de sâde akılda aradım çareyi; Kâdı Abdülcebbar'ın Muğnî'sini devirdim, İbn Rüşd'ü yuttum, "akıl tek rehber" diyenlerin İranlısından sözde Selefîsine çoğunu okudum; çağdaşından kadîmine Arabçasından okudum, metinler okuttum! Nereye dayandım? Çöküş, teslimiyetçilik, müsteşrıkların sunduğu samanaltından irtidad ve gâvurlaşmanın sınırı! Ama Allah biliyor ya, içimde babamın bir zamanlar sunduğu tasavvuf demeti, hocamın okuttuğu mis gibi Maturidiye akaidi [=Nesefî metni ve Emâlî manzumesi ] ve Fetih Sûresi tefsirinin belli belirsiz bir ışığı parlarmış daim...Ve nihayet ân gelip "Temel Meseleler" yani “Kültür Dâvâmız” adlı eseri okuyuşum! Elektriğe tutulmuşçasına sarsıyor düşünen insanı! Bu kitaba felsefî gözle bakarsanız ancak Hegel ve Bergson gibi sistem kuran bir dahiyle mukayese edebilirsiniz. Tasavvuf penceresinden bakarsanız Gazâlî'nin Munkız'ı, İbn Arabî'nin Fusûs'u ve İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ı mis gibi kokar bu kitabta, yepyeni Sâlihî bir libasla! Ama yüreği yangın yeri olanlar anlar onu! Felsefe "tarihçisi" vasıflı içi göçmüş kuru proflar her zaman nasibsizdir, zaman zaman vicdanları resmî “söylem”lerine muhâlif şiirler döktürse de! Ve kıskançlar da okumaz; okusa da derdiyle yanamaz bu kitabın...
Her neyse biz dönelim tasavvuf, irfan ve kalb meselesine...
Ruhunda, müceddidini ve mehdîsini öldürmüş bir müslüman bu denî medeniyeti ve çağı nasıl değiştirecek ki? Gecenin ayazında kendi ateşini kendi söndüren bir teslimiyetçiden daha ahmak kim olabilir?
Sen tamamen insanın iç duyuşu anlamına gelecek bir irfanı atarsan, din duygusu güme gidecektir! Çünkü din duygusuna getirilen en kaliteli ateistin eleştirisi, insanın iç duyuşuyla Allah’ı asla bilemeyeceği tarzındadır. O ateiste göre Tanrı gibi bir kaynak zaten yok. Sen gidiyorsun İslâm kültüründeki iç duyuşla alâkalı en büyük, en önemli verileri atıyorsun! Amacın şu; “Ben aklın egemen olduğu bir medeniyet kuracağım.” Aklın kendi sınırları içerisinde en güzel verimleri çıkaracağı konusunda hiçbir şübhem yok. Ama onun sınırı var. İnsan savaşa gidişinde, slogan atışında, bir arkadaşını korumak için kendini fedâ edişinde söyler misin aklın payı nedir?.. Yani din duygusunun özü, o büyük aşk, o büyük cesaret!
Eğer biz herşeyin kriterini akıl kabul edersek sonuçta kendimizi fedâ edebileceğimiz, atılım yapabileceğimiz, cesaretle herhangi birşeye karşı koyabileceğimiz, çok büyük bir kalabalık karşısında dahi tek başına ben varım diyebileceğimiz o kendi muazzam kaynağımızı yok etmiş oluruz. Dolayısıyla “irfanî düşüncenin dinî ilimleri anlamada asla kriter olmaması bilakis tamamen yokedilmesi gerektiği” iddiası çok tehlikeli ve çok dikkat edilmesi gereken bir nokta! | |
| |  |  | |  |
21.03.2007, 15:05
|
#10 (permalink)
| | Gesperrt
ekreme isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 28.11.2006 Yaş: 35 Mesajlar: 342 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 2 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 0 | İkinci konu da şu; bu Mağribli diyor ki, irfanî düşünce, yani sezgiler, ilhamlar ve benzeri şeyler insanı “bilimsel” düşünceden uzaklaştırıyor, aklı eziyor, toplumu köleleştiriyor, yok ediyor.
Hayır! Batıyı tek kriter sayanlar gibi düşünüyorsanız Rönesansına bakın, Bruno'ya bakın, Newton'a bakın... Bu insanlar kendi dönemleri için irfan ve simya sayılacak şeylerle meşgul oldular. Bakın Bruno'ya. adam handiyse uçuyor; onun kurduğu “âlemler teorisi” ve bu teori uğrunda canını fedâ edişine bakın. Ve orijinal, müthiş, acayib(!) aklî düşüncelerin dahi yine kendilerine has çok özel bir sezişle meydana geldiğini görün! Mendel’in meşhur element cetvelinin nasıl meydana geldiğini biliyoruz. Yine bizim dünyamızda, Mevlânâ’nın atom ve benzeri konularla ilgili teşbihleri... Adam İbn Sina’nın bakışına bile “irfanî ögeler” ihtihtivâ ettiği için karşı çıkıyor. "İbn Sina, İslâm dünyasında birçok konuda bilimle alakalı verimler sundu ama diğer taraftan irfanî düşünceyi hâkim kılmakla İslâm dünyasının önünü kesti" diyor. Hayır!.. Sen zamanında çalışmamışsın, gerekeni yapmamışsın, ne maddeye ne mânâya hakkını vermemişsin İbn Sina ne yapsın, Gaz | |