İşte tüm bunlar ve daha sayamadığımız onlarca olay ve hadise değil Müslümanların, bilakis tüm insanların bu vahşi kapitalizmin zulmünden nasibini almakta olduğunun çok bariz örneğidir. Öyleyse kurtuluş, kesinlikle ve şüphesiz Raşidi Hilafet’dir. Yani şuan dünyada mevcut olmayan lakin 1400 yıl dünyaya refah ve huzur saçmış olan İslam nizamı ile yönetilen tek çözüm teşkil eden bir devlet modelidir, Raşidi Hilafettir.
Bu 1400 yıllık Hilafet Devletinin tarihini ele aldığımızda, kesinlikle insanların huzur ve adalet içerisinde olduklarını görmekteyiz. Bunu rakamlarla da görmek mümkündür. Örneğin; Medine’de İslam Devleti kurulduktan takriben ilk yüzyıl içerisinde, zekatı verebilecek fakirin bulunamadığı rivayet edilmektedir. Veya Haçlı orduların Şam beldesi üzerinden Kudüs’ü işgal etmeye geldiklerinde karşılarında sadece Müslümanları değil, bilakis orada yüzyıllarca Müslümanlarla huzur içerisinde yaşayan Hıristiyanları da bulmuş olmaları, İslam’ın ne kadar adaletli bir devlet olduğunun emaresi değil mi? Yine insanların karanlık ortaçağın içinde boğulurken Avrupa ve yahudiler tüm dünyada takip edilip öldürülürken, korunmak ve adaleti bulmak için İslam Devletine sığınması acaba neye delalet eder dersiniz?
Ahmed El-Kasas’ın yazdığı Sağlıklı kalkınmanın esasları adlı kitabından şu önemli örnekleri iktibas etmek istiyorum:
Örneğin; sağlık hizmetleri, herkes için karşılıksız bir şekilde sunuluyordu. Dourant diyor ki: “İslâm tümüyle insanlığa ihtiyaçlarını karşılayacak ve donanımlı hastaneler vadetmektedir. Bunun örneği Nurettin’in 1160 yılında Dımeşk’te/Şam’da açtığı ve tam üç asır hastaları bedava tedavi eden ve onların ilaçlarını ücretsiz gideren Baymâristan Hastanesi’ni inşa etmesidir. Tarihçiler bu hastanenin hiç sönmeden tam 267 yıl etrafını aydınlattığını söylüyorlar.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.360)
Kuşkusuz bu adalet; köleyle efendileri ayırmıştır. Peygamber (sav) köleye iyi muamele yapılmasını emretmiştir. Bundan dolayı Dourant’ın da tanıklık ettiği gibi efendi; “Normal olarak köleye öylesine davranıyordu ki onların koşulları 19. yüzyıl Avrupasının fabrikalarında çalışan işçilerin koşullarından kötü değildi. Aksine belki de onun durumu fabrika işçisinin durumundan çok kere daha iyi idi. Çünkü o, işçiden daha çok yaşamını güvence altında hissediyordu.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.112)
İslâm beldeleri, döneminin hiçbir devletinin gerçekleştirmeyi bırakın hayal bile edemeyeceği iktisadi büyümeye/gelişmeye şahit olmuştur. Buna bir örnek olarak Dourant’ın Endülüs ekonomisine ait ortaya koyduklarından bir parça zikretmemiz yeterli olacaktır. “III. Abdurrahman döneminde bütçe gelirleri 12 milyon 45 bin (altın) Dinar’a ulaşmıştı. Bu rakam büyük bir tahminle latin Hıristiyan memleketlerindeki hükümetlerin toplam gelirlerini aşıyordu. Bu da doğru politikaların neticelerinden bir netice olarak ziraata, sanayi ve ticarete olan ilginin gelişmesi ölçüsünde sağlanmıştır. Yoksa söz konusu gelirlerin kaynağı yüksek derecedeki vergiler değildi.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.293)
Dourant’ın sözü açıkça şuna işaret etmektedir: İslâm Devleti kesinlikle sömürgeci bir devlet değildi. Ve İslâm iktisadı da kesinlikle toplumların topraklarının servetlerini ve sahip oldukları zenginlikleri absurme etme ve kanlarını emme üzerine kurulu değildi. Aksine İslâm’ın havzasına giren toplumlar İslâm’ı benimsememiş olsalar da İslâm iktisadının adaletinden faydalanıyordu. Oryantalist Estanle Lin Boul “İspanya’da müslüman Yönetimi” adlı kitabında şöyle söylüyor: “Hiçbir tarihi evresinde Endülüs, Arap (müslüman) fetihlerin günlerinde karşılaştıkları adil ve şefkatli bir yönetimle karşılaşmadı.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.292) Ve Dourant şunu zikrediyor: Endülüs’te Hıristiyanlar müslüman yöneticileri Hıristiyan yöneticilere tercih ediyorlardı. (Uygarlık hikayesi c. 13 s.297) Osmanlı yönetimi altında bulunan Yunan, Bizans, balkan ve hatta Macar iklimleri Süleyman’ın yönetiminde koşul itibarı ile Habsibric Hanedanı günlerinden daha iyi bir duruma kavuşmuştu.(Uygarlık hikayesi c. 13 s.113).
Ama gelişmiş Batı (!) bugün iktisadi anlamdaki gerilemesini ancak dünyayı sömürdükten, dünya halklarının servetlerinin kaynakları ve gelirlerine egemen olduktan ve kanlarını emdikten sonra durdurabilmiştir. Ve halihazırda dünyayı bölüp, parçalamak ve kriz bölgeleri oluşturmak için çabalamaktadır. Böylece dünyanın, yıldızı parlak bölgelerinin jandarmalığına soyunarak, onun zengin kaynaklarını absurme ederek topraklarını işgal ederek, masum bebelerin kanına kıyarak ve tüm bölgelerin ve insanlarının enerjilerini kullanarak global anlamda dünyada oluşturduğu piramide benzer ekonomik hiyerarşinin zenginliğine ve mal varlığına rağmen kapitalist sistem toplumunun bireyleri arasında servetin dağıtımını iyileştirememiştir. Mülkiyet düzleminde hâsılanın sınırlarını zorlayan uçurumların olduğunu görüyoruz. Batılı ülkeleri en zengini olan ABD’de sığınak, bakımevleri, kö
prü altlarında ve geçitlerinde binlerce belki de milyonlarca işsiz insan bulmak mümkün. İşte Amerikan siyasetinin büyük isimlerinden olan eski Amerikan başkanı Jimmy Carter döneminde Milli Güvenlik müsteşarlığı görevinde bulunmuş ve şu anda Washington Ulusal Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığını sürdüren Zbigniew Brezeinski, genel anlamda batı toplumlarını özelde ise ABD’yi kuşatan çeşitli problemlerden bahsederken tehlike çanlarını çalarak şunları söylüyor: “Sosyal ve siyasi sorunlara ilişkin açıklamasını yaparken, sağlık alanında son derece aşırı harcamalar yapılmasına rağmen milyonlarca Amerikan vatandaşı gerekli sağlık hizmetlerden faydalanamamaktadır.” Dünyanın en fakir üçüncü ülkelerinde bulunanlara benzer yardıma muhtaç bölgelerin bulunduğundan ve bunun toplumsal bünyeyi sarstığından yakınıyor.
Kuşkusuz İslâm tarihi bizlere; bilim yeniliklerini, teknolojide iyileşmeyi, tıpta buluşları, sanatsal alanda estetikleri ve doğudan ve batıdan gelen herkes için İslâm memleketlerini göz kamaştırıcı açık bir müzeye dönüştüren medeniyet ve harika yapıtları sunmuştur. Dourant diyor ki: “Buhara ve Semerkant arasında bulunan bölge 12. yüzyılda yeryüzünün dört cennetinden biri sayılıyordu. Diğer üç cennet ise İran ve Irak’ın güneyi ve Şam diyarında Dımeşk’ı (bugünkü Suriye’nin başkenti) çevreleyen bölgedir.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.107) ve devamla; “Araplar el sanatlarında son derece yetenekli idiler. Harun er-Raşid’in Şorlamen’e hediye ettiği işlemeli sarı bakır ve deriden yapılmış olan su saati bunun göstergesidir. Madenden dökülmüş at için her saat başı kapı aralanıp ve rakamlardan istenilen sayı düşerek ardından kapıyı tekrar kapatmaları ile vakit belirleniyordu.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.107)“Avrupa’nın 16. yüzyılda ulaşamadığı sanayi ve ticari alandaki gelişmişliğe Batı Asya ülkeleri Müslümanların yönetimi altında ulaştılar.” (Uygarlık hikayesi c. 13 s.108) diyor. (Sağlıklı Kalkınma-Ahmed El Kasas)
İşte, tüm bu gerçekler bizlerin İslam Şeriatı ile yönetilen Raşidi Hilafet Devletine ne kadar ihtiyaç duyduğumuza ne kadar açık bir karine. Ve yine inşaAllah kurulması an meselesi olan Raşidi Hilafet Devletinin, varlığı şuan dünyada inim inim inleyen insanlığın yegâne kurtuluşu olacak.
Ya Rabbi bizlere basiret ve sabır ihsan eyle, bu hayırlı dava istikametinde ayaklarımızı sabit eyle ve dört gözle beklediğimiz Devletimiz olan Raşidi Hilafeti bizlere tez zamanda kurmayı nasib eyle (Amin).
----------------------
*Aile içi sapık ilişki
Kardeşiniz Mehmet Aydın