Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel

Zurück   Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel > Islamforum Turkish > Genel Islam Konular

Genel Islam Konular İslam Dini İle ilgili Konular, Tartişma Forumu

Banner Degisimi ile Beraberce Daha Fazla Kitlelere Ulasalim

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Allah ın sıfatları Konusunda selefin tutumu
Alt 05-16-2008, 15:48   #1 (permalink)
Guest
Style: 0
 
kemi isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Aug 2007
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 24
Mesajlar: 157
Thanks: 3
Thanked 63 Times in 49 Posts
kemi Tanınma yolunda
Rep Puanı: 0
Referrals: 0
Allah ın sıfatları Konusunda selefin tutumu

Birincisinde -yani sıfatlar konusunda tevhîdde- esas olan:
Gerek nefiy gerekse isbat şeklinde Allah'ın kendisini ve ResûIü'nün O'nu vasıflandırdığı sıfatlarla Allah'ı tavsif etmek (vasıflandırmak), O'nun kendisi hakkında isbat (kabul) ettiği hususları isbat, kendisinden nefyettiği şeyleri de O'ndan nefyetmek / reddedmektir.
Bilinmektedir ki ümmetin selefi ve imamlarının yolu, keyfiyetlendirme (tekyif) benzetme (temsil), değiştirme (tahrif) ve işlevsizleştirme (ta'tîl) olmaksızın Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmek (kendisine isnad ettiği sıfatları O'na isnad etmek) tir.
(Tahrîf:Tahrîf dilde değiştirmek demektir. Terim olarak tahrîf, nassı (ayet veya hadisi) lafız veya anlam olarak değiştirmektir. Lafzı değiştirmeyle beraber anlam ya değişir ya da değişmez.
Tahrîf üç kısımdır:
1 - Anlamı Değişen Lafız (Söz, Kelime) Tahrîfi:
Bazılarının sırf konuşan Mûsâ Peygamber olsun diye:
“Ve Allah Mûsâ ile konuştu” (Nisâ, 64) ayetinde Allah lafz-ı celâlini üstün okumaları gibi.
2 - Anlamı Değişmeyen Lafız (Söz, Kelime) Tahrîfi:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” (Fâtiha, 2) ayetinde dâl harfini üstün okumak gibi.Bu tür hata, genellikle cahilden kaynaklanan hata olup kasıtlı olarak ard niyetle yapılan bir hata değildir.
3 - Anlam Tahrîfi:
Delilsiz olarak bir lafzı (sözü, kelimeyi) açık anlamı dışına çıkarmaktır. Allah’a izâfe (nispet) edilen “iki el” ’in kuvvet, nimet ve benzeri sözlerle anlamını değiştirmek gibi.
Ta’tîl:Dilde ta’tîl, boşaltmak (bir şeyin veya kavramın içini boşaltmak) ve terk etmek demektir. Terim olarak ise, Allah-u Teâlâ için gerekli olan isim ve sıfatların tamamını veya bir kısmını inkar etmektir. Buna göre ta’tîl iki kısımdır:
1 - Tam (Küllî) Ta’tîl: Allah’ın sıfatlarını inkar eden Cehmiyye gibi. Bunların aşırıları, Allah’ın isimlerini de inkar ederler.
2 - Kısmî (Cüzî) Ta’tîl: Allah’ın bazı sıfatlarını kabul edip bazılarını inkar eden Eş’ariyye gibi. Bu ümmet içinde ta’tîl fitnesi ile bilinen ilk kişi el-Ca’d b. Dirhem’ dir.
Tekyîf:Tekyîf, bir sıfatın niteliğini (keyfiyetini) anlatmaktır. Allah’ın elinin ya da dünya göğüne inmesinin niteliği şöyle şöyledir, demek gibi
Temsîl ve Teşbîh:Temsîl, bir şeye örnek, teşbîh ise benzer vermektir.
Temsîl (iki şey arasında) her bakımdan eşitlik ve denklik bulunmasını, teşbih ise bir çok bakımdan eşitlik ve denklik bulunmasını gerektirir.
Bunların biri diğeri yerinde de kullanılır.
Bunlar ile (temsîl ve teşbîh) tekyîf arasında iki bakımdan fark vardır:
Birincisi: Tekyîf, bir şeyin niteliğini mutlak olarak veya bir benzerle kayıtlayarak anlatmaktır.Temsîl ve teşbîh ise, örnek ve benzerle kayıtlanmış bir niteliği gösterir. Bu bakımdan tekyîf daha geneldir. Çünkü her mümessil (temsil yapan) aynı zamanda mükeyyif (tekyif yapan) dir, tersi olamaz.
İkincisi: Tekyîf sıfatlara özgüdür. Temsîl ise değerde (adet), sıfatta ve zâtta olabilir. Bu bakımdan yani temsîlin zât, sıfat ve değerle olan ilgisi bakımından temsîl daha geneldir.
Sonra insanlar içinde birçok kimsenin sapıtmasına neden olmuş teşbîh de iki kısma ayrılır:
Birincisi: Yaratılmışı yaradana benzetmek.
İkincisi: Yaradanı yaratılmışa benzetmek.
•Yaratılmışı Yaradana Benzetmek:
Allah’a özgü fiiller, haklar ve sıfatlardan herhangi birini yaratılmışa da vermek demektir.
Birincinin yâni Allah’ın fiillerinden herhangi birini yaratılmışa vermenin örneği: Allah ile beraber başka bir yaratıcı bulunduğunu ileri süren kişinin Rubûbiyyet Tevhidinde Allah’a şirk koşması gibi.
İkincinin yani Allah’ın haklarından herhangi birini yaratılmışa vermenin örneği: Müşriklerin, putlarının ilahlık hakkı olduğunu ileri sürerek onlara tapıp kulluk etmeleri gibi.
Üçüncünün yâni Allah’ın sıfatlarından herhangi birini yaratılmışa vermenin örneği: Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’i övme veya diğer konularda aşırıya kaçanların yaptıkları şeyler gibi. Örneğin Abdullah b. Yahyâ el-Buhturî’yi öven Mütenebbî’nin:
Ey benzeri olmayan kimse, dilediğin gibi ol.
Ve nasıl istersen öyle ol. Sana benzer bir kimse yaratılmamıştır.sözünde olduğu gibi.
•Yaradanı Yaratılmışa Benzetmek:
Bu ise yaratılmışa ait olan bazı özellikleri Allah’ın zâtına ve sıfatlarına vermektir.
“Allah’ın iki eli yaratıkların elleri gibidir”, “Allah’ın arşına istiva etmesi yaratıkların tahtlarına oturup kurulmaları gibidir” ve benzeri sözler gibi.
Bu çeşit sözler söylemekle bilinen ilk kişinin, Râfızî olan Hişâm b. el-Hakem olduğu söylenir. Allah en doğrusunu bilir.
İlhâd:İlhâd, dilde eğilim, terim olarak da inanılması ya da yapılması gerekli olan şeyden başka yana sapmak demektir. İlhâd iki kısımdır:
Birincisi: Allah’ın İsimlerinde İlhâd
İkincisi: Allah’ın Ayetlerinde İlhâd
Allah’ın İsimlerinde İlhâd:
Bu isimler için kaçınılmaz ve gerekli olan gerçekten sapmaktır. Bunun da dört çeşidi vardır:
1 - Ta’tîlcilerin yaptıkları gibi isimlerden herhangi birini veya bunların gösterdiği sıfatları inkar etmek.
2 - Teşbîhcilerin yaptıkları gibi isimleri, Allah’ı yaratıklarına benzetmek için bir kanıt (gösterge) olarak kullanmak.
3 - Allah’ın kendisine vermediği bir takım isimlerle Allah’ı adlandırmak. Çünkü Allah’ın isimleri tevkîfîdir yâni delile dayalıdır. Bu çeşide örnek, Hıristiyanların Allah’ı “baba”, filozofların da “ille-i fâile=etkin güç” olarak isimlendirmeleri.
4 - Allah’ın isimlerinden putlara isimler türetmek gibi. el-İlâh isminden “el-lât”, el-azîz isminden “el-uzzâ” adları türetmek gibi.
Allah’ın Ayetlerinde İlhâd:
Bu, ya peygamberlerin getirdiği hükümler ve haberlerden oluşan şer’î ayetlerde ya da Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı ve yaratmakta olduğu varlıklar olan kevnî ayetlerde olur.
•Şer’î ayetlerdeki İlhâd, ya bu ayetleri tahrîf etmek, yahut bunların bildirdiği haberleri yalanlamak veya da hükümlerine karşı çıkmaktır.
•Kevnî ayetlerdeki ilhâd ise, bu ayetleri, Allah’tan başkasına nispet etmek veya bu ayetlerde bir ortağı ve yardımcısı olduğuna inanmaktır. ( İbni Teymiyye el-Fetvâ el-Hameviyye şerhi)
Ayrıca onlar, Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği sıfatları isbat etmenin yanı sıra, kendisinden nefyettiği sıfatları da isim ve âyetlerine dil uzatıp, sapık te'viller yapmaksızın (inkâra sapmadan) O'ndan nefyederler.
Zira Allah Te'âlâ isim ve âyetlerine dil uzatanları (isim ve âyetleri hakkında küfre sapanları) yermiş ve şöyle buyurmuştur:
"En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola (ilhâda) sapanları bırakın. Onlar yapmakta olduklarının (yâni ilhâdlarının) cezasına çarptırılacaklardır." (A'râf 7/180).
Yine buyurmuştur ki:
"Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! O yaptıklarınızı görmektedir"(Fussilet 41/40).
Şu halde onların yolu, mahlûkâta benzemeyi nefyedip, isim ve sıfatları isbattan (kabul etmekten) ibarettir ki bu; teşbîhsiz bir isbat ve işlevsizleştirmeksizin (ta'tili bulunmayan) tenzihtir. (isbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta'tîl).
Nitekim Allah Te'âlâ:
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."(Şûra 42/11) buyurmaktadır.
- "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" sözünde teşbih ve temsili,
- "O işitendir, görendir" sözünde de ilhâd ve ta'tîli red söz konusudur.
Allah Sübhânehû ve Teâlâ peygamberlerini mufassal (ayrıntılı) bir isbat ve mücmel (Özet halinde) bir nefiy ile göndermiştir.
Bu nedenle onlar, Allah'ın sıfatlarını ayrıntılı biçimde ortaya koymuşlar ve O'na lâyık olmayan teşbih ve temsil gibi hususları da nefyetmişlerdir.
Zira Allah Te'âlâ şöyle buyurmuştur:
"O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?" (Meryem 19/65).
Dilciler:
"O'nun bir adaşı (benzeri / semiyy) olduğunu biliyor musun?",
"O'nun adı gibisine (O'nun adıyla anılmaya) lâyık bir benzer biliyor musun" anlamına gelir demişlerdir. (Bu kısma) "O'nunla boy ölçüşecek ..." anlamını verenler de olmuştur.
İbn Abbâs'tan rivayet edilen anlam ise şudur:
"O'na semiyy yani benzer ve misal olacak kimse biliyor musun?".
Allah Te'âlâ buyurmuştur ki:
"O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur." (İhlâs 112/3-4);
"Bile bile Allah'a eşler/şirk koşmayın" (Bakara 2/22);
"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler, iman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır." (Bakara 2/165);
"Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur."(En'âm 6/100-101);
"Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, hiç çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan ... Allah yüceler yücesidir."(Furkân 25/1-2);
"Ey Muhammed! Putperestlere sor: Kızlar Rabbin'in de erkekler onların mı?
Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?
Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar,
"Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!
Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?
Hiç düşünmüyor musunuz?
Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?
Doğru sözlülerden iseniz kitabınızı getirin!
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
Allah, onların isnad edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır...
Ey inkârcılar! Ne siz ne de taptıklarınız.
Kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız.
Ancak cehenneme girecek olanları kandırırsınız.
Melekler: "Bizim içimizden herkesin belli makamı vardır. "
"Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız. "
"Allah'ı tesbih edenleriz. "
Putperestler şöyle diyorlardı.
Eğer yanımızda evvelkilere gelen bir uyarı kitabı olsaydı.
Elbette biz Allah'ın temiz kulları olurduk.
Ancak o uyarıyı inkâr ettiler, yakında inkârlarının sonucunu bileceklerdir.
Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.
Azabımıza uğramakta acéle mi ediyorlar?
Fakat o azap yurtlarına indiği vakit uyarılmış olanların hali ne kötü olur!
Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak.
Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir.
Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.
Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamdolsun!"(Sâffât 37/149-182).
(Bu âyetlerde) Allah Te'âlâ kendisini müşrik iftiracıların ileri sürdüğü (yakıştırdıkları)sıfatlardan tenzîh etmiştir. Dile getirdikleri şirk ve iftiradan salim (uzak) olduğu için peygamberlerine salât ü selâm etmiş ve kendisine hamd etmiştir.
Zira O'na mahsus isimler, sıfatlar ve yarattığı eşsiz güzellikler sebebiyle hamde lâyık olan yalnız kendisidir.
Ayrıntılı isbat sadedinde, Allah Te'âlâ inzal ettiği muhkem âyetlerinde şu isim ve sıfatlarını zikretmiştir:
"Allah, O'ndan başka ibadete layık ilah olmayandır. O, Hayy ve Kayyum'dur. Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O' nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir. (Yarattıkları) O'nun ilminden, kendisinin dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamaz. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O Aliyy'dir, Azim'dir"(Bakara 2/255);
"De ki: O Allah birdir" "Allah sameddir"
"Kendisi doğurmamıştır ve başkası tarafından doğurulmamıştır."
"Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112 / 1-4)
"O, Alîm ve Hakim (ilim ve hikmet sahibi)'dir";
"O, Alîm ve Kadir (ilim ve kudret sahibi)'dir";
"O, Semi' ve Basîr (işitici ve görücü)'dür";
"O, Aziz ve Hakîmdir";
"O, Ğafûr ve Rahim (bağışlayıcı ve merhametlidir)";
"O, Gafur ve Vedûd (çok bağışlayan ve çok seven) dir. Şerefli Arş'ın sahibidir. Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." (Bürûc 85/14-16);
"O ilk (Evvel)'dir, son (Âhir)dur, Zahirdir, Bâtındır. O her şeyi bilendir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd 57/3-4);
"Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca girmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır." (Muhammed 47/28);
"... Allah sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir ... "(Mâide 5/54);
"... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbin'den korkanlar içindir."(Beyyine 98/8);
"Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı Cehennem'dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiştir." (Nisa 4/93);
"inkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz." (Ğâfir 40/10);
"Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler?..."(Bakara 2/210);
"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. ikisi de 'İsteyerek geldik' dediler."(Fussilet 41/11);
"... Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu." (Nisa 4/164);
"O'na Tûr'un sağ tarafından seslendik ve O'nu fısıldaşan kimse kadar (kendimize) yaklaştırdık." (Meryem 19/52);
"O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir."(Kasas 28/74);
"Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir."(Yâsîn 36/82);
"O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O esirgeyen, çok acıyan/bağışlayandır. O öyle Allah'tır ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Melik'tir, Mukaddes(çok kutsaldır)'tir. Selâm (esenlik veren), Mümin (güvenlik veren), Müheymin (gözetip koruyan), Aziz (üstün, galib), Cebbar (istediğini zorla yaptıran), Mütekebbir (çok ulu)'dir! Allah, (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, (varlığa getirdiklerine) şekil veren Allah'tır. En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) O'nundur. Göklerde ye yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedir. O, azîzdir (gâliptir),hikmet sahibi/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır" (Haşr 59/23-24).
Allah Te'âlâ'nın isim ve sıfatları hakkında buna benzer pek çok âyet ve Hz. Peygamber'den (geldiği) sabit hadîsler (mevcuttur). İşte bunlarda Allah'ın zâtı ve sıfatlarının tafsilâtlı/ayrıntılı bir biçimde isbatı ve temsili nefyederek birliği / vahdaniyetinin isbatı söz konusudur. Allah bunlarla kullarına yolun doğrusunu göstermiştir (dosdoğru yola böyle yöneltmiştir) ve Resullerin yolu da budur. (Allah'ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun)
Onların (Resullerin) yolundan sapan ve ayrılan kâfirler, müşrikler ve ehl-i kitab ile bunlara dahil olan Sâbi'îler, filozofluk taslayanlar, Cehmiyye, Bâtınî Karmatîler ve benzerlerine gelince, bu yolun aksindedirler. Onlar Allah'ı tafsilâtlı/ayrıntılı bir biçimde selbî (yokluk ifade eden) sıfatlarla nitelendirirler. O'nun için sadece (subûti sıfatlar açısından) "mutlak bir varlık" isbat ederler ki, sonuç itibariyle bunun da hakikati yoktur. Oysa, ancak a'yânda (varlıklar âleminde) bulunması mümteni' (imkânsız) olan hususlarda zihnî varlığa müracaat edilir.
(Selbî (yokluk ifade eden) sıfatlar: Allah Te'âlâ'yı noksan sıfatlardan münezzeh kılan ve O'nun ne olmadığını bildiren sıfatlara selbî (veya tenzihi) sıfatlar, varlığı zorunlu, Allah Te'âlâ'nın kendileriyle vasıflanması vâcib olan sıfatlara ise Sübûtî sıfatlar adı verilir.)(Selbî Sıfatlar: Bu sıfatlar, lâyık olmayan nitelikleri Allahü Teâlâ'dan nefyetmeleri nedeniyle verilmiştir. Meselâ, Kıdem sıfatı Allah için bir başlangıcın olmadığını ifade eder. Bunlar Kıdem, Baka, Muhalefettin lil Havadis. Kıyam bi'n-nefsih ve Vahdaniyet'tir. Subûti Sıfatlar: Zâti sıfatlar da denilen Subûtî Sıfatlar ezelîdir ve Allah'ın zâtından ayrılmaz. Bunlar Hayat, Kudret,İrade, İlim, Semi', Basar, Kelâm ve Tekvin'dir.)
Binaenaleyh onların görüşü tam bir ta'tîl ve temsîli gerektirir; zira onlar Allah'ı varlığı imkânsız (mümtenî) ve yok (ma'dûm) olan şeylere ve (câmid) cansız varlıklara benzetmekte ve isim ve sıfatları zâtın da yokluğunu / nefyedilmesini gerektirecek şekilde muattal kılmaktadırlar.
Hülâsa, onların aşırı olanları (ğulât), birbirinin zıddı olan hususları Allah'tan kaldırmakta ve "O, ne var (mevcûd) ne de yoktur (ma'dûm); ne diri ne de ölüdür; ne âlim ne de câhildir" demektedirler.
Zira Allah için bu sıfatların varlığını kabul ettiklerinde O'nu var olan şeylere, bu sıfatları O'ndan nefyettiklerinde de yok olanlara benzetmiş olacakları iddiasındadırlar; dolayısıyla birbirine zıt olan bu vasıfların her ikisini de O'ndan kaldırmaktadırlar. Bu ise aklın üzerinde fazla düşünmeksizin açıkça hükmedeceği üzere imkânsız bir şeydir.
Bunlar Allah'ın indirdiği Kitab'ı ve Hz. Peygamber'in getirdiğini (Sünnet) tahrif etmiş ve (Şerden kaçmaya çalıştıkça ona batmışladır.) yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Çünkü Allah'ı imkânsız olan şeylere (mümteni') benzetmişlerdir. Zira birbirinin zıddı olan iki hususu da bir şeyden kaldırmak bu iki zıddı bir araya getirmek gibidir ve her ikisi de (mümteni') imkânsızdır.
Zorunlu olarak bilinir ki;
- Varlık için, zâtı gereği zorunlu,
- kendisi dışında bir şeye muhtaç olmayan,
- kadîm (öncesiz) ve ezelî olan,
- kendisi hakkında sonradan varlık alanına çıkma (hudûs) ve
- yokluğun (adem) caiz olmadığı bir var edici gereklidir.
Onlar ise bu (var ediciyi), zorunluluk (vücûb), varlık (vücûd) ve öncesizlik (kıdem) bir yana, varlığı imkânsız olan bir sıfatla nitelemektedirler.
Felsefecilerle onlara tâbi olanlar da bunlarla paralel düşünmüş ve sübûtî sıfatları bir yana bırakıp, Allah'ı selbî ve izafî sıfatlarla vasıflandırmışlardır. O'nu ıtlak suretiyle mutlak bir varlıktan ibaret kılmışlardır. (ıtlak: Her türlü kayıt ve şarttan uzak kılmak.)
Aklen açık biçimde bilinir ki, bu (tür varlık) ancak zihinde bulunur, zihnin dışında var olan varlıklar arasında ise böyle bir şey söz konusu değildir.
Bunlar ayrıca sıfatla mevsûfu (niteleneni) aynîleştirmişler, aklın zarurî ve apaçık hükümlerini görmezden gelerek ilimle âlimi bir ve aynı saymışlardır. Zarurî bilgileri inkâr ederek sıfatları da aynîleştirmişler ve -meselâ- ilim, kudret ve irade/meşiet arasında bir ayırıma gitmemişlerdir.
Yine Mu'tezile kelâmcıları ve onlara tâbi olanlardan müteşekkil bir grup da bunlara yaklaşmış ve Allah hakkında yalnızca isimleri isbat/kabul ederek bunların tazammun / ihtiva ettiği sıfatları dışarıda bırakmışlardır. Bunlardan bir kısmı, "alîm, kadir, semi' ve basir" i aynı anlamı ifade eden salt özel isimler olarak görmüşlerdir.
Bazıları da ilimsiz alîm, kudretsiz kadîr, sem' ve basar olmaksızın semi ve basîr diyerek, bunların ifade ettiği sıfatları almaksızın yalnızca isimleri isbat yoluna gitmişlerdir.
Bunların görüşlerinin yanlışlığı ve sahîh nakle uygunluk arz eden salim aklın verileri ile çelişkili oluşuna dair görüşler, bunun dışındaki (eserlerimizde) dile getirilmiştir.
Bunların tamamı, bir şeyden kaçarken onun benzerine, hattâ daha kötüsüne yakalanmaktadırlar; sürekli içinde bulundukları tahrif ve ta'til / sıfatları inkâr durumu da cabası.
Halbuki daha dikkatli düşünseler, akli delillerin gerektirdiği üzere, birbirinin benzeri olan şeyler hakkında aynı hükümleri verir, farklı olanları da birbirinden ayırırlardı.
Böylelikle, kendilerine ilim verilip de; Resûlüllah'a indirileni Rabbi'nin katından bir hak / hakikat ve Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve övgüye lâyık) olan Allah'ın yoluna ulaştıran / hidâyet ettiren bir rehber olarak görenlerden olurlardı.

Fakat onlar, aklî konularda safsataya, naklî meselelerde de Karâmita gibi bâtıl te'villere sapan, her varlığı akledilebilenlere benzeten gerçek câhillerdir.
Şöyle ki, öncesi olmayan ve kendisi dışındaki şeylere ihtiyacı bulunmayan bir varlığın var olması gerektiği aklen zorunlu olarak bilinir. Zira hayvan, maden ve bitki gibi sonradan varlık sahasına çıkan şeylerin meydana gelişini müşahede etmekteyiz. Sonradan meydana gelen şey (hadis), zorunlu (vâcib) veya imkânsız (mümteni') değil, mümkindir.
Yine zorunlu olarak bilinir ki, sonradan var olanın (muhdes) bir muhdisi, mümkinin bir var edicisi olmalıdır.
Nitekim Allah Te'âlâ şöyle buyurmuştur:
"Acaba onlar herhangi bir yaratan olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?" (Tur 52/35).
Şayet yaratıcısız yaratılmamışlarsa ve kendi kendilerinin yaratıcısı değilseler, onları yaratan bir yaratıcının olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Yaratıcı ve Yaratılmışların İsimde Benzerliği Meselesi
Varlık (mefhumu) içinde hem öncesi olmayan, bizatihi vâcib olanın, hem de muhdes ve varlığa da yokluğa da elverişli mümkin olanın yer aldığı zorunlu olarak bilinince, bunların her ikisinin var olduğu da bilinir.
Bunların ikisine de varlık isminin verilmesi, birinin varlığının diğerinin varlığının benzeri olmasını gerektirmez; bilâkis her birinin varoluş biçimi kendisine özgüdür.
Bu ikisinin genel bir isim altında birleşmesi, izafet, takyîd, tahsis ve benzeri bir şey yapıldığında, birinin yekdiğeri gibi olmasını gerekli kılmaz.
(İzafet: Bir isim veya sıfatın bir başka isme belirlilik veya sınırlama ifade edecek biçimde nisbet edilmesi.)
(Takyîd: Itlâkın aksine ifadenin anlamını belirleme ve kayda bağlama.)
(Tahsis: Genel ve şümullü bir ifadeyi ya da lâfzı, beraberindeki bir delil veya işaretle belirli bir veya birkaç şeye mahsus kılmak.)
Dolayısıyla akıl sahibi bir kimse çıkıp da "Arş var olan (mevcûd) bir şeydir, sivrisinek de var olan bir şeydir; her ikisine de "şey" ve "mevcûd" isimleri verildiğine göre, bu ikisi birbirinin aynıdır" demez.
Zira bu ikisinin, (şey ve mevcûd olmalarından başka) zihin dışında birleştikleri bir başka husus daha yoktur. Ancak zihin, mutlak ismin ifade ettiği anlam olan müşterek ve küllî bir manâ çıkarır. Bu mevcuttur, bu da mevcuttur denildiğinde, isim her biri için (mecaz değil) hakikat ifade ettiği halde, bunların her birinin varlığı kendine özgüdür ve bir diğeri için bu anlama ortak olma söz konusu değildir.
İşte bu nedenle Allah Te'âlâ kendisine ve sıfatlarına bir takım isimler vermiştir ve bu isimler O'na özgüdür / O'na hastır; O'na izafe edildiğinde (Allah hakkında kullanıldığında) bir başkası bu isme ortak olmaz. Yarattıklarından bazılarına da onlara izafe edilerek kullanılan, fakat herhangi bir kayıtlama ve izafe olmadığında kendine ait isimlerle aynılık arz eden isimler vermiştir.
Bu isimler ve onların isim olarak kullanıldığı şeylerin, -herhangi bir kayıtlama ve birisine izafe söz konusu olmaksızın mutlak biçimde söylendiğinde- birbirine benzer olması, her isim, sahibine (müsemmâsına) ait olarak kullanıldığında da -bu müsemmâların bir ve aynı olması bir yana- birbirlerine benzer ve mukabil olmalarını dahî gerektirmez.
Nitekim Allah Te'âlâ kendisini diri (hayy) olarak isimlendirmiş ve buyurmuştur ki:
"Allah ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur, daima diri (Hayy) ve yaratıklarını koruyup yönetici (Kayyûm)dir" (Bakara 2/255)
Yine bazı kullarına da diri ismini vermiş ve şöyle buyurmuştur:
"Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor?"(Yûnus 10/31).
İmdi, bu iki "diri" birbirinin aynı değildir. Zira birinci "hayy (diri)" lâfzı Allah'ın kendisine mahsus ismi, "ölüden diriyi çıkarıyor" ibaresindeki "diri" ise yaratılmış bir dirinin kendisine mahsus ismidir.
Bu iki isim mutlak olarak kullanıldığı ve birisine izafe edilmediğinde (tahsis / özelleştirmeden tecrid edilip, ıtlak / genelleştirme üzere söylendiklerinde) birbirine benzer.
Ancak mutlakın (mutlak biçimde kullanılan ismin), hariçte (olgular âleminde) bir müsemmâsı mevcut değildir. Maamâfih akıl, mutlaktan iki müsemmâ için ortak bir anlam çıkarabilir; (isim) birisine izafe edildiğinde ise, yaratıcıyı yaratılmıştan ayırt edecek biçimde kayıtlanmış olur.
Allah'ın tüm isim ve sıfatları için olması gereken budur;
Zira bunlardan hem ismin müşterek olarak delâlet ettiği manâ hem de Yaratıcı'nın kendisine özgü niteliklerinden herhangi birisinde yaratılmışın O'na ortak olmasına engel teşkil eden izafe (ismin kendisine izafe edilmesi) ile delâlet ettiği manâ anlaşılır.
Aynı şekilde Allah kendisine "alîm (her şeyi bilen)" ve "halîm (merhametli, affedici)" isimlerini vermiş, bazı kullarına da "alîm (bilgin)" demiş ve şöyle buyurmuştur:
"O'na bilgin (alîm) bir oğlan çocuğu müjdelediler."(Zâriyât 51/28); burada kastedilen İshâk (a.s.)'dır.
Bazısı için de "halîm" ismini kullanarak:
"İşte o zaman biz O'nu halîm bir oğul ile müjdeledik." (Sâffât 37/101) buyurmuştur; burada da İsmail'i (a.s.) kastetmektedir. Bu iki "alîm (her şeyi bilen)" ve "halîm (merhametli, affedici)" birbirinin aynı değildir.
Yine Allah Te'âlâ kendisi için " semi' " ve "basîr" isimlerini kullanmış ve:
"Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici (semi'), her şeyi görücüdür (basîr)" (Nisa 4/58) buyurmuştur.
Bazı kullarına da " semî' " ve "basîr" ismini vererek:
"Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir (semi) ve görür (basîr) kıldık." (İnsân 76/2) buyurmuştur.
Buradaki iki "Semî" ve "Basîr" de birbirinin aynı değildir.
O, kendisine "Ra'ûf ve Rahîm" diyerek:
"Allah insanlara karşı Ra'ûf (çok şefkatli) ve Rahim (çok merhametlidir)" (Bakara 2/143) buyurduğu gibi kullarından bir kısmına da "Ra'ûf ve Rahîm" ismini vererek:
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ra'ûf) ve çok merhametlidir (rahim)" (Tevbe 9/128) buyurmuştur.
Bu iki "Ra'ûf ve Rahîm" de birbirinin aynı değildir.
O, kendisine "Melik" ismini verip:
"(O) Melik (Hükümrân, mülkün sahibi) , Kuddûs (noksanlığı gerektiren herşeyden pâk ve münezzeh)'tir." (Cuma 62/1)
"el-melikü'l-kuddûs , eksiklikten münezzeh)" buyurmuş, kullarından bazısı için de "melik" diyerek:
"Onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral (melik) vardı" (Kehf 18/79) ve:
"Kral (melik) dedi ki: O'nu bana getirin!" (Yûsuf 12/50) buyurmuştur.
Bu iki "Melik" de birbirinin aynı değildir.
Kendisine "Mü'min (selâmet veren)" ve "Müheymin (gözetip koruyan)" demiş, bazı kullarına da "Mü'min" diyerek:
"Öyle ya, mü'min olan, fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar." (Secde 32/18) buyurmuştur. Buradaki iki "Mü'min" aynı şeyi ifade etmez.
Kendisi için "Aziz" ismini kullanarak:
"O öyle Allah'tır ki...... Aziz, Cebbar, Mütekebbir'dir" (Haşr 59/23)
"el-azîzü'l-cebbâru'l-mütekebbir" buyurmuş, bazı kullarına da "Aziz" diyerek:
"Azizin karısı da dedi ki..."(Yûsuf 12/51) buyurmuştur. Bu iki "Aziz" aynı anlama gelmez.
Kendisine "el-Cebbâru'l-Mütekebbir" dediği gibi yarattıklarından bazısı için de "cebbar" ve "mütekebbir" ismini kullanmış:
"Allah büyüklük taslayan, kibirli(mütekebbir) her zorbanın (cebbar) kalbini işte böyle mühürler." (Ğâfir 40/35) buyurmuştur.
Söz konusu "Cebbar" ve "Mütekebbir" ler de aynı değildir.
Buna benzer örnekler pek çoktur
Yaratıcı ve Yaratılmışların Sıfatlar Açısından Benzerliği Meselesi
Aynı şekilde Allah Te'âlâ kendi sıfatlarına (işaret) için kullandığı isimlerin benzerlerini kullarının sıfatlarına da vermiştir.
"O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler" (Bakara 2/255);
"Onu kendi ilmi ile indirdi" (Nisa 4/166);
"Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır"(Zâriyât 51/58);
"Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?"(Fussilet 41/15) buyurduğu gibi, yaratılmışların sıfatlarına da "ilim" ve "kudret" isimlerini vererek,
"Size ancak az bir bilgi / ilim verilmiştir"(İsrâ 17/85);
"Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır"(Yûsuf 12/76);
"Onlar kendilerinde bulunan bilgiye güvendiler" (Ğâfir40/83);
"Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren Allah'tır"(Rûm 30/54);
"Kuvvetinize kuvvet katsın" (Hûd 11/52);
"Göğü kendi ellerimizle (bieydin, yani kuvvetimizle) biz kurduk" (Zâriyât 51/47);
"Kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla"(Sâd 38/17) buyurmuştur ki burada geçen "ilim" ve "kuvvet" ler birbirinin aynı değildir.
Yine şu âyetlerde Allah Te'âlâ hem kendisini hem de kulunu "meşîet (isteme, dileme)" ile vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır:
"Sizden doğru yola gitmek isteyenler için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (Tekvîr 81/28-29);
"Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbi'ne bir yol tutar. Sizler ancak Rabbiniz'in dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir" (İnsan 76/29-30)
Aynı şekilde hem kendisine, hem de kuluna "irade" sıfatını atfetmiş ("irade sahibi" olmakla vasıflandırmış) ve:
"Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir." (Enfâl 8/67) buyurmuştur.
(Allah Te'âlâ) Kendisi ve kulu için "mahabbet / sevmek" sıfatını kullanarak / sevmekle vasıflandırarak şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden irtidat ederse Allah, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah Vasi’dir, Alim’dir." (Mâide 5/54);
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân 3/31);
Allah Te'âlâ, kendisini ve kullarını "rıza / razı olma" ile tavsif ederek (vasıflandırarak) de:
"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır." (Mâide 5/119)buyurmuştur.
Allah Te'âlâ'nın;
- meşîetinin kulun meşîeti (dilemesi),
- iradesinin kulun iradesi,
- mahabbetinin kulun mahabbeti,
- rızasının kulun rızası ile aynı olmadığı malûmdur.
Benzer şekilde Allah Te'âlâ kendisini kâfirlere gazaplanmak (makt) ile vasıflandırdığı gibi onlara da aynı sıfatı vermiş ve:
"Küfredenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kızgınlıktan /öfkenizden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat küfrediyordunuz. (küfür de ısrar ediyordunuz)" (Ğâfir 40/10) buyurmuştur.
Bu iki "makt (gazaplanmak / kızgınlık)" birbirinin aynı değildir.
Bunların yanı sıra kulunu "mekr (tuzak kurmak)" ve "keyd (hile yapmak)"le vasıflandırdığı gibi kendisine de bu sıfatları atfetmiş (bu sıfatlarla nitelemiş) ve:
"Onlar tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu." (Enfâl 8/30);
"Onlar hileli bir düzen kurarlar, ben de hileli bir düzen kurarım."(Târik 86/15-16) buyurmuştur.
Bu "tuzak" ve "hile" ler aynı anlamda değildir. (Bunlar Allah hakkında kullanıldığında, "hile yapan ve tuzak kuranlara münasip cezayı vermek" anlamına gelir.)
(Allah Te'âlâ) kendisini "amel / iş yapmak" ile tavsif edip, niteleyerek:
"Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için bir çok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır" (Yâsîn 36/81)buyurmaktadır.
ve (Allah Te'âlâ) kulunu "amel" ile tavsif edip, niteleyerek:
"Yaptıklarına karşılık olarak ..."(Secde 32/17) buyurmuştur.
Birincideki "amel / iş yapmak" ikincideki gibi değildir. (Allah'ın "ameli iş yapması", kulun "ameli iş yapması" gibi değildir.)
(Allah Te'âlâ) kendisini "münâdât (seslenme, sesli konuşma)" ve "münâcât (fısıldama, gizli konuşma)" ile vasıflayarak, niteleyerek:
"O'na Tûr'un sağ tarafından seslendik ve O'nu, fısıldaşan kimse kadar (kendimize) yaklaştırdık" (Meryem 19/52);
"O gün Allah onları çağırarak ..." (Kasas 28/62);
"Rableri onlara ... diye nida etti" (A'râf 7/22) buyurmuştur.
Kullarını da "münâdât (seslenme, sesli konuşma)" ve "münâcât (fısıldama, gizli konuşma)" la vasıflayarak:
"(Ey Muhammed!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir" (Hucurât 49/4);
"Peygamber'le gizli bîr şey konuşacağınız zaman ..."(Mücâdele 58/12);
"Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Resule karşı gelmeyi fısıldamayın"(Mücâdele 58/9) buyurmuştur.
Ki bu iki grupta zikredilen "münâdâ (seslenme, sesli konuşma)" ve "münâcât (fısıldama, gizli konuşma)" lar birbirinden farklıdır.
Kendisini şu sözlerinde "teklim (konuşma)" ile tavsif etmiştir:
"Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu" (Nisa 4/164);
"Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi O'nunla konuşunca ... " (A'râf 7/143);
"O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş ..." (Bakara 2/253).
Şu sözünde de kuluna "teklim (konuşma)" sıfatını yüklemiştir:
"Kral dedi ki: O'nu bana getirin, O'nu kendime özel danışman edineyim. O'nunla konuşunca (Yûsuf'a): Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi" (Yûsuf12/54).
Ancak her iki "teklim (konuşma)" birbirinin aynı değildir.
(Allah Te'âlâ) Hem kendini hem de yarattıklarından bazılarını "tenbie (haber verme, bildirme)" ile vasıflamış ve:
"Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamberi'ne açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi, dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi"(Tahrîm 66/3) buyurmuştur.
Bu iki haber verme birbirine benzemez. (Allah'ın haber vermesiyle kulun haber vermesi biribirlerinden farklıdır.)
(Allah Te'âlâ) kendisini "ta'lîm (öğretme)" ile tavsif etmiş ve (bunun yanında kulunu da "ta'lîm (öğretme)" ile niteleyerek) buyurmuştur ki:
"Rahman Kur'ân'ı öğretti, insanı yarattı. Ona beyânı(açıklamayı) öğretti." (Rahman 55/1-4);
"Allah'ın size öğrettiğinden öğretip..."(Mâide 5/4);
"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur" (Âl-i İmrân 3/164).
Buradaki "ta'lim (öğretme)" ler birbirinin aynı değildir. (Allah'ın öğretmesi, kulun öğretmesi gibi değildir.)
Benzer şekilde (Allah Te'âlâ) kendisini "gazap" la vasıflayarak:
"Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiştir." (Fetih 48/6) buyurmuş, kulu için de şu sözünde "gazap" sıfatını kullanmıştır:
"Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce ... " (A'râf 7/150).
Bu "gazap" da diğer "gazap" gibi değildir. (Allah'ın gazaba, gelmesi, kulun gazaba gelmesi gibi değildir.)
Yaratıcı ve Yaratılmışların Fiiller Açısından Benzerliği Meselesi

Kendisini Arşı üzerine istiva etmek (oturma, kurulma, yerleşme, karar kılma) ile vasıflandırmış ve bunu Kitabı'nın yedi yerinde zikretmiştir. (A'râf 7/54; Yûnus 10/3; Ra'd 13/2; Tâhâ 20/5; Furkân 25/59; Secde 32/4; Hadîd 57/4.)
(Bunun yanında) Meselâ şu sözlerinde de bazı yarattıklarını başka şeyler üzerine istiva etmek (oturma, kurulma, yerleşme, karar kılma) ile tavsif etmiş / vasıflandırmıştır:
"...böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince (istiva)..."(Zuhruf 43/13);
"Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde (istiva)..." (Mü'minûn 23/28);
"(Gemi) Cûdî (Dağı'nın) üzerine yerleşti/oturdu. (istiva)"(Hûd 11/44).
Bu "istiva (oturma, kurulma, yerleşme, karar kılma)" diğer istivanın aynı değildir. (Allah'ın "istiva (oturma, kurulma, yerleşme, karar kılma)sı", yaratıklarının istivası gibi değildir.)
(Allah Te'âlâ) Kendisi için "eli açık, cömert olma (bastu'l-yedeyn)" sıfatını zikrederek:
"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar! Bilâkis, Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi verir" (Mâide 5/64) buyurmuş;
Şu sözünde de bazı kulları için eli açık sıfatını kullanmıştır:
"Elini sıkıp boynuna bağlama (Eli sıkı cimri olma) onu büsbütün de açma (büsbütün eli açık da olma); sonra kınanmış ve eli boş kalırsın. (İsrâ 17/29).
Burada ne eller, ne de eli açıklık birbirinin aynıdır. (ne Allah'ın eli, kulun eli gibidir, ne de el açıklığı, kulun el açıklığı gibidir.)
"Bast" ile kastedilen "vermek" ve "cömertlik" olsa bile, Allah'ın vermesi ve cömertliği yarattıklarınınki gibi değildir. Bunun benzeri örnekler (Kur'an'da) çoktur.
Allah'ın kendisi hakkında isbat ettiği şeylerin isbatı (kabul edilmesi) ve O'nun, yarattıklarına benzemesinin nefiy ve reddedilmesi gerekir.
(O halde) Her kim: Allah'ın ilmi, kudreti, rahmeti, kelâmı (konuşması) yoktur; O sevmez, hoşnut olmaz / rıza göstermez, münâdâ (seslenme, sesli konuşma) ve münâcât(fısıldama, gizli konuşma) da bulunmaz, istiva etmez derse, sıfatları işlevsizleştiren, Allah'ı ma'dûmlara ve cemedata (cansızlara) benzeten (muattile) bir münkir/inkarcı olur.
Ve her kim, Allah'ın benim ilmim gibi bir ilmi, benim kuvvetim gibi bir kuvveti, benimki gibi sevgisi ve rızası, benim ellerim gibi elleri veya benimki gibi bir istivası söz konusudur derse, Allah'ı yarattıklarına/canlılara benzeten bir teşbîhçi olur.
Oysa, teşbihe sapmayan bir isbat (kabul) ve işlevsizleştirme olmaksızın tenzih gereklidir. (teşbîhsiz bir isbat ve işlevsizleştirmeksizin (ta'tili bulunmayan) tenzihtir. (isbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta'tîl).
Bu mesele, iki mühim ve kıymetli asıl (kaide), iki misal ve bir de hepsini toplayan bir hatime (son kısım) ile daha iyi anlaşılır
  Alıntı ile Cevapla

***devamı***
Alt 05-16-2008, 15:57   Themenautor   #2 (permalink)
Guest
Style: 0
 
kemi isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Aug 2007
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 24
Mesajlar: 157
Thanks: 3
Thanked 63 Times in 49 Posts
kemi Tanınma yolunda
Rep Puanı: 0
Referrals: 0
***devamı***

بســـم الله الرحمن الرحيم



Birinci Kaide: Sıfatların Tamamı Hakkında Aynı Hükümler Geçerlidir




İki ana kaideden birisi şöyle ifade edilir:
Sıfatların bir kısmı hakkında ileri sürülen görüş, diğerleri için de geçerli olmalıdır.
Eğer muhatap, Allah'ın hayat ile hayy (diri), ilim ile alîm, kudret ile kadir, sem' (işitme sıfatı) ile semî', basar (görme sıfatı) ile basîr, kelâm (konuşma sıfatı) ile mütekellim, irade ile mürîd olduğunu söylüyor ve bunların tamamının (mecaz değil) hakikat olduğunu kabul ediyorsa, fakat buna mukabil mahabbet, rıza, gazap ve kerahet (istememe, hoşlanmama) gibi sıfatlarına itiraz edip bunları mecaz olarak kabul ediyorsa ve ya irade ile ya da nimetler veya cezalar gibi bir takım yaratılmış şeylerle bunları tefsir etme yoluna gidiyorsa, ona isbat ve inkâr ettiğin hususlar arasında bir fark yoktur; bilâkis, birisi için ileri sürülen görüş diğeri için de geçerlidir, denir.
Şayet:
"Allah'ın iradesi yaratılmışların iradesi gibidir; mahabbeti, rızası ve gazabı için de aynı durum söz konusudur" dersen, bu bizatihi teşbih ve temsil (Allah'ı yaratılmışlara benzetmek) olur.
"Allah'ın kendisine uygun bir iradesi vardır; yaratılmışın da kendisine göre bir iradesi vardır" dersen:
"Aynı şekilde O'nun kendisine uygun mahabbeti, rızası ve gazabı, yaratılmışın da kendisine göre mahabbeti, rızası ve gazabı söz konusudur," denir.
Eğer:
"gazap intikam arzusuyla/hırsıyla kalpteki kanın galeyana gelmesidir" dersen:
"irade de nefsin bir menfaati celb(elde)etmeye veya bir zararı defetmeye, uzaklaştırmaya yönelmesi/meyletmesidir", denir.
"Bu(söyledikleriniz) yaratılmışın iradesidir(yaratılmışların iradesiyle ilgili bir şeydir.)" dersen:
"Öteki de (Senin anlattığın gazab da) yaratılmışın gazabıdır (yaratıkların gazabıyla ilgili bir şeydir)", denir.
O'nun kelâm (konuşması), sem' (duyması,işitmesi), basar (görmesi), ilim ve kudret sıfatları için de aynı görüş bağlayıcı olur.
Eğer Allah hakkında gazap, mahabbet, rıza ve yaratılmışlara ait buna benzer sıfatlar inkâr edilirse, sem', basar, kelâm ve diğer bütün sıfatlar da O'ndan nefyedilmiş olur.
Şayet bu sıfatların yaratılmışlara ait olanları dışındakiler hakikî değildir, dolayısıyla Allah'tan nefyedilmesi gerekir derse, aynı şey sem', basar, kelâm, ilim ve kudret için de söz konusudur, denir.
İşte sıfatların bir kısmını diğerlerinden ayıran bu kimseye, nefyettiği hususlarda söylenecek söz, onun karşısındaki kimseye isbat ettiği hususlarda söylediği sözdür.
Mu'tezile'den birisi:
"O'nun kendisiyle kaim ne iradesi, ne kelâmı vardır, çünkü bu sıfatlar ancak yaratılmışlarda bulunur" derse, kendisine şu açıklama yapılır:
Kadîm (varlık) da bu sıfatlarla muttasıf olur ve bu sıfatlar sonradan var olanların sıfatlarına benzemez. Mahabbet, rıza vb. diğer sıfatları isbat edenler de ona aynı şeyi söylerler.
Eğer:
"Ben bu sıfatları akılla isbat ettim. Çünkü meydana gelen fiil / iş kudrete delâlet eder; tahsis (seçenekler arasında tercihte bulunma) iradeyi, hükümler de ilmi gösterir. Bu sıfatlar da hayatı gerektirir. Diri olanda sem', basar ve kelâm sıfatlarının veya bunların zıtlarının bulunmaması söz konusu değildir" derse, diğer isbat taraftarları (Allah'ın bütün sıfatlarını kabul edenler) ona şöyle derler:
Sana verilecek iki cevap vardır.
Birincisi: Belirli bir delilin yokluğu, medlulün (bu delilin işaret ettiği şeyin) de var olmamasını gerektirmez. Farzet ki takip ettiğin aklî delil bunu (n varlığını) isbat etmiyor olsun, fakat aynı zamanda nefiy de etmez.
Bir şeyi reddedenin tıpkı isbat eden gibi -eşit derecede- bir delil getirmesi gerekir. Delil olmadan reddetmen mümkün değildir. Zira isbat eden için olduğu gibi reddedenin de delilinin olması gerekir. Sem' (naklî delil) buna işaret etmiş ve ne aklî ne de sem'î herhangi bir delil buna karşı itiraz sergilemiştir. Şu halde güçlü bir karşı delilden salim olan (kurtulmuş bulunan) delil ile isbat edilen hususun varlığını kabul etmek gerekli / kaçınılmazdır.
İkincisi: Bu sıfatları da diğerlerini isbat ettiğin aklî delillerin benzerleriyle isbat etmek mümkündür. Nitekim denir ki:
Kullara ihsanda bulunarak onları menfaatlendirmek rahmete delâlet eder. Aynı şekilde tahsis, meşîeti, itaatkârlara ikramda bulunmak da onlara duyulan mahabbeti/sevgiyi gösterir; kâfirleri cezalandırmak ise onlara duyulan buğza işarettir. Nitekim müşahede ve haber yoluyla Allah'ın sevdiklerine ikramı, düşmanlarını ise cezalandırması sabit olmuştur.
Fiil ve emirlerindeki güzel amaçlar / hedefler -ki bunlar O'nun fiil ve emirlerinin vâsıl olduğu güzel neticelerdir- O'nun sonsuz hikmetine delâlet eder. Bu delâlet, tahsisin meşîete delâleti gibi, hattâ -illet-i gâiyyenin kuvveti sebebiyle- ondan daha açık bir delâlettir, işte bu nedenle, Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın kullarına olan nimet ve hikmetlerini beyan eden âyetler, salt meşîete delâlet eden âyetlerden daha çoktur.
Şayet muhatap "Allah hayydır, alîmdir, kadirdir" deyip de O'nun hayat, ilim ve kudretle muttasıf olduğunu inkâr eden Mu'tezilîler gibi sıfatları inkâr edip isimleri kabul eden kimselerden olursa, ona "isimleri isbat etmekle sıfatları isbat etmek arasında bir fark yoktur" denir.
Eğer:
"Hayat, ilim ve kudreti isbat etmek teşbih veya tescîmi (cisimleştirmeyi) gerektirir, zira görünürler âleminde cisim olan şeyler dışında bu sıfatları taşıyan bir şey görmüyoruz" dersen:
"Görünürler âleminde cisim olan şeyler dışında hayy, alîm, kadîr isimlerini alan bir şey de görmüyoruz; reddettiğin şeyleri görünürler âleminde ancak cisimlerde gördüğün için reddediyorsan, o zaman isimleri, hattâ her şeyi inkâr et" denir. Çünkü bunları da görünürler âleminde yalnızca cisimlerde bulabilirsin.
Binaenaleyh, sıfatları reddeden kimsenin ileri sürdüğü her delili, esmâ-i hüsnâyı reddeden kimse de ileri sürebilir. Buna cevap olan her şey, sıfatları (n varlığını) kabul eden kimsenin de vereceği cevap olur.
Muhatap isim ve sıfatları inkâr edip:
"Ne O mevcuttur, ne de hayydır, alimdir, kadîrdir diyorum. Bilâkis bu isimler O'nun yarattıklarına aittir, dolayısıyla mecazîdir; çünkü bunları isbat etmek diri ve alim olan (yaratılmış) varlığa benzetmeyi gerektirir" diyen aşırılardan (gulattan) ise:
"Aynı şekilde, 'O ne mevcut, ne de hayy, alîm ve kadirdir' dediğinde, bu da var olmayanlara (ma'dûmlar) benzetmek olur. Bu ise varlıklara benzetmekten daha kötüdür/çirkindir." denir.
"Nefyi (reddetmeyi) de isbatı (kabul etmeyi) da reddediyorum" derse:
"Birbirine zıt olan iki hususun bir araya geldiği imkânsızlara benzetmiş olursun. Zira bir şeyin "hem var hem yok" veya "ne var ne de yok" olması imkânsız olduğu gibi, bu şeyi, varlık ve yokluğun, hayat ve ölümün, ilim ve cehaletin bir arada bulunması ile veya kendisinde ne varlık ne yokluk, ne hayat ne ölüm ve ne ilim ne de cehalet bulunması ile tavsif etmek de mümkün değildir" denir.
Eğer:
"Birbirine zıt olan hususlar, ancak bunları taşıması mümkün olan şeylerden nefyedilebilir; bu ikisi selb ve îcâb (olumlama ve olumsuzlama, varlığını kabul etme veya etmeme) karşıtlığıyla değil, adem ve meleke (yok olma veya var olma [sahip olma]) karşıtlığıyla birbirine mukabildir.
Nitekim duvar için "ne kör ne de görücü" veya "ne diri ne de ölü" denemez, zira duvarın bu iki (sıfatı da) taşıması mümkün değildir" dersen, sana şunlar söylenir:
1 - Varlık (var olma) ve yokluk (yok olma) hususunda bu doğru değildir. Akıl sahiplerinin ittifak ettiği üzere bu ikisi selb ve îcâb (olumlama ve olumsuzlama, varlığını kabul etme veya etmeme) karşıtlığıyla birbirine mukabildir; dolayısıyla birisi kaldırıldığında diğerinin var olması gerekir.
Hayat ve ölüm, ilim ve cehalet nev'inden söylediklerine gelince: bunlar Meşşâî filozof müsveddelerinin kullandığı (terimleştirdiği) ıstılahlardan ibarettir. Lâfzî ıstılahlar ise, aklî hakikatler (in reddi) için delil teşkil etmez.
Nitekim Allah Te'âlâ:
"Allah'ı bırakıp da taptıkları (putlar), hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onlar kendileri yaratılmışlardır. Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." (Nahl 16/20-21) buyurarak, cansız varlıkları "ölü" olarak isimlendirmiştir ki bu gerek Arap dilinde gerekse diğer dillerde meşhur bir kullanımdır.
(Meşşâî filozoflar: Aristocu filozoflara verilen bir isim olup Şark-İslâm dünyasında el-Kindî, Farâbî, İbn Sînâ gibi filozoflarla, Endülüs'te İbn Bâcce ve İbn Rüşd tarafından temsil edilmiştir Metod olarak Aristoculuğu seçtikleri için bazı mes'elelerin yorum ve tefsirinde Ehl-i Sünnet itikadına aykırı görüşler ileri sürmüşlerdir. (S. Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, S. 182-183)
2 - Hayat ve ölüm, körlük ve görme vb. gibi birbirinin mukabili olan sıfatları taşımaya elverişli olan şey, bunları taşımaya elverişli olmayandan daha kâmildir. "Görme" ile vasıflanmaya elverişli olan kör, bunların her ikisini de kabul edemeyecek olan cansız varlıktan daha kâmildir.
İmdi, sen Allah'ı kemal sıfatlarını taşımaya elverişli canlılara benzetmekten kaçtın fakat bu sıfatları taşıyamayacak olan cansız varlıkların vasıflarıyla tavsif ettin.
Aynı şekilde, varlık ve yokluğu kabul etmeyen şey, bu ikisini kabul eden şeyden daha büyük bir imkânsızlık ifade eder. Hattâ varlık ve yokluğun bir arada bulunması ve aynı anda ikisinin de söz konusu olmamasından bile daha imkânsızdır. Varlık ve yokluğu kabul etmesini inkâr ettiğin şey de kendisi hakkında bizzat varlık ve yokluğu reddettiğin şeyden daha ziyade imkânsızdır. Bu, aklın sarahati ile imkânsız (mümtenî) olduğundan, daha büyük bir imkânsızlık arz eder. Sen ise yokluğu (ademi) kabul etmesi söz konusu olmayan vâcib (zorunlu) varlığı imkânsızların (mümtenilerin) en büyüğü yaptın. Bu çelişki ve çarpık düşünüşün son haddidir.
(Bâtınîlere gelince: Onlardan kimi her iki karşıtın da, yâni var olmanın da, yok olmanın da bulunmadığını söylerler. Oysa ki karşıtın bulunmadığını iddia etmek, bir anda her ikisinin mevcut olduğunu iddia etmek gibidir. Kimileri de, onlardan hiçbirini isbat etmiyorum der. Oysa birini isbat etmekten kaçınması, aslında ikisinden birinin gerçekleşmesine engel değildir. Gerçekte bu kimsenin tavrı, cahilin bilgisizliği ve hakkı söylemekten kaçıp susanın sükûtu gibi bir tavırdır. Hem varlığı, hem de yokluğu kabul edemeyen - varlık da, yokluk da kendisi hakkında nefyedilmekle birlikte- ikisini de kabul eden şeyden daha imkân dışı olunca, hayatı da sağırlığı da; kudreti de aczi de; konuşmayı da dilsizliği de; körlüğü de görmeyi de kabul edemediği varsayılan şey, mümtenî ma'dûma, -kendisi hakkında nefyedilmiş olsalar bile- onların her ikisini kabul edenden daha yakındır. O halde, her ikisine elverişli olmakla birlikte onları nefyetmek, vücûd ve imkâna daha yakındır. Ayrıca varlığı zorunlu (vacibü'l-vücûd) bir varlığın kabullenmeye elverişli bulunduğu şey, onun hakkında vâcib olur. Çünkü onun sıfatları başkasına verilemez. Netice olarak bir şeyi kabullenmesi caiz oldu mu, artık o şey onun hakkında vâcib olur. Bu konuyu başka bir yerde etraflıca anlattık ve hiçbir şekilde eksikliği bulunmayan kemâl sıfatlarıyla Allah'ın muttasıf bulunduğunun vücûbiyetini orada açıkladık.)
Yine ona denir ki:
İki müsemmânın bazı isim ve sıfatlarının müşterek olması, aklî ve naklî delillerin reddettiği teşbih ve temsil değildir. Bu delillerin reddettiği, vâcib, caiz veya muhal olarak Yaratıcı'ya mahsus olan bir hususta başkasının O'na ortak olmasıdır. Bu hususta hiçbir yaratılmışın O'na ortak olması caiz değildir ve hiçbir yaratılmış da Allah'a mahsus olan sıfatlarda O'na ortak değildir.
Senin reddettiğin ise din ve akıl ile (hem naklen, hem de aklen) sabittir. Bunu teşbih ve tecsîm diye isimlendirmen, bu ismin kendisine takıldığı her manânın nefyedilmesi (reddetmek) gerektiğini zanneden câhilleri aldatan bir söz oyunudur.
Eğer bu mümkün olsaydı, her bâtıl meslek sahibi; insanların akıl ve nakille bilinen hakk'ı, hakikati kabul etmemeleri için ona onların nefret edeceği isimler takıverirdi. (Allah'ı kimi insanların sevmediği isimlerle isimlendirirdi.) Zaten bu yolla mülhidler bir çok kimsenin akıl ve dinini ifsad etmiş, onları küfür ve cehaletin en büyüğüne, sapıklık ve yanılmanın en son haddine itmişler (sürüklemişler) dir.
Eğer sıfatları inkâr edenler:
"İlim, kudret ve iradeyi isbat (kabul) etmek, sıfatların birden fazla olmasını gerektirir; bu ise (Allah için) imkânsız olan bir terkiptir" derlerse, siz:
"Allah zorunlu varlıktır (varlığı kaçınılmaz mevcuddur), o akıldır, âkildir (akleden) ve ma'küldür (akledilen), dediğinizde, bundan anlaşılan diğerinden anlaşılan şey gibi değil midir? Bunlar zihinde birden fazla ve birbirinden ayrı manâlar değil midir? Size göre bu bir terkiptir; bunu isbat ediyorsunuz ve buna tevhîd diyorsunuz" denir.
"Bu hakikî tevhîddir ve imkânsız bir terkip değildir" derlerse:
"Zâtın kendisi için zorunlu olan sıfatlarla tavsif edilmesi (Allah'ın zâtının lâzimî sıfatlarla muttasıf bulunması) hakikî tevhîddir ve imkânsız bir terkip değildir. Bu yaklaşım, aynı minval üzere devam eden, tutarlı bir bakış açısıdır.
(Ayrıca aklın apaçık kurallarıyla bilinen bir gerçektir ki, bir şeyin âlim oluşunun anlamı, kudretli olması demek olmadığı gibi, zâtının kendisi âlim ve kudretli olmasının kendisi demek değildir. Bu sıfatın mevsufun kendisi olduğunu öngören, insanların en safsatacısıdır. Ayrıca o, çelişki içerisindedir de. Çünkü bunu caiz görüyorsa, sıfatın varlığı mevsufun varlığının kendisi demek olur. Böylece varlık, tür olarak değil, bizzat kendisi olarak tek olur. O zaman mümkünün varlığı zorunlunun varlığının kendisi olursa, her yaratılmışın varlığı, varlığının yok olmasıyla yok olur ve yok olduktan sonra da, yokluğu kabul etmeyen ezelî ve ebedî olan Allah'ın varlığının kendisi olarak var olurdu. Bu durum kabul edilseydi, o zaman Allah, her teşbih, tecsim ile, her eksiklik ve kusurla muttasıf olurdu.
Nitekim bu bozuk düşünceyi kendilerine temel ilke seçen Vahdet-i Vücûdçular açık açık bunu söylemişlerdir. Artık sıfatları reddedenlerin görüşleri her halükârda yanlış oluyor.)
Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın bildirdiği sıfatları reddedenlerin her biri, kendilerince bir mahzurdan kaçmak için hangi sıfatı inkâr etseler, kaçtıklarının eşi olması lâzım gelen bir sıfatı isbat etmek zorunda kalırlar. Sonuç itibariyle de, zorunlu ve kadîm, kendisini diğerlerinden temyîz eden sıfatlarla muttasıf ve bu sıfatların hiçbirinde yarattıklarına benzemeyen bir varlığı isbata mecbur olurlar" denir.
Ve yine denir ki:
Tüm sıfatlar için söylenecek söz budur, isbat ettiğiniz her bir isim ve sıfatta, kaçınılmaz biçimde birkaç müsemmânın müşterek olduğu bir manâ bulunacaktır. Zaten böyle olmasaydı anlaşma mümkün olmazdı. (Böyle olmasaydı, hitab (Allah'ın isim ve sıfatlarıyla ilgili nasslar) da anlaşılmazdı.)
Maamâfih (şunu da kesin olarak) biliyoruz ki: Allah'a mahsus olan ve yarattıklarından ayrıldığı (sıfatlar), akla gelen veya tahayyül edilebilenlerden çok daha yücedir. Bu da ikinci temel kaide ile anlaşılacaktır ki o da şu şekildedir:

بســـم الله الرحمن الرحيم



İkinci Kaide: Zât Hakkında da Sıfatlar İçin Söylenenler Geçerlidir




Zât hakkında söylenecek söz, sıfatlar hakkında söylenenlerin aynısıdır.
Allah'ın ne zâtında, ne sıfatlarında ve ne de fiillerinde kendisine benzeyen bir şey söz konusudur. O'nun nasıl diğer zâtlara benzemeyen hakikî bir zâtı varsa, bu zât diğer sıfatlara benzemeyen hakikî sıfatlarla da muttasıftır.
Şayet birisi "Allah Arş'a nasıl istiva etti?" diye sorarsa ona şöyle denir:
"Tıpkı Rabîa, Mâlik ve diğerlerinin (r.a.) dedikleri gibi:
"İstiva malûmdur, bunun nasıl olduğu bilinemez (keyfiyeti meçhuldür), ona iman etmek vaciptir, nasıl olduğunu sormak da bid'attir; zira bu insanların bilmediği ve cevap vermeleri de mümkün olmayan bir şeyi sormaktır."
(Mâlik b. Enes (v. 179/795) ve Rabiatü'r-Re'y adıyla da bilinen hocası Rabîa b. Ferrûh (v. 132/749 veya 143/760). İbn Teymiyye ileride ismi Rabia b. Abdirrahmân olarak vermektedir.)
Yine "Rabbimiz dünya semâsına nasıl iner?" diye sorulursa; ona:
"O (O'nun zâtı) nasıldır?" diye sorulur;
"O'nun (O'nun zâtının) nasıl olduğunu bilmiyorum" derse:
"Biz de O'nun inişinin nasıl olduğunu bilmiyoruz" denir.
Çünkü bir sıfatın nasıllığını bilmek, o sıfatı taşıyanın keyfiyetini bilmeyi gerektirir. Sıfatın keyfiyetini (nasıllığını) bilmek diğerinin fer'idir ve ona bağlıdır. (Sıfat, mevsufun ayrıntısıdır ve ona tâbidir.)
Sen O'nun zâtının nasıl olduğunu bilmeden, benim O'nun sem'i (duyması), basarı (görmesi), teklimi (konuşması), istivası (oturması) ve nüzulünün