Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel

Zurück   Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel > Islamforum Turkish > Genel Islam Konular

Genel Islam Konular İslam Dini İle ilgili Konular, Tartişma Forumu

Banner Degisimi ile Beraberce Daha Fazla Kitlelere Ulasalim

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Said Nursi: Vehhabilik kaderin fetvası. Vehhabiliğin menbaı hariçte değil.
Alt 06-13-2007, 15:05   #1 (permalink)
Süper Kıdemli Üye
 
Ebu Zerr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
Ebu Zerr isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Ankara
Kan Gurubu: b+
Yaş: 29
Mesajlar: 852
Thanks: 291
Thanked 773 Times in 468 Posts
Ebu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biri
Rep Puanı: 147
Referrals: 0
Said Nursi: Vehhabilik kaderin fetvası. Vehhabiliğin menbaı hariçte değil.

Said Nursi'den vehhabi düşmanlarına itidal üzere cevaplar...

Vehhabilik ne hikmete mebnîdir?



Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde sayıyorlar…

ehl-i bid'attan olan Vehhâbiler… Ehl-i Sünnete galebe ettiler

bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne (tedbirde haddi aşarak) bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle (kötü hareketiyle) kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnete taslît (musallat) etmiş.

Hadis-i sahîh ile sabit olan ziyaret-i kubûr (kabirlerin ziyareti) ve makberistana hürmet-i şer'iye (kabristana dini hürmet) sûistimâl edildi, gayr-i meşrû hâdiseler zuhura (meydana) geldi

o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf (tasarruf sahibi) ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip (düşünüp) , âmiyâne (körü körüne), câhilâne takdis edildi (kutsallaştırıldı). Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf (bilinen) ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne (haddi aşmış) hâl, kadere fetvâ verdi ki, o muharribi (tahripçiyi) onlara musallat etsin.

şu gafil maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin (dindar) de olsa, esbâba fazla sarılmalarına hikmet-i şer'iye (Dini Hikmet) müsaade etmiyor. İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiyenin (Allah dostları ve büyük islam alimlerinin) türbelerine birer mukaddes (kutsallaştırılmış) ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer'iyeye şu zamanda pek muvafık (uygun) düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek (düzeltmek) istedi ki, bunları musallat etti.

eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını (meşhur islam büyüklerini) , hâşâ enâniyetle (olmayan bir bencillikle) itham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah'ı tanımadıkları için, çok şeylere, çok zatlara birer nevî rubûbiyet ( Rablik) tahayyül ettikleri…

eâzım-ı İslâmiyenin (İslam büyüklerinin) türbelerine câhilâne ve müfritâne (haddi aşan) bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer'iye noktasında kader münâsip (uygun) görmedi ki; bu muharripleri (tahripçileri) Ehl-i Sünnete taslît (musallat) etti. Onlarla tâdil edecek (düzeltecek).

Vehhâbilerin seyyiât (kabahatleri) ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran (teşekkür edilecek) bir cihetleri (yönleri) var

Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkâmına (şeriatın hükümlerine) tatbik-i harekete (uygulamaya) çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaytlık etmiyorlar (kayıtsızlık göstermiyorlar) . Güyâ dinin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i diniyeyi (dini temsil eden şeyleri) tahrip etmiyorlar. Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslâmın havz-ı kebîri (büyük havuzu) içinde ya erir, ya itidâle (normal hale) gelir; çünkü menbâı (kaynağı) hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti...





Vehhabilik - Bediüzzaman Said Nursi

* Altıncı Mesele - Risalei Nur Külliyatı

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle
[Haremeyn-i Şerifeyne Vehhâbilerin tasallutuna dâirdir.]
( Şerefli Mekke ve Medine Haremine vehhabilerin musallat olmasıyla alakalı )

"Bismillahirrahmanirrahim - Öyle bir fitneden sakının ki, geldiği zaman içinizden sadece zâlimlere isâbet etmez." Enfâl Sûresi, 8:25.

Aziz kardeşlerim,

"Haremeyn-i Şerifeynin Vehhâbilerin eline geçmesi ve onların, eâzım-ı İslâmın (islam büyüklerinin) türbeleri hakkındaki tahripkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir (dayanmaktadır)?" diye sual ediyorsunuz.

Elcevap: Şu hadise, âlem-i İslâmın (islam aleminin) siyasetine ve hayat-ı içtimâiyesine taallûk ettiği için (sosyal hayatıyla ilişkili olduğundan), Yeni Said kafasıyla cevap veremiyorum. Çünkü, şimdi daire-i nazarım (bakış alanım) başka ufuktadır. Fakat, hiç kırmadığım ve dâima faydasını gördüğüm mübarek hatıran için Eski Said kafasını muvakkaten (geçici olarak) başıma sıkılarak giyerek, şu Altıncı Meseleyi dört muhtasar (özet) nüktelerle beyan edeceğiz. (ince manalı sözlerle açıklayacağız)

BİRİNCİ NÜKTE:

Şu Vehhâbi meselesinin kökü derindir. An'anesi zaman-ı Sahâbeden (sözü sahabe zamanından başlayarak gelmiş. İşte o an'ane, üç uzun esaslarla gelmiştir:

Birincisi: Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve ekserisi Necid sekenesinden olan (iskan edenlerden - yerleşenlerden) Hâricîlere kılıç çekmesi ve Nehrivan'da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine, hem din namına Şîalığın aksine olarak, Hz. Ali'nin (r.a.) faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet (düşmanlık) tevellüd etmiştir (doğurmuştur) . Hazret-i Ali (r.a.) "Şâh-ı Velâyet - Velilerin şahı " ünvânını kazandığı ve turuk-u evliyanın (tarikatların) ekser-i mutlakı (çoğunluğu) ona rücû etmesi (yönelmesi) cihetinden, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif (hakaret, alay) damarı yerleşmiştir.

İkincisi: Müseylime-i Kezzâbın (Yalancı Müseylime - Peygamberlik iddiasında bulunan) fitnesiyle irtidâda yüz tutan (nerdeyse dinden dönecek olan) Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir'in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid'in kılıncıyla zîr ü zeber edildi (darmadağan) . Bundan Necid ahalisinin Hulefa-i Raşidîn'e (Olgun Halifeler - İlk 5 halife) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı bir iğbirâr (gücenme) , seciyelerine (karakterlerine) girmişti. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar-nasıl ki ehl-i İran'ın, Hazret-i Ömer'in (r.a.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar Âl-i Beyt (Peygamberimizin ev halkı) muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer'e (r.a.) ve Hazret-i Ebû Bekir'e (r.a.) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate dâima müntakimâne (intikam alırcasına), fırsat buldukça tecavüz etmişler.

Üçüncü esas: Vehhâbilerin azîm (büyük) imamlarından ve acîp dehâları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme'l-Cevzî gibi zatlar Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir'in (r.a.) Hazret-i Ali'den (r.a.) efdâliyetini (faziletini) müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali'nin (r.a) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.

Hem, Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde saydıkları için, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bir milyon hadisin hâfızı ve râvîsi (nakledeni) ve şiddetli olan Hanbelî mezhebinin reisi ve halk-ı Kur'ân (kuranın yaratılması) meselesinde cihanpesendâne (dünyaya meydan okurcasına) salâbet (cesaret ve dayanıklılık) ve metânet (sözünden dönmemek) sahibi bir zat olduğundan, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne (tassub göstererek ) ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zannediyorlar. Halbuki, bir dirhem hakları varsa, bazan on dirhem ilâve ediyorlar.

İKİNCİ NÜKTE:

Şu Vehhâbi meselesinin âlem-i İslâmın an'anesi itibariyle nasıl ki üç esası var; öyle de, âlem-i insâniyet (insanlık alemi) itibariyle dahi üç esası vardır:

Birincisi: Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi (insanlığın sosyal hayatı) noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye (siyasi sosyal hayat) itibariyle beşer (insanlık) birkaç devri geçirmiş.

Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri,
ikinci devri memlûkiyet (kölelik) devri,
üçüncü devri esir devri,
dördüncüsü ecir (İşçilik) devri,
beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir.

Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş (dönüştürülmüş), nim-medeniyet (yarı medeniyet) devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin zekîleri ve kavîleri (kuvvetlileri) , insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip (köleleştirip) hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûklar (köleler) dahi bir intibâha düşüp (uyanarak) gayrete gelerek o devri esir (İşçilik) devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten (kölelikten) kurtulup fakat el-hükmü li'l-ğâlib (Hüküm galip olanın lehinedir) olan zâlim düsturuyla (zulüm kuralıyla) yine insanların kavîleri (kuvvetlileri) zayıflarına esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, İhtilâl-i Kebîr ( büyük ihtilal) gibi çok inkılâplarla (devrimlerle) , o devir de ecîr (İşçilik) devrine inkılâp etmiş (dönüşmüş). Yani, zenginler olan havas (seçkinler) tabakası, avâmı (halkı) ve fukarayı ücret mukabilinde hizmetkâr ittihaz etmesi (hizmetçi edinmesi), yani sermaye sahipleri ehl-i sa'yi ( işçileri) ve ameleyi (işçiyi) küçük bir ücrete mukabil (karşılık) istihdam etmeleridir (çalıştırmalarıdır).

Bu devirde sûistimâller o dereceye vardı ki, bir sermayedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir biçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte'l-arz (yeraltı) madenlerde çalışıp, kut-u lâyemût (ölmeyecek kadar yiyecek) derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar (gücenme) verdi ki, avâm tabakası havâssa ilân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya'yı zîr ü zeber (darmadağın) edip geçen Harb-i Umûmiden (dünya savaşı) istifade ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm-ı avâm (halk direnişi) , havâssa (seçkin tabaka) karşı bir kin ve bir tezyif (hakaret, alay) fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref (şerefli) herşeyi kırmak için bir cesaret vermiş.

İkinci esas: Şu asır, menfî (olumsuz) milliyet(çiliğ)i çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye (İslami unsurlar) hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât-ı diniyeye ( dinin kutsal gördüklerine) hürmetkâr olamıyor; bahaneler buldukça ilişmek istiyor.

Üçüncü esas: Sükût...

ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Meslekler, mezhepler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi (hayat düğümü) hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına (eserlerine) ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî (olumsuz) cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içinde hak ve hakikat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid'a (Dinde yeni şeyler çıkaranlar) ve dalâlet (sapkınlık) olur.

İşte bu kaideye binâen, âlem-i İslâmdaki ehl-i bid'a fırkalarına (gruplarına) bakılsa görülüyor ki, herbiri bir hakka istinad edip (dayanıp) gitmiş. Fakat, menfî ciheti ya garaz (kin), ya inat gibi bir sebeple, o mesleğin âsârı (eserler-etkiler) dalâlet hesabına çalışmıştır. Meselâ, Şîalar Kur'ân'ın emrine imtisalen (uyarak) Ehl-i Beytin muhabbetini esas tutup, sonra intikam-ı milliyet (milliyetçi bir intikam) cihetinden bir garaz gelerek, meşrû muhabbet-i Ehl-i Beytin âsârını zaptederek, Sahâbe ve Şeyheynin (Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer) buğzuna binâ edip (düşmanlığı üzerine kurup) , âsâr göstermişler;

[Maksat Hz. Ali'ye duyulan sevgi değil; Hz. Ömer'e duyulan kindir. ] olan darb-ı meseline (meşhur, hikmetli söz) mâsadak (söylendiği gibi) olmuşlar.

Hem meselâ, Vehhâbiler ve Hâricîler ise, nusûs-u Şeriate (şeriatın nasslarına) ve sarîh-i âyâta (açık ayetlere) ve zevâhir-i ehâdise istinad (hadislerin dış manalarına dayanarak) ederek hâlis Tevhîde münâfi (aykırı) ve sanemperestliği (putperestliği) imâ edecek herşeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat, birinci nüktedeki üç esasta beyan edilen sebepler cihetinden gelen menfî garazlar, onları haktan çevirip, dalâlete saptırmış ki, ifrat derecesinde (haddi aşan) tahribat yapıyorlar. Ve hâkezâ (Bunun gibi) , Cebriye olsun, Mûtezile olsun, hangi fırka olursa olsun böyle bir hakikati mesleğinde görüp onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.

Her neyse... Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti (yönü) bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen (dayanarak), sâdattan (seyyidlerden) olan şerif-i Mekke (Mekke Şerifi), Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken zaaf gösterip İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne (despotça) girmesine meydan (imkan) verdi. Nass-ı âyetle (kat'i ayet deliliyle) küffârın (kafirlerin) girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, âlem-i İslâmı (İslam alemini) aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi (siyasetin merkezi) hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid'attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad (dışardan destek noktası) aramayarak, filcümle (hepten) nimmüstakil (yarı bağımsız) bir siyaset-i İslâmiye (islami siyaset) takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler (galip geldiler) denilebilir.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE:

Esbap tahtında (sebepler altında) vücuda (meydana) gelen hâdiseler, o esbâbın hâlis malı değil. Belki asıl o hâdisenin hakiki sahibi kaderdir. Kader ise hikmet-i İlâhiye (İlahi hikmet) ile hükmeder. Öyleyse, bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne (tedbirde haddi aşarak) bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle (kötü hareketiyle) kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnete taslît (musallat) etmiş. Vehhâbiler zulmeder; çünkü, hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için, cinâyet ediyorlar. Fakat, kader-i İlâhî, üç sebebe binâen adâlet eder:

Birincisi: Hadis-i sahîh ile sabit olan ziyaret-i kubûr (kabirlerin ziyareti) ve makberistana hürmet-i şer'iye (kabristana dini hürmet) sûistimâl edildi, gayr-i meşrû hâdiseler zuhura (meydana) geldi. Husûsan (özellikle) evliyâların makberlerine (türbelerine) karşı hürmet ise, mânâ-yı harfî cihetiyle (simgesel yönüyle) kalmadı, mânâ-yı ismî (sanki ondanmış gibi) derecesine çıktı. Yani, sırf Cenab-ı Hak hesabına makbul bir abdi (kulu) olduğuna ve şefaatine ve mânevî duasına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyade; o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf (tasarruf sahibi) ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip (düşünüp) , âmiyâne (körü körüne), câhilâne takdis edildi (kutsallaştırıldı). Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf (bilinen) ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne (haddi aşmış) hâl, kadere fetvâ verdi ki, o muharribi (tahripçiyi) onlara musallat etsin. Fakat, o muharrib (tahripçi) dahi, onları tâdil etmek (adalet göstermek) ve ifratlarını (aşırılıklarını) kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit (tedbirde haddi aşıp) edip köküyle kesmeye başladı. Elbette, [Zâlim Allah'ın kılıcıdır; onunla başkalarını cezalandırır, sonra da onu cezalandırır.] kaidesine mazhar olur (maruz kalır) . Onlar da sonra cezasını bulurlar.

İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb-ı zâhiriye (dış sebebpler) , hakîki telâkkî ediliyor (varsayılıyor) . İnsanlar esbâba (sebeplere) yapışıyor. Eğer esbâb-ı zâhiriye (dış sebepler) bir ayna hükmünden çıkıp nazar-ı dikkati kendisine celbetse (yöneltse) , Tevhîd-i hakîkiye münâfi (Hakiki Tevhide aykırı) olur. İşte, şu gafil maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin (dindar) de olsa, esbâba fazla sarılmalarına hikmet-i şer'iye (Dini Hikmet) müsaade etmiyor. İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiyenin (Allah dostları ve büyük islam alimlerinin) türbelerine birer mukaddes (kutsallaştırılmış) ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer'iyeye şu zamanda pek muvafık (uygun) düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek (düzeltmek) istedi ki, bunları musallat etti.

Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet (benlik) o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet (gafiller ve sapkınlar toplulukları) ve bu mağrur ehl-i enâniyet (benciller topluluğu) nazarında kıyâs-ı binnefs olarak (kendinden kıyaslıyarak), eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını (meşhur islam büyüklerini) , hâşâ enâniyetle (olmayan bir bencillikle) itham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah'ı tanımadıkları için, çok şeylere, çok zatlara birer nevî rubûbiyet ( Rablik) tahayyül ettikleri bir hengâmda (zamanda) ve sanemperestliğin, başka bir nevi olan heykelperestlerin (heykele önem veren) ve sûretperestlerin (resme önem veren) gayet müthiş bir riyâkârlık mânâsında olan şan ve şeref peşinde koştukları bir zamanda, eâzım-ı İslâmiyenin (İslam büyüklerinin) türbelerine câhilâne ve müfritâne (haddi aşan) bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer'iye noktasında kader münâsip (uygun) görmedi ki; bu muharripleri (tahripçileri) Ehl-i Sünnete taslît (musallat) etti. Onlarla tâdil edecek (düzeltecek).

Fakat Vehhâbilerin seyyiât (kabahatleri) ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran (teşekkür edilecek) bir cihetleri (yönleri) var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârâne olan seyyiâtlarına mukabil (tahripçi kabahatlerine karşılık) o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkâmına (şeriatın hükümlerine) tatbik-i harekete (uygulamaya) çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaytlık etmiyorlar (kayıtsızlık göstermiyorlar) . Güyâ dinin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i diniyeyi (dini temsil eden şeyleri) tahrip etmiyorlar. Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslâmın havz-ı kebîri (büyük havuzu) içinde ya erir, ya itidâle (normal hale) gelir; çünkü menbâı (kaynağı) hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti...

[Bismillahirrahmanirrahim - Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın." Bakara Sûresi, 2:32]
__________________
Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere. (Ahi Evran)
  Alıntı ile Cevapla
The Following 3 Users Say Thank You to Ebu Zerr For This Useful Post:
beyaz_ışık (06-13-2007), kafkaskartali (06-14-2007), seyfullah putkıran (06-13-2007)

Alt 06-13-2007, 17:51   #2 (permalink)
Süper Kıdemli Üye
 
sinang - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
sinang isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 934
Thanks: 188
Thanked 1.091 Times in 505 Posts
sinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı birisinang Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Rep Puanı: 350
Referrals: 0
Bismillahirrahmanirrahim

Mezhebçilik cihediyle meselelere yaklaşanlar Kur'an ve sünnetin bir kısmından istifade ettiler,bir kısmını terk ettiler.Bunların bazıları kişiseldir bazısı ise mezhepleşmiştir.Bunlardan biride vehhabiyedir,onlar Kur'an ve sünnetin bir kısmına göre davranarak mezar ziyaretini yasaklamışlardır.Halbuki bu yasaklama daha sonraları İslamın tevhid anlayışı gönüllere girince nesh edilir.Hatta ölümün düşünülmesi tefekkürü açısından kabir ziyaretinin olması gerektiği vurgulanır.İslam tam inkişaf etmeden önce cahiliye arabları atalarının kabirlerine gider,onlar adına çeşitli adaklarda bulunur,övücü şiirler okurlardı.Çünkü sıksık kabile savaşlarının yaşandığı bölgede bu savaşlarda ölenlerin adeti itibar meselesi idi.Bundan dolayı Allah Resulü ilk İslam gönüllülerine kabir ziyaretinide yasak etti.Ama daha sonra imanlar inkişaf edince bu uygulama kaldırıldı.
Bu gün mekke ve özellikle medinedeki kabristanlara bakılınca sürülmüş tarla gibi ve bomboştur.Bu vahhabi yönetiminin meselelerdeki eksik görüşlerinden kaynaklanmaktadır.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 06-14-2007, 13:23   #3 (permalink)
İlgili üye
 
khan19556 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
khan19556 isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jan 2007
Bulunduğu yer: Sancağın düştüğü yerden
Yaş: 28
Mesajlar: 1.013
Thanks: 935
Thanked 1.253 Times in 575 Posts
khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)khan19556 Site üyelerince oyu 1000i geçti :)
Rep Puanı: 225
Referrals: 0
Ebu Zer:
Bu mahrem bir meseledir.Herkesin bilmesine de gerek yoktur.Bediüzzaman bu risaleyi sadece Osmanlıca mektubata koydurmuştur.Sebebi ilime vakıf olanların ulaşması içindir...
__________________
[SIGPIC][/SIGPIC]"Sevdiğim bir gelinin bana hediye edildiği veya erkek bir çocuğumun doğduğu müjdesinin verildiği gece benim için, muhacirlerden oluşan bir müfreze içinde olup sabahında düşmanla karşılaşmayı beklediğim ayaz ve buzlu bir gece kadar güzel değildir"

"Sabaha kadar sağnak halinde devam eden yağmurun altında kalkanımı elime alıp düşmana baskın yapmayı beklediğim bir gece kadar bana ümit veren bir amelim yoktur"
Halid bin Velid
  Alıntı ile Cevapla

Alt 06-14-2007, 15:11   #4 (permalink)
Üye
 
selinay25 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
selinay25 isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Apr 2007
Yaş: 23
Mesajlar: 88
Thanks: 120
Thanked 125 Times in 70 Posts
selinay25 Tanınma yolunda
Rep Puanı: 21
Referrals: 0
SAİD NURSİ


Soru- Said Nursî ile ilgili şu sözler beni şaşırtıyor:

“… yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamış. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verirmiş[1].”

Buna gerekçe olarak deniyor ki, rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’an ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiş[2].

Cevap- Bir kimsenin Allah’ın Elçisi tarafından bilgi sahibi kılınması Şiilere has iddiadır. Onlar bunu, Ali’nin (r.a) soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler:

"... İmamlardan hiçbiri bir öğretmene git¬memiş, bir eğitimciden bir şey öğren¬me¬miştir. ...Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medre¬seye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey so¬rulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için dü¬şünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir...[3]" İmamın ilahî hükümlere, ilahî maârife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıy¬ladır... [4]"

Soru- Bir peygamberin böyle görevi olur mu?

Cevap- Elbette olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?" (Nahl 16/35)

Allah Teâlâ, Peygamberimize şöyle emrediyor

"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, tanrını¬zın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş¬mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin." (Kehf 18/110)

"De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından kimse kurta¬ramaz. Ondan başka bir sığınak da bula¬mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön¬derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

Soru- Said Nursî’nin öğrenim hayatı ile ilgili bilginiz var mı?

Cevap- Kendi el yazısı ile yazdığı özgeçmişine göre ilk öğrenimden sonra Şeyh Muhammed Celalî’nin ders halkasına katılmış, okunması adet olan kitapları okumuş ve daha sonra Van’da 15 yıl kadar eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur[5].

“Tarihçe-i Hayatı”na göre de önce Sarf ve Nahiv ile meşgul olmuş ve İzhar’a kadar okumuş, daha sonra Şeyh Mehmed Celâlî’nin yanına gitmiş, her türlü ilim dalına ait eserleri incelemeye koyulmuş ve İslamî ilimlerle ilgili kırk kadar kitabı ezberlemiştir. Ders aldığı diğer alimler şunlardır: Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim, Şeyh Mehmed Küfrevî, Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah[6].

Soru- Öyle ise öğrenimini üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası nereden çıkıyor?

Cevap- Halkın hurafelere olan ilgisinden yararlanıp dikkat çekmek istemiş olabilir. Zamanın harikası demek olan “Bediuzzaman” lakabı da öyledir. İddiaya göre bu lakap, onun olağanüstü ilmini gören ilim adamları tarafından verilmiştir[7].

Soru- Said Nursî’nin sözleri arasında ciddi tutarsızlıklar görülüyor. Şu sözü hakkında ne dersiniz?

“Ondört yaşında idim. O zaman icazet almanın alameti olan, üstad tarafından bana sarık sarılmasının ve cübbe giydirilmesinin önüne engeller çıktı. Yaşım küçük olduğu için büyük hocalara has giysi bana yakıştırılmadı. Diğer yandan büyük âlimler, bana üstad değil, ya rakib ya teslim oluyorlardı. Kendini benim yanımda üstad görecek biri çıkmamıştı.

Ben bu hakkı elli altı sene sonra kullanabildim. Bundan yüz sene önce ölmüş Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin bana, kendi cübbesi ile birlikte bir sarık göndermişti, şimdi o cübbeyi giyiniyorum. Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım[8].

Cevap- Said Nursî’nin 14 yaşında ilim adamlığı payesine ulaştığı iddiası temelsizdir. Çünkü Tarihçe-i hayatı’na göre on beş- on altı yaşlarına kadar bütün bilgisi sünuhat kabilindendi[9]. Sünuhat, kişinin aklına ve hatırına gelen şeylere denir[10]. Onlara ilim dense yeryüzünde alim olmayan kimse kalmaz.

Soru- Hem sünuhat, hem Said Nursî’nin her soruya tereddütsüz cevap verdiği iddiası, bunların ona Allah’ın ilhamı olduğu anlamına gelmez mi?

Cevap- Böyle bir iddianın varlığı ortada. Bunu Said Nursî açıkça söylüyor. Şu sözler ona aittir:

“Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!

Bu sözün açık anlamı; asr-ı saadette Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’ân’ın Arş’taki yerinden ve manevi mu'cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor[11].”

Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indiği yerden Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi inerek Kur’an’ın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.

Soru- Bu sözü ile o, kendini peygamber seviyesine çıkarmıyor mu?

Cevap- Peygamber olduğunu söylemese de yukarıdaki sözlerin o manaya geldiği açık. Ayrıca Kur’an’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiği iddiası, kendi kitabının Kur’an’dan önemli olduğu iddiasından başka bir anlam taşımaz.

Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle diyor: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçili¬ğini yapmamış olursun" (Maide 5/67) Eğer Said Nursî’nin iddia ettiği şeyler Peygamberimize bildirilseydi onları açıklamak zorunda olurdu.

Soru- Bunlara inanan bir kişi, Said Nursi’yi son peygamber, Risale-i Nurları da Allah’ın son kitabı saymış olmaz mı?

Cevap- Said Nursî’nin şu sözlerini de dinle, sonra karar ver:

“Risale-i Nur denilen otuzüç aded Söz, otuzüç aded Mektub, otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kur’an’daki âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilleridir. Kur’an âyetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir[12].”

Yani Said Nursî’ye göre Kur’an delil olmaktan çıkmış, delile muhtaç hale gelmiş ve Risale-i Nur’un âyetleri, Kur’an âyetlerinin delili olmuştur. Böyle bir kitabın hatasız olması gerekir. Said Nursî, bu iddiayı da yapıyor ve şöyle diyor:

“Sözler”[13] şüphesiz Kur’an’ın nurlu parıltılarıdır. Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir[14].

Soru- Nurcuların Kur’an okumayıp Risale-i Nur okumalarının sebebi bu olmalıdır herhalde?

Cevap- Said Nursî, insanları kendi kitaplarına çekmek için hiçbir şeyi eksik etmemiştir. Şöyle diyor: “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah" yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur[15].

"Urvet-ül vüska" ve "hablullah" Kur’an’a ait özelliklerdir[16].

Soru- Risale-i Nur’un, Kur’an’ın alındığı yerden alındığı iddiası, zaten her şeyi açıklamıyor mu?

Cevap- Bu iddia birden fazla yerde tekrarlanır. Onlardan biri de şudur:

“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’an’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden iktibas edilmiştir[17].”

Risalelerden "Âyetü’l-Kübrâ" yı örnek verip oradaki iddiaları adım adım izleyelim:

1- Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası:

“Bu risalenin mukaddimesinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı[18].”

2- Adını İmam Ali’nin verdiği iddiası:

“Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerde (keramat-ı gaybiyesinde) bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Musa" adlarını vermiştir[19].”

3- İmam Ali’nin şefaat dilediği iddiası:

“İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak…[20]”

4- Risale’nin lâ ilâhe illallah sözünün olağanüstü delili olduğu iddiası:

“Lâ ilâhe illallah’ın hücceti ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır[21].

5- Risale’nin kurtarıcılık yaptığı iddiası:

“.. o risalenin hem Ankara hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında tesirli intişarıyla talebelerine beraet kazandırmağa sebep olduğu gibi…[22]”

6- Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası:

“… hükûmet dairelerinden birisi … gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat cehennem gibi yandığı halde; tam bitişiğinde, Risale-i Nur'un bir talebesi yanıma geldi ve dedi ki: "Biz yanıyoruz, mahvolduk." Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra'nın bir kısım basılı nüshalarını yanıma getirmesini söylemiştim, fakat getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur'u ve Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar" dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktı. Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın korumasında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı…[23]”

Soru- Aklıma İmam Ali takıldı. Risale’nin adını neden o koyuyor?

Cevap- Said Nursî ona, Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecek bütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu iddia ediyor. Kendi kitabı da, o zaman için, geleceğin sırlarından olduğuna göre onu Ali’nin bildirmesi tabiidir. Said Nursi özetle şöyle diyor:

Hazret-i Cebrail, Sekine adıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz Ali'nin (r.a.) kucağına düşürdü. Hz. Ali diyor ki: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız gök kuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum"

İsm-i Âzamdan bahsederek bazı olayları anlattıktan sonra diyor ki:

"Dünyanın başından kıyamete kadar bütün ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar[24].”

Soru- Öyle bir sahife ki, içinde dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar yer alıyor. Bu bir sahife değil, çok büyük bir kitap olur. Peygamberimizin bu ilim ve sırları bilmediği kesin olduğu için İmam Ali ondan üstün bir konuma getirilmiş oluyor. Said Nursî bu bilgiyi nereden almış?

Cevap- Kur’an’ın alındığı yerden aldığını söyledi ya?!!

Soru- Bununla ne elde etmek istiyor?

Cevap- Risale-i nuru ve şakirtlerini kutsallaştırmak[25].

Soru- Bunlar benim kanımı dondurdu. Ne kötü iddialar!...

Cevap- Bu tür iddialar için Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra "bu Allah katındandır" derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır[26]. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara 2/79).

Soru- Tanıdığım bir çok nurcu var. Bunlar bilgili, efendi, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve özellikle öğrenci yetiştirmek için çaba gösteren insanlardır. Bunlar ne olacak? Bu anlattıklarınızı onların çoğu bilmiyor.

Cevap- Doğru, Risale-i nurlar içinde çok güzel şeyler de var. Onlardan bazılarını ben de beğeniyorum. Tanıdığınız Nurculara sorun, kendilerine okunan bölümlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dili ağır olduğu için onları da anlamazlar. Okuyanlardan çoğunun da anlamadığını, bazı kelimelerin zihinlerinde çağrıştırdığı manayı anlattıklarını ben de gördüm. Ama bütün bunlar nurcuları kurtarmaya yetmez. Bunlar akıllarını kullanmadıklarının cezasını çekeceklerdir. Çünkü Allah "..pisliği aklını kullan¬mayanların üs¬tüne yığar." (Yunus 10/100)

Soru- Akıllarını kullanmadıklarını nereden biliyorsunuz?

Cevap- O kitapların Said Nursî’ye yazdırıldığı söylenince sesleri çıkmaz. Her biri o kitapları Kur’an’ı okur gibi okur. Çünkü Nurcular arasında temel kitap Risale-i Nurlardır. Bunları yapanın aklını kullandığı söylenemez.

Soru: Gerçekten onlar Said Nursî’ye olağanüstü bir değer veriyorlar. Bu beni her zaman tedirgin etmiştir.

Cevap- Olağanüstü değeri bizzat Said Nursî veriyor. Onlar da onun arkasından gidiyorlar. Mesela şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığı iddia ediliyor:

Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.

Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada

Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.

Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.

Müri¬dim ister doğuda olsun is¬ter batıda

Hangi yerde olsa da yetişirim imdada[27]”

Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar[28]. İspat için, cifir ilmi denen hayali şeylere dayanır ve şiirde şu anlamın saklı olduğunu söylerler:

"O Gavs'ın müridi Said Kürdî, Rusya'da esirken kuzeydoğu Asya’dan bid’atçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim."

Yardımın nasıl gerçekleştiği, şöyle anlatılıyor:

“Evet Hazret-i Gavs'ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya'nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs'ın (Abdülkadir Geylânî’nin) dediği gibi hep koruma altında olmuştur.

Üstadımız diyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak "Yâ Gavs-ı Geylanî" derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur" derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir[29].

Bu inancın Kur’an’a aykırılığını gösteren âyetlerden bir kısmı şöyledir:

“Darda kalmış kişi dua ettiği za¬man onun yar¬dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü¬nün hakimleri ya¬pıyor? Allah ile be¬raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu¬nuz..“ (Neml 27/62)

Güç yetirilemeyen konularda Allah’¬tan baş¬ka¬sından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki, Allah’ın dışında kuruntu¬sunu ettikle¬ri¬nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi¬der¬meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti¬rebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme¬tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 17/56-57)

“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu¬nuzu bilir.

Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey ya¬ratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile¬ceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21)

“Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zümer 39/38)

Soru- Said Nursî ölmüştür; kendini savunamaz. Böyle biri hakkında konuşmak doğru mu?

Cevap- Said Nursî hesabını Allah’a verecektir. Bizim ona fayda veya zarar vermemiz düşünülemez. Belki ölmeden önce bütün hatalarından tevbe etmiş ve Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş de olabilir. Bizi ilgilendiren, onun kitaplarını, dinin kaynaklarından sayan büyük bir cemaattir. Biz onları uyarmaya çalışıyoruz.


Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır
--------------------------------------------------------------------------------

[1]- Bediuzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Sözler Yayınevi, İst. 1991, s. 34. (Takdim yazısında bu kitabın 1958’de hazırlandığı, Bediuzzaman Said Nursî’nin kontrol ettiği ve düzelttiği şekilde yayınlandığı ifade edilmektedir.)

[2]- Bediuzzaman Said Nursî, Haşiye, Tarihçe-i Hayat, s. 33.

[3]- Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâid'ül-İmâmiyye, Şia İnançları (Türkçeye çeviren Abdülbaki GÖLPINARLI) İstanbul 1978, s. 52-53.

[4]- GÖLPINARLI, Şia İnançları, s. 52.

[5]- Bu özgeçmiş, İstanbul Müftülüğü Arşivi’nde, Osmanlı Ulemasına ait sicil dosyaları arasında iken daha sonra dosyanın içi bilinmeyen kişiler tarafından boşaltılmıştır. Sadık ALBAYRAK bunları evvelce yazıp neşrettiği için sadece onun kitabında bulunmaktadır. Bkz. Sadık ALBAYRAK, Son Devir Osmanlı Uleması, İst. 1996, c. IV, s. 271.

[6]- Tarihçe-i Hayatı s. 44.

[7]- Tarihçe-i Hayatı, s. 45.

[8]- Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, Kastamonu Lahikası, c. II, s. 1609, İstanbul 1995, Burada ifadeler sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...

Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden dört-beş zâtın vefat etmeleri cihetinde, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek

ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükrediyorum(Haşiye) Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım.

[9]- Tarihçe-i hayat 45

[10] - Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, İstanbul 1317.

[11]- Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1993, s. 617. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir:

Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!

cümlesinin sarih bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin'in nüzulü olduğu gibi, mana-yı işarîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...”

[12]- Şualar, s. 709. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir.

[13]- Sözler, Risale-i Nurlar’ın bir bölümünü oluşturur.

[14]- Barla Lâhikası s.26. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: Mübarek Sözler şübhesiz Kitab-ı Mübin'in nurlu lemaatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır.”

[15]- Said Nursî, Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1992 s. 231.

[16]- Bakara 2/256 ve Al-i İmrân 3/103’e bkz.

[17]- Şualar s. 601. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

[18]- Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), Sözler Yayınevi, İstanbul 1992 s. 84.

[19]- Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), s. 83-84.

[20]- Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), s. 84, 1 numaralı dipnot ve s. 261. Yukarıdaki yazı şu cümlenin tercümesidir. وبالآية الكبرى أمني من الفجت Arapça’da fecet diye bir kelime olmadığı için füc’e kabul edilerek anlam verilmiştir.

[21]- Şualar, Onbeşinci Şua, s.526. Bu ibarede kısaltma yapılmıştır. Tamamı şöyledir: “ Birinci Kelime: ¬لا إله إلا اللهdır. Bundaki hüccet ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada وبالآية الكبرى أمني من الفجت” Ayetül Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak…”

[22]- Şualar, Onbeşinci Şua, s.526.

[23]- Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınevi, İst. 1993 101. Anlamı bozmayacak kısaltmalar yapılmıştır.

[24]-Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, c. II, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, (Onsekizinci Lem’a) İstanbul 1995, s. 2079, Metnin aslı şöyledir: “Hazret-i Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâimü's-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" diyerek bu İsm-i Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:

"Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur."

[25]- Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 2078. Orada geçen ifade aynen şöyledir: Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali'nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir.

[26]- Karşılığında Ahireti verdikleri için aldıkları ne olursa olsun, azdır. “... Bu hayatın sağladığı fayda Ahiret yanında pek az olur.” (Tevbe 9/38)

[27] - Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat, İstanbul 1991, s. 119.

[28]- İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.

[29] - Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat s. 120.


Kaynak
http://www.suleymaniyevakfi.org/modu...utorial&tid=45
  Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj Icin selinay25 Kardesimize Allah Razi Olsun Diyenler:
Ebu Zerr (06-14-2007)

Alt 06-14-2007, 15:57   Themenautor   #5 (permalink)
Süper Kıdemli Üye
 
Ebu Zerr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
Ebu Zerr isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Ankara
Kan Gurubu: b+
Yaş: 29
Mesajlar: 852
Thanks: 291
Thanked 773 Times in 468 Posts
Ebu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biriEbu Zerr Olagan üstü biri
Rep Puanı: 147
Referrals: 0
Said Nursi'de bir insandı...Doğrusu ile yanlışı ile...Doğrularını alır, yanlışlarını terk ederiz...

Mahrem konusuna gelince, bu kadar harika ve itidal üzere olan izahları paylaşmadan geçemezdim...
__________________
Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere. (Ahi Evran)
  Alıntı ile Cevapla

Alt 06-14-2007, 17:27   #6 (permalink)
Üye
 
kafkaskartali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
kafkaskartali isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Almanya
Kan Gurubu: Eklenmemis
Yaş: 37
Mesajlar: 107
Thanks: 161
Thanked 164 Times in 97 Posts
kafkaskartali Sasirtici yükselisi varkafkaskartali Sasirtici yükselisi varkafkaskartali Sasirtici yükselisi var
Rep Puanı: 43
Referrals: 0
Alıntı:
selinay25 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
SAİD NURSİ


Soru- Said Nursî ile ilgili şu sözler beni şaşırtıyor:

“… yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamış. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verirmiş[1].”

Buna gerekçe olarak deniyor ki, rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’an ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiş[2].

Cevap- Bir kimsenin Allah’ın Elçisi tarafından bilgi sahibi kılınması Şiilere has iddiadır. Onlar bunu, Ali’nin (r.a) soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler:

"... İmamlardan hiçbiri bir öğretmene git¬memiş, bir eğitimciden bir şey öğren¬me¬miştir. ...Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medre¬seye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey so¬rulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için dü¬şünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir...[3]" İmamın ilahî hükümlere, ilahî maârife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıy¬ladır... [4]"

Soru- Bir peygamberin böyle görevi olur mu?

Cevap- Elbette olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?" (Nahl 16/35)

Allah Teâlâ, Peygamberimize şöyle emrediyor

"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, tanrını¬zın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş¬mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin." (Kehf 18/110)

"De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından kimse kurta¬ramaz. Ondan başka bir sığınak da bula¬mam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön¬derdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

Soru- Said Nursî’nin öğrenim hayatı ile ilgili bilginiz var mı?

Cevap- Kendi el yazısı ile yazdığı özgeçmişine göre ilk öğrenimden sonra Şeyh Muhammed Celalî’nin ders halkasına katılmış, okunması adet olan kitapları okumuş ve daha sonra Van’da 15 yıl kadar eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur[5].

“Tarihçe-i Hayatı”na göre de önce Sarf ve Nahiv ile meşgul olmuş ve İzhar’a kadar okumuş, daha sonra Şeyh Mehmed Celâlî’nin yanına gitmiş, her türlü ilim dalına ait eserleri incelemeye koyulmuş ve İslamî ilimlerle ilgili kırk kadar kitabı ezberlemiştir. Ders aldığı diğer alimler şunlardır: Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim, Şeyh Mehmed Küfrevî, Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah[6].

Soru- Öyle ise öğrenimini üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası nereden çıkıyor?

Cevap- Halkın hurafelere olan ilgisinden yararlanıp dikkat çekmek istemiş olabilir. Zamanın harikası demek olan “Bediuzzaman” lakabı da öyledir. İddiaya göre bu lakap, onun olağanüstü ilmini gören ilim adamları tarafından verilmiştir[7].

Soru- Said Nursî’nin sözleri arasında ciddi tutarsızlıklar görülüyor. Şu sözü hakkında ne dersiniz?

“Ondört yaşında idim. O zaman icazet almanın alameti olan, üstad tarafından bana sarık sarılmasının ve cübbe giydirilmesinin önüne engeller çıktı. Yaşım küçük olduğu için büyük hocalara has giysi bana yakıştırılmadı. Diğer yandan büyük âlimler, bana üstad değil, ya rakib ya teslim oluyorlardı. Kendini benim yanımda üstad görecek biri çıkmamıştı.

Ben bu hakkı elli altı sene sonra kullanabildim. Bundan yüz sene önce ölmüş Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin bana, kendi cübbesi ile birlikte bir sarık göndermişti, şimdi o cübbeyi giyiniyorum. Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım[8].

Cevap- Said Nursî’nin 14 yaşında ilim adamlığı payesine ulaştığı iddiası temelsizdir. Çünkü Tarihçe-i hayatı’na göre on beş- on altı yaşlarına kadar bütün bilgisi sünuhat kabilindendi[9]. Sünuhat, kişinin aklına ve hatırına gelen şeylere denir[10]. Onlara ilim dense yeryüzünde alim olmayan kimse kalmaz.

Soru- Hem sünuhat, hem Said Nursî’nin her soruya tereddütsüz cevap verdiği iddiası, bunların ona Allah’ın ilhamı olduğu anlamına gelmez mi?

Cevap- Böyle bir iddianın varlığı ortada. Bunu Said Nursî açıkça söylüyor. Şu sözler ona aittir:

“Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!

Bu sözün açık anlamı; asr-ı saadette Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’ân’ın Arş’taki yerinden ve manevi mu'cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor[11].”

Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indiği yerden Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi inerek Kur’an’ın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.

Soru- Bu sözü ile o, kendini peygamber seviyesine çıkarmıyor mu?

Cevap- Peygamber olduğunu söylemese de yukarıdaki sözlerin o manaya geldiği açık. Ayrıca Kur’an’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiği iddiası, kendi kitabının Kur’an’dan önemli olduğu iddiasından başka bir anlam taşımaz.

Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle diyor: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçili¬ğini yapmamış olursun" (Maide 5/67) Eğer Said Nursî’nin iddia ettiği şeyler Peygamberimize bildirilseydi onları açıklamak zorunda olurdu.

Soru- Bunlara inanan bir kişi, Said Nursi’yi son peygamber, Risale-i Nurları da Allah’ın son kitabı saymış olmaz mı?

Cevap- Said Nursî’nin şu sözlerini de dinle, sonra karar ver:

“Risale-i Nur denilen otuzüç aded Söz, otuzüç aded Mektub, otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kur’an’daki âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilleridir. Kur’an âyetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir[12].”

Yani Said Nursî’ye göre Kur’an delil olmaktan çıkmış, delile muhtaç hale gelmiş ve Risale-i Nur’un âyetleri, Kur’an âyetlerinin delili olmuştur. Böyle bir kitabın hatasız olması gerekir. Said Nursî, bu iddiayı da yapıyor ve şöyle diyor:

“Sözler”[13] şüphesiz Kur’an’ın nurlu parıltılarıdır. Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir[14].

Soru- Nurcuların Kur’an okumayıp Risale-i Nur okumalarının sebebi bu olmalıdır herhalde?

Cevap- Said Nursî, insanları kendi kitaplarına çekmek için hiçbir şeyi eksik etmemiştir. Şöyle diyor: “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah" yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur[15].

"Urvet-ül vüska" ve "hablullah" Kur’an’a ait özelliklerdir[16].

Soru- Risale-i Nur’un, Kur’an’ın alındığı yerden alındığı iddiası, zaten her şeyi açıklamıyor mu?

Cevap- Bu iddia birden fazla yerde tekrarlanır. Onlardan biri de şudur:

“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’an’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden iktibas edilmiştir[17].”

Risalelerden "Âyetü’l-Kübrâ" yı örnek verip oradaki iddiaları adım adım izleyelim:

1- Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası:

“Bu risalenin mukaddimesinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı[18].”

2- Adını İmam Ali’nin verdiği iddiası:

“Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerde (keramat-ı gaybiyesinde) bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Musa" adlarını vermiştir[19].”

3- İmam Ali’nin şefaat dilediği iddiası:

“İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak…[20]”

4- Risale’nin lâ ilâhe illallah sözünün olağanüstü delili olduğu iddiası:

“Lâ ilâhe illallah’ın hücceti ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır[21].

5- Risale’nin kurtarıcılık yaptığı iddiası:

“.. o risalenin hem Ankara hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında tesirli intişarıyla talebelerine beraet kazandırmağa sebep olduğu gibi…[22]”

6- Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası:

“… hükûmet dairelerinden birisi … gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat cehennem gibi yandığı halde; tam bitişiğinde, Risale-i Nur'un bir talebesi yanıma geldi ve dedi ki: "Biz yanıyoruz, mahvolduk." Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra'nın bir kısım basılı nüshalarını yanıma getirmesini söylemiştim, fakat getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur'u ve Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar" dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktı. Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın korumasında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı…[23]”

Soru- Aklıma İmam Ali takıldı. Risale’nin adını neden o koyuyor?

Cevap- Said Nursî ona, Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecek bütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu iddia ediyor. Kendi kitabı da, o zaman için, geleceğin sırlarından olduğuna göre onu Ali’nin bildirmesi tabiidir. Said Nursi özetle şöyle diyor:

Hazret-i Cebrail, Sekine adıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz Ali'nin (r.a.) kucağına düşürdü. Hz. Ali diyor ki: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız gök kuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum"

İsm-i Âzamdan bahsederek bazı olayları anlattıktan sonra diyor ki:

"Dünyanın başından kıyamete kadar bütün ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar[24].”

Soru- Öyle bir sahife ki, içinde dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar yer alıyor. Bu bir sahife değil, çok büyük bir kitap olur. Peygamberimizin bu ilim ve sırları bilmediği kesin olduğu için İmam Ali ondan üstün bir konuma getirilmiş oluyor. Said Nursî bu bilgiyi nereden almış?

Cevap- Kur’an’ın alındığı yerden aldığını söyledi ya?!!

Soru- Bununla ne elde etmek istiyor?

Cevap- Risale-i nuru ve şakirtlerini kutsallaştırmak[25].

Soru- Bunlar benim kanımı dondurdu. Ne kötü iddialar!...

Cevap- Bu tür iddialar için Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra "bu Allah katındandır" derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır[26]. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara 2/79).

Soru- Tanıdığım bir çok nurcu var. Bunlar bilgili, efendi, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve özellikle öğrenci yetiştirmek için çaba gösteren insanlardır. Bunlar ne olacak? Bu anlattıklarınızı onların çoğu bilmiyor.

Cevap- Doğru, Risale-i nurlar içinde çok güzel şeyler de var. Onlardan bazılarını ben de beğeniyorum. Tanıdığınız Nurculara sorun, kendilerine okunan bölümlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dili ağır olduğu için onları da anlamazlar. Okuyanlardan çoğunun da anlamadığını, bazı kelimelerin zihinlerinde çağrıştırdığı manayı anlattıklarını ben de gördüm. Ama bütün bunlar nurcuları kurtarmaya yetmez. Bunlar akıllarını kullanmadıklarının cezasını çekeceklerdir. Çünkü Allah "..pisliği aklını kullan¬mayanların üs¬tüne yığar." (Yunus 10/100)

Soru- Akıllarını kullanmadıklarını nereden biliyorsunuz?

Cevap- O kitapların Said Nursî’ye yazdırıldığı söylenince sesleri çıkmaz. Her biri o kitapları Kur’an’ı okur gibi okur. Çünkü Nurcular arasında temel kitap Risale-i Nurlardır. Bunları yapanın aklını kullandığı söylenemez.

Soru: Gerçekten onlar Said Nursî’ye olağanüstü bir değer veriyorlar. Bu beni her zaman tedirgin etmiştir.

Cevap- Olağanüstü değeri bizzat Said Nursî veriyor. Onlar da onun arkasından gidiyorlar. Mesela şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığı iddia ediliyor:

Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.

Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada

Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.

Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.

Müri¬dim ister doğuda olsun is¬ter batıda

Hangi yerde olsa da yetişirim imdada[27]”

Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar[28]. İspat için, cifir ilmi denen hayali şeylere dayanır ve şiirde şu anlamın saklı olduğunu söylerler:

"O Gavs'ın müridi Said Kürdî, Rusya'da esirken kuzeydoğu Asya’dan bid’atçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim."

Yardımın nasıl gerçekleştiği, şöyle anlatılıyor:

“Evet Hazret-i Gavs'ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya'nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs'ın (Abdülkadir Geylânî’nin) dediği gibi hep koruma altında olmuştur.

Üstadımız diyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak "Yâ Gavs-ı Geylanî" derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur" derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir[29].

Bu inancın Kur’an’a aykırılığını gösteren âyetlerden bir kısmı şöyledir:

“Darda kalmış kişi dua ettiği za¬man onun yar¬dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü¬nün hakimleri ya¬pıyor? Allah ile be¬raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu¬nuz..“ (Neml 27/62)

Güç yetirilemeyen konularda Allah’¬tan baş¬ka¬sından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki, Allah’ın dışında kuruntu¬sunu ettikle¬ri¬nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi¬der¬meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti¬rebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme¬tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 17/56-57)

“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu¬nuzu bilir.

Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey ya¬ratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile¬ceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21)

“Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zümer 39/38)

Soru- Said Nursî ölmüştür; kendini savunamaz. Böyle biri hakkında konuşmak doğru mu?

Cevap- Said Nursî hesabını Allah’a verecektir. Bizim ona fayda veya zarar vermemiz düşünülemez. Belki ölmeden önce bütün hatalarından tevbe etmiş ve Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş de olabilir. Bizi ilgilendiren, onun kitaplarını, dinin kaynaklarından sayan büyük bir cemaattir. Biz onları uyarmaya çalışıyoruz.


Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır
-------------------------------