Mesele: (Kur´an´da Arapça Olmayan Sözcük Var Mıdır?)
Kadı, Kur´an´ın tamamen arapça olduğunu ve onda hiç bir yabancı kelime bulunmadığını ileri sürmüştür. Bazıları da, ´mişkat´ kelimesinin Hintçe; ´islcb-rak´ kelimesinin farsça oluşundan hareketle, Kur´an´da arapça olmayan kelime bulunduğunu söylemişlerdir. Kur´an´da geçen ´ebben´ kelimesinin, arapça olma*dığını, arapların yabancı bir kelimeyi kullanabileceklerini söyleyenler de olmuş*tur. Nitekim bazı kasidelerde ´ıscât1 kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime de tıpkı ´mişkat´ gibi arapçalaştırılmıştır.
Kâdı´nın, hu kelimelerin arapça olduklarını iddia ederek vezinlerini açıkla*maya çalışması tekellüftür. Kadı´ya göre, Kur´an da bulunup, başka dillerde de kullanılan kelimelerin aslı arapça olup, onlar bu kelimeyi kendi dillerine göre de*ğiştirmişlerdir. Msl. İbrâniler, ilah kelimesini alarak ´lâhût´ şeklinde; ´nâs´ keli*mesini alarak ´nâsût´ şeklinde değiştirmişlerdir.
Kadı, Kur´an´da yabancı bir kelime bulunmadığı şeklindeki görüşünü "Biz onların, ´söylediği şeyi Muhammed´e öğreten bir beşerdir´ dediklerini bili*yoruz. Bu sapık iddialarıyla kasdettikleri kişinin dili yabancı bir dildir. Hal*buki bu Kur´an apaçık bir arapçadır" {Nahl, 16/103} ayetiyle ve delalet açı*sından bundan daha kuvvetli gördüğü "Şayet biz bunu, arapçadan başka bir dille olan Kur´an yapsaydık, ´Bunun ayetleri açıklanmış olsaydı ya! Bu ya*bancı kitabı arap ne yapsın (onu nasıl anlasın)!* derlerdi" {Fussilet, 41/44} 11, 106) ayetiyle delillendirmiştir. Şayet Kur´an´da arapça´dan başka bir dil (kelime) ol*saydı, Kur´an sırf arapça olmayıp, biraz arapça, biraz başka bir dil olurdu ve araplar bunu bir hüccet olarak kullanıp ´Biz arapça olanları anlayabiliyoruz da, yabancı olan kısımları anlamaktan aciz kalıyoruz´ derlerdi.
Kâdı´nın bu görüşü ve gerekçeleri bizce makul değildir. Çünkü, Kur´an´da aslı arapça olmamakla beraber araplann kullanageldikleri ve dillerine girmiş olan iki-üç yabancı kelime bulunması, Kur´an´ı arapça olmaktan ve ona arapça denil*mekten çıkarmayacağı gibi, araplar için de yapışılacak bir hüccet de olmaz. Msl. İçinde, farsçaya geçmiş bir kaç arapça kelime bulunan bir şiire, ´bu şiir farsçadır´ denilmektedir. Bu yüzden, Kadı´nın yaptığı tekellüfe hiç gerek yoktur.
Mesele: (Kur´an´da Müteşabih Var Mıdır?)
Kur´an da, muhkem ve müteşabih vardır. Nitekim Allah Teâlâ "Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki, bunlar Kıta b´iri anasidır* Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir" {AM Imrân, 3/7} demiştir.
Bu âyetin anlamında ihtilaf edilmektedir. Eğer bunun açıklaması hakkında Hz. Peygamber´in bir açıklaması (tevkif) yoksa bunun dil ehlinin bilgisine göre ve lafzın yapısına uygun düşecek bir tarzda açıklanması gerekir. Burada geçen ´müteşabih´ sözünün, surelerin başlarındaki kesik harfler (huruf-ı mukattaa=he-celer) olduğu, ´muhkem´ sözünün ise, bunlar dışındaki âyetler olduğu şeklindeki görüş,-lafzın yapısına uygun düşmez. Yine ´muhkem, ilimde rüsuh (derinlik) sa*hibi olanların bilebildikleridir; müteşabih ise Allah´tan başkasının bilemediğidir´ şeklindeki görüş de uygun değildir. Yine, muhkem´in vaad, vâid, helal ve haram; müteşabih1 in ise, kıssalar ve emsaller olduğu şeklindeki.görüş de uygun değildir. Hatta Önceki yorumdan daha da uzaktır.
Doğrusu şudur: Muhkemin iki anlamı vardır. Birincisi; hiç bir surette kendi*sinde İşkal ve ihtimal sözkonusu olmayan açık anlamdır. Müteşâbihde ise bir kaç İhtimal söz konusudur. İkincisi ise; zahire göre ya da hiç kimsenin karşı çıkmadı*ğı ve tartışmadığı bir tevile göre, düzgün bir anlam ifade edecek şekilde düzen*lenmiş sözdür. Fakat bu anlamdaki muhkemin mukabili, müteşabih değil ´bozuk (fâsid)´ ve ´karışık´tiF.
Müşterek isimlerin de müteşabih olarak tabir edilmesi mümkündür. Msl. "Nikah bağını elinde tutan kişi..." {Bakara, 2/237} âyeti böyledir. Bu ayette geçen ´nikah bağını elinde tutan kişi´ sözü hem ´koca´ hem de ´veli´ anlamına gelebilir. Yine, hem ´dokunma´, hem de ´cinsel ilişki* anlamına gelen ´lems (te*mas)´ sözcüğü de böyledir. Müteşabih sözü, Allah´ın sıfatları hakkında varid olup, zahiri İtibariyle cihet ve teşbih izlenimi uyandıran ve teviline gerek duyulan sözcükler için de kullanılır.
Denirse ki:
"ve mâ ya´lemu te´vîlehu illallah" (Al-i Imran, 3/7} âyetinde durak yeri neresidir? Yani âyetin, "Bunun tevilini sadece Allah bilir" kısmında durulup, ar*kasından gelen kısım başlangıç cümlesi mi yapılır; yoksa "Bunun tevilini, sadece Allah ve dinde rüsuh (derin bilgi) sahibi kişiler biflr" şeklinde tek cümle mi yapı*lır?
Deriz ki:
Her ikisi de muhtemeldir. Eğer bununla (yani tevil konusu olanla) kastedi*len kıyametin kopma zamanı ise, "Bunun tevilini sadece Allah bilir" kısmında durmak daha uygun olur. Eğer bununla kastedilen kıyametin kopma zamanı de*ğilse, "...Allah ve dinde rüsuh sahibi olanlar bilir" şeklinde okunması daha doğ*rudur. Çünkü Allah arapfara, hiç kimsenin anlayamayacağı bir şeyle hitap etmez.
Denirse ki:
Surelerin başlangıcındaki kesik harflerin anlamı nedir? Bunları hiç kimse bilmiyor.
Deriz ki;
Bu konuda pek çok şey söylenmiştir. Bunların doğruya en yakın olanları şunlardır.
a) Bu harfler, surelerin isimleridir. Nitekim, Yâsîn suresi, Tâhâ suresi denil*mektedir.
b) Allah bunları, arapların dikkatini çekmek ve onları Kur´an´a kulak verme*ye sevketmek amacıyla zikretmiştir. Bu harfler arapların konuşma alışkanlıkları*na aykırı olduğu İçin, onları gafletten uyandırmış ve kalplerini, ayetlere kulak vermeye çevirmiştir. Yoksa ki Allah bunları herhangi bir anlam kastederek zik-retmemiştir.
c) Allah bu harfleri, arap kelamını oluşturan diğer mucem harflerinden kina*ye olarak zikretmiş ve böyle yapmakla, onlara kendi dilleriyle ve kendi harfleriy*le hitap ettiğini anlatmak istemiştir. Bir şeyin bir kısmıyla, o şeyin tamamına işa*ret edilebilir. Msl. ´Bakara suresini okudu* denilir ve bununla surenin tamamı kastedilir, Şair şöyle demiştir;
Mızrak saplanmış dururken, tutmuş bana hâmîm okuyor;
Hâmîm´i düello İçin öne çıkmazdan evvel okusaydı ya! ti, 107]
Burada ´Hamîm´ ile Kur´an´dan kinaye yapılmıştır. Böylece Kur´an´da arabın
anlayamayacağı bir şeyin olmadığı sabit olmaktadır.
Denirse ki:
Araplar, "ve hüve´l-kâhiru feVJca ibadihi" {En´âm, 6/18} ve "Rahman, arş üzerine istiva etti" {Tâhâ, 20/5} âyetlerinden cihet ve yerleşmeyi anlıyor. Halbuki bununla kastedilen bunlar değildir. Öyleyse, bu âyetler müteşâbihtir.
Deriz ki:
Bunlar, inanan ve Allah´ın ´leyse kemislihî şey´ olduğunu tasdik eden arap-
157
ların anlayacağı kinayeler ve istiarelerdir. Bunlar, arabın anlayışına uygun düşe*cek tevillerle tevil edilmişlerdir.[16]
D. Kitabın Hükümleri
Kitab´ın belli başlı hükümleri;
a) Lafızlarının zahirinin tevil edilebilmesi
b) Umum sıygaların tahsis edilebilmesi
c) Muktezâlarınm neshedilebilmesi şeklinde sıralanabilir.
Tahsis ve tevil konusu, üçüncü kutupta, -hüküm çıkarma (istismar) biçimleri konusu ile sıyga ve mefhumdan İstidlal konusu açıklanırken- ele alınacak.
Nesh konusu, yazım metodunda carî teamüle göre Ahbâr bahsinden sonra zikredilmektedir. Çünkü nesih, hem Kitab hem de Sünnet için söz konusudur. Fakat biz neshi, iki sebebten ötürü Kitab´ın hükümleri arasında zikrettik.
Birincisi; her ne kadar söylediği sözü değiştirmesi (bedâ) Allah açısından imkansız ise de, Allah Teâlâ´nın kelâmında söz konusu olması İtibariyle nesh ko*nusunun müşkil ve kapalı olması.
İkincisi; Ahbar konusu, bunların tevatür, âhad gibi bilinme yollarıyla ilgisi sebebiyle bir hayli uzadı. Biz de nesh konusunu, Kitab´ın hükümlerinden hemen sonra zikretmeyi daha uygun gördük.[17]
Nesih (Kitâbu´n-Nesh)
Bu bölümde, sırasıyla neshin tanımı ve hakikati; inkarcılarına karşı neshin isbatı; neshin rükünleri, şartlan ve hükümleri üzerinde durulacaktır.[18]
Neshin Tanımı, Hakikati Ve İsbatı
1. Tanımı ve Hakikati
Nesih, dildeki konumu itibariyle ´kaldırmak´ ve ´İzale etmek´ten ibarettir. Msl. ´Güneş gölgeyi neshetti´ denilir. Bu, ´Güneş gölgeyi sildi´ demektir. Yine ´Rüzgar, kalıntıları neshetti´ denilir. Nesih, ayrıca kitabın istinsahı (aynen başka bir yere yazılması) anlamında da kullanılır. Dolayısıyla nesih, söz konusu bu iki anlam arasında müşterektir. Burada bizi ilgilendiren ise, kaldırma ve izale anla*mındaki nesihtir.
Tanım:
Nesih, önceki hitapla sabit olan hükmün, zaman bakımından daha sonra ge*len ve bu hükmün kalktığına delalet eden hitap olup, şayet bu hitap olmasaydı hüküm ilk hitap ile sabit olarak kalacaktı. Bu tanımda ´nass´ lafzı yerine ´hitab´ lafzını tercih etmemizin sebebi, tanımın hem lafiza, hem fahva´ya, hem de mef-hum´a ve diğer delillere şamil olabilmesidir. Çünkü nesih, bunların hepsiyle de olabilir.
Tanımda ayrıca ´Önceki hitâb´ kaydını koyduk. Çünkü, ibadetlerin ilk defa olarak vacip kılınması, -her ne kadar aklın, zimmetin ibadetlerden beri olduğu konusundaki hükmünü izale ediyorsa da-, nesih olarak adlandınlamaz. Çünkü bu bir hitabın hükmünü izale değildir.
Yine tanımda ´emrin ve nehyin kalkması´ yerine ´hükmün kalkması´ kaydı*nı getirdik ki tanım, nedb, kerâhe ve ibâha gibi bütün hüküm çeşitlerini içine al*sın. Bu hükümlerin hepsi için nesih söz konusu olabilir.
Yine ´şayet bu ikinci hitab olmasaydı, hüküm ilk hitab ile sabit kalacaktı´ dedik. Çünkü, neshin hakikati ´kaldırma´dır. Şayet -ilk hüküm- sabit olmasaydı, ikinci hüküm de kaldırıcı olmayacaktı. Şöyle ki; Msl. Zamana bağlı (muvakkat) [I, 108] bir ibadet emredilse, bu vaktin geçmesinden sonra başka bir ibadet daha emredil-se ikinci emir nesh olmaz. Eğer, ´orucu geceye tamamlayın´ deyip, geceleyin de ´oruç tutmayın* dese, bu da nesh olmaz. Aksine kaldırıcı (râfi1); ´şayet kendisi ol*masaydı hükmün de kalkmamış olacağı´ şeydir.
´Zaman bakımından sonra olma´ kaydını getirdik. Çünkü, ikinci hitap ilk hi*taba bitişik olarak hemen arkasından gelse, bu, sözün anlamını açıklama ve ta*mamlama, o söz için bir müddet veya şart takdir etme olur. Buikinci hitabın kaldırıcı olabilmesi için, hükmün varid olup, uygulamaya konulmuş olmasından sonra varid olması gerekir.
Fukaha ise, Allah´ın sözünü kaldırmayı pek makul´görmeyerek neshi şu şe*kilde tanımlamışlardır: Nesh; ibâdetin müddetini veya ibâdetin sona eriş vaktini ortaya çıkarıp gösteren hitabdır. Bu tanıma göre ´gündüzün oruç tut, geceleyin ye´ sözü neshtir. Yine "oruçları geceye tamamlayın"!Bakara, 2/187} ayeti de, hiç bir kaldırma anlamı taşımadığı halde neshtir.
Fukahanın, yukarıda geçen tanıma ´terâhî (zaman bakımından sonra olma) şartını eklemeleri de onları kurtarmaz. ´Gündüzün oruç tut, geceleyin ye´ sözün*de, sözün ilk ktsnu, zaten yalnızca gündüzü içine almakta, geceyi dışarda bırak*maktadır. Bu durumda onun neshedil meşin in ne anlamrvardır! Ancak ilk hitabın kapsamına giren bir şey kaldırılabilir. Lafız İle, buna delalet kastedilmektedir. Fukaha´nın zikrettiği ise ´tahsis´tir. Biz neshin tahsisten ayrıldığı noktaları, açık*layacağız. Dahası, bir zamanda emredilen bir fiilin, henüz bu emre uyma imkanı bulmazdan önce ve bu vaktin girmesinden önce neshedilebileceğini ve bunun, ibâdetin süresinin bitimini.açıklama demek olmadığını açıklayacağız.
Mutezile ise neshi şöyle tanımlamıştır; ´Nesh, Önceki nass ile sabit olan hükmün mislinin zail olduğuna delalet eden hitap olup, şayet bu hitap olmasaydı ilk hüküm sabit kalacaktı´. Mutezilîler, bazan, tanımda geçen ´zail´ sözü yerine ´sakıt (düşmüş)´ lafzını, bazan da ´sabit olmamış´ sözünü koymuşlardır. Bu lafız*lar ´kaldırma´ sözünü kullanmaktan kaçınma amacıyla seçilmiştir. Halbuki nes*hin hakikati ´kaldırma´dır. Bu tutumlarıyla Mutezilîler, adetâ, tanımı, tanımlana*nın hakikatinden soyutlamış olmaktadırlar.
Denirse ki:
´Kaldırma´ anlamının hüküm hakkında gerçekleşmesi beş yönden mümkün delildir
1) Kaldırılan, ya sabit bir hükümdür, ya da henüz sabit olmamış bir hüküm*dür. Sabit olmuş hükmün kaldırılması mümkün değildir. Henüz sabit olmamış bir şeyin de kaldırılmasına ise gerek yoktur. Bu da gösteriyor ki, nesh, sabit hükmün bizzat kendisini değil, benzerini (misi) kaldırmaktadır, ya da fukahanın dediği gi*bi, ibadetin müddetini beyandır.
2) Size göre Allah´ın kelamı kadim´dir; Kadimin kaldırılması tasavvur olu*namaz.
3) Allah bir şeyi, ancak güzel olduğu için sabit kılmıştır. Şayet onu yasakla*yacak olursa, bu durum, güzelin çirkine dönüşmesi sonucuna götürür ki, böyle bir şey imkansızdır.
4) Allah bir şeyi emretmişse, o şeyin varolmasını irade etmiştir. İrade edilen bir şey, nasıl olur da yasaklanabilir ve irade edilen şey, nasıl olur da kerih görü*len birşey´e (mekruh) dönüşebilir!
5) Nesih, söylediğinden caymak (bedâ) anlamına gelir. Çünkü, nesih bir şe*yi önce emredip, sonra yasaklamaktır. Bu suretle, adeta kendisine uygun olan bir sebeple hüküm vermiş, sonradan buna pişman olmuş gibi olur.
Buna göre birinci imkansızlık, bizzat kaldırmanın imkansızlığı yönünden, ikinci imkansızlık kelamın kadim olması yönünden, üçüncü imkansızlık emredi*lenin bizatihi, güzcl-çirkin vasfına sahip oluşu yönünden, dördüncü imkansızlık, emre bitişik irade yönünden ve beşinci imkansızlık, emre ilişkin bilgi ve daha sonra vazgeçmenin ortaya çıkışı yönünden olmaktadır.
Cevap:
Birinci noktaya cevap:
Kaldırılan açısından ´kaldırma´ işi, tıpkı kırılan açısından ´kırma´ ve akit açısından ´fesh* gibidir. Şöyle ki; birisi çıkıp, ´kabın kırılması ve onun dörtgen [I, 109] veya altıgen veya yuvarlak olan şeklinin iptal edilmesinin anlamı nedir? Kırma sebebiyle zail olan, ya var olan bir yuvarlaklık ya da yok olan bir yuvarlaklıktır; yok´un yok edilmesine (izale) gerek yoktur ve var´ın da İzalesi mümkün değildir´ dese ona bunun anlamı şöyle anlatılabilir; kabın şeklinin sağlamlığı, şayet kırıcı bir sebeb söz konusu olmayacak olsaydı, o kabın olduğu gibi kalmasını gerekti*rir. Kırıcı ise, kabın sağlamlığının gerektirdiği devamlılığı kesmektedir. Tıpkı bunun gibi, fesih de, akdin hükmünü kesmektedir. Eğer feshi gerektiren bir sebep söz konusu olmasaydı, akdin hükmü devam edecekti. Çünkü satım sonradan ke*sici bir sebep arız olmamak şartıyla, mutlak olarak mülkiyet sebebidir. Satım ak*dinin sonradan ortaya çıkan bir sebep yüzünden feshedilmesi, satım akdinin, fesh zamanına kadar uzanan bir süre olarak yapıldığı anlamına gelmez. Biz, ´şu evi sana bir seneliğine sattım´ sözünün ne demek olduğunu ve *şu evi sana ebedi ola*rak satıp temlik ettim´ deyip, daha sonra bir senenin geçmesinden sonra feshedil*mesinin ne demek olduğunu anlarız ve bu iki durum arasındaki farkı kavrarız. Birinci söz, zaten eksik mülkiyet için konulmuş, ikincisi ise, bir kesici ortaya çı*kıncaya kadar ebedi ve mutlak mülkiyet için konulmuştur. Eğer akit feshedilirse, bu fesih, akdin gereği olan sürekli mülkiyet hükmünü kesen bir sebeb olur. Yok*sa ki sözün kendisinden eksik mülkiyet ifadesi anlaşılmaz. Neshin tahsisten ayrıl*dığı nokta budur. Şöyle ki; tahsis bize, lafızla bazı şeylere delaletin kastedildiğini açıklar; nesih ise, lafzın o şeye delalet ediyor olmaktan çıktığını açıklar. Kaldır*ma sözünün anlamının kapalı oluşu sebebiyle, bu durum fukahaya müşkil görün*müş ve neshin anlamını inkara düşmüşlerdir.
İkinciye cevap:
´Kadim kelamının kaldırılması imkansızdır´ iddiası da fasittir. Zira, neshin anlamı, kelamı kaldırmak değil, kelamın mükellef ile olan ilişkisini kesmektir. Kadim kelam, gücü yeten akıllıya taalluk eder. Ancak, sonradan acziyet ve akıl kaybı (cünun) gibi sebebler ânz olursa bu ilişki kesilir. Akıl ve kudret yeniden ´dönerse, ilişki de yeniden kurulur. Yoksa ki, kadim kelam zatı itibariyle değiş*mez. Nitekim, muhatap açısından, acziyet ve ölüm, hitabın, kendisine taallukunu kopanr. Nesih de, mükellef yönünden hitabın taalluk etmesini koparan bir sebeb-tir. Nitekim, satım akdinin hükmü yani müşterinin mala malik olması, bazan sa- , tın alınan kölenin ölmesi sebebiyle, bazan da taraflardan birinin akdi feshetme-siyle koparılabilir. Bu anlamların nisbeten kapalı olması sebebiyledir ki, bazıları kelâmın kadîm oluşunu inkar etmişlerdir.
Üçüncüye -güzelin çirkine dönüşmesi iddiasına- cevap:
Biz, güzellik ve çirkinlik kavramını iptal edip bunlann anlamlan olmadığını gösterdik. Böyle yapmak, bir şeyin bir vakitte güzel olup bir vakitte çirkin olabi*leceğini -ki msl ´Ramazanda gündüz yeme, gece ye´ denmiştir- mazeret olarak öne sürmekten daha evladır. Çünkü bize göre nesih, bu gibi şeylere hasredilmiş değildir. Aksine, bir şeyin bir vakitte emredilmesi ve o vaktin girmesinden önce yasaklanması mümkündür. Böylece, ilerde geleceği üzere, emrettiği şeyi yasakla*mış olmaktadır.
Dördüncüye cevap:
İrade edilen (istenen) şeyin mekruha dönüşmesi:
Bu iddia da batıldır. Çünkü bize göre emir iradeden farklıdır. Msl. Masıyet-ler, bize göre emredilmiş olmadığı halde irade edilmiştir. Bu hususun mahiyeti emir bölümünde gelecektir.
Beşinci iddiaya -yani bedâ´ın lazım geleceği iddiasına- cevap:
Bu iddia da batıldır. Çünkü nesih sonucunda, mubah kılınmış şeyin haram kılınmasının, emredilen şeyin yasaklanmasının lazım geleceği kastediliyorsa bu caizdir. Allah istediğini imha eder, istediğini isbat eder. Bunda hiç bir çelişki yoktur. Nitekim, yemeyi gündüz haram kılıp, gece mubah bırakmasında bir çeliş- [I, 110] ki yoktur. Yok eğer; Allah´ın önceden bilmediği bir şeyin, sonradan farkına var*ması kastediliyorsa, bu imkansızdır. Nesihten böyle bir anlam çıkmaz. Aksine Allah, onlara mutlak bir emirle emrettiğini, teklifin belirli bir zamana kadar de*vam edeceğini ve nesih sebebiyle bu teklifin onlardan kalkacağını bilmekte ve sözkonusu bu vakit gelince hükmü neshetmektedir. Bunda, bir şeyi önceden bil-meyip sonra farkına varma durumu söz konusu değildir.
Denirse ki:
Peki bunlar, Allah´ın ilminde, nesih vaktine kadar mı yoksa ebediyyen mi emredilmişlerdir? Eğer, nesih vaktine kadar ise, bu durumda nesih fukahanın dediği gibi ibadetin vaktini açıklamış olmaktadır. Yok eğer, ebediyyen memur iseler Allah´ın ilmi ve malumu değişmiş olmaktadır.
Deriz ki;
Onlar Allah´ın ilminde, nesh vaktine kadar emredilmişlerdir. Nesih de mut*lak hükmün onlardan kesilmesi olup, şayet bu olmasaydı hüküm devam edecekti. Nitekim, Allah Teâlâ, mutlak satımı, fesihle kesintiye uğrayacağı zamana kadar, mülkiyeti ifade ediyor olarak bilmektedir. Yoksa ki, satımı bizatihi bir süreye hasredilmiş olarak biliyor değildir. Aksine hu satımı, kesici bir durum arız olma*mak şartıyla, sürekli bir mülkiyet gerektiriyor olarak bilmektedir. Bununla birlik*te Allah, neshin olacağını ve hükmün kesintiye uğrayacağını da bilmektedir. Fa*kat hükmün kesintiye uğraması, bizatihi bir eksiklik taşıması yüzünden değil, şartının kesilmesi yüzündendir. O halde, nesihte, beda´ın lazım gelmesi durumu söz konusu değildir. Yahudiler bunu anlayamadıkları için, neshi inkar etmişler*dir. Yine Rafızîler bunu anlayamadıkları için beda anlayışına sahip olmuşlar ve Ali´den şu kanaati nakletmişlerdir: (Güya) Ali gaybı bildiği halde Allah´ın o ko*nuda, fikir değiştireceğinden (bedâ} endişe ettiği için gaybtan haber vermiyor-muş!
Yine Cafer b. Muhammed´in [19]şöyle söylediğini nakletmişlerdir: ´Allah, İs*mail´in kurban edilmesi konusunda fikir değiştirdiği gibi hiç bir konuda fikir de*ğiştirmemiştir´.
Bu anlayış, doğrudan doğruya açık küfür ve Yüce Tann´yı cehl ve değişme*ye nisbet etmektir. Tann´nın her şeyi bilgi ile kuşattığına ve onun değişme ve başkalaşma mahalli olmadığına delalet eden şeyler, bu anlayışın imkansızlığını göstermektedir.
Onlar (Rafızîler) "Allah dilediğini imha eder, dilediğini olduğu gibi bıra*kır" {Ra´d, 13/39J ayetini de gerekçe göstermişlerdir. Halbuki bu ayetin anlamı, ´Allah, mensuh hükmü imha eder, neshedici hükmü ibkâ eder´ şeklinde veya ´/iyilikler kötülükleri giderir" {Hûd, 11/114| ayetinde olduğu gibi, Allah tevbe sebebiyle kötülükleri imha eder şeklinde ve küfür ve riddet sebebiyle iyilikleri imha eder şeklinde veya hafaza meleklerinin kendine getirdiği mubahları imha eder, taatları ibka eder şeklindedir.[20]
Tahsis Ve Nesih Arasındaki Fark:
Tahsis ve nesih arasında ne fark vardır? denirse, deriz ki; bu ikisi bir yönden müşterektir. Zira her ikisi de, hükmün, lafzın İçine aldığı şeylerden bir kısmına mahsus olmasını gerektirir. Şu farkla ki, tahsis, sıyganın umumundan çıkarılan şeyin, zaten lafzın delaleti alanına girmediğini açıklar. Halbuki nesih, lafızdan bu lafzın delalet alanına giren şeyleri çıkarır. Msl. ´Bunu sürekli olarak yap? sözünün neshedtlmesİ mümkündür. Burada lafızla, bazı zamanlar değil bütün za*manlar kastedilmektedir. Fakat bu emrin devamlı olabilmesi için, bir neshedici-nin varid olmaması şarttır. Nitekim, ´bunu ebediyyen sana temlik ettim´ deyip, arkasından ´feshettim´ demesi böyledir. Burada fesih sabit olduktan ve lafzın de*lalet alanına girmesi kastedildikten sonra, hükmün devam şartına aykin bir şeyin ortaya çıkarılması (ibda) söz konusudur.
işte bu sebepten dolayı nesih ve tahsis beş noktada birbirinden ayrılır:
1) Nâsih´in. zaman bakımından sonra olması (terâhi) şarttır. Halbuki, tahsis bir beyan olduğu için zaman bakımından peşpeşelik (bitişiklik, iktiran) caiz, hat*ta beyânın geciktirilmesini caiz görmeyenlere göre bu peşpeşelik vaciptir.
2) Muhatabı tek kişi olan emirde tahsis söz konusu olmaz. Halbuki böyle bir emrin neshi mümkündür.
3) Nesih, ancak söz ve hitapla olur. Tahsis ise, akıl delilleri (edilletu´1-akl), [I, 111] karîneler ve diğer sem´î deliller (edilletu´s-Sem1) ile olabilir.
4) Tahsis, lafzın delaletini, tahsisten sonra kalan kısımda -ihtilaflı olmakla birlikte- hakikaten ve mecazen devam ettirir. Nesih ise, mensuhun delaletini ge*lecek açısından tamamen iptal eder.
5) Aslı itibariyle kesin olan âmm lafzın tahsisi, kıyas, haber-i vahid ve diğer delillerle olabilir. Halbuki kesin bir şeyin neshi, ancak kesin bir şeyle olabilir. Bazılarının söylediği ´nesih sadece zamanlan içine alır; halbuki tahsis, hem za*manları, hem şahısları (a´yân), hem de durumları içine alır´ sözleri, ciddi bir fark olmayıp, mecaza kaçan genel bir anlatımdır. Çünkü zamanlar ve şahıslar mükel*lefin fiillerinden değildir. Nesih, fiil hakkında bazı zamanlar açısından sözkonusu olmakta, tahsis ise, yine fiil hakkında bazı durumlar açısından varid olmaktadır. MsL "Müşrikleri öldürün, antlaşmalı (muâhed) olanlar hariç" dense, bunun anla*mı, ´müşrikleri antlaşma durumunda Öldürmeyin, harp durumunda öldürün´ de*mek olur. Amacımız, nesih ve tahsisten her birinin fiilde sözkonusu olduğunu be*lirtmektir.
Bu kadar bilgi, neshin hakikatini ortaya koymaya yeterlidir.[21]
2. İnkarcılarına Karşı Neshin İsbati:
Neshi inkar edenler, ya neshin aklen mümkün oluşunu ya da sem´an vukuu*nu inkar ederler.
Neshin aklen caiz oluşu:
Nesih şayet aklen imkansız olsaydı, bu imkansızlık neshin ya özünden (zat) ve şeklinden (suret) dolayı ya da kendisinden bir fesad doğmasından dolayı veya imkansıza götürmesinden dolayı olurdu. Nesih, özü ve şekli yüzünden imkansız değildir. Çünkü biz, kaldırmanın ne anlama geldiğini tahkik edip, bu konudaki problemleri giderdik.
Nesih, bir mefsedete veya çirkinliğe yol açması yüzünden de imkansız ola*maz. Biz bu kaidenin butlanını da gösterdik. Bu kaideyi müsamaha ile karşılasak dahi, Allah´ın, kullarının maslahatını, onlara mutlak bir emirle bir şeyi emredip, o şey için hazırlanmalarında ve daha sonra azim sebebiyle masiyet ve şehvetlerden uzak durmalarında görmesi ve nihayet onlara bir kolaylık (hafifletme) getirme*sinde yadırganacak bir şey yoktur.
Neshin Sem´an Vukuu:
İcmâ ve nass, neshin sem´an vuku bulduğuna delalet etmektedir.
îcmâ´ın delaleti şöyledir:
Ümmet bütünüyle, Hz. Muhammed´in şeriatının daha önceki peygamberle*rin şeriatlerini ya tamamen ya da kendine aykırı olan hususlarda neshettİğinde it*tifak etmiştir. Bu konu ittifaklı bir konu olduğu için, bunu inkar eden icmâı çiğ*nemiş olur. Müslümanlar arasında neshi inkar edenler de olmuştur. Fakat bu icmâ, onların inkarından Önce mevcut olduğu için, -her ne kadar Yahudilere karşı bir hüccet değilse de-, onlara karşı bir hüccettir.
Nass´ın delaleti ise şöyledir:
1) Allah, "Bir ayet yerine başka bir ayet getirdiğimizde (beddelnâ), ki Allah neyi indireceğini daha iyi bilir, derler kî; sen düpedüz bir iftiracısın"
{Nah!, 16/101} demektedir.
Ayette geçen tebdil (alternatif koyarak değiştirme) sözü, hem kaldırma hem de getirme (isbat) anlamını içine almaktadır. Kaldırılan ise ya tilâvet ya da hü*kümdür. Hangisi olursa olsun, neticede bir kaldırma ve nesih söz konusudur.
Denirse ki:
Bununla kastedilen, indirilen şeyin kaldırılması değildir. Çünkü indirilen´in kaldırılması ve değiştirilmesi mümkün değildir. Aksine bununla kastedilen, in*dirmediği bir ayet yerine, başka bîr ayet indirmek suretiyle ayetin yerini değiştir*mektir. Böylece, indirilmeyen, indirilen ile değiştirilmiş olur.
Deriz ki:
Bu buz gibi bir zorlamadır. İndirilmeyen şey nasıl değiştirilmiş olabilir. Halbuki bedel, bir mübdel´e gerek duyar. Sonra, indirmenin başlangıcı hakkında tebdil ismi nasıl kullanılabilir! Bu, keyfilik ve zayıf akıllılıktır.
12]
2) "Yaptıkları bîr zulüm sebebiyle, daha önce kendilerine helal kılınmış
olan şeyleri Yahudilere haram kıldık" {Nisa, 4/160} ayeti.
Neshin, helal kılınmış olan şeyin haram kılınmasından başka ne anlamı var*dır. "Neshettiğimiz ... her bir ayetin yerine daha hayırlısını ya da dengini ge*tiririz" {Bakara, 2/106} ayeti de böyledir.
Burada tahsisin kastedilmiş olabileceği söylenecek olursa; Deriz ki:
Biz tahsis ite nesih arasındaki farkları gösterdik. Artık, lafzı değiştirmek mümkün değildir. Üstelik tahsis, sözün anlamını açıklamaktan ibaret olup, kendi gibi veya kendinden daha iyi bir bedele ihtiyaç duymaz.
3} Şer´de kocasının ölümü sebebiyle karının bir yıl olan bekleme süresi, dört ay on gün ile neshedilmiş {Bkz. Bakara, 2/234}; "İkili konuşmanız öncesinde bir sadaka takdim edin" {Mücâdele, 58/12} ayeti gereğince, Hz. Peygamberle ikili konuşma (münâcât) Öncesi, takdim edilen sadaka neshedilmiştir.
Yine, "Yüzünü Mescid-i Haram´a çevir" {Bakara, 2/144} ayetiyle, Bey-tu´1-Makdis´in kıble oluşu hükmü neshedilmiş ve Ka´be kıble yapılmıştır. Kısaca, ümmet nesh lafzının Şer´de kullanıldığında icmâ etmiştir.
Denirse ki:
Neshin anlamı, Levh-i mahfuzda olanın, resullerin ve nebilerin sahifelerine aynen geçirilmesidir (istinsah). Çünkü nesih, bir kitabı istinsah ve aktarma anla*mına gelmektedir.
Deriz ki:
Öyleyse, tıpkı, bizden önceki şeriatler gibi, bizim şeriatimiz de nesh edil*miştir. Böyle demek ise ittifakla küfürdür. Üstelik bizim, bir kıbleden diğerine, bir sayıdan (iddet) diğerine nakledildiğimiz bellidir. Bu da, kesinlikle değiştirme, tebdil ve kaldırmadır.[22]
3. Neshin Hakikatinin İncelenmesinden doğan bazı meseleler
Bu kısımda, neshin özünden kaynaklanan bazı meselelere yer verilecek olup, bu meseleler altı tanedir.
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su
Paylaş