C.Mahkumun Fih = Fiil (Hükmün Konusu)
Teklif altına ancak ´ihtiyarî fiiller´ girer. Teklif altına girecek fiillerde şu şartlar aranır:
1)Hudusunun (meydana gelmesinin) mümkün olması. Çünkü ´teklîf-i mâ lâ yutâk´ı imkansız görenlere göre, emrin, kadime, bakiye, cinsleri çevirmeye, iki zıddı bir araya getirmeye ve teklifi caiz olmayan diğer muhal şeylere taalluk et*mesi imkansızdır. Ancak, meydana gelmesi mümkün olabilen ´yok´ emredilebilir.
Peki, hadis, hudustan Önce olduğu gibi hudus halinin evvelinde emre konu (memurun bih) olur mu? Yoksa varlığının ikinci halinde olduğu gibi, emredilmiş olmaktan çıkar mı? Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Bu konuda, zikredilmesi fıkıh usulünün maksatlarına uygun olmayan kelamî bir bahis vardır.
2)Kulun müktesebi olabilecek ve kulun ihtiyariyle hasıl olabilecek bir şey olması. Zira, Zeyd´i, Amr´in yazmasıyla veya dikmesiyle mükellef tutmak caiz değildir. Her ne kadar bunun meydana gelmesi mümkünse de, mümkün olması yanında muhatabın kudreti dahilinde olması da gerekir.
3) Emredilen tarafından, başka şeylerden ayirdedilebilecek biçimde, bilini*yor olması, ta ki, ona yönelmesi (kastetmesi) tasavvur edilebilsin. Allah tarafın*dan emredildiğinin de biliniyor olması gerekir ki, onun imtisal kasdı tasavvur edilebilsin. Bu husus, kendisinde taat ve takarrûb kasdı gereken fiillere hastır.
Denirse ki:
Kafir, Hz. Peygambere inanmakla emredilmiştir. Halbuki kafir, bununla em*redilmiş olduğunu bilmemektedir.
Deriz ki:
Şartın, malum olması veya malum hükmünde olması gerekir. Yani, gerek delillerin ortaya konmuş olması ve gerekse akıl ve İnceleme imkânlarının hasıl olmasıyla, bilmenin mümkün olması gerekir. Nitekim, hakkında delil olmayan şeyin emredilmesi ve çocuk, mecnun gibi aklı olmayan kişilere emrin yöneltil*mesi sahih olmaz.
4)Fiilin, taat olarak gerçekleştirme iradesinin sahih olacağı şekilde olması. İbadetlerin çoğu böyledir. Bundan iki şey istisna edilmiştir;
a)İlk vacib: Bu, vücubu gösteren incelemedir. Vücubu gösterecek olan ince*lemeyi, tâat olarak gerçekleştirme kastı mümkün değildir. Zaten bunun vacib ol*duğu, inceleme yapıldıktan sonra anlaşılmaktadır.
b)Taat iradesi ve İhlas: Şayet taat iradesi, başka bir iradeye İhtiyaç duyacak olsaydı, bu irade de başka bir iradeye ihtiyaç duyacak ve böylece teselsüle düşü*lecekti.
Fiilin şartlarıyla ilgili olarak beş mesele ortaya çıkmaktadır.
Mesele: (Emredilen Şeyin Yapılmasının Mümkün Olması Fiille Mükellef Tutul*manın Şartı Mıdır?)
Bir grup alim, teklif edilen şeyin meydana gelişinin mümkün olmasının şart olmadığını; güç yetirilemeyen şeylerin teklifinin, iki zıddı bir araya getirmenin, cinsleri çevirmenin, kadimi yok etmenin ve mevcudu var etmenin emredilebile-ceğini ileri sürmüştür. Bu görüş, Ebu´l-Hasen el-Eş´arî´ye [6]nisbet edilmiştir; za*ten, bu görüş, iki yönden, onun mezhebinin bir sonucu olmaktadır:
a)Eş´arî´ye göre, oturmakta olan kişi, namaza kalkmaya kadir değildir. Çün*kü ona göre yapabilme gücü (istitâat), fiilden önce değil fiille beraberdir. Bu ba*kımdan kişi ancak, fiilden önce emrolunmuş olur.
b) Hadis kudretin, yapılabilir şeyleri (makdûr) varetmede bir etkisi yoktur. Aksine bizim fiillerimiz Allah´ın kudreti ve yaratmasıyla meydana gelmektedir. Eş´arî´ye göre, her kul, başkasının fiili ile emredilebilir. Eş´arî, buna üç şeyle is*tidlal etmektedir.
[I, 87]
1) Allah Teâlânın, "Bize takat getiremeyeceğimiz şeyleri yükleme" {Ba*kara, 2/286} sözü. Zaten imkansız olan bir şeyin giderilmesi İstenemez; bu zaten giderilmiştir.
Eş´arTnin bu gerekçesi zayıftır. Çünkü bu sözle kastedilen husus ´bize me*şakkatli ve ağır geleni yükleme´dir. Zira, "...Nefislerinizi (kendinizi) Öldürün veya diyarınızdan çıkın..." {Nisa, 4/66} ayetinde olduğu gibi, şiddetinden do*layı helakine sebeb olacak bir çok işlerle mükellef tutulmak suretiyle bitkin dü*şen kişi için *Takati yetmeyecek şeyler yüklendi´ denilir. Tevil edilmiş zahir, kat´iyyât hususunda zayıf delaletlidir.
2) Onlar derler ki; ´Allah Teâlâ, hem, Ebu Cehl´in tasdik etmeyeceğini haber vermiş ve hem de onu inanmakla mükellef tutmuştur. Bunun anlamı şudur; Allah Ebu Cehl´i, getirdiği şeyler hususunda Hz. Muhammcd´i tasdik etmekle mükellef tuttu. Halbuki, Muhammedin getirdiği şeyler arasında, Ebu Cehl´in O´nu tasdik etmeyeceği de vardı. Adeta Allah ona, kendisinin tasdik etmeyeceğini tasdik et*mesini emretmiş olmaktadır. Bu İse muhaldir´.
Bu gerekçe de zayıftır. Çünkü Ebu Cehl, tevhîd´e ve risâlet´e inanmakla em-rolunmuştur; deliller ortadadır ve akıl hazırdır. Zira Ebu Cehl deli değildir. Öy*leyse inanma imkanı hasıl olmuştur. Fakat Allah Teâlâ, onun hased ve inad yüzündan, gücü dahilinde olan inanmayı terkedeceğını bilmiştir. Bilgi, bilinene ta*bi olur; onu değiştirmez. Bir şeyin, bir şahıs için güç yetirîlebilir olduğu; o şahıs açısından mümkün olduğu ve gücü yetmesine rağmen o şahıs tarafından terkedil*miş olabileceği bilindiğinde, şayet bu muhale dönüşüyorsa, ilim cehle dönüşür ve şey, mümkün ve makdur olmaktan çıkar. Aynı şey kıyamet için de geçerlidir. Al*lah kıyameti koparmayıp, gücü yetmesine rağmen terkedeceğini haber verse bile, kıyamet şu anda Allah açısından güç yetirilebilir bir iştir. Allah´ın, kendi verdiği habere aykırı davranması muhaldir; zira bu takdirde, vaîdi yalan olmuş olur. Fa*kat bu imkansızlık, şeyin kendisine raci olmayan bir imkansızlık olup, o şeyde hiç bir tesiri yoktur.
3) Onlar derler ki; ´İmkansız bir şeyle mükellef tutma (teklîfu´l-muhâl), im*kansız olsaydı; bu imkansızlık, ya bu teklifin sıygası yüzünden; ya manası (muh*tevası) yüzünden; ya kendisine taalluk eden bir mefsedet yüzünden; ya da hikme*te çelişik olması yüzünden olurdu. Sıygası yüzünden imkansız olamaz. Zira "aşağılık maymunlar olun" {Bakara, 2/65} demek imkansız değildir; yine efen*dinin kör kölesine ´gör!*; felçli kölesine ´yürü!´ demesi imkansız değildir. Mana*sının bizzat kendisiyle kaim olması da, imkansız değildir. Zira, efendinin, köle*sinden, her iki beldedeki malını koruması için, bir anda, iki ayrı yerde olmasını talep etmesi mümkündür. Yine, mefsedet yüzünden veya hikmete aykırı olması yüzünden imkansız olduğu da söylenemez. Çünkü, Allah hakkında işleri bu anla*yış üzerine bina etmek imkansızdır. Zira, Allah´ın yaptığı hiç bir şey çirkin olma*dığı gibi, en İyiyi yapmak (aslah) da O´na vacib değildir. Diğer taraftan, tartışma gerek Allah açısından gerekse kulları açısından aynıdır. Kuldan fesad ve sefihlik mümkündür ve mutlak olarak imkansız değildir.
Tercih edilen görüş şudur: Muhali teklifin imkansız oluşu; bunun çirkinliği yüzünden veya kendisinden neşet eden bir mefsedet yüzünden veya sıygası yü*zünden değildir. Çünkü teklif sıygası bu yönde varid olabilir. Şöyle ki;
a) Allah Teâlâ´nın "Taş ya da demir olun" [İsra, 17/50] sözü ve "...aşağı*lık maymunlar olun" {Bakara, 2/65} sözü sıyga itibariyle muhali teklif etmek*tedir. Fakat bu sözler talep için değil, ´ta´cîz´ (aciz bırakma, acizliğini gösterme) içindir.
b) "...Ol der; o da oluverir" {Bakara, 2/117} sözünde olduğu gibi, muhali teklif sıygası, kudreti göstermek için olabilir. Bu söz, ´Allah, mevcud olmayan bir şeyden, kendi başına olmasını taleb etti´ anlamına gelmez.
Öyleyse, muhali teklifin imkansızlığı ´teklifin anlamı´ yüzündendir. Zira teklifin anlamı, kendisinde külfet bulunan bir şeyi taleb etmektir. Taleb de bir matlubu (istenen şeyi) gerektirir. Ayrıca bu matlubun, ittifakla, mükellef tarafın*dan anlaşılır olması gerekir. Bu itibarla ´hareket et!´ demek mümkündür. Çünkü hareket anlaşılmaktadır. Fakat birine ´mareket et!´ denilse, bu teklif olmaz. Çün*kü bu sözün manası anlaşılır ve makul olmadığı gibi, kendi nefsinde bir anlamı [I, 88] da yoktur. Çünkü bu mühmel bir lafızdır. Şayet bu lafzın, bazı dillerde, emrede*nin bilip de, emredilenin bilmediği bir anlamı olsa bile, bu yine de teklif olmaz. Çünkü teklif, kendisinde külfet bulunan bir şeyi söylemektir. Muhatabın anlama*dığı bir şey, ona bir şey söylemek değildir. Teklifin anlaşılır olması şart koşul*muştur ki, emre muhatap olan kişinin taati tasavvur olunabilsin. Çünkü teklif, ta-ati iktiza etmektir. Eğer akılda taat yoksa, taatın istenmesi (iktiza) makul ve mu*tasavver olmaz. Zira, ağaçtan dikiş dikmeyi talep etmenin, akıllının zatıyla kaim olması imkansızdır. Çünkü lalep. öncelikle, makul bir matlubu gerektirir; bu ise, makul değildir. Yani bunun akılda varlığı yoktur. Bizzat varolnıazdan önce, şey´in akılda bir varlığı vardır. Şey, ancak akılda husule geldikten sonra, kendisi*ne laleb yönelebilir. Kadîmi ihdas etme akıla girmemiştir. Öyleyse, kadîmi ihdası talep etmek, nasıl bizatihi kaim olabilir! Aynı şekilde, ´beyazın siyahlığı´nın da akılda bir varlığı yoktur. Yine ´oturanın kalkması´ da böyledir. Oturan birine ´sen oturur halde (oturarak) kalk!´ nasıl denebilir! Bu talebin kalp ile kaim olması im*kansızdır; çünkü matlub yoktur. Nitekim, matlubun, a´yanda (dış dünyada) ´yok´ olması şart olduğu gibi, zihinlerde yani akılda mevcud olması da şarttır; ta ki, matlubu zihindekine uygun olarak ayan´da meydana getirme (îcâd) mümkün ola*bilsin ve bu meydana getirme işi, taat ve imtisal yani talepte bulunanın nefsinde-ki şeyin örneğine benzetme olabilsin. Zihinde bir misali olmayan şeyin, varlıkta da misali olmaz.
Denirse ki:
Emredilen kişinin kalkmaktan aciz olduğu bilinmiyorsa, kalkma laleLvr.ir. onun zatıyla kaim olması tasavvur edilebilir.
Deriz ki:
Bu, bilmeme (cehl) üzerine bina edilmiş bir taleptir. Cahil, bunun bir teklif olduğunu zannedebilir. Durum açığa çıkınca, bunun bir taleb olmadığı anlaşılır. Böyle bir şey Allah Teâlâ hakkında tasavvur olunamaz.
Denirse ki:
Hâdİs kudret, fiille beraber olduğu halde, varkılmada etkisi yoksa, her teklif, ´teklif-i ma layutak1 olur.
Deriz ki:
Biz, felçli olmayan oturana "eve gir? denilmesi ile ´göğe çık´ denilmesi ya da ´oturmanı devam ettirerek kalk´ veya ´siyahlığı harekete; ağacı ata çevir´ de*nilmesi arasındaki farkı zaruri olarak idrak ederiz. Ne var ki, İnceleme ve tartış*ma, bu farkın neye raci olduğu hususundadır; bu ayırımın, bu emirlerden sadece birine izafetle, temekkün (yapabilme) ve kudrete raci olduğu bilinmektedir. Ayrı*ca, kudretin etkisinin ve kudretin hudus vaktinin tafsili konusundaki inceleme, her nereye varırsa varsın, bizi bu konuda kuşkuya düşüremez. Bu yüzdendir ki biz, ´Bize, takatimizde olmayan şeyi yükleme* deriz. Bütün işler eşitse, bu duanın ne manası kalır! ve bu zaruri ayırımın ne anlamı kalır! öızim bu meseleden maksadımız, kudretin tesir yönünü ve vaktini araştırmaya bağlı değildir.
Özetle söylemek gerekirse, bu konunun kapalı (güç anlaşılır) olmasının se*bebi, teklifin, ´kelâmu´n-nefs´in özel bir türü olmasıdır. Kelamu´n-nefs´İn aslını anlamada kapalılık vardır. Dolayısıyla oradan hareketle yapılan açıklama ve onun kısımlarının tafsili, kuşkusuz, daha da kapalı olmaktadır.
Mesele: (İki Zıddın Yasaklanması)
´Hareket ve sükunu bir araya getir!´ denilmesi caiz olmadığı gibi, ´hareket etme ve durma´ denilmesi de caiz değildir. Çünkü her ikisini aynı anda terket-mek, tıpkı ikisini aynı anda yapmak gibi imkansızdır.
Denirse ki:
GasbcdİImiş ekili tarlanın ortasında bulunan kişinin, orada beklemesi de ha- ri ooı ramdır; çıkması da haramdır. Zira her İki halde de başkasının ekinine zarar ver*me söz konusudur. Öyleyse bu kişi, her iki davranış sebebiyle de asi olmuştur.
Deriz ki:
Bu konuda usulcüye düşen, bu durumda olan kişiye ´bekleme´ ve ´çıkma´ demlemeyeceğini ve tıpkı iki zıddı bir araya getirmekle emroİunamayacağı gibi, iki zıddan da nchyedilemeyeccğinİ bilmektir. Çünkü bu mu haldi r.Bu durumda o kişiye ne denilecektir diye sorulursa;
Deriz ki:
Tıpkı nikahlısı olmayan bir kadınla cinsel ilişkide bulunmakta olan biri ´çek*mek´ ile cmrolumıcağı gibi, bu kişi de ´çıkmak´ ile emrolunur. Her ne kadar çe*kerken de temas söz konusu olmakta ise de, ona ´lezzet alma kastıyla değil, tevbe kastıyla çek´ denilir. Bu Örnekte olduğu gibi, gasbedilmiş tarladan çıkma, zararı azaltır; orada bekleme ise artırır.
İki zarardan daha ehven (hafif) olanı, daha büyüğüne izafetle vacib ve taat olur. Nitekim, boğazında lokma düğümlenen kişinin, içecek başka bir şey bula*madığında, şarap içmesi vacib olur. Yine açlıktan ölmek üzere olan muztarr kişi*ye, başkasının malından almak vacib olur. Başkasının malını ifsad etroek liaynihi haranı değildir. Bu yüzden, bir kimse ölüm tehdidiyle başkasının malından alma*ya zorlansa, alması, duruma göre vacib veya caiz olur.
Denirse ki:
Öyleyse, adamın tarladan çıkması esnasında verdiği zararı tazmin etmesi ge*rekmez.
Deriz ki:
Tazmin´in vacib olması için zarar verme kasdmın (udvân) bulunması gerek-
mez. Nitekim başkasının malını itlaf etmesi vacib olduğu halde, mahmasa duru*mundaki muztann, verdiği zararı tazmin etmesi gerekir. Yine çocuğa ve yaptığı şey sebebiyle itaatkar olduğu halde, düşman saflarına ok atan kişiye de tazmin gerekir.
Denirse kî:
Fasid hacca devam etmek, kaza lazım geldiği için haram İse, vacib değildir; devam etmek vacib ve tâat ise, kaza niçin vacib oluyor ve kişi böyle yapmakla niçin asi oluyor?
Deriz ki:
Bu kişi, haccı bozan cima sebebiyle asi olmuştur. Halbuki o fasidi tamamla*mak suretiyle itaatkardır. Kaza ise, yeni bir emirle vacib olmuştur. Kaza bazan, kendisine bir halel girmesi durumunda, aslında tâat olan bir şey sebebiyle de ge*rekebilir, her ne kadar ortada başkasının hakkına tecavüz durumu varsa da, kaza borcu, gasbedilmiş evde kılınan namazla düşebilir. Kaza, tıpkı tazmin (daman) gibidir.
Denirse ki:
Siz, Ebû Hâşim´e, ´Şayet o adam tarlanın içinde beklese asi olur, çıksa yine asi olur; o kendi kendini bu vartaya atmıştır. Tecavüzün hükmü de, onun fiiline uygulanır´ dediği için niçin karşı çıkıyorsunuz!
Deriz ki:
Hiç kimsenin, kendi kendisini, imkansız olan şeyi tekellüf durumuna atma hakkı yoktur. Kendini duvardan atıp da ayağı kınlan kimse, oturarak namaz kıl*ması yüzünden asi olmaz. Ancak, ayakta namaz kılmayı terketmesi sebebiyle de*ğil, ayağını kırması sebebiyle asi olur. Yukarıda söylenilen ´isyanın (udvân) hük*mü de, onu fiiline uygulanır´ sözü ile eğer, bir şeyin,, zıddıyla birlikte yasaklan*ması kastediliyorsa, bu muhaldir. îsyan, yasaklanmış bir şeyi irtikab etmektir. Eğer yasaklama yoksa isyan da yoktur. Hem bir şeyin hem de zıddının yasaklan*ması nasıl varsayılabilir! Güç dahilinde olmayan şeyin teklifine aklen cevaz ve*renler, "Allah kimseye, gücünün üzerinde bir şey teklif etmez" {Bakara, 2/286} ayeti sebebiyle, bunun şer´an mümkün olmadığını söylemişlerdir.
Denirse ki:
Siz (yukarıdaki meselede), zararı azaltmak İçin, çıkma yönünü tercih ediyor*sunuz; etrafı, hiç boşluk kalmayacak biçimde, başka çocuklarla çevrili bulunan bir çocuk üzerine düşen kişi hakkında ne diyorsunuz? Böyle bir durumda, bilinir ki; eğer adam olduğu yerde kalsa, altındaki çocuğu öldürecek; hareket etse, etra*fındaki çocukları öldürecek. Adamın başka bir seçeneği de yoktur. Bundan çıkış yolu nedir?
Deriz ki:
Bu durumdaki adama ´bekle´ denilmesi muhtemeldir. Çünkü intikal, ancak gücü yeten canlının yapabileceği yeni başlanmış bir fiildir. Hareketi terketme ise, bir kudret kullanımına gerek duymaz. Yine bu kişiye, başka seçenek olmadığı [I, 90] için muhayyer olduğunun söylenmesi de muhtemeldir. Ayrıca, bu konuda Allah Teâlâ´nın bir hükmü olmadığı; dolayısıyla da bu kişinin dilediğini yapmakta ser*best olduğunu söylemek de muhtemeldir. Çünkü hüküm, ancak nass ile veya nıansûVa (hükmü nass ile belirtilmiş olana) kıyas ile sabit olur. Bu mesele hak*kında nass olmadığı gibi, mansûsât arasında, kıyasa medar olabilecek bir benzer mesele de yoktur. Öyleyse, hüküm, Şer´in vürudundan önceki hal üzere kalır. Bir hadisenin, hükümden hali olması da uzak değildir. Bütün bunlar" muhtemeldir; muhal olan ise muhalin teklifidir.
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr´e su
Paylaş