+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: ABDULLAH-I İSFEHÂNÎ (Kutbüddîn-i İsfehbezî)

  1. #1
    muhammet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    muhammet isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    22.02.2007
    Yaş
    36
    Mesajlar
    812
    Tecrübe Puanı
    15

    Standart ABDULLAH-I İSFEHÂNÎ (Kutbüddîn-i İsfehbezî)

    İsfehan'da yetişen evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından. Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî'nin üç
    büyük talebesinden biridir. İsmi, Abdullah bin Şemseddîn Muhammed bin Eymen en-Nûrî
    el-İsfehânî el-İsfehbezî, künyesi Ebû Muhammed'dir. Lakabı Kutbüddîn ve Necmeddîn'dir.
    Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. Vefât
    târihinde de kaynaklarda değişik rivâyetler bulunmaktadır. Nefehât-ül-Üns'te 1321 (H.721)
    olarak bildirilen bu vefât târihi Keşf-üz-zünûn'da 1361 (H.763) olarak bildirilmektedir. İlim
    öğrenmek için Şam'a ve başka yerlere gidip oralarda bulunan âlimlerden ilim öğrendi.
    Kendisinden de birçok kimse istifâde etti.
    Abdullah-ı İsfehânî hazretleri, Acem beldesinde ders okutan bir âlimin kendisine Mısır'a
    gitmesini, orada zamânın kutbu olan büyük âlim ile görüşmesini söylemesi üzerine yola
    ştü. Giderken yolda kendisini câsus zannederek yakalayıp bağladılar ve hapsettiler. Bundan
    sonrasını kendisi şöyle anlatmıştır:
    Beni hapsedip yalnız bıraktıkları zaman, nûr yüzlü bir mübârek zât havadan yürüyerek geldi.
    Yanımda durdu. Beni çözdü ve; "Gel ey Abdullah! Senin matlûbun, aradığın, istediğin kimse
    benim." dedi ve gözden kayboldu. Fakat, ben o zâtın kim olduğunu bilemedim. Dışarı çıkıp
    oradan uzaklaştım. Mısır'a ulaştığımda, aradığım zâtın kim olduğunu ve nerede bulunduğunu
    bilmiyordum. Aradan bir müddet geçti. Birlikte kaldığımız dervişler; "Bulunduğumuz
    beldeye Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî hazretleri gelmiş. Haydi gelin, kendisini ziyâret edelim,
    sohbetinde bulunalım." dediler. Gittik. Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerini gördüğümde, yolda
    beni zindandan kurtaran zât olduğunu anladım. Bundan sonra kendisine bağlandım. Vefâtına
    kadar sohbetinde ve hizmetinde bulundum.
    Abdullah-ı İsfehânî, hocası Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî hazretlerinin sohbet ve hizmeti ile
    şereflenerek, tasavvufta yetişti. Evliyâlık yolunda çok üstün derecelere, anlaşılamıyan
    yüksekliklere kavuştu.
    Hocasının vefâtından sonra oralarda duramayıp, Mekke-i mükerremeye doğru yola çıktı.
    Yolda, hocasının hocası olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Bu esnâda
    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri kabrinden seslenerek; "Mekke-i mükerremeye git! Orada
    otur!" buyurdu. Bu emir üzerine Mekke-i mükerremeye varıp, Harem-i şerîfin etrâfına
    ulaştığında, gizliden bir sesin kendisine hitâb ettiğini duydu. O ses; "Öyle bir beldeye geldin
    ki, o belde, hayırlı bir beldedir. Fakat bu beldede bulunanlar bu beldenin kıymetini
    bilemiyorlar." diyordu.
    Abdullah-ı İsfehânî hazretleri, vefâtına kadar orada ikâmet etti. Vefâtında Fudayl bin Iyâd
    hazretlerinin yakınına defn olundu.
    Evliyâdan bir zât şöyle anlatmıştır:
    Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye gittim. Resûlullah efendimizin kabrini ziyâret
    ettim. Herkes Abdullah-ı İsfehânî'nin Mekke'den ayrılmadığını, orada bulunduğunu
    söylüyorlardı. Ben ise; "O büyük zâtın Resûlullah efendimizi ziyârete gelmemesi mümkün
    değildir." diye düşündüm. Bu düşünceler içinde yoluma devâm ediyordum. Bir ara başımı
    yukarıya kaldırmıştım. Bir de ne göreyim. Abdullah-ı İsfehânî havada yürüyor. Resûlullah
    efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret için Medîne-i münevvereye geliyordu. Bana ismimle hitâb
    etti. Bâzı şeyler konuştuk. Sonra ayrıldı. Yolumuza devâm ettik.
    Abdullah-ı İsfehânî hazretleri, Allahü teâlânın velî kullarından birinin cenâzesinde bulundu.
    Cenâze defnedildikten, kabre konulduktan sonra, birisi telkine başlıyacaktı. Telkîn için
    kalkınca, Abdullah-ı İsfehânî hazretleri tebessüm etti. Talebelerinden birisi sebebini sordu.
    [SIGPIC][/SIGPIC]

    "Allah'a ve âhirete iman eden, misafirine ikramda bulunsun.

    Allah'a ve âhirete inanan, komşusuna hürmet etsin.

    Allah'a ve âhirete inanan, ya hayrı söylesin ya da sussun!.."



    Hadis-i Şerif

  2. #2
    muhammet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    muhammet isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    22.02.2007
    Yaş
    36
    Mesajlar
    812
    Tecrübe Puanı
    15

    Standart

    Buyurdu ki:

    O hoca telkîne başlayınca, kabre koyduğumuz bu mübârek zât bana; "Ey Necmüddîn! Hiç

    hayret etmiyor musun ki, kalbi ölü olan bu hoca, hakîki hayâta yeni başlayan diri bir kimseye

    telkîn veriyor." dedi. Bunun için tebessüm ettim.

    Kendisinden nasîhat isteyenlere buyurdu ki:

    "İlmi, ibâdete zarar gelmemesi için taleb ediniz. İbâdeti de, ilme zarar gelmemesi için

    isteyiniz. Kulun hakkı, ancak bu ikisiyle meşgûl olmasıdır. Akıllı kimse, îmânını korumak

    için, Allahü teâlânın emir ve yasaklarında gevşeklik göstermez ve sâlih amellerde kusûr

    etmez. Allahü teâlânın, mü'minlerin kalblerine verdiği îmân, tabîat ve hevâ zulmetiyle

    perdelenmiştir. Bunun açılması için perdeleri ortadan kaldıracak şeye ihtiyaç vardır. Allahü

    teâlâ, sâlih amellerle îmânı kuvvetlendirmek için, emir ve yasak, vâd ve vaîdlerde

    bulunmuştur. Kökü, yakîn toprağında bitmeyen, dalları amellerle meydana gelmeyen her

    îmân, Azrail aleyhisselâm canı almaya geldiği zamandaki şiddetli korkular karşısında sâbit

    kalamaz. Böyle kişinin, sonunda îmânsız ölmesinden korkulur. Bu da ancak son nefeste ve

    ölüm korkuları zuhûr ettiği zaman belli olan bir durumdur. Bu hâl meydana geldiğinde, çok

    az insan îmânında sebât eder. Onun için akıllı kimsenin, sâlih amellerin faydasına kavuşması,

    Ehl-i sünnet îtikâdında olması lâzımdır. Güzel ahlâk sâhibi olmalıdır. Farzlar, sünnetleri ile

    birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Kim Kitâb ve

    sünnet ilmiyle, Selef-i sâlihîn ve Ehl-i sünnet yoluna göre îtikâdını düzeltmezse, çalışmaları

    zâyi olur. Gayreti boşa gider."

    İlme çok önem verirdi. Talebelerini ve sevenlerini hep ilme teşvik ederdi. İlim husûsunda

    şöyle dedi:

    Hazret-i Ali buyurmuştur ki:

    "Allahü teâlâya ilimsiz ibâdet eden kimse, değirmene bağlı merkep gibidir. Gün boyunca

    yürür, fakat hep aynı yerindedir."

    Câhil de böyledir. Cehâletle, Allahü teâlâya çok çok ibâdet eder. Fakat bu ibâdeti, onun Allah

    indinde yakınlığını arttırmaz. Bâzan kul çok ibâdet yapar, fakat câhil olduğundan ibâdeti

    emre uygun olarak yapamaz, dolayısıyle boşu boşuna yorulmuş, meşakkat ve zahmet çekmiş

    olur. Bir iş, ancak emrolunduğu şekilde yapılırsa, ibâdet olur. Bu da ancak ilimle bilinir.

    Peygamber efendimiz; "İlim öğrenmek, her kadın ve erkek müslümana farzdır." buyurdu.

    Bu, sâhibinin îmânını, tevhîdini, amelini sahîh kılan, mutlaka bilmesi lâzım olan ilim, ilm-i

    hal bilgisidir. İnsanı tevhîde ulaştırmayan her ilim bâtıldır. Bu sebeple, ibâdetlerin ancak

    ilimle doğru yapılabileceği anlaşılmaktadır.

    İbâdetlerden lezzet alamamanın sebeplerinden biri de, haram ve şüpheli yemeklerdir. Eğer

    yenilen lokma şüpheli ise, ondan; hırs, şehvet, hased, adâvet, düşmanlık ve riyâ doğar.

    Büyüklerimiz buyurdular ki: "Kim şüpheli bir şey yerse, Allahü teâlâya giden yolu doğru

    olarak bulamaz. Kim haram yerse, kendisine o yol kapanır. Kim yemede isrâf ederse, kalbi

    kararır. Kim Allahü teâlâdan gâfil olarak yerse, kalbine kasvet gelir. O zaman ömrü boyunca

    yaptıkları boşa gider."

    Abdullah'ı İsfehânî hazretlerinin Mi'yâr-ül-Mürîdîn, Risâlet-ül-Mekkiyye, Nûr-ül-Akâid,

    Dıyâ-ül-Fevâid ve Sülûk-ül-Ülemâ gibi kıymetli eserleri vardır.

    Yemen âlimlerinden birisi şöyle anlatmıştır:

    Bir sene hacca gitmiştim. Yola çıktığımda da, babam ağır hasta idi ve yatıyordu. Mekke-i

    mükerremeye ulaştım. Hac vazîfesini edâ ettim. Fakat devamlı babamın durumunu düşündüğüm

    için, gönlüm perişân bir vaziyette idi. Abdullah-ı İsfehânî hazretleri de orada idi. Durumumu ona

    anlattım. Babamın durumunu anlayıp bana bildirmesi için yalvardım. Başını önüne eğip bir müddet

    düşündü. Sonra; "Babanız o şiddetli hastalıktan kurtulmuş, sedirinin üzerinde oturuyor. Elinde

    misvâkı var. Etrâfına kitaplarını koymuş." buyurup, babamın şeklini ve şemâlini de tarif etti.

    Hâlbuki daha önce onu görmüş değildi.

    1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.6, s.111

    2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.458

    3) Keşf-üz-Zünûn; s.893,1744

    4) Îzâh-ul-Meknûn c.2, s.685

    5) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.648

    6) Sülûk-ül-Ulemâ (Süleymâniye Kütüphânesi, Şehid

    Ali Paşa kısmında 1358/1 nolu kitap)

    7) Nefehât-ül-Üns; s. 521

    8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.330
    [SIGPIC][/SIGPIC]

    "Allah'a ve âhirete iman eden, misafirine ikramda bulunsun.

    Allah'a ve âhirete inanan, komşusuna hürmet etsin.

    Allah'a ve âhirete inanan, ya hayrı söylesin ya da sussun!.."



    Hadis-i Şerif

+ Konu Cevaplama Paneli

Benzer Konular

  1. Abdullah-i Gürcistânî
    By muhammet in forum Evliya ve Ulema'nın Hayatları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.06.2007, 20:50
  2. Abdullah Bin Gâlib
    By muhammet in forum Evliya ve Ulema'nın Hayatları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 12.06.2007, 15:15
  3. Abdullah Bin Avn;
    By muhammet in forum Evliya ve Ulema'nın Hayatları
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 06.06.2007, 06:40
  4. Abdullah B. Amr B. El-âs
    By muhammet in forum Ashab-ı Kiram Efendilerimizin Hayatları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03.06.2007, 17:44

Paylaş

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Content Relevant URLs by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.