“Ahlak”ın lügavi çerçevesi
Ahlak hem hilk hem de hulk köküne nisbet edilir. Hilk insanın fıtri tabiatını, hulkinsanın manevi yanını, halk insanın maddi ve sosyal yanını ifade eder. Ahlak’ın hulkboyutu hilk ve halk boyutundan güçlüdür. Nasıl ki ruh bedenin, ahiret dünyanın, ğayb şahadet âleminin, mana maddenin öznesi ise, manevi olan da maddi olanın öznesidir. Birinciler ikincilerden kalıcıdır. Birinciler ikincilerin failidir. Aynı kökten gelen hilkat“yaratılış” demektir. Aynı zamanda hulk “huy” yani “alışılmış davranış” demektir.
Arap dilinin felsefesine vakıf olanlar bilirler: Hilk mastarı kesre’den dolayı ahlakın boyun eğen ve nesne olan boyutunu, hulk mastarı damme’den dolayı ahlakın baş kaldıran ve özne olan boyutunu temsil eder. Yani ahlak fıtrat’a bakan yanıyla hilkat’in nesnesi olmakta, hulk’a bakan yanıyla amel’in öznesi olmaktadır.
Batıda, 20. yüzyılın ilk yarısında latin asıllı moral sözcüğü kullanılıyordu. Bu yüzyılın son çeyreğinde özellikle Yunan asıllı etik kullanılmaya başlandı. Yunanca ethos, bizdeki “ahlak”ın karşılığıdır. Aristo’nun başyapıtlarından biri Nichomakhos’a Etick(Nikomakos’a Ahlak) adlı eseri, ahlak üzerine yazılmıştır. Ahlak Yunan kültüründe bir değerler dizgesini ifade eder.
Bu terimlerin zaman içindeki değişimlerini izlediğimizde moral’in daha çok bireysel ahlak için, etik’in ise sosyal ahlak için kullanıldığını görürüz. Birincisi İslam terminolojisinde edeb’e, ikincisi ise ahlak’a daha yakın durmaktadır.
Ahlak, son dönemlerde mesleki alanlara has kılınarak meslek ahlakları gelişmeye başlamıştır ki, tıp adamlarının uymaları gereken ahlaki kurallar müstakil bir ad almıştır:Deontoloji.
İyi-kötü ahlakın konusudur. Doğru-yanlış aklın konusudur. Güzel-çirkin estetiğin konusudur. Hak-batıl akidenin konusudur. Haklı-haksız hukukun konusudur.
Din binasının temel katı olarak ahlak
İbn Abbas’a göre din şu dört unsurdan oluşur:
1. Ahlak.
2. Akide.
3. İbadât.
4. Muamelat.
Eğer İbn Abbas’a aidiyeti sahihse, onun bu dört unsuru nasıl bir sıralamaya tabi tuttuğunu bilmiyoruz. Fakat bizce din binasını teşkil eden bu dört unsurun tesbiti kadar, hatta ondan daha da önemlisi, bu dört unsurun tertibidir.
Yani soru şudur: Din binasının temel katını bu dört unsurdan hangisi teşkil eder?
Tartışma dönüp dolaşıp ilk iki maddede düğümlenecektir: Akide mi, ahlak mı?
Eğer bu suale “akide” cevabını verirsek, bu kez başka sualler sökün edecektir:
Akide sahibinin ahlaki davranışının garantisi midir?
Bu suale “evet” dersek, akide sahibi olanların ahlaklı, akide sahibi olmayanların ahlaksız olduğu sonucuna varırız. Durum gerçekten böyle midir? Akide sahibi olup da ahlaki davranışta sınıfta kalanları ne yapacağız? Veya sahih bir akideden mahrum olup da ahlaki davranış gösterenleri ne yapacağız? Suali bir başka şekilde şöyle de sorabiliriz: İnsan olmadan Müslüman olmak kabil midir? Kabilse bu nasıl bir Müslümanlık olur? İslam’ın sahibi olan Allah böyle bir Müslümanlıktan razı mıdır? Dinin maksadı bu mudur? Kur’an böyle bir islamı tasdik eder mi?
Akide ile ahlakı, din binasının temel katına karşılıklı olarak almaya sanırım kimsenin bir itirazı olmasa gerektir. Fakat ille de bu dörtlüyü üst üste dizmemiz gerekirse, temel kata akideyi değil ahlakı koymamız gerekecektir. Bu gereklilik, Mushaf’ın daha girişinde yer alan Bakara Sûresi’nin 2. âyetinden anlaşılır:
Zalike’l-kitâbu lâ raybe fîhi huden li’l-muttakîn: “İşte kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu kitap, muttakiler için bir hidayet rehberidir”.
Bu cümlede Kur’an’ın iki temel ıstılahı yer alır: Takva ve hidayet. Arapçanın söz diziminden kaynaklanan bir zorunluluk olarak metinde takva (muttakin) hidayetten (huden) sonra gelse de, manada takva hidayetten öncedir. Zira “muttakiler için hidayettir” cümlesinde hidayet takva üzerine bina edilmekte, takva hidayetin temeli olarak takdim edilmektedir. Eğer takvayı hidayetin temeli ve sebebi değil de, hidayeti takvanın temeli ve sebebi kabul edersek, âyeti indiği gibi değil de şöyle okumuş oluruz:
Zâlike’l-kitâbu lâ raybe fîhi takven li’l-muhtedîn: “İşte bu kitap, hidayete ermişler için bir takva kaynağıdır.”
Bu tahrif olur. Dolayısıyla âyet, takvayı hidayetin temeline yerleştirmektedir.
Hidayet akidevi bir kavramdır. Hangi yorumdan yola çıkarsak çıkalım, ulaşacağımız yer hidayet kavramının akide ile alakalı olduğu gerçeğidir. Hidayete ermek akideyi benimsemeyi gerektirir.
Takva ise ahlaki bir kavramdır. Hangi yorumdan yola çıkarsak çıkalım, takvanın ahlak ile ilgili bir kavram olduğu sonucuna ulaşırız. İster “sorumluluk şuuru”, ister “sakınmak”, ister “korkmak”, ister “Allah’a karşı saygı”, isterse başka her hangi bir anlamı tercih edelim, neticede varıp duracağımız yer “ahlaki” bir kavramla karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir. Zaten Toshihiko İzutsu’nun kavram hakkında yaptığı semantik kazının kendisini “sorumlu davranış şuuruna” ulaştırmış olmasının sebebi de budur.
Mübarek Bakara Sûresi’nin 2. âyetinin açılımı bu durumda şu olmaktadır: Hidayete ermemiş bir insanı hidayet kapısının önüne getirip bırakan, onun hidayetten önceki takvası, yani davranışlarındaki sorumluluk şuurudur. Şu halde din binasının temelinde ahlak yatmaktadır. Zira ahlaki sorumluluk, akidenin zeminidir. İnsan bu sorumluluk sayesinde hakikati arar. Bu arayışın sonunda iman vardır. Hidayete ermek imana ermektir. Fakat takva orada bitmez. Çünkü takva “sorumluluk bilincidir” ve hidayete erdikten sonra da devam eder. İmanın takvası inanç ahlakıdır. Nasıl ki bilginin takvası bilgi ahlakı, amelin takvası eylem ahlakı, servetin takvası servet ahlakı ise…
Ahlakın din binasının temeli olduğu hakikatini Allah’ın kitabında Rasulünü tanıttığı şu iki âyetten de çıkarabiliriz. Rabbimiz elçisini tanıtırken “Elbet sen muazzam bir ahlak üzeresin” (Kalem 68:4) buyuruyor. İlk inen surelerden biri olan bu âyet Allah Rasulü’nün vahiy öncesi ahlaki duruşuna bir atıftır. Bir işlevi de ta’lil (gerekçe) olaninne edatının ta’lil manası ile başlayan bu âyet, adeta Abdullah oğlu Muhammed’in peygamber seçilmesinin gerekçesini teşkil etmektedir. Adeta “Neden ben?” sualinin bir cevabı niteliğindedir. Rasulullah’ın risalet öncesindeki ahlaki niteliğinden haber veren bu âyetin yanına, yine onun risalet öncesindeki akidevi durumunu ele alan şu âyeti koyalım: “Sen (bundan önce) kitap nedir iman nedir bilmezdin” (Şûrâ 52). İkisi de Efendimiz’in nübüvveti öncesi hakkında verilen bu iki bilgiyi birleştirdiğimizde çıkan sonuç şudur: “Sen, kitap nedir iman nedir bilmezken de muazzam bir ahlaka sahiptin”. İşte bu da ahlakın akidenin zemininde olduğunun bir başka şahididir.
Ahlaka uzak bir insan, Allah’a yakın olamaz. Tabi ki dine, imana, İslam’a, adalete de… Ahlak dinin hem temeli hem gayesidir.


LinkBack URL
About LinkBacks





Alıntı
Paylaş