Allah Tealâ'nın 'Sizinle benim aramda tanık olarak Allah yeter'
'Âzabımız neymiş onlar yakında görecek ve bileceklerdir. Kimmiş yalancı yakında iyice anlayacaklardır'.ayeti ile ilişkin olan diğer bir ayeti: 'Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de onlar üzerine bir tanık yaptığımız zaman, bakalım kâfirlerin hâli ne olacak?(Nisa/41) resulullah'a okudukları zaman Resulullah'ın gözlerinden yaşlar aktığını görmüşlerdir.
Allah'tan korkanların bir kısmı vâid ayetlerini okuduğu zaman baygınlık geçirirlerdi. Bazıları da bu ayetleri dinlediğinde ölürdü. Bu bakımdan bu hallerle hallenmiş olarak, okuyanı Allah Tealâ'nın ayetlerini 'eskilere ait masallar' olmaktan çıkarmış olur.
Bu hallerle hallenen bir kimse :'Vay o günü yalanlayanların hallerine' ayetini okuduğunda, eğer korkmazsa, ayeti sadece -hâşâ- masal yerine koymuş olur.
'Sabredin, Allah sabredenlerle berâberdir' ayetini okuduğu zaman eğer hâli sabretmek veya gelecek eziyetlere karşı sabretmeye niyetlenmeyip de tilâvetin halâvetine varamamışsa, evet, eğer bu sıfatlarla sıfatlanmamış, kalbi bu durumlar arasında titrememişse onun şu ayetleri okumaktan nasibi sadece dilini kıpırdatmaktır. Bununla beraber kendine açıkça şu ayetler yakışmaktadır:
Allah hesabı tez görür. Onlar ise ayetlerimizden yüz çevirmedeler. Gerçeği akletmezler. İşte o kişiler gafillerin ta kendileridir. Onlar kör,sağır ve dilsizdirler. Allah'ın âyetlerini hiçe sayanlar zâlimlerdir.
Kur'an ayetini okuyup onlardan ibret almayan, o ayetlerden yüz çeviriyor demektir.
Anlaşıldı ki Kur'an bu halleri kalbe celbetmek ve ahkâmıyla amel etmek için okunur. Eğer Kur'anın okunmasındaki gaye bu değil ise, sadece harflerin ve dilin kıpırdaması külfeti ise, bu önemsiz bir şeydir.
Bu hikmete binâen kurrâ'dan biri şöyle anlatır: Bir üstadımın yanında Kur'an okudum. İkinci bir defa okumak istediğimde beni şiddetle reddederek dedi ki: “Kur'anı benim üzerime okuyup beni meşgul ediyorsun. Git, Allah Tealâ'ya oku ve dikkat et ki, Allah Tealâ sana neyi emretmekte ve seni nelerden sakındırmaktadır?'
İşte sahâbe-i kirâmın (r.a) meşguliyetleri böyle Kur'anla hallenmek ve onun ahkâmıyla amel etmekti.
Hz. Peygamber (s.a) vefat ettiği zaman yirmi bin sahâbisi vardı.(Yirmi bin kaydı belki de sadece Medine'de bulunanlar içindir. Zira Ebu Zer er-Râzi 'Resulullah (s.a) vefat ettiği zaman yüzondörtbin sahabi vardı' diyor. Tüm bunlar ondan hadis dinleyen ve rivayet edenlerdir. Buhari ve Müslim'de Enes'den rivayet edildiğine göre, Resulullah'ın zamanında bütün Kur'anı hıfzedenler dört kişidir ve hepsi de ensar' dandır.1.Ubey b. Ka'b,2.Muaz b. Cebel,3.Zeyd, 4.Ebu Zeyd'dir.) Fakat bu hadisin senedinde de za'f bulunabilir. Buna göre.
Oysa onlardan sadece altı kişi Kur'anı tamamen hıfzetmişti. Bu altı kişinin ikisi hakkında da ihtilâf vardır. Sahabilerin çoğu bir veya iki sureyi hıfzederdi. Bakara ve En'am sûresini hıfzedenler ise sahabilerin âlimleriydi.
Birisi Kur'an'ı öğrenmek için huzur-i saâdete geldiğinde Allah Teâlâ'nın “Her kim zerre kadar bir iyilik işlerse onun karşılığını görecektir, faydası kendinedir. Her kim de zerre kadar bir kötülük, şer işlerse onun karşılığını görecektir, zararı kendinedir. (Zilzal 7-8) ayetinin okunduğunu duyar ve 'Bu kadarı bana kâfidir' diyerek gider. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) hazır bulunanlara 'Bu kişi Kur'anın manâsını anlayarak gitti' buyurur.
**Âzabımızın aniden üzerinize gelip çatmayacağından emin mi bulunuyorsunuz? Ayeti gereğince,Kur'an okuyan kişi nefsine kesinlikle rıza ve temizlenmiş gözüyle bakmamalıdır. İyileri medhedip onlara Allah'ın çeşitli nimetlerini vadeden ayetleri okuduğunda nefsini onlardan saymamalı, 'Allah yolunda yarışın' emrine binaen belki o vasıflara lâyık olarak ibadet edenleri ve o sahada doğru olanları görmeli, onların kervanına katılmak için Allah'tan niyazda bulunmalıdır. Âsiler ve kusurluları yeren ve zemmeden ayetleri okuduğunda nefsini onlarla beraber görmeli ve kendisinin muhatap olduğunu takdir ederek korkmalıdır.
Yusuf b. Esbat'a 'Kur'an'ı okuduğun zaman nasıl dua ediyorsun?' diye sorulduğunda, 'Nasıl dua edeyim? Kusurumdan ötürü yetmiş defa Allah Teâlâ'dan af diliyorum...' diye cevap verir.
Nitekim ayet-i kerimede 'Ancak Allah'tan korkun' ve 'Allah, kendisinden, korkanlarla beraberdir.'
Bu bakımdan kişi Kur'an hakkında kendini böyle kusurlu görürse, onun bu görüşü Allah'ın rahmetine yaklaşmasına vesile olur. Çünkü yakınlıkta uzaklık gören bir kimse, kendisinde beliren korku nedeniyle yakınlıkla taltif ediliyor ve bu korku o yakınlığın ardından gelen diğer bir yakın dereceye onu çekip götürür. Kim uzaklıkta yakınlığı görüyorsa, aldanır. Aldanışı da onu uzaklığından daha uzak bir dereceye çekip götürür. Kişi kendini Allah katında razı olunmuş gözüyle görürse, nefsini kendi kendine yüceltmekle nefsi kendine perde olur. Nefsine iltifat etmekten vazgeçtiği ve okuduğunda Allah'tan başkasını müşahade etmediği zamanda (kendini kaybederek Hakk'ı bulmak, Allah'tan başka her şeyden kesilmek) işte o vakit melekût aleminin sırrı kendisine keşfolunur. Ve 'Kur'an'ın zahiri tefsirinden başka manası yoktur' diyen bir kimse, sadece kendi bilgi sınırından haber vermektedir. Böyle bir kimse, kendi nefsinin haber verdiği şeyde doğrudur. Fakat bütün insanları kendi kapasitesine sokup ta orada bocalatmaya hakkı olmadığı için bu bakımdan da yanlıştır. Haberler ve eserler, Kur'anın manalarının irfan ehli için çok geniş olduğuna delâlet ederler.
Nitekim Ali (r.a) 'Allah'ın kuluna verdiği-Kur'an hususundaki- üstün anlayış müstesnâ' buyurmuştur.
Huzeyfe (r.a) Hz. Peygamberin (s.a) kendisinden sonra ümmetinin ihtilâf ve ayrılığa düşeceğini kendisine haber verdiği zaman, Resulullah'a şöyle sorduğunu rivayet etmektedir:
'Ey Allah'ın resûlü ! O halde, o zamana yetişirsem, ne yapmamı bana emredersin?' Hz. Peygamber 'Allah'ın Kitab'ını öğren ve onun içindeki hükümlerle amel et. Zira kurtuluş ancak ondadır'.
***Kısa öz, saf bilgi hakkında bir rüya:
İmam Gazali İslam dünyasının ufkunu nurlandıran en parlak yıldızlarından biridir.450 tarihinde TUS şehrine yakın Gazale köyünde doğmuş; 505’de Tus’da vefat etmiştir. Hz. İmamın mezhebi Şafii idi. Kendisi, zamanındaki Şafiiyye ulemasının en büyüğüdür. Hatta müctehid olduğunu söyleyenler vardır. İmam Muhammed Bin Yahya onun hakkında: ‘ikinci imam Şafiidir.’ Dermiş. Zahiri kemalâtına bakanlar: ‘Gözler İmam Gazali gibi mükemmel bir alim görmemiştir’ demektedir. Alimlerden biri: ‘Gazali’ nin kadr u kıymetini anlayabilmek için Gazali kadar muktedir olmalı, hiç olmazsa ona yakın bir fazilet sahibi bulunmalı...Halbuki Gazali’den sonra ona müsavi veya ona yakın sayılacak bir kimse yetişmemiştir. Onu herkes ancak kendi ilm i irfanı nisbetinde anlayabilir.’ Diyor. Gazali’nin manevci cephesine bakanlar da Onun pek büyük bir mutasavvuf, pek kıymetli bir hal ehli olduğunu teslim etmekte, maddi varlıklara kıymet vermeyen ruhundaki ulvi tecellilere meftun olmaktadırlar. Hal ehli olan İmam Gazali Hazretleri şöyle anlatır: 11 sene uzlette kalmıştım. Bu Allahü Teala’nın takdiriyle olmuştu. Bağdat’tan çıkıp müderrislikten ayrılacağım önceden asla hatırımdan geçmemişti. Öyle de tekrar okutma hayatına döneceğimi, uzlet günlerimde hayal ve hatırımdan geçirmemiştim. Allahü Teala kalbleri ve halleri değiştirendir. Bir hadis-i şerifte: ‘Mü’minin halleri,Allah’ın iki parmağı arasındadır.(yani kudret ve irade sıfatlarının hükmü altındadır.’ Buyrulmuştur. El-munkızu min ed-Dalal(sapıklıktan,yanlış yoldan kurtuluş) adlı ve bir nevi otobiyografi mahiyetinde olan meşhur eserinde, İmam Gazali bu ruhi hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
‘ Ahiret saadetim için tek yolun, takvaya sarılmak ve nefsin heva ve hevestin menedilmesi olduğunu iyice anlamıştım. Bunun temeli de, gurur ve aldanış yurdu olan dünyadan uzaklaşıp, ebedilik yurdu olan ahirete yönelip bağlanmak ve bütün gayretiyle Allahü Teala’ya teveccüh ederek kalbin dünya ile ilgisini kesmekti. Tabiatiyle bu da ancak, mevki ve mal hırsından uzaklaşma, engelleyici meşgale ve ahlaklardan kaçınmakla tamamlanır...Kendi durumuma baktım, bir de ne göreyim. Dünyevi alakalar içine dalmış, batmışım... Onlar beni her taraftan sarmışlar. İşlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve talim idi. Fakat bu sahada da ahiret yolu için ehemmiyetsiz ve faydasız şeylerle uğraşmışım. Tedris halkasındaki niyetimi düşündüm. Baktım ki, Allah rızası için değil, mevki ve şöhret endişesiyle hareket etmişim... Bu halimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim. Bir müddet hep bunu düşündüm. Bir tercih karşısındaydım. Bir gün Bağdat’ı terk etmeye, bu hallerimi değiştirmeye karar veriyor, ertesi gün bu kararımdan dönüyordum. Bir adım atıyor; sonra geri çekiliyordum. Sabahleyin ahirete yönelmek arzu ve meyli içinde uyanıyor, akşamleyin dünya hırsları tekrar saldırıyor ve fikrimden vazgeçiriyordu. Dünya arzuları, zincirleriyle beni makam ve mevkiye bağlıyor, İman münadisi ise:’-Göç zamanı geldi çattı, ömründen çok az zaman kaldı. Önünde pek uzun bir yolculuk var Şu zamana kadar elde ettiğin bütün amel ve ilim bir riya ve gösterişten ibarettir. Ahirete şimdi hazırlanmazsan ne zaman hazırlanacaksın? Dünyevi alakalarını şimdi kırıp kesmezsen ne zaman keseceksin?’ diye sesleniyordu. Bunun üzerine içimdeki terk arzusu kuvvetleniyor, kaçmak, uzaklaşmak azmi yerleşiyordu. Sonra şeytan geliyor ve:’ Bu geçici bir haldir; bu duygulara uymaktan sakın. Zira onlar çabuk gelir geçer. Onlara uyar ve bu düzenli hayatı, hasımlarının hücumlarından kurtulup sükunet ve karar bulmuş bu işi bırakırsan; gün gelir nefsin onu yine arzular, ama dönüş pek kolay olmaz...’ diyordu...488 senesi Recep ayından itibaren 6 ay kadar bir müddet dünya arzularının cazibesi ile ahirete yönelmek ve hazırlanmak düşünceleri arasında bocalayıp durdum. Bir karar veremedim. Ama bu son ayda durumuma hakimiyetim, serbestliğim gitti. Bana zaruri bir hal geldi. Hak Teala dilimi bağladı, ders veremeyecek hale geldim. Kendimi zorluyor, gelen talebelerin hatırı için ders vermeye uğraşıyordum. Fakat dilim bir kelime söylemiyor, buna muktedir olamıyordum. Dilimdeki bu tutukluk, kalbimde de bir hüzün ve keder doğurdu. Bunun tesiriyle hazım kuvveti kalmadı; yemek ve içmekten kesildim. Boğazımdan ne bir yudum su geçiyor, ne de bir lokma yemek yiyebiliyordum. Bedenim takatsiz düşmüştü. Nihayet tabipler bu hastalığıma karşı bir ilaç bulup tedavi etmekten ümidi kestiler; çaresiz kaldılar.’Bu kalbe arız olan bir haldir. Oradan da mizaca sirayet etmiştir. Kalbe arız olan hüzün gitmedikçe ilaçla tedavisine imkan yoktur’ hükmünü verdiler. Hiçbir şey yapamayacağımı anlayıp, güç ve takatimi yitirince çaresiz bir kimsenin sığınışı ile Allah Teala’ya sığındım. Çaresizlerin dualarını kabul eden Hak Teala dualarımı kabul etti. Mevki, mal, aile, çoluk-çocuk ve eş dosttan uzaklaşmayı kalbime kolaylaştırdı.
Bundan önce ; Tedris hayatına dönmüş görülüyorsam da, aslında dönmediğimi biliyordum. Zira dönmek, eski hale gelmek demektir. Ben eskiden, kendisiyle mevki elde edilen ilmi yayıyordum. İnsanları söz ve işimle buna davet ediyordum. Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur. Allahü Teala bu halimi bilir. Ben nefsimi ve diğerlerini islâh etmek istiyorum. Muradıma erişir miyim, yoksa mahrum mu kalırım bilmem. Fakat ben yakin ve müşahadeye dayanan bir imanla, bir halin değişmesinin, bir işi yapmak gücünün ancak Yüce Allah’ın dilemesi ve yardımıyla olacağına inanıyorum. Ben hareket etmedim. Fakat o beni harekete geçirdi. Ben bir şey yapmadım, fakat O bana yaptırdı. Ondan önce beni islâh etmesini, sonra benim vasıtamla başkalarını islah etmesini, önce bana hidayet vermesini( Doğru yola iletmesini), sonra benim vasıtamla diğerlerini doğru yola kavuşturmasını, bana hakkı hak olarak göstermesini ve ona uymayı , batılı batıl olarak gösterip, ondan sakınmayı nasip etmesini dilerim.’Mevzuatü’l-‘Ulüm Tercümesi’nde (Cilt:2, S: 807) İmam Gazali Hazretlerinin eski hali ile yeni hali mevzuunda verilen şu izahatı da, muhterem okuyucularımıza nakletmeyi uygun görmekteyim:
‘Hazreti imam (kuddise sırruh) bazı kitaplarında demiştir ki: Ben önceki halimde salihlerin hallerini ve ariflerin makamlarını inkar ederdim. Nihayet Hak Teala’nın yardımı imdadıma yetişti ve rüyada Allahü zülcelal hazretlerini gördüm. Bana Ya Ebu Hamid...’ dedi. Ben, acaba şeytan mı söylüyor, diye düşünürken, Hak Teala buyurdu:‘ Hayır, ben seni altı tarafından kuşatmış ( ilmim, iradem, ve kudretim seni sarmış) olan Allah’ım..Ey Ebu Hamid... O yazdığın kitapları terk eyle. Öyle bir topluluğun sohbetlerine devama başla ki, Ben onları arzımda kendime nazargâh eylemişimdir. Onlar öyle bir cemaattir ki, dünyayı ve ahireti benim muhabbetime karşılık satmışlardır.’ Ben sordum: Ya Rab, İzzetin hakkı için Senden yalvarırım ki, onlara hüsn-i zan çeşnisini bana tattır. Hak Teala dahi buyurdu ki: Maksadını hasıl eyledim. Dileğini kabul ettim. Onlar ile senin aranda perde olan ve gayeye engel teşkil eden dünya sevgisiyle uğraşmandır. O halde, dünyadan ihtiyarın ile( dilemenle) çıkıp git. Mecburi olarak çıkmazdan evvel...Muhakkak ki ben senin üstüne envar-ı kuds’ümden (mukaddes nurlarımdan) bir nur imza eyledim. Artık doğrul ve lisanına gelen kelimat-ı kudsiyeyi söyle...dedi.’
(Ruhü’l Beyan) (1) tefsirinden nakledilen şu rüya cidden ibretamizdir: ‘Ragıp İsfahani’nin (El-Muhadarat) adlı eserinde kaydettiğine göre, İmam Şazeli şunları söylemiş: Mescid-i Aksa’da istirahat için biraz yaslanmış idim. Uyumuşum; rüyamda gördüm ki mescidin dışında haremin ortasına bir taht kurulmuş. Derken takım takım birçok insanlar geldiler. Ben:
Bütün nebi ve resuller (aleyhimüsselam) toplandı. Muhammed aleyhisselamın huzurunda Hüseyn Hallac için şefaate gelmişler. Bu zat onun hakkında terbiyesizlikte bulunmuş da... dediler. Bir de baktım, üzerinde yalnız başına Peygamberimiz (S.A.V.) oturuyor. İbrahim, Musa, İsa ve Nuh (aleyhimüsselam) dahil diğer bütün peygamberler yere oturmuşlar... Ben onların ne konuşacaklarını işiteyim ve göreyim diye ayağa kalktım. Derken Hz. Musa, Peygamberimizle (A.S.) konuşmaya başladı. Dedi ki:
- Sen: ‘Benim ümmetimin uleması Beni İsrail’in Peygamberleri gibidir’ buyurdun. Onlardan birini bize göster bakalım...
Peygamberimiz:
-Şudur, dedi ; ve Gazali’ye işaret buyurdu. Hazret-i Musa ona bir sual sordu. Fakat O, on tane cevap verdi.
Bunun üzerine Musa aleyhisselam: ‘Cevap suale uygun olmalıdır. Sual bir, cevap ise on,...’ diyerek itiraz etti.
İmam Gazali:
- Bu itiraz sana da varidtir. Hani sana, bu elindeki nedir? Diye sorulmuştu, bunun cevabı: ‘Sopamdır’ demekti. Fakat sen birçok sıfatlar zikrettin!, diye cevap verdi:
alıntı
Paylaş