+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 9 Sayfa var 123 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 81

Konu: Türk / Islâm âlimleri

  1. #1
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart Türk / Islâm âlimleri

    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  2. #2
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ABDULHAMÎD B.VÂSİ B. TÜRK


    Cebir ilminin kurucularından olduğu kabul edilen İslâm matematikçisi


    Asıl adı Ebu'l-Fazl Abdülhamîd b.Vâsi b. Türk el-Huttelî el-Hâsib'tir. Kendisinin ve yine bir matematikçi olan torunu Ebu Berze'nin taşıdığı İbn Türk künyesinden, Türk olduğu tahmin edilmektedir. Hicretin II. veya III. asırlarında yaşadığı sanılmakta, bir rivayete dayanılarak Halife Vâsık'ın ölümü (847) sırasında sağ olduğu ileri sürülmektedir. Çeşitli kaynaklarda nisbesinin değişik yazılmış olması hasebiyle doğduğu veya yaşadığı şehir de kesinlikle bilinmemekte, bu yerin Hazar Denizinin güneyindeki Gilân yahut Çin Türkmenistanı'nın batısındaki Huttal olduğu sanılmaktadır.

    İbnün-Nedim'in el-Fihristinde, Abdülhamîd b.Vâsiden bahsederken, Onun Kitabü'l-Câmi fil-hisâb, Kitabü'I-Mu'aıııelât adını taşıyan iki kitabının bulunduğunu belirtir.

    İbnü'l-Kıftî ondan bahsederken, onun İbn Türk el-Cîlî olarak tanındığını söyler. Hesap ilminde çok bilgili ve maharet sahibi olduğunu, bu ilmin mensuplarının daima ondan bahsettiklerini söylemekte; bu iki eserinden başka Kitabü Nevadiri'l-hisab ve Havassül-â'dad adlı iki kitabının daha bulunduğunu bildirmektedir. Ancak bu iki adın bir tek esere ait olması da mümkündür.

    Kâtip Çelebi de, Keşfü z-zünunda, Abdülhamîd b. Vâsi'nin torunu Ebû Berze'nin dedesi hakkında verdiği, onun cebir ilminin kurucusu olduğuna ve bu konuda Muhammed b. Musa el-Harîzmıden önce geldiğine dair bilgiyi nakletmekte, arkasından da, Ebû Berze'den biraz daha sonra yaşadığı sanılan Ebû Kâmil eş-Şüci el-Eslem'in, Ebû Berze'yi "gerçekleri saptırıcı" (muhterik) olmakla suçlayan ve cebiri asıl kuranın Harizmi olduğunu iddia eden sözlerini kaydetmektedir.

    Ebû Kâmil'in bir kitabı ile Harîzmi'nin iki kitabının Arapça asılları ve tercümeleriyle birlikte bugüne kadar ulaşmış olmalarına karşılık, Aydın Sayılı'nın yayımladığı kısa bir yazısı dışında, ne Abdülhamîd b. Vâsi'nin, ne de Ebû Berze'nin eserlerinin elde olmayışı, cebir konusunda ilk kitap yazanın kim olduğunu tesbit etmeyi güçleştirmektedir. Salih Zeki'ye göre, Abdülhamîd b. Vâsi'nin, Harizmi den önce yaşadığı kesin olarak bilinmektedir. Aydın Sayılı ise, konuyu genişçe inceledikten sonra, ikisinin aşağı yukarı çağdaş olduklarını ve belki Abdulhamîd b. Vâsî'in biraz daha önce yaşamış olduğunu, Harizmi'nin bu ilim dalında öncü olduğu iddiasında bulunmayışının da, Ebû Berze'ye hak verdirebileceğini, ancak bugün için yine de kesin bir şey söylenemeyeceğini ifade etmektedir.

    Aydın Sayılı bu çalışmasında, Abdülhamid b. Vâsi nin bir kitabına ait olması gereken ez-Zarürat fil'l-mukterinât min-Kitabi'l-cebr ve'l-mukabele liebi l-Fazl' Abdülhamid b. Vâsi b. Türk el-Cili isimli bir parçanın iki yarı nüshasını (Sülaymaniye (Millet) Ktp., Carullah, Nr. 1505, vr. 2a-5a: Süleymaniye Ktp., Hüsrev Paşa Nr. 257, vr. 5b-8a) karşılaştırarak incelemiştir. (bu risalenin Arapça metni ve Farsça tercümesi Ahmed Arârîm tarafından yayımlanmıştır: "Risalei ez Karni Sivvom-i İlmi-i Hicri der Cebr u Mukabele", Mecelle-i Sühan, III/II-12, Tahran 1343 hş) Aydın Sayılının "Katışık Denklemlerde Mantıkî Zaruretler" şeklinde tercüme ettiği bu yazıda, Abdülhamid b. Vâsi, üç tip ikinci derece denklemini sistemli bir yaklaşımla ve geniş açıklamalar yaparak ayrıntılı biçimde çözmektedir. Çözüm için seçtiği metod, geometrik yoldur ve Mezopotamya geleneğini devam ettirmekte, formül kullanmadan sözlü anlatımla sonuca varmaktadır. Denklemleri incelemesi, kendinden önce gelenlerden biraz farklı ve sonrakilere yol gösterecek şekildedir. Kitabü'l-Cebr ve'l-mukabele'de aynı konuyu işleyen Harizmi'nin ise denklemleri, Abdülhamid b. Vâsi kadar sistemli biçimde ele almadığı ve ayrıntıya girmeden çok kısa bir açıklamayla çözüme vardığı görülmektedir. Aydın Sayılı, bu duruma Harizmi'nin konuyu meçhul saymamış, bu sebeple de ayrıntılara girmeye gerek görmemiş olabileceği şeklinde bir yorum getirmekte ve onun ilk cebir kitabını, İslâm dünyasında da, Batı dünyasında da cebirin kurucusu olarak kabûl edilen Harizmi'den önce yazmış olabileceği ihtimalinin pek zayıf sayılamayacağı sonucuna varmaktadır. İbn-i Haldun Mukaddimenin 3. cildinde, yalnız Harizmi ile Ebu Kamilden bahsetmekte ve muhtemelen Ömer Hayyam'a da atıfta bulunmaktadır. İbn-i Haldun'un zikretmemesine mukabil, İbn-ün Nedim ve İbn-ul Kıfti'nin ondan övgüyle bahsetmeleri ve Ebu Kamil'in de Ebu Berze'nin iddiasını şiddetle reddedip, onu Harizmi'ye rakip gördüğünü belli etmesi, Abdulhamid b. Vasi'nin o devrin büyük bir matematikçisi olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır.

    (Müslüman Bilim Adamları - Akit - Ülkü KUMRAL s.16-18)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  3. #3
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ABDURRAHMAN ES-SUFİ (ö. 376/ 986)
    X. yüzyıl İslam dünyasının tanınmış astronomi bilgini.


    Ebu'l-Hüseyn Abdurrahman b. Ömer b. Muhammed b. Sehl es-Sufi. 291'de (903) Rey'de doğdu. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Büveyhf hanedanından Adudüddevle'nin hocası ve dostu olduğu, bu hanedanın diğer mensuplarıyla da yakın ilişki kurduğu bilinmektedir. 975'te Adudüddevle'nin oğlu Şerefüddevle'nin Bağdat'ı ele geçirmesinden sonra büyük bir ilim merkezi haline gelen bu şehirde çağdaşları Ebu Sehl el-Kuhi, Sagani el-Usturlabi, Ebu İshak İbrahim b. Hilal, Ebu Hasan el-Mağribi. İbnü'l-A'lem ve Ebu'l-Vefa gibi Âlimlerle birlikte çalışmış ve gözlemlerde bulunmuştur. Abdurrahman es-Süfi. Ali b. İsa el-Harrani, Ebu Hanife ed-Dineveri, Bettani gibi Alimlerin yaptığı çalışma ve gözlemleri tamamlamak, düzeltmek ve kendi gözlemlerini de ilave etmek suretiyle astronomide yeni bir dönem başlatmıştır. Bazı araştırıcılara göre o, modern çağa tesir eden üç büyük astronomi aliminden biridir. Batı literatüründe adı, farklı telaffuzun bir sonucu olarak Azophi, İlbermosofim, Jeber Mosphim, Abuhassin gibi çeşitli şekillerde kaydedilmektedir.

    Batlamyus'tan sonra sabit yıldızların incelenmesi ve bunların kozmografık katalogunun hazırlanmasında önemli rolü olan Abdurrahman es-Sufi, ilim âleminde daha çok bu alandaki başarılarıyla tanınmaktadır. Kitabü Suveri'l-kevaki bi's-sabite adlı eserinde Batlamyus'un Almagest'te ele aldığı kırk sekiz yıldız takımındaki yıldızları incelemiştir. Önce her yıldız takımındaki bütün yıldızları tanıtmış, bunların gökyüzündeki konumları, büyüklükleri (parlaklıkları) ve renkleriyle ilgili görüşlerini ortaya koyduktan sonra Almagest'te geçen yıldız isimlerinin Arapça karşılıklarını vererek İslam astronomi ilminin terminolojisini meydana getirmiştir. Bu terimler daha sonraki İslam ve Batı astronomları tarafından kullanıldığı gibi, bunlardan doksan dördü modern astronomi literatürüne de girmiştir.
    Abdurrahman es-Sufi'nin gök cisimlerinin uzaklığını ölçmek için kullandığı rumh = 14B = Andromedae ve Pegasi'nin uzaklığı; zira' = 1 /6 rumh = ZB 20; şibr 113 zira'; esba = 1/32 zira' gibi birimler, uzaklıkların belirlenmesinde çok sağlıklı bir şekilde kullanılmıştır.

    Abdurrahman es-Sufi, her yıldız takımının bir defa gökyüzünde görüldüğü, bir defa da gök küresinde görüleceği tarzda resmini çizmiş, daha sonra her yıldızın boylam, enlem, büyüklük ve rengini vererek yıldız kümelerine göre bir cetvel (katalog) meydana getirmiştir. Bu yıldız cetvelinin başlangıcı, İskender takviminin 1276 yılının ilk günüdür (20 Ramazan 353 /30 Eylül 964). Boylamları, Batlamyus'un bulduğu boylamlara 66 yıl için 1 derece olmak üzere, toplam 42 derece 41 dakikalık bir sabit miktar ekleyerek bulmuştur. Hâlbuki Halife Me'mün zamanında "zicü'l-mümtehan'ın hazırlanmasında kullanılan Batlamyus'un cetveli, Menelaos'un verdiği değerlere 100 yıl için 1 derece eklenerek düzenlenmişti. Batlamyus'la başlayan kozmografık haritalar hazırlama geleneğinin Abdurrahman es-Sufi'den geçerek çağımıza kadar ulaştığı kabul edilmektedir.

    Abdurrahman es-Sufi'nin astronomi aletlerinin ve enstrümantal tekniklerin geliştirilmesinde de önemli yardımları olmuştur. İbnü'l-Kıfti, 1043 tarihinde, onun tarafından yapıldığı rivayet edilen üç bin dirhem (10 kg. kadar) ağırlığında gümüş bir gök küresinin Kahire'de bulunduğunu kaydetmektedir. 0 yaptığı düzenlemelerle usturlapların ölçme hassasiyetini de arttırmıştır. Biruni, Abdurrahman es-Sufinin 123.5 cm. çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini ölçtüğünü, İbn Yunus ise bu eğimi 23B 33' 45" olarak bulduğunu ve onun geometrik ispatlar alanında da büyük bir bilgin olduğunu kaydetmektedir.

    Abdurrahman es-Sufi'nin birçok Batılı astronoma tesir ettiği bilinmektedir. XIII. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso'nun hazırlattığı Libros dei Saber de Astronomia (astronomi bilgisi kitabı) adlı dört kitaptan oluşan İspanyolca ansiklopedi, onun Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite'siyle diğer müslüman astronomi bilginlerinin eserlerinden alınan bilgilere dayanılarak hazırlanmıştır. Abdurrahman es-Sufi'nin bu eseri, Libros dei Saber de Astrorzomia'da, Libros de los Estrellas (yıldızlar kitabı) başlığı altında ve yalnız tercüme edenlerin adıyla yayımlanmıştır. XVI. yüzyıla ait Codices Latini Catinenses adlı astronomi ve astroloji katalogu da onun eserlerinden hareket edilerek kaleme alınmıştır. XV. ve XVI. yüzyıllarda Viyana ve Nürnberg'deki ilim çevrelerinin de ondan faydalandıkları bilinmektedir. Ayın bir krateri, modern astronomi literatüründe onun adıyla anılmaktadır

    Eserleri:

    1. Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite. Sabit yıldızlar konusunda klasik eser haline gelmiş ve asırlarca İslam âleminde en önemli müracaat kitabı olarak kabul edilmiş olan eseri, Nasirüddin et-Tus, (ö. 672/ 1274) Farsça'ya tercüme ederek çalışmalarında kullanmıştır. 1954 yılında Haydarabad'da yayımlanan eserin dünyanın birçok kütüphanesinde yazmaları vardır. İspanyolcadan başka Fransızca ve İngilizceye de tercüme edilmiştir. Eserin Farsça tercümesinin tıpkıbasımı Tahran'da, H. C. F. C. Schjellerup tarafından Description des titoiles fixes adıyla 1874'te St.-Petersbourg'da yayımlanan Fransızca tercümesinin tıpkıbasımı da bir önsöz ilavesiyle Fuat Sezgin tarafından Frankfurt'ta yapılmıştır.

    2. Kitabü'l- Amel Bil-usturlab. Bu adı taşıyan astronomiye dair iki eserinden ilki 402 babdan ibaret olup 1962'de Haydarabad'da tek nüshaya dayanılarak yayımlanmıştır. İkincisi ise, müellifin 1760 bab halinde kaleme aldığı, fakat günümüze kadar gelemeyen bir eserine dayanarak telif ettiği 800 bab ihtiva eden kitabından, Büveyhi Emiri Şerefüddevle adına 170 bab halinde özetlediği bir eserdir. Fuat Sezgin, birinci eser için Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki en eski nüshayı, ikinci eser için de Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak ikisini bir arada Kitabun fil- amel bil-usturlab başlığı altında neşretmiştir (Frankfurt 1986).

    3. Kitabü'l- Amel Bil-küreti'l-felekiyye. Gök kürelerinden nasıl faydalanılacağını anlatan bir eserdir. Şemsüddevle için yazılan ve 157 bölümde meydana gelen eser yayımlanmamıştır. Bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir.

    (Müslüman Bilim Adamları - Akit - Ülkü KUMRAL)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  4. #4
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ABDULLATÎF EL-BAĞDADÎ


    Tam adı Muvaffakuddîn Abdüllatîf b. Yusuf b. Muhammed b. Ali el Bağdadi'dir. 1162'de Bağdat'ta doğdu. Kısa boylu, zayıf, nahif bir bünyeye sahip olduğundan, "İbn Nokta ve Keçecizâde" anlamına gelen İbn Lebbâd künyeleriyle de anılır. Aslen Musullu, kültürlü bir aileye mensuptur. Babası Yusuf ve amcası Süleyman'ın dinî ve aklî ilimlerde otorite oldukları bilinmektedir. Çağdaşı olan İbn Ebû Usaybia'nın "Uyûnü'l-enbâ" adlı eserinde yer alan otobiyografisine göre, Çok küçük yaşta, "oyun zevkini dahi tatmadan" tahsile başladı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledikten sonra, başta hadis ve fıkıh olmak üzere, dil ve edebiyat alanlarında temel sayılan metinleri okuyarak icazet aldı. Daha sonra bilgi ve görgüsünü artırmak gayesiyle o devrin belli başlı ilim ve kültür merkezlerini dolaştı; gittiği her yerde ilimle meşgul oldu. İlmî sohbetlere ve münazaralara katıldı.

    Mağrib'den Bağdat'a gelen İbn Tatlı (İbn Naili) adlı bir bilginden aklî ve felsefi ilimleri tahsil ettikten sonra bir süre İbn Sina, Behmenyar ve Gazzali'nin eserlerini okudu. Bağdat'ta artık kendisinden faydalanacağı bir kimsenin kalmadığına kanaat getirince, 1189 yılında Musul'a geçti ve orada devrin ünlü alimi Kemaleddin b. Yunus'la tanışarak ondan faydalandı. Musul'da bulunduğu sırada İbn Muhacir Medresesi'nde ve Darülhadis'te müderrislik yapan Abdüllatif el-Bağdadi, fırsat buldukça Sühreverdi'nin eserlerini inceledi; sonra da bu işraki filizofunu çok ağır ve sert bir dille tenkit etti. 1190 yılında Şam'a giderek Taceddin el-Kindi ile münazaralarda bulundu; orada da ilmî üstünlüğünü kısa zamanda çevresine kabul ettirdi. Bir yıl sonra, Kudüs ve Mısır'ı ziyaret etti: Mısır'da iken Ebü'l Kasım eş-Şarii, Yasin es-Simyai ve meşhur Yahudi filozofu İbn Meymum gibi devrin ünlü ilim adamlarını tanıma fırsatını buldu. Tanıştığı bu kişiler arasında Ebü'l Kasım eş-Şarii'ye ayrı bir değer veren Bağdadi, ondan Farabi, İskender Afrodisi Alexander of Aphrodisias ve Themistius gibi Yeni Eflâtuncu Aristo şarihlerinin eserlerini okudu. Bu seyahatleri sırasında, o yıllarda bu bölgeye hakim olan Eyûbî hanedanından büyük ilgi gördü; özellikle Selâhaddin ve ahfadının iltifatlarına mazhar oldu ve Mısır'dan tekrar Kudüs'e, oradan da Şam'a döndü. 1199-1201 yılları arasında Mısır'da bulunan Abdüllatîf el-Bağdâdî, o yıllarda Mısır'da meydana gelen büyük kıtlığı, Mısır halkının yaşadığı maddi ve mânevi perişanlığı görmüş, bu iktisadi ve sosyal krizi, ünlü el-İfade ve'l-i'tibar adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. 1206'da Kudüs'te Mescid-i Aksa'da, 1207'de de Şam'ın Aziziyye Medresesi'nde müderrislik yaptı. Şam'da verdiği dersler daha çok tıp alanında idi. Nitekim onun tıp ilmi ile ilgili önemli eserlerini burada kaleme aldığı bilinmektedir.Kaynaklar, 1220-1229 yılları arasındaki seyahatleri esnasında Erzurum, Erzincan, Kemah, Malatya, Divriği ve Besni gibi, Anadolu'nun o dönemdeki önemli merkezlerine kadar uzandığını kaydeder. Bu sırada Mengücükoğulları'ndan Alâeddin Davud b. Behram tarafından himaye edilmiş ve bundan dolayı birçok eserini bu hükümdara ithaf etmiştir. Hayatı hummalı bir ilmî faaliyet içinde geçen Abdüllatif, 1230 yılında hac vazifesini yerine getirmek üzere çıktığı yolculukta doğum yeri olan Bağdat'a vardı ve kısa bir süre sonra 12 Muharrem 629'da (9 Kasım 1231) burada vefat etti.

    Klâsik kaynaklarda, ona ait eserlerin geniş bir listesi yer almaktadır. Tıp, felsefe ve mantık alanları başta olmak üzere, 160'tan fazla eseri vardır, bunların elli üçü tıp ve farmakoloji, dördü zoolloji, dördü botanik, yirmisi mantık, on sekizi felsefe, on üçü nahiv, sekizi hadis, ikisi tefsir, ikisi fıkıh, iki*si kelâm, onu metodoloji ve tarih, dördü de ahlak ve siyaset konularında kaleme alınmıştır. Geri kalanlar ise dil, edebî tenkit, matematik, seyahat hatıraları, mineraloji gibi çok değişik ve farklı konulardadır. Kaynakların verdiği bu listeden günümüze kadar ulaşanların sayısı ise ancak birkaç eserden ibarettir.

    Bunların içinde onun Batı'da ve İslâm aleminde bilinen en meşhur eseri, el-ifâde ve'l-i 'tibar'dır. Mısır'da bulunduğu sırada kaleme aldığı hacim bakımından küçük, fakat muhteva açısından çok zengin olan bu eser, o dönemdeki Mısır'ın coğrafi, topoğrafik, sosyal ve iktisadi durumu hakkında oldukça değerli bilgiler vermektedir. Eser, XVIII. yüzyıl başlarından itibaren Batı dünyasında da tanınmış, Lâtince, Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilmiştir. Müellifin beş duyuyu tıp açısından inceleyen iki makalesi, Makaletan Fi'l-havas ile şeker hastalığı hakkındaki eseri, Risale fı'l-maraz-el-müsemma diyabitis adıyla neşredilmiştir.

    Şeker hastalığı konusunda her ne kadar Çinli hekim Li Hsuan VII. Yüzyılda ilk araştırmayı yapmışsa da, bu hastalığın karaciğere bağlı bir rahatsızlık olduğunu ilk olarak tesbit eden Abdüllatîf el Bağdadi'dir.

    Kaynak: (Müslüman Bilim Adamları - Akit - Ülkü KUMRAL)

    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  5. #5
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ABDÜLLATİF HARPUTÎ


    Son Dönem Osmanlı Din Âlimi

    Harput'ta doğdu. Asıl adı Abdüllatif Lutfi'dir. Ailesi hakkında fazla bilgi bulunmamakta, ancak doğumundan yakla*şık üç asır önce Harput'un Germili köyüne yerleşen Koca Mehmed Ağa'nın büyük oğlu Mustafa Ağa'nın beşinci nesilden torunu olduğu kaydedilmektedir. İlk tahsilini Harput'ta, yakın akrabası Müftü Ömer Naîmî Efendi'den ders alarak tamamladı. Ardından İstanbul'a gidip Fatih medreselerine girdi. Buradan icazet aldıktan sonra Adana'ya geçerek bir müddet ders okuttu ve orada evlendi. Abdüllatif Efendi bir süre sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a döndü ve hemen ardından Beyazıt Camii dersiâmmlığı ile Meclis-i Tedkîkât-ı Şer'iyye üyeliğine tayin edildi. Muhtemelen aynı şeyhe bağlı olmaktan kaynaklanan dostlukları sebebiyle dönemin Ticaret ve Nâfia Nâzırı Zihni Paşa'nın uzun süre ilmî müşavirliğini yaptı. Paşanın 1891 yılında Selanik valiliğine tayin edilmesi üzerine bütün resmî görevlerinden istifa edip onunla birlikte Selânik'e gitti ve on yıl kadar orada kaldı.

    Hüseyin Vassâf. Abdüllatif Harpûti’nin ilk gençlik yıllarında Harput'taki Nakşibendiyye meşâyihinden Beyzade Hacı Ali Efendi'ye intisap ettiğini, İstanbul'a geldikten sonra ise Şeyhülislâm Uryânîzâde Esad Efendi'ye bağlandığını, son olarak da uzun süre Dîvân-i Hümâyun Kalemi'nde görev yapan Necib Efendi'ye intisap ettiğini belirtir. Harpûtî'nin, aynı şeyhe bağlı olan Zihni Paşa ile Selanik'te bulunduğu yıllarda o bölgedeki birçok Halvetî şeyhiyle görüştüğü, bu sırada Nevrekop'taki bir Halvetî şeyhinden çok etkilendiği kaydedilmektedir.

    Abdüllatif Harpûtî, 1901 yılında Selanik'ten İstanbul'a dönünce Dârülfünun'a ilm-i kelâm müderrisi olarak tayin edildi ve 29 Cemâziyelâhir 1319(13 Ekim 1901) tarihinde kendisine haremeyn payesi tevcih edildi. Aynı yıl huzur dersleri muhataplığına seçildi. Dârülfünun'daki hocalığı yanında Medresetü'l-vâizîn'de de kelâm dersleri okutan Harpûtî 1910'da hacca gitti, orada verdiği Arapça vaazlar âlimler tarafından takdirle karşılandı. Beyazıt Camii dersiâmmlığı sırasında birkaç defa toplu icazet verdi. En ünlü öğrencisinin Tokatlı Mehmed Nuri Efendi olduğu kaydedilmektedir.

    İstanbul'da vefat eden Abdüllatif Harpûtî, Merkezefendi Kabristanı'na defnedildi. Ondan söz eden bazı yeni araştırmalarda, büyük bir ihtimalle hicrî ve rûmî tarihlerin birbirine karıştırılmasından kaynaklanan bir yanlışlık sebebiyle, milâdî karşılığının 1914 olduğu belirtilerek ölümü için 1330 ve 1333 şeklinde iki farklı tarih verilmektedir. Ancak Harpûtî hakkında bugüne kadar yapılan araştırmaların hiçbirinde kaynak olarak kullanılmayan Sefînetü'l-evliyada (IV, 65) Hüseyin Vassâf'ın naklettiği mezar taşı kitabesine göre Harpûtî 3 Ağustos 1332 (16 Ağustos 1916) tarihinde vefat etmiştir. Ayrıca 1332 yılında İstanbul'da yayımlanan Tarih-i İlm-i Kelâm adlı eserinin sonunda rahatsızlığından söz ederek bu çalışmasını tamamlayamadığını belirtmiş olması da Hüseyin Vassâf tarafından verilen tarihin isabetli olduğunu göstermektedir.

    İshak Sunguroğlu, Harpûti'nin tıp doktoru olan ve dönemin iktidarı tarafından Trablus'a sürgün edildiği sırada Mısır'a kaçıp Meşrutiyet'in ilânından sonra İstanbul'a dönen, ancak doktorluk mesleğini icra etmeyerek ticaretle meşgul olan Faik adında bir oğlunun bulunduğunu, bu zatın da vefatında babasının Merkezefendi'deki kabrinin yanına defnedildiğini kaydeder.

    XIX. yüzyıl sonlarında pek çok Osmanlı âlimi tarafından dile getirilen dinî ilimlerin, özellikle kelâm ilminin metot ve muhteva bakımından yenilenmesi fikri, Batı dünyasında ilim ve felsefe alanında elde edilen yeni gelişme ve değişmelerin bu âlimlerce de görülüp tesbit edilmesine dayanmaktadır. Bu dönemin felsefe ve kelâmla meşgul olan ünlü simaları Batı'da Aristo felsefesinin, dolayısıyla klasik kelâmla iç içe bulunan eski Yunan düşüncesinin geçerliliğini kaybettiğini. Batı dünyasında ilimde artık deney ve tecrübenin hâkim olduğunu, klasik kaynaklarda Dehriyye ve Sûfestâiyye şeklinde adlandırılıp mücadele edilen grupların yerlerini materyalist ve pozitivist inkârcı akımların aldığını, bu gelişmeler karşısında kelâm ilminin mutlaka modern Batı felsefesiyle yakından ilgilenmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. İslâm dünyasının Avrupa medeniyetine hangi ölçülerde yaklaşması gerektiğinin, müslümanların siyasî varlığı ve İslâm ümmetinin geleceği gibi önemli konuların ciddi mânada tartışıldığı. İslâmî ilimlerin, bu arada kelâm ilminin bu tür gelişmeler karşısında yenilenmesi gereğinin savunulduğu bu "arayış dönemi" âlimlerinden biri olan Abdüllatif Harpûtî de "dinî ilimlerin temel disip*lini konumunda olan kelâm ilminin Batı’da gelişen ilmî ve felsefî akımlar karşı*sında, gerek muhatabı olduğu akımlar gerekse dayandığı klasik ilmî ve felsefî veriler açısından zamanın oldukça geri*sinde kaldığı" şeklindeki kanaat ve şikâ*yetlere katılmış ve bu ilmin yeniden tedvin edilmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre, ortaya çıkan yeni felsefî akım ve gelişmeleri mutlaka dikkate alması gereken "üçüncü bir ilm-i kelâm dönemi" yaşanmaktadır. Tenkihu'l-kelâm adlı eseriyle söz konusu dönemin yeni telif tarzına örnek olabilecek bir çalışma ortaya koyduğunu söyleyen müellif, bu yolda daha ileri ve ciddi adımların atılması*nı ise kendinden sonraki nesillerden beklediğini ifade etmiştir.

    Tenkihu'l-kelâm'ın incelenmesinden anlaşılacağı üzere müellif, fikrî mesaisini büyük ölçüde İslâm dininin objektif ilme aykırı düşmediği noktasında yoğunlaştırmıştır. Harpûtî bu amaçla tabiat ilimleri alanındaki gelişmeleri takip etmiş, bu tür konulara temas eden âyetleri yeni bir anlayışla açıklamaya çalışmıştır. Ancak bu açıklamalarında aşırı te'villere gitmemiş, gaybî hakikatleri maddîleştirme çabası içinde bulunmamıştır. Kelâm ilminin, itikadî konuları aklî yöntemlerle desteklemek amacıyla kullandığı ilmî verilerin (vesâit) zamanla değiştiğini tesbit eden Harpûtî, ulûhiyyet ve nü*büvvet bahislerini günün ilmî anlayışıyla ispatlamak için öncekilerden farklı bilgiler kullanmıştır. Meselâ ısı, ışık, madde, kuvvet ve elektrik gibi fizik konularının yanı sıra gök tabakaları, ay, güneş, yer küresinin özellikleri gibi astronomi bilgileri, bazı kimyasal etkileşimler, ayrıca insanın biyolojik ve psikolojik yönleri üzerinde durmuştur. Genelde dinin, özelde İslâmiyet'in ilerlemeye engel teşkil ettiği yolundaki iddiayı iftira olarak niteleyen Harpûtî, cebir anlayışının da İslâm'ın ferdî ve içtimaî sorumluluk telakkisiyle bağdaşmadığını vurgulamıştır. Harpûtî bu çabaları ve telif ettiği eserlerle, yakın dönemde kelâm ilmini yeniden şekillendirip fonksiyonel hale getirme girişimlerinin ilk temsilcileri arasında yer almaya hak kazanmıştır.

    Eserlerİ.

    1. Mecâlisü'l-envâri'l-ahadiyye ve mecâmihı'l-esrâri'l-Muhammediyye. Müellif, itikadî ve amelî konu*larda geniş halk kitlelerine yönelik, kıssalarla süslenmiş, âyet ve hadislere dayalı çeşitli öğütlerden oluşan "mev'iza" türündeki bu eserini 1306 yılının Zilhicce ayında (Ağustos 1889) tamamladığını kaydetmektedir. Harpûtî'nin "meclis" adını verdiği otuz sekiz ana başlıktan oluşan ve Türkiye'deki din görevlileri tarafından uzun yıllar vaaz kitabı olarak kullanılan eserin pek çok baskısı bulunmaktadır (İstanbul 1306, 1311, 1313). Arapça metin*ler ve bunların bazı Türkçe açıklamalarından oluşan, halk ve din görevlileri ara*sında mev'iza -i Abdüllatîf olarak da tanınan eser, Ahmet Aslantürk tarafından tercüme edilerek Abdullâtif başlığı al*tında orijinal metniyle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1981).

    2. Tenkihu'l-ke*lâm fî'akâ'idi ehli'l-İslâm. Harpûtî'nin, Darülfünun ve Medresetü'l-vâizîn'deki kelâm hocalığı sırasında kaleme aldığı en önemli çalışmasıdır. Müellif, kelâmda yeni bir metodoloji ve telif tarzı oluşturma amacıyla Arapça olarak yazdığı bu eserini bir mukaddime, üç bölüm (rükün) ve bir hatime şeklinde düzenlemiştir. Harpûtî Tenkihu'l-kelâm'ın baş tarafında, Dârülfünun'da kelâm derslerini okutmaya başladıktan sonra takip edilebilecek klasik bir kaynak aradığını, ancak dönemin problemlerine ışık tutup bunlara cevap veren herhangi bir çalışma bulamadığı için bu eseri telif etmek zorunda kaldığını belirtmektedir. Ona göre, sadece kendi dönemlerindeki ehl-i bid'at fırkaları ile eski Yunan felsefesine dayalı görüş ve akımları reddetmek amacıyla kaleme alman klasik eserler yeni bid'atlara, pozitivizm gibi çağdaş felsefî akımlara yeterli cevaplar ihtiva etmemektedir. Eserin mukaddimesi kelâm ilminin tarifi, mevzuu, gayesi gibi bahislere ayrılmış, ana bölümler ise klasik kelâm kitaplarında olduğu gibi ilâhiyyât, nübüvvât ve sem'iyyât konularına tahsis edilmiştir. Eser imamet konusuyla sona ermektedir. İlk defa sayfanın üst tarafında metin, altında Türkçe tercümesi ve daha aşağıda Türkçe bazı dipnotların yer aldığı bir tertiple yayımlanan eserin (İstanbul 1327) ikinci baskısında (İstanbul 1330) tercüme kaldırılmış, buna karşılık Türkçe dipnotları zenginleştirilmiştir. Tenkihu'l-kelâm'ın dörtte üçünü bu dipnotlar teşkil etmektedir. Eser, Fırat Üniversitesi'nin Elâzığ'da düzenlediği Türk-İslâm Tarih, Medeniyet ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyumu'nda (23-26 Mart 1987), E. Ruhi Fığlalı tarafından bir tebliğ çerçevesinde değerlendirilmiştir. Fikret Karaman'ın yaptığı yüksek lisans çalışmasında ise eser Türkçeye çevrilmiş, bu arada müellifin kelâma dair bazı görüşleri de incelenmiştir (Abdüllatif Harpûtî ve Tenkîhu'l-Kelâm fi Akaid-i Ehli'l-lslâm'ın Tercemesi, Kayseri 1990, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).

    3. Tekmile-i Tenkihu'l-kelâm. Eserin iç kapağına konulan 15 Şevval 1330 (27 Eylül 1912) tarihli "İfâde-i Mahsûsa"dan anlaşıldığına göre Tekmile, Harpûtî'nin Darülfünun ve Medresetü'l-vâizîn'de edindiği tecrübelerden sonra Tenkihu'l-kelâm'a eklemeyi gerekli bulduğu açıklamalardan oluşmaktadır. Eser, söz konusu açıklamaların esas metnin neresin*de yer alacağı belirtilerek Tenkihu'l-kelâm'ın ikinci baskısına eklenmiştir (İstanbul 1330).

    4. İlm-i Hey'et ile Kütüb-i Mukaddese Arasındaki Zahirî Hilafın Tevcih ve Tevfîki Hakkında Risale. Tenkihu'l-kelâm'ın birinci baskısının sonuna eklenen bu risalede, astronomi alanında eski dönemlerde hâkim olan genel kanaatle İslâm âlimlerinin buna dair yorumları ve ilgili âyetleri tefsir edişleri, modern çağdaki ilmî yaklaşımlar, buna karşı takınılması gereken tavır ve takip edilecek yöntem hakkında bilgi vermektedir. Müellif bu risaleyi, yayımına izin vermek üzere Tenkihu'l-kelâm'ı incelemeye alan Bâb-ı Fetva ilgililerince ileri sürülmüş eleştirilere cevap mahiyetinde kaleme aldığını, fakat yine de II. Meşrutiyetten önce yayımlamaya cesaret edemediğini belirtmektedir. Risale, Bekir Topaloğlu tarafından sadeleşti*rilerek bazı notlarla birlikte "Astronomi ve Din" başlığı altında yayımlanmıştır (Kelâm İlmi-Giriş, İstanbul 1981, s. 295-316). Fırat Üniversitesi'nin Elazığ'da düzenlediği Türk-İslâm Tarih Medeniyet ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyumu'nda (23-26 Mart 1987) Mehmet S. Aydın bu risaleyi geniş bir şekilde tanıtmıştır.

    5. Târîh-i İlm-i Kelâm (İstanbul 1332). Müellifin hayatı ve eserleriyle ilgili araştırmalarda tanıtılmayan bu eser bir mukaddime, dört bölüm (bab) ve çeşitli alt başlıklardan oluşmaktadır. Eserin muhtasar bir mezhepler tarihi izlenimini veren birinci bölümünde İslâm tarihi boyunca ortaya çıkan itikadı fırkalar kısaca tanıtılmakta, ikinci bölümde dinler anlatılmakta, üçüncü bölümde felsefenin kısa bir tarihçesi yapılmakta, son bölümde de devrin inkârcı akımlarına dikkat çekilmektedir. Bu arada müellifin dönemindeki İslâm âlimlerini bekleyen âcil görevin, kelâmı asrın ihtiyaçlarına göre yeniden tedvin ve telif etmek olduğu vurgulanmaktadır.

    KAYNAK: T.D.V. İslam Ansiklopedisi 16/235-237
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  6. #6
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ALİ BİN İSA EL-KEHHAL (ö. 430/1038-39)


    Göz hastalıkları üzerine yaptığı çalışmalarla ün kazanan Ortaçağ İslam dünyasının en büyük hekimlerinden biri.
    Batı dünyasında Jesu Hali olarak tanınan Şerafeddin Ali b. İsa'nın hayatıyla ilgili bilgiler az ve tartışmalıdır. Bazı kaynaklarda hıristiyan olduğu kayıtlı ise de bunun taşıdığı İsa (Jesu) adından kaynaklanmış olması muhtemeldir. Öğrenimini Bağdat'ta Ebu'l-Ferec b. Tayyib'in yanında yapmış, mesleki çalışmalarına da yine Bağdat'ta devam etmiştir. Eserinde cerrahlara verdiği öğütlerden, deontolojik kaidelere çok riayet eden dikkatli ve basiretli bir hekim olduğu anlaşılmaktadır.

    Hayatı hakkındaki bilgilerin azlığına karşılık Tezkiretü-kehhalin fil- ayni ve emradiha adlı eseri bugüne eksiksiz ulaşabilmiştir. Kısaca Tezkire veya Tezkiretü'l- kehhalin olarak bilinen bu kitap, göz ve göz hastalıkları konusunda yazılmış ve günümüze kadar gelebilmiş Arapça eserlerin en genişi ve en eskisidir. Ali b. kitabının önsözünde eserini yazarken başta Galen ve Huneyn b. İshak olmak üzere Hipokrat, Dioskorides, Oribasius ve Paulus'un eserleriyle kendi tecrübelerinden ve hocalarının bilgilerinden istifade ettiğini belirtmektedir. Tezkiretü'l-kehhalin üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm "gözün anatomi ve fizyolojisini", ikinci bölüm "göz kapakları, gözyaşı bezleri, kornea ve uveanın hastalık ve tedavileriyle katarakt ameliyatını" üçüncü bölüm ise "gözün iç hastalıkları" başlığı altında miyopi, hipermetropi, gece - gündüz körlüğü ve şaşılık gibi görme bozuklukları ile lensler, görme sinirleri ve retina gibi gözün çeşitli kısımlarına ait hastalıkları ihtiva eder. 132 çeşit göz hastalığı tarifinin yer aldığı kitap, genel sağlığın korunması için yapılan bazı tavsiyeleri ve alfabetik şekilde tasnif edilmiş 141 basit ilacın göze etkilerini açıklayan bir kısımla sona ermektedir. Eserin orijinal yönlerinden biri de o güne kadar bilinen lokal anestetiklerin yanı sıra, ağrılı ameliyatlarda ilk defa mandragor (adamotu) ve oplum (afyon) buharı gibi genel anestezi yapan maddelerin yardımıyla göz ameliyatlarının nasıl yapılacağını tarif etmiş olmasıdır.

    Tezkiretü'l- kehhalin yazıldığı XI. yüzyılın başlarından itibaren büyük ilgi görmüş ve tamamının veya bazı bölümlerinin çeşitli şerhleri yapılmıştır. Mesela Danyal b. Şaye'nin Tezkire'nin bazı meselelerine verilmiş cevapları ihtiva eden bir eseri vardır. Ayrıca eser Ortaçağda İbraniceye ve iki defa da kötü bir tercüme ile Latince'ye çevrilmiş, XX. yüzyılın başında da yeniden yapılan İbranice tercümesiyle birlikte Epistola Ihesu filii Haly de cognitione infirrnitatum oculorum sive mernoriale oculariorum quod compilavit Ali b. İssa adıyla yayımlanmıştır (Paris 1903). Bunun dışında kitabın çeşitli bölümleri günümüz dillerine de çevrilmiştir. Eserin orijinalinin dün yanın belli başlı kütüphanelerinde çeşitli yazma nüshaları bulunmaktadır.

    Kaynak: (T.D.V. İslam Ans. 2/401)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  7. #7
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ALİ HAYDAR AHISKAVİ

    Batum'un Ahıska beldesinde 1870 senesinde dünyaya geldi. Babası Şerif Efendi'dir. İki yaşında annesini, dört yaşında da babasını kaybeden Ali Haydar Efendi ilk ilim tahsilini memleketinde yapmıştır. Daha sonra Erzurum'da medrese tahsiline devam etmiştir. Erzurum'dan sonra İstanbul'a gelen Ali Haydar Efendi, Fatih Camii Şerifi'nde derslere devam ederek, Bayezid dersiammlarından Çarşambalı Hoca Ahmed Hamdi Efendi'den 1901 yılında icazet almıştır.

    Ali Haydar Efendi (k.s.), Ahmed Hamdi Hoca'nın derslerine devam ederken, o devirde kadı yetiştiren Medresetü'l-Kuzat'a (o zamanın Hukuk Fakültesi) giderek, oradan da diploma almıştır. (1906) İlk adli vazifesi Burdur kadılığıdır. Sonra Uşak kadılığı ve sonra Denizli kadılığı olmuştur. Daha sonra İstanbul İstinaf Mahkemesi (dava mahkemeleri ile temyiz mahkemeleri arasında bir derece yüksek mahkeme) üyeliğine getirildi.. Bu vazifede iken hukuk mektebinde Mecelle ve Usul-i Muhakematı Hukukiye derslerini okutmaya başladı. Ardından sırasıyla İstanbul Bidayet Mahkemesi, İkinci Hukuk Dairesi Başkanlığı, Bidayet Mahkemesi Başkanlığı, İstinaf Mahkemesi İkinci Hukuk Dairesi Başkanlığı, Temyiz Mahkemesi üyeliği, aynı mahkemenin hukuk dairesi üyeliği, sonra başkanlığı ve temyiz mahkemesi başkanlığı görevlerinde bulundu.

    Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, Hukuk-u İslâmiyye ve Islahatı Fıkhiye Kamusu eserinde Ali Haydar efendiden bahsederken, "Yüksek çalışkan fukahamızdan sayılır" der ve devamla, "Mahkeme-i Temyiz riyasetinde, mülga fetvahane-i âli emanetinde ve adliye nezaretinde bulunmuştur. Mecelle-i ahkamı Adliye'ye yazmış olduğu 4 ciltlik mufassal şerhi, kıymetli bir eserdir. Birçok çalışmanın faideli bir semeresidir. Arazi, evkaf, mefkud, ahkâmına dair eserleri, intikal kanununa şerhi de vardır. Medresetül Kuzat'ta ve Darül Fünun'da mecelle vesaire müderrisliğinde bulunmuştu" diye övmüştür.

    Sene 1914 Fatih Camii'nde talebe okutmaya başlamıştır. Fetvahanede fetva vermiş, gösterdiği büyük iktidarla, 1914 yılında Sahn Medresesi Fıkıh Müderrisliği'ne tayin edilmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı ardından, 14 Kasım 1914'te ilan edilen Cihad-ı Ekber fetvasını, Fetva Emini sıfatıyla Fatih Camii'nde okudu. Aynı zamanda 23 Kasım 1914'te Cihad Beyannamesinde bulunan 29 imzadan birisi de Ali Haydar Efendi'dir. 1915 yılında Şeyhü'l-İslamlık'ta yeni kurulan "Telif i Mesail Heyeti Reisliği"ne tayin edilmiştir. 1916 yılında Huzur Dersleri baş muhatablığına tayin edilmiştir. Rumeli Kazasker payeliğini elde etti. Aynı yıl emekliye ayrıldı. Tevfik Paşa'nın ikinci sadaretinde (Baş vezirlik) kısa bir süre Adliye Nazırlığı (Adalet Bakanlığı) yaptı. Bu görevde iken Medine'yi teslim etmeye yanaşmayan Fahrettin Paşa'ya Padişah'ın teslim konusundaki iradesini götürdü.

    Ahıskalı Ali Haydar Efendi (k.s.), zahiri ilimlerin hepsini ikmal etti. Varılacak noktanın en üst kademesine ulaştı. Üstelik kendisi de, şanlı şöhretli, celadetli idi. Efendi, sert mizaçlı biri idi. Taviz vermeksizin şeriatın hükümlerinin yerine getirilmesini isterdi. Hatta Maide suresindeki şu ayeti kerime sanki düsturu olmuştu. "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin, fasıkların, kâfirlerin ta kendileridir." (Maide Suresi- 44-45) Hitabeti çok kuvvetli, fakihliği 4 mezhebe fetva verecek kadar kuvvetli idi. Tesir ve ikna gücü de yerinde idi.

    Ahıskalı Ali Haydar Efendi, kaynaklar, tarih olarak kesin belirtmemekle beraber, 1913 ve 14 yılları, Bandırma'ya gider. Bir Ramazan günü talebelere yardım maksadı vardır. Tabii ki vaaz edecektir. İstanbul ulemasından olduğu için her yerde rağbet çok olur. Vaazları genelde tasavvuf ve tarikatlar aleyhinde olur. Hatta bir gün sabah namazında kişiyi isimlendirerek, "Burada Bezzaz Ali Rıza Efendi var, esnaftır, tarik ehlidir, şöyle yapar, böyle yapar" diye aleyhinde konuşur. Cemaatin içinde Ali Rıza Bezzaz Hazretlerinin talebelerinden Börekçi Hasan Efendi de vardır. Vaazı dinler ve namazdan sonra olup biteni Rıza Ali Bezzazi Efendiye anlatır. Meşayih sevinir. Efendi de "Hiç merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecektir" der. Gönülden gönüle yol var ya. Onların sözleri ok gibidir, gider hedefini vurur. Ali Haydâr Efendi'nin gönlüne bir ateş düşer. Tasavvuf ve tarikat ehline karşı bir sevgi ve alaka başlar. Kalbi vecd, istiğrak ve cezbe ile dolar. Dev cüsse, cübbeyi ve sarığı atarak camiden çıkar. Pazaryerinde bez satan Ali Rıza Bezzaz Efendi'nin yanına varır. Söylediklerinden pişmanlık duyduklarını ve affetmesini ve evlatlığa kabul etmesini söyler.

    Bezzaz Ali Rıza Efendi (k.s.), Ali Haydar Efendi'nin kolundan tutar, sırtını okşar ve "İstanbul'da Hacı Ahmet Efendi var ona git" der. Bandırma'dan İstanbul'a dönüş Ahıskalı Ali Haydar Efendi, İstanbul'a gelip Hacı Ahmet Efendi'yi bulur. O da "Topkapı'da Ali Efendi var ona git" dedi. İmtihanlar, sabır, teslimiyet. O ona, o da ona gönderiyor? Topkapı'ya giden Ali Haydar Efendi (k.s.), kendisine bildirilen köhne, dökük bir evin kapısını çaldı. Yarım saat kadar kapıda bekledi. O an nefsi ile baş başa kaldı ve nefsi içerden konuştu: "Ey Ali Haydar, sen ki padişahın huzur dersleri başmuharrir ve baş muhatabısın, böyle bir adamın böyle köhne evin ününde kapısını bekliyorsun, bu sana yakışır mı?" diye iç geçirdi. Daha sonra kapı açılıp bir kız çocuğu çıktı. "Buyurun içeri" dedi. İçeri giren Ali Haydar Efendi, bir saat daha bekledi. Bu sırada saçı-başı birbirine karışmış, kambur bir adam içeri girdi. Maşlaklı Ali Baba ona "benimle birlikte gel." der.Yürüdükleri yol boyunca kömürlükten geçerken Maşlaklı Ali Baba "Ben burada Rabbimi çağırırım" der.Ali Haydar Efendi bu söze kızar fakat belli etmemeye çalışır. ilk fırsatta kendisini Hacı Emin efendinin gönderdiğini söyler. Maşlaklı Ali Baba'nın bu ifadeya yanıtı "Benden şeyhlik öğrenip başkasına satacaklar." şeklinde olur. Ortam gittikçe gerilir. Maşlaklı Ali Baba konuştukça Ali Haydar efendi sinirlenir.Derken Maşlaklı Ali Baba, Ali Haydar Efendi'ye ne iş yaptığını sorar. Ali Haydar efendi, hoca olduğunu söyler. O da "Ne hocalığı" diye mukabelede bulunur.Ali Haydar efendi " Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"(Zümer-9) ayetini okur. Maşlaklı Ali Baba " Sus, sus! birde ayet okuyorsun" der. Ali Haydar efendi "Ben cünüp müyüm ki ayet okumayayım?" der. Maşlaklı Ali Baba: "Cünüp olsan iyi, cünübü bir teneke su temizler seni ise Karadeniz temizlemez."şeklinde karşılık verir. Ali Haydar efendi, tarikata giriş anını sonradan şöyle anlatmıştır: "Konuşmanın sonlarına doğru bana bir hal oldu, ağlamaya başladım, o zata karşı olan kızgınlığım sükunete, buğzum muhabbete dönüştü. Onu o an o kadar sevdim ki her hali bana hoş gelmeye başladı."

    Bandırma'daki Nakşî Şeyhi Ali Rıza Bezzazi'nin vefatı üzerine postnişinliğe getirildi. Dergâhta vakıf şartı gereğince Ali Rıza Bezzazi'nin talebeleri arasından seçildi (1914). Bu dergâh, Fatih ilçesi Çarşamba mevkii, Cebecibaşı mahallesinde İsmail Ağa Camiinden Fener Kilisesi'ne doğru giden sokağın sonundadır. Burası, Şeyh Mustafa İsmet Garibullah Hazretleri'nin dergâhıdır. Nakşî silsilesinden 32.'dir. Yanında 33. Şeyh Halil Nurullah Zağravi Hazretleri vardır. Yan yana kabri şerifleri oradadır. 34. silsile zinciri az önce bahsettiğimiz Ali Rıza Bezzazi'dir ve Bandırma'da medfundur. 35. Ali Haydar Ahıskavi olmuştur. Allah onlardan razı olsun. İttihat ve Terakki hükümeti, Ahıskalı Ali Haydar Efendi'nin bu seçimini reddetti. Postnişinliğine el koydu. Fakat Efendi Hazretleri bu işi yine devam ettirdi. Birinci Dünya Savaşı boyunca aynı zamanda da padişahın huzur dersleri başmuhatablığını da yürüttü. Beş yıl sonra müridlerden Hafız Halil Sami Efendi tarafından yazılan istida (dilekçe) ile postnişinliğin gasp işi saraya intikal ettirildi. Nihayet hicri 1338, miladi 1919'da Ali Haydar Efendinin postnişinliği bizzat padişah tarafından tasdik edilmiş oldu. Huzur dersleri de 1923'e, padişahlığın kaldırılmasına kadar devam etti. .

    Cumhuriyet sonrası âlimlerin çile devri başladı. Sorgular, mahkemeler, hapisler, beraatlar birbirini izledi. Tahirül Mevlevi, basın âleminde "Hayatım ve istiklal mahkemeleri" adlı hatıraların, polis nezaretine gittiklerini uzun uzadıya anlattıktan sonra, koğuşta kimlerle kaldıklarını tarif ederek yazıyor: "Kapıdan girince sağdan birinci karyolada Dağıstanlı Seyyid Tahir Efendi, ikinci karyolada Kâtip Aziz Mehmet Efendi, üçüncü karyolada kitapçı Aziz Efendi, dördüncü karyolada Ömer Rıza Bey, beşinci karyolada Abdi Acz (kendi), altıncı karyolada Suud Bey, yedinci karyolada her akşam orada yatan bir memur. Soldan birinci ve ikinci minderde Yağlıkçı Hasan ve Mustafa efendiler, soldan birinci karyolada Dersiamm ve Çarşamba'daki İsmet Efendi Tekkesi şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi, bir de onlara mücavir (komşu) Seydişehirli Hasan Efendi, ikinci karyolada vaiz Sofi Süleyman Efendi, Kitapçı Mihran Efendi de tam orta yerdeki karyolayı seçmişti. Ali Haydar Efendi ve Süleyman Efendi'nin birer zembili ve bir de pöstekisi vardı. Tahirül Mevlevi koğuştakilerin hususi hallerini bir bir süzdükten sonra Ali Haydar Efendi için şunları da ekleyivermiş: "Şeyh Ali Haydar Efendi, kulakları az işittiği için mütalaayı ve tilaveti, muhasebeye (sohbete) tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa müfid ve mukni (faydalı ve ikna edici) cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi âleminde bulunuyordu."

    Tahirül Mevlevi bir gece rüya görür, namazdan sonra Ali Haydar Efendi'ye gelir anlatır. "Şeyh Ali Haydar Efendi ile ikimizin müşterek bir maaş cüzdanı varmış. Bu cüzdanla vezneye müracaat etmiştim. Maaş alacakmışım. Veznedar, bir iki kâğıt para verdikten sonra; -İstersen bir de altın vereyim teklifinde bulundu. -Aman lütuf etmiş olursunuz, çoktandır rüyetinden mahrumum. Gurbette hemşehri görmüş gibi olurum, dedim. Vezneci kenarı kırık bir altın verdi. Bunu görünce; -Aman bir lütuftur ettiniz, bari tamam olsun, şunu değiştiriverin ricasında bulundum. Onu aldı. Mevlevi külahı şeklinde altından mamul tam bir sikke verdi. Aldım ve uyandım." O mübarek de iyiye yorar: -Altının değişmesi hakkında hükmün değişeceğine, maaş cüzdanının müşterek olması da ikimizin beraatine işarettir, der, Gerçekten birkaç saat sonra da tabiri gibi olur. Bir zaman sonra telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi'yi görür ve: -Efendi rüya tabiriniz gibi çıktı, deyip elini öper, hatta telgraf kâğıdını yazıverir.

    Türkiye'de yeni kurulan idareye karşı olduğu öne sürülerek Ankara'ya götürülür. Ankara'da İskilipli Atıf Hoca ile beraber aynı koğuşta kalır. Hapishanede kaldığı sırada rüyasında şeyhini görür ve şeyhi ona bir rivayetle 33, başka bir kaynakta 41 defa Fetih suresini okursan kurtulursun der. Ali Haydar Efendi okumaya başlar. Bir yandan da okuduğu sayıyı ranzaya işaretler. Onun böyle yaptığını gören İskilipli Atıf Hoca, (Allah rahmet eylesin); -Hoca! ne yapıyorsun, der. Ali Haydar Efendi de: -Rüyamda şeyhim böyle söyledi, sen de oku kurtulursun İnşâallah der. İskilipli Atıf Hoca da: -Bu gece ben de rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm (s.a.v). "Atıf ben seni çağırıyorum, sen savunmanı hazırlıyorsun" buyurdu. Ben de savunmamı (müdafaaname) yırttım" der. Bilindiği üzere Atıf Efendi şehadet, Ali Haydar Efendi hizmet şerefiyle Allahu Teâla'nın nimetine vasıl oldular.

    Ahıskalı Ali Haydar Efendi (k.s.), yıllarca ilim öğrenmek, ilmi öğretmek ve insanlara İslâmı anlatmak için meşgul oldu. Edebin birinin dahi terkine rıza göstermezdi. Pek çok ilim erbabı yetiştirdi, kıymetli müridleri oldu. Vaktinin büyük bir bölümünü Kur'an-ı Kerim okumakla geçirirdi. "Sülbümden değil, yolumdan gelen benim evlâdımdır" derdi. Uzaktan yakından ziyaretine kimler gelmez ki? Erzurum'dan Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi, Ramazanoğlu Sami Efendi, Hasip Efendi, Mehmet Zahid Kotku ve nice âlim, fazıl kişiler...

    Siyasetten uzak durur. Talebelerinin de uzak durmalarını tavsiye ederdi. Ali Haydar Efendi, derin bir bilgiye sahipti. Dinî ilimleri bihakkın kavrayan bir zekâya sahipti. Hitab ettiği cemaati hemen tesiri altına alırdı. .

    Uğrunda hayatı boyunca mücadele ettiği en büyük gayesi; Allah'ın indirdiği ile hükmetmekti. Maruz kaldığı çile ve meşakkatlere göğüs germiştir. Emr'i bi'l-ma'rufa büyük önem verirdi. "Din-i Mübin-i İslâm'ın devam ve bekası, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerin devamına; dîn-i mübin-i İslâm'ın inkırazı (yıkılması) ise emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerin (iyiliği emredip kötülükten alıkoyma) terkine bağlıdır." derdi.

    Ali Haydar Efendi (k.s.), tasavvuf ehli olarak Nakşbendiyye'nin Halidî koluna mensuptu. Silsilede sırası otuzbeşinciydi. Şeyhi ise, Bandırma'da medfun bulunan Mevlana Ali Rıza el-Bezzaz (k.s.) idi. Ali Haydar Efendi Nakşbendi tarikatının şeyhlerinden olan ve silsilede 32. sırada bulunan, Mevlana Muhammed Mustafa İsmet Garibullah (k.s.) Efendi'nin Fatih Çarşamba'da Cebecibaşı mahallesindeki konağını tekke edinerek, Şeyh İsmet Efendi Dergâhı adı verilen bu tekkede, irşad makamında oturmuştur.

    Dergahının bulunduğu mahalde bulunan evinde, 1 Ağustos 1960 tarihinde vefat etti. Vefatında, âyetler okuyarak, etrafındakilere nasihatler ederek, tebessümler saçarak, dar-ı bekaya göç etti. Arkasında binlerce gözü yaşlı mürid bıraktı. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır.

    "Bu yol, en berrak ve leziz suların aktığı bir çeşmedir, susayan gelir içer. "

    "Şeyhlik makamı ise talep edilmez, ancak ihsan edilir."

    (Müslüman Bilim Adamları - Akit - Ülkü KUMRAL)
    (T.D.V. İslam Ansiklopedisi)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  8. #8
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ALİ KUŞÇU (Ö: 879/1474)

    Timurlular devrinde Semerkant'ta yetişmiş, daha sonra Osmanlı ülkesinde büyük bir şöhret kazanmış olan Türk astronom ve matematikçisi.


    Asıl adı Alaeddin Ali, babasının adı Muhammed'dir. Doğum yeri ve tarihi tam olarak bilinmemekle beraber XV. yüzyıl başlarında Semerkant'ta dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Babası, Uluğ Bey'in doğancıbaşısı olduğu için "kuşçu" lakabıyla anılmıştır. Kendisi de büyük bir âlim olan ve âlimleri koruyan Uluğ Bey. Ali Kuşçu'yu, ya doğrudan doğruya babası vasıtasıyla veya aslen Bursalı olan ve tahsil için Maveraünnehir'e giden Kadizade-i Rumi aracılığıyla tanıyarak ona ders verdi. Dolayısıyla o. matematik ve astronomi alanındaki temel bilgileri Semerkant'ta Uluğ Bey, Kadizade-i Rumi ve Gıyaseddin Cemşid'den aldı. Rivayete göre, bir türlü ilme doymayan Ali Kuşçu, Uluğ Bey ve Kadızade den izin alamama endişesiyle gizlice Kirman'a gitti. Orada birçok kitabın yanı sıra Nasirüddin-i Tusi'nin Tecridu'lkelam adlı eseriyle şerhini de okuma fırsatı buldu ve daha sonra Tusi'nin eserini Şerhu't-Tecrid adıyla şerhederek Ebu Said Han'a takdim etti. Tekrar Uluğ Bey'in yanına döndüğünde ona Kirman'da kaleme aldığı Hallu eşkali'l-kamer adlı risalesini sunarak takdirini kazandı. Bundan sonra ilmini ilerletmek üzere Uluğ Bey tarafından Çin'e gönderildiği ve dönüşünde dünyanın yüzölçümünü, ayrıca meridyeni hesap ettiği bilinmektedir.


    Uluğ Bey'in öldürülmesinden (1449) sonra koruyucusuz kalan Ali Kuşçu, Timurluların sarayından ayrılarak hac maksadıyla Mekke'ye giderken Tebriz'e uğradı. Burada Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'dan büyük ilgi gördü ve elçilik göreviyle Fatih Sultan Mehmed katına gönderildi. İlmine hayran olan Fatih'in ısrarı üzerine elçilik görevini tamamladıktan sonra İstanbul'a döndü ve yol boyunca büyük törenlerle, armağanlarla karşılandı. Fatih 1473'te Uzun Hasan üzerine yaptığı sefere birlikte götürdüğü Ali Kuşçu'yu dönüşte Ayasofya Medresesi'ne müderris tayin etti. Bu tayin İstanbul'da astronomi ve matematik alanındaki çalışmalara canlılık getirmiş, hatta Ali Kuşçu'nun derslerini ilim adamları dahi takip etmişlerdir.

    Ali Kuşçu'nun Fatih zamanında Molla Hüsrev'le birlikte Semaniye medreselerini programını düzenlemeye memur edildiği de rivayet edilmektedir. İstanbul'un boylamını, eskiden belirlenmiş olan 60 derecelik değeri düzeltip 59 derece, enlemini de 41 derece 14 dakika olarak tesbit ettiği bilinmektedir. Fatih Camii'nde de bir basitesi (güneş saati) vardır. Ali Kuşçu 5 Şaban 879'da (15 Aralık 1474) İstanbul'da vefat etti ve Eyüp Sultan Türbesi civarına defnedildi. Yetiştirdiği talebeler arasında torunu Mirim Çelebi ile Molla Lutfi meşhurdur.

    Eserleri. Ali Kuşçu'nun daha çok şerh-haşiye türünden olan değişik sahalardaki eserlerini üç grupta toplamak mümkündür:

    I-Astronomİ- Matematik:

    1. Risale fi'1-Hey'e: Astronomi ile ilgili Farsça bir risale olup Süleymaniye, Nuruosmaniye ve Köprülü kütüphanelerinde nüshaları vardır. Bir mukaddime ve iki "makale"den oluşan risaleyi Molla Perviz Mirkatü's-sema adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bu tercümenin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndedir. Ayrıca Muslihuddin-i Lari'nin bu risaleye yaptığı Farsça bir şerhi de bulunmaktadır.

    2. Risale fi'i-hisab: Üç makaleden oluşan Farsça bir eserdir. Süleymaniye Kütüphanesi'nde müellif hattı bir nüshası bulunmaktadır.

    3. Er-Risaletü'l-fetlıiyye: Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'a karşı elde ettiği zafer münasebetiyle Fatih'e ithaf edilmiş olan astronomi ile ilgili Arapça bir eserdir. Risaleyi Ali Kuşçu'nun torunu Mirim Çelebi ile talebesi Sinan Paşa ayrı ayrı şerhetmişlerdir. Eserin, Kanuni'nin emri üzerine 1548 yılında Halep'te Hulasatü'l-hey'e adıyla Ali b. Hüseyin, 1824 yılında da Mir'atü'l - alem adıyla Mühendishane-i Hümayun baş müderrisi Seyyid Ali Paşa tarafından yapılmış Türkçe tercümeleri de vardır. Bu eserin yukarıda adı geçen Farsça Risale fi'l hey'e'nin Arapça tercümesi olup olmadığı konusu tartışmalıdır. er-Risaletü'l fethiyye'nin Süleymaniye ve Nuruosmaniye kütüphanelerinde birçok nüshası mevcuttur.

    4. er-Risaletü'l-Muhammediyye: Ali Kuşçu'nun Arapça olarak kaleme alıp Fatih'e ithaf ettiği hesap ilmi ile ilgili bu eseri bir mukaddime ve beş makaleden ibarettir.Eserdeki makale sayısı, Farsça Risale fi'l-hisab'dan fazladır. Bu iki risalenin birbirinin tercümesi olup olmadığı konusu da tartışmalıdır. Risalenin Süleymaniye Kütüphanesi'nde biri müellif hattı olmak üzere çeşitli yazma nüshaları vardır.

    5. Şerh-i Zic-i Ulug Beg: Farsça bir şerh olup tertip açısından bir zic için gerekli bütün bilgileri ihtiva etmektedir. İstanbul Kandilli Rasathanesi kütüphanelerinde birer nüshası bulunmaktadır.

    6. Şerhu't- Tuhfeti'ş-şahiyye: Kutbüddin Mahmud b. Mes'ud eş-Şirazi'nin astronomiyle ilgili et-Tuhfetü 'ş-şahiyye adlı eserinin şerhidir. Süleymaniye Kütüphanesi'nde bir nüshası tesbit edilmiştir. Şerhin Ali Kuşçu'ya ait olduğuna dair metinde herhangi bir işaret yoktur. Tabakat kitaplarında da Ali Kuşçu'ya böyle bir şerh nisbet edilmemiştir. Yalnız söz konusu nüshanın ilk varağının üst tarafında Ali Kuşçu'ya ait olduğu kaydedilmiş bulunmaktadır.

    II-Kelam ve Usul-i Fıkıh:

    1. Eş-Şerhu'l-cedid ale't-Tecrid: Nasurüddun-i Tusi'nin kelam ilmi alanında pek meşhur olan, birçok şerh ve haşiyesi bulunan Tecridü'l-kelam adlı eserinin şerhi olup bunun üzerine de epeyce haşiye kaleme alınmıştır. Celaleddin ed-Devvani ile Sadreddin-i Şirazi söz konusu şerh üzerine yazdıkları haşiyelerle aralarında ilmi tartışmaya girmişler, bu sebeple de aynı kitaba birden fazla haşiye yazarak itiraz ve cevap mahiyetindeki tartışmalarını sürdürmüşlerdir.Şerhin Süleymaniye Kütüphanesi'nde birçok yazma nüshası bulunduğu gibi Köprülü, Nuruosmaniye ve Kayseri Raşid Efendi kütüphanelerinde de nüshaları mevcuttur. Kitap ayrıca basılmıştır.(Tebriz 1301)

    2. Haşiye ale'tTelvih: Sadrüşşeria'nın fıkıh usulüne dair Tenkihu'l-usul'ü üzerine Taftazani tarafından yapılan et-Telvih adlı şerhin haşiyesi olup bir tek nüshası tesbit edilebilmiştir.

    III-Dİl-Gramer:

    1. Şerhu'r-Risaleti'l-vaz'iyye. Adudüddin el-İci'nin vaz' ilmine dair risalesinin şerhidir; Süleymaniye Kütüphanesi'nde birçok yazma nüshası bulunmaktadır. Ayrıca Köprülü, Ragıb Paşa, İstanbul Üniversitesi ) ve Kayseri Raşid Efendi kütüphanelerinde de nüshaları vardır. Şerh üzerine Seyyid Hafız tarafından bir de haşiye yazılmıştır. Bu haşiye, şerh ve metinle birlikte birkaç defa basılmıştır.

    2. Risale fi vaz'i'l-müfredat: Müstakil küçük bir risale olup birçok yazma nüshası vardır.

    3. Unkudü'z-zevahir: Lugat, sarf ve iştikakla ilgili olan bu eser Kahire ve İstanbul'da basılmıştır. Ayrıca Süleymaniye ve Nuruosmaniye kütüphanelerinde yazma nüshaları mevcuttur. Eser Müftüzade Abdurrahim tarafından şerhedilmiştir.

    4. Şerhu'ş-Şafiye li'bni'l-Hacib: Farsça bir eser olup burada eş-Şafiye'nin bazı yerleri şerhedilmiştir. Köprülü Kütüphanesi'ndeki mecmuada bulunan eş-Şafiye'nin sonundaki Farsça risale muhtemelen bu şerhtir.

    5. Fa'ide li-tahkiki lami't-tarif: Harf-i tarifin bazı özellikleri üzerinde duran tek varaktan ibaret bir risale olup Köprülü ve Süleymaniye kütüphanelerinde nüshaları mevcuttur.

    (Müslüman Bilim Adamları - Akit - Ülkü KUMRAL)
    (T.D.V. İslam Ansiklopedisi)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  9. #9
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    AHMED BİN MUSA


    Sistem Mühendisi

    İnsanoğlu, çevresine, dağlara, güneşe, ay'a, yıldızlara baktığında bunların muntazam bir şekilde yerleştirildiğini, saniye şaşmayan doğuş ve batışlarını fark etmemesi mümkün değildir. Bu intizam, insanın bir ve tek olan Allah (cc)'a imanını gerektirir. İşte bu nizam, bu uçsuz bucaksız uzay boşluğu, birçok kişinin zihnini kurcalamış ve buraları araştırmaya sevketmiştir. Bu, aynı zamanda astronominin de kaynağını oluşturmuştur.

    Astronomi sahasında zirveye ulaşmış pek çok Müslüman alimleri mevcuttur. Bunlardan ilk olanlar içinde sayabileceği*miz başta Musa b. Şakir ve üç oğlu. Bu üç kardeşten biri Ahmet bin Musadır. Ahmed bin Musa, babasının büyük bir astronomi alimi olması, kardeşlerinin de kendisi gibi ilimle uğraşmaları, Halife me'mun tarafından himaye ve desteklenmesi çalışmalarında başarıya ulaşmasında katkı sağlamıştır. Ayrıca Halife'nin astronomi Yahya bin Ebi Mansur'dan dersler aldı. Zamanının ilimlerini iyice öğrendi. Çocukluktan beri ilimle yoğruldu. Kardeşi Muhammed'le beraber önemli bazı yıldızların günlük doğuş ve batışlarını ve değişikliklerini hesaplamıştı. Bu çalışmalarını doğru çalışan bir cihaza uyguladı.

    İbnı Habban el-Taberı bu aleti görmüş, hayranlıkla seyretmiş ve düşüncelerini şu şekilde dile getirmiştir:Musa bin Şakiroğulları'ndan astronom ve teknisyen Muhammed ve Ahmed kardeşlerin yaptıkları cihazı gördüm.

    Samara'daki rasathanenin önüne kurulmuş olan bu cihaz bakırdan yapılmıştı.Bir küre şeklinde olan cihazın üzerinde gök küredeki yıldızların resimleri ve isimleri bulunuyordu.

    Gökyüzündeki bir yıldız batmaya başlayınca, o yıldızın kürenin üzerindeki resmi ve yıldızın ismi, yıldızla beraber, cihazın üzerindeki ufuk çizgisini gösteren çizginin altına doğru batarak, gökyüzündeki yıldızla aynı anda ve aynı şekilde kayboluyordu. Aynı yıldızın gökyüzünde görülme vakti geldiğinde; yıldızın resmi ve ismi ufuk çizgisinin üzerine çıkıyordu. Her göreni hayretler içinde bırakan ve hiç kimsenin müdahalesi olmadan faaliyete geçen bu cihazın su kuvvetli ile çalıştığını öğrendim.

    Musaoğullan'ndan üç kardeşin ortancası olan Ahmed Bin Musa, matematik ve astronominin dışında teknik alanda, özellikle de mekanikle ilgili çalışmalarıyla tanınmıştır.Ahmed bin Musa, kardeşleriyle birlikte Halife Memun tarafından, daha önce Sabit bin Kurra'nın, dünyanın çevresini doğru ölçüp ölçmediğini kontrol etmek için görevlendirilir. Üç kardeş, Sincan'da ve Kûfe'de yaptıkları ölçümler ve hesaplar sonunda, Sabit bin Kurra'nın bulduğu rakamı bulurlar.

    O dönemde henüz çocuk denecek yaşta bulunan Musaoğullan'nın böyle bir işin altından kalkmaları, bazı çevrelerce şüpheli bulunmaktaysa da, gerek ilim, gerek fıkıh alanında buna yakın başarılar gösteren çocuk yaştaki İslâm alimlerine rastlandığı reddedilemeyecek bir gerçektir.

    Ahmed bin muşa, mekanisyen birisiydi. Ailenin tekniğe en düşkün, ev ve ev aletleri yapmada üstün kabiliyetli bir evlâdıydı. O kendi kendine harekete geçen otomatik aletlerin planlarını çizdi. Ne kardeşi Muhammed ona yetişebildi, ne de kendisinden önce yaşayan Heron, onun elde ettiği neticeler zamanına göre gerçekten bir harikaydı.Otomatik alanda yapmış olduğu aletler insanın ihtiyaç duyduğu bütün alanlarda kullanılan, hatta çocukların oynayacakları oyuncakları da kapsamaktaydı.

    Ömrünü ilmi çalışmalara adayan Ahmed bin Musa, ağabeyi Muhammed' in ölümünden 6 sene sonra Milâdi 878 yılında vefat etmiştir. Yapmış olduğu mekanik aletlerden bir kısmı şunlardır:

    1- Fitilleri yandıkça kendi kendine çıkan, haznelerine otomatik olarak yağ akan ve rüzgârda sönmeyen kandiller.

    2- Bahçe ve tarlaların sulanmasında kullanılan, sulamanın tamamlandığını düdük çalarak haber veren (düdüklü tencere benzeri) aletler.

    3- Her seferinde istenilen miktarda belli aralıklarla, ihtiyaca göre karışık veya ayrı ayrı su akıtabilen testiler, ibrikler ve banyo kapları.

    4- Küçükbaş hayvanların su içebileceği otomatik kontrol sistemli tekne*ler.

    5- Daima değişik figürlerle su fışkırtan fıskiyeler.

    6- İhtiyaca göre karışık veya ayrı su akıtabilen şişeler.

    7- Sıvıların izafi ağırlıklarını hesaplayan kaplar.

    8- Boşalır boşalmaz yerine hemen su dolduran kaplar.

    Bunlar, Ahmed bin Musa'nın yapmış oldukları aletlerden bir kısmı olup, bunlardan başka günlük hayatımızda kullandığımız pek çok alet yapmıştır. Bu aletlerini uzun ve genişçe "Kitab-ül hiyl" adlı eserinde tarif eder.

    ESERLERİ

    1- Ahmet bin Musa'nın mekanikle ilgili konulan içeren Kitabü'l-Hiyel isimli eseri günümüzdeki sistem mühendisliğine yakın bir anlayışla kaleme alınmış ve kendi alanında yazılmış ilk eser. Eserde resimleriyle çalışma şekillerine yer veren 100 kadar otomatik alet bulunmaktadır.

    Eser, teknik ilimler sahasında yazılan en eski eserlerden biridir. Otomatik kontrol sahasında yazılan ilk eserlerdendir. Kitab'ül Hiyel'de verilen otomatik kontrol sistemleri teknik yönden mükemmel, bugün pratikte hâlâ kullanılan türden sistemlerdir. Sade oluşları, uygulanmış olduklarının bir delilidir. Eser, günümüz otomatik kontrol sistemi açısından son derece önemli bir eserdir.

    Kitab-ül Hiyel'in bugün dünya kütüphanelerinde 3 nüshası bulunmaktadır. Vatikan, Berlin ve Topkapı nüshaları, Topkapı'daki en eski nüshadır. Başı ve sonu eksip olup, 3474 numarada kayıtlıdır.

    2- Sabit yıldızlar küresinin dışında dokuzuncu kürenin bulunmadığının geometrik ispatı.

    3- Sanad bin Ali'ye sual.

    4- Kendi kendine müzik yapan aletler.

    Bu son üç eser günümüze kadar gelememiştir.


    (Bilime Yön veren İslam Alimleri 1/48-51)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

  10. #10
    alptraum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır Tercübeli Üye
    Üyelik tarihi
    01.01.2005
    Bulunduğu yer
    Aşk`dan
    Yaş
    26
    Mesajlar
    3.048
    Tecrübe Puanı
    70

    Standart

    ABDURRAHMAN CÂMİ

    Nakşibendî tarikatına mensup İranlı âlim ve şair.

    Nuruddin Abdurrahman b. Nizamiddin Ahmed b. Muhammed el-Cami. 23 şaban 817' de (7 Kasım 1414) Horasan'ın Cam şehrinin Harcird kasabasında doğdu. Daha çok Molla Cami unvanıyla tanınır. Birinci divanının mukaddimesinde Câm şehrine nisbetle ve Ahmed-i Namekiyi Cami'nin (ö. 536/ 1141) hatırasına saygısının bir ifadesi olarak Câmi mahlasını aldığını söyler.

    İsfahan'dan Horasan'a göç eden dedesi Şemseddin Muhammed, burada İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybani (ö. 189/ 805) neslinden gelen birinin kızıyla evlenmiş, bu evlilikten babası Nizameddin Ahmed dünyaya gelmiştir. Câmi ilk tahsiline babasının yanında başladı. Babası Herat'a gidip Nizamiye Medresesi'ne müderris olunca (823/ 1420) öğrenimini orada sürdürdü. Devrinin meşhur âlimlerinden Mevlana Cüneyd-i Usûli'den Arap dili ve edebiyatının temel eserlerini okudu. Ardından Seyyid Şerif el-Cürcani'nin öğrencisi Ali es-Semerkandi ile Teftazani'nin öğrencisi Şehabeddin Muhammed el-Cacermi gibi ünlü bilginlerin derslerine devam etti. Daha sonra Uluğ Bey zamanında büyük bir ilim merkezi haline gelen Semerkant'a giderek orada dokuz yıl kaldı. Uluğ Bey Medresesi'nde Bursalı Kadızade-i Rümi'den (ö. 841/1437) riyaziyyat dersleri aldı. Bu arada Mevlana Fethullah-ı Tebrizi'nin derslerinden de faydalandı. Keskin zekâsı, yeteneği, ilmi meseleleri anlatma gücü ve görüşünü çok açık olarak ortaya koyabilme kabiliyeti sayesinde herkesin hayranlığını kazandı. Kâşifi, Reşahat'ta Câmi'nin tahsiliyle ilgili hayret verici hatıralar nakleder. Ünlü astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu Herat'a gittiğinde Câmi'ye astronomiyle ilgili zor sorular sormuş, cevabını hemen alınca hayranlığını gizleyememiş, onunla riyazi meseleler üzerinde çalışmalar yapmış ve kendisini takdir etmişti.

    Genç yaşta döneminin bütün ilimlerine vakıf olmasına rağmen bu ilimler Câmi'yi tatmin etmedi. Semerkant dönüşünde Nakşibendî şeyhlerinden Sa'deddin-i Kaşgari'ye intisap etti. Onun vefatından sonra (860/ 1456) halefi Hace Ubeydullah Ahrar'a bağlandı. Ubeydullah ile birkaç defa görüştü. Ayrıca mektuplaşmak suretiyle kendisiyle devamlı temasta bulundu. Manzum ve mensur eserlerinin çeşitli yerlerinde onu her fırsatta öven Câmi ölümünde de (895/1490) uzunca bir mersiye kaleme aldı. Ubeydullah Ahrar'ın Câmi üzerindeki tesirinin diğer Nakşi şeyhlerinden daha fazla olduğunda şüphe yoktur.


    Câmi 877'de (1472) hacca gitmek için Herat'tan ayrıldı. Bu yolculuk sırasında Bağdat'ta iken bazı Şiiler Silsiletü'z-zeheb mesnevisinin Ehl-i beyt sevgisiyle ilgili bölümünü tahrif ederek Câmi'nin aleyhinde kullanmak istedilerse de Câmi Ehl-i beyti sevmenin Kur'an'ın emri olduğunu söyledi ve Silsiletü'z-zeheb'in Ehl-i beyt'le ilgili bölümlerini okuyarak muarızlarını susturdu, orada bulunan alimlerin takdirini kazandı. Hac dönüşünde Tebrize gitti. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın Tebriz'de kalmasını istemesine rağmen oradan ayrıldı. 18 Şaban 878 (8 Ocak 1474) tarihinde Herat'a döndü. Burada Sultan Hüseyin Baykara'nın kendisi için yaptırdığı medresede Arap dili ve edebiyatı, hadis ve tefsir dersleri okuttu. 18 Muharrem 898 (9 Kasım 1492) cuma günü Herat'ta vefat etti. Cenazesi, başta Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevai olmak üzere devrin bütün ileri gelenlerinin iştirakiyle kaldırıldı, şeyhi Sa'deddin-i Kaşgari'nin kabrinin yanına defnedildi.

    Ali Şir Nevai, Câmi'nin vefatından sonra terkibibend tarzında uzun bir mersi ye yazmış, ayrıca hayatına dair Hamsetü'l-mütehayyirin adlı bir eser kaleme almıştır, Müridlerinden Süheyli de uzun bir mersiye yazarak onun kaybından duyduğu üzüntüyü ifade etmiştir.

    Câmi'nin ilk evliliği hakkında bilgi yoktur. Bir manzumesinden onun aile fertlerinin hepsini kaybettiği, bu olaydan sonra bir süre yalnız yaşadığı anlaşılmaktadır. Daha sonra mürşidi Sa'deddin-i Kaşgari'nin büyük oğlu Hace Kelan'ın iki kızından biriyle kendisi, diğeriyle de Reşahat'ın müellifi Fahreddin Ali Safi evlenmiştir, Kaynaklarda Mevlana Muhammed adlı şair, alim ve fazıl bir kardeşinin bulunduğu, tarih ve musiki dalında üstat olduğu zikredilmekte, Cami de onun genç yaşta ölümü üzerine yazdığı mersiyede bu bilgiyi doğrulamaktadır.

    Öğrenim hayatı Mirza Şahruh'un saltanat döneminde (1404-1446) geçen Câmi'nin Timurlu sarayı ile temas kurması Mirza Ebu'l-Kasım Babür devrine (1448- 1457) rastlar. Babür'e muamma ile ilgili bir eserini ithaf eden Cami, daha sonra Sultan Ebu Said döneminde (1451-1468) ilk divanını tertip edip bazı tasavvufi risaleler kaleme aldı. Onun sanat hayatının, ilmi ve manevi otoritesinin zirvede olduğu yıllar Hüseyin Baykara dönemidir (1470-1505). Bütün sultanların ve saray ileri gelenlerinin kendisine sonsuz hürmeti olmasına rağmen hiçbir zaman hükümdarlara hoş görünmeye çalışmamıştır. Câmi, ilim ve sanat hamisi Hüseyin Baykara gibi hükümdarları övmekle birlikte asla aşırılığa kaçmamış, methettiği kişileri hayra teşvik edici ve eğitici bir üslup kullanmıştır, Sultan Hüseyin Baykara da kendi devrinin âlim ve şairlerini anlattığı risalesinde Cami'den büyük bir övgüyle bahseder.

    Câmi sadece Maveraünnehir ve Horasan'da tanınmakla kalmamış, Hindistan'dan Balkanlar'a kadar uzanan geniş bir alanda sultanların, âlimlerin ve şairlerin saygısını kazanmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Câmi'yi hacdan dönerken İstanbul'a davet etmek için Hoca Ataullah Kirmani'yi 5000 altın hediye ile Halep'e gönderdiyse de Kirmani varmadan az önce Cami oradan ayrılmış olduğundan bu davet gerçekleşmemiştir. Fatih ikinci defa yine değerli hediyelerle Câmi'ye bir elçi gönderip ondan kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Câmi ed-Dürretü'1-fahire adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fatih vefat etmişti. Câmi'nin divanında Fatih Sultan Mehmed'in fetihlerini anlatan mesnevi tarzında bir şiiri yer almaktadır.

    Fatih'in oğlu II. Bayezid ile Câmi arasında karşılıklı yazılmış mektuplar, sultanın ona karşı beslediği saygı ve sevgiyi açıkça göstermektedir. Cami II. Bayezid'in bir mektubuna bir kaside ile cevap vermiş, başka bir kasidesinde de övmüştür. Silsiletü'z-zeheb'in üçüncü kısmını yine II. Bayezid adına telif etmiştir. Eserlerinden, onun Karakoyunlu Cihan Şah ile Akkoyunlu Uzun Hasan ve Yakub Bey gibi hükümdarlarla da dostane münasebetleri olduğu anlaşılmaktadır.

    Câmi'nin, Baykara devrinin emirlerinden Ali Şir Nevai ve Süheyli gibi şairlerle de yakın dostluğu vardı. Nevai ve Süheyli onun müridleri arasında bulunuyordu. Cami Nevai'yi sevip takdir ettiğini her vesile ile açıklamış. Hıredrume-i İskenderi adlı mesnevisinin hatimesinde onu övmüş, Nevai de mesnevilerinde Cami'yi saygıyla anmıştır. Müridlerinin en meşhuru olan Abdülgafür-i Lari, mürşidinin Nefehat'ına yazdığı haşiyeye Tekmile-i Nefehatü'l-üns adını vermiştir. Bu eser Cami'nin hayatı ve şahsiyeti hakkında önemli bir kaynaktır.

    Gençlik yıllarından hayatının sonuna kadar daima öğrenmek ve öğretmekten zevk alan Câmi, bu asil meşgaleden bir an bile geri kalmamıştır. Onun, vefatından birkaç ay önce oğlu için hazırladığı el-Feva'idü'i-Ziyaiyye adlı Arapça gramer kitabı bunun bir delilidir. Bir rubaisinde dünyada kitaptan daha güzel arkadaş ve dert ortağı bulunmadığını ifade etmektedir.

    Divanında ve mesnevilerinde nazmın nesirden daha üstün olduğunu, iyi ve kötü şiirin niteliklerini, şiirin nasıl olması gerektiğini açıklamış, günümüz anlayışına uygun şiir tenkidi" metodunu kullanarak isabetli değerlendirmeler yapmıştır. Bir mesnevisinde ilgi duyduğu şiir türlerinden söz ederek sonunda mesnevide karar kıldığını belirten ve mesnevi türündeki üstatlarının adlarını saygıyla anan Câmi, nesrin ve şiirin şeriata uygunlukları nisbetinde gerçeklerin ortaya konulmasında çok etkili vasıtalar olduklarını, aksi halde de bütün kötülüklerin kaynağı olacaklarını söyler. Ona göre şiir insanlara doğru yolu göstermek için kullanılmalı, şahsi menfaatlere alet edilmemelidir.

    Fars şiirinin en büyük üstatlarının sonuncusu sayılan Câmi, üstün şairlik kabiliyeti yanında dini, edebi ve akli ilimlerle tasavvuftaki derin vukufundan bütün şiirlerinde, mesnevilerinde ve özellikle tasavvufi mesnevilerinde geniş bir şekilde faydalanmış, ele aldığı konuları çok rahat ve sade bir dille anlatma gücünü göstermiştir. Onun "Hint üslübu" (sebk-i Hindi) diye anılan şiir akımının ilk öncülerinden biri olduğu ileri sürülmektedir.

    Câmi'nin başlıca edebi eserleri Farsçadır. Ayrıca Arapça eserler de yazmış, bu dile olan hakimiyetini Arap şairlerinden Ferezdak'ın bir kasidesini manzum olarak Farsça'ya çevirerek de göstermiştir.

    Mensup olduğu Türk muhiti dolayısıyla Türklerle çok sıkı münasebeti bulunan Cami'nin eserleri daha sağlığında bütün Türk âlemine yayılmış, o devrin âlim ve şairlerinin ilgisini çekmiştir. Önemli eserlerinin Türkçeye çevrilmiş olması onun Türk edebiyatı üzerindeki tesirini göstermektedir.

    Tahsilini Semerkant ve Herat gibi ilim merkezlerinde Eşari mezhebi kelamcılarıyla Safi fıkhı esaslarına göre tamamlayan Câmi, İtikadname adlı mesnevisinde İslam esaslarını Ehl-i sünnet inançlarına göre açıklayarak kendisinin de bu görüşte olduğunu göstermiştir. Samimi bir mutasavvıf olan ve bunu yaşadığı örnek hayatla gösteren Câmi, şeyhi Sa'deddin-i Kaşgari'den irşad izni aldığı halde bir tekkede şeyhlik yapmak yerine medresede ders verip talebe yetiştirmeyi tercih etmiştir. "Kendisinden ancak işe yarar iki söz işittim" diyerek hafife aldığı üstatlarından Cacermi onun tasavvufa intisap etmesini esefle karşıladığını ifade eder. Câmi'nin tarikat silsilesi Sadeddin-i Kaşgari, Nizameddin Hamuş, Alaeddin Attar vasıtasıyla Nakşibendiyye tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibend'e ulaşır. Şeyhi Kaşgari'nin yanı sıra Muhammed Parsa, Ubeydullah Ahrar, Mevlana Fahreddin Luristanı, Bahaeddin Ömer Bağıstani gibi devrinin önde gelen Nakşi şeyhleriyle yakın ilişkiler kurmuş, bunlardan Muhammed Parsa ve Ubeydullah Ahrar'a özel bir ilgi duymuştur. Câmi'nin Nakşibendi tarikatına mensup oluşu diğer tarikat mensuplarından faydalanmasına engel olmamış, vahdet-i vücudcu mutasavvıflara adeta hayran olarak onların eserlerini şerh ve telhis etmiştir.

    Muhyiddin İbnü'l -Arabî ile İbnü'l- Fariz tarafından işlenen ve vahdet-i vücudu esas alan tasavvuf anlayışı, XV. yüzyılda Doğu İslam dünyasında bir hayli yayılmış olan ve Timurlular tarafından da himaye edilen Nakşibendiyye tarikatının tasavvuf anlayışı ile Cami vasıtasıyla kaynaştırılmıştır. İbnü'l-Arabi'nin Fususu'l-hikem'ini şerheden, daha sonra Nakşü'l-Fusus adıyla özetleyen, İbnü'l-Fariz'ın kasidesine şerh yazan, Mevlana'nın Mesnevi'sindeki ilk iki beyti açıklamak için bir risale kaleme alan, Fahreddin-i Iraki'nin Lemaât'ını Eşi'atü'l- Lemaat adıyla şerheden Câmi, öte yandan Sühanan-ı Hace Parsa gibi Nakşi şeyhleriyle ilgili bir eser yazmak suretiyle Doğu ve Batı tasavvuflarının sentezini yapmıştır. Cami gibi cesur, hamleci, coşkun ve atak ruhlu kişiler sayesinde Nakşibendiyye tasavvuf tarihinin en değerli ürünlerini vermeye uygun bir ortam oluşturmuştur. Bu tarikattan söz edildiğinde akla hemen İmam-ı Rabbani geldiği halde onun kadar, belki de ondan daha ehemmiyetli bir şahsiyet olan Câmi'nin unutulması, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Zira bugün Câmi, eskiden medreselerde okutulan bir gramer kitabı (Molla Câmi) sayesinde tanınmaktadır.

    Câmi tasavvuf ve irfanın zor meselelerini bir âlime yaraşır tarzda sade bir anlatımla açıklamış, bu mesleği en yüksek seviyede temsil etmiştir. Hace Ubeydullah Ahrar'ı anlattığı bölümün sonunda. 'Hacegan tarikatına mensup büyük şahsiyetlerin, bilhassa Bahaeddin Nakşibend ve arkadaşlarının söz ve davranışları ile tarikattaki metotları incelendiğinde bunların Ehl-i sünnet mezhebi akidesine tamamıyla bağlı oldukları, şeriat ve sünnete uygun bir yol tuttukları açıkça anlaşılmaktadır." diyerek bu konuda kendi görüşünü de ortaya koymuştur. Tasavvufun filozof ve kelamcıların mesleklerinden daha üstün olduğunu söyleyen Câmi'ye göre insanı ebedi saadete ulaştıracak şey ancak gerçek aşktır. Varlık âlemindeki bütün oluş ve tezahürlerde cilveleşen "aşk sultanı"dır. Seven de sevilen de her mertebede Hakk'ın kendisidir. Mutlak aşk bütün mazharlardan parlamakta, her idrak ve şuurda belirmekte ve kâinattaki her bir varlıkta Allah'ın birliğinin delilleri müşahede edilmektedir. Cami, saf zihinleri bulandırmak isteyen sufi kılığındaki cahillerden ateşten kaçar gibi kaçmak gerektiğine dikkat çeker ve bunların tuzağına düşmemek için gerçek tasavvufun ve hakiki sufinin özelliklerini anlatır.

    (Devam edecek..)

    (T.D.V. İslam Ans.7 / 95-99)
    İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
    Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
    Embiyau evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
    Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
    Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
    Umarım galib ola Edayı dine devletim!

+ Konu Cevaplama Paneli

Benzer Konular

  1. Büyük Islam Alimleri Ve Ehl-i Sünnet
    By casus021 in forum Genel Islam Konular
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21.11.2007, 17:22
  2. Alimleri-rab-edinmek
    By hekim in forum Genel Islam Konular
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 29.07.2007, 19:37
  3. İslam alimleri ve buluşları
    By alikaya in forum Genel Islam Konular
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.02.2007, 18:56
  4. Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 03.12.2006, 15:14
  5. Selef Alimleri
    By milwaukee in forum Arşiv
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 27.04.2006, 23:35

Paylaş

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Content Relevant URLs by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.