+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 12 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 15

Konu: Tarihi Olaylar

  1. #1
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart Tarihi Olaylar

    Yavuz ve Zembilli:
    Heybetiyle cihan Padişahlarını ürküten, dünyayı iki hükümdara dar bulan, fermanlarıyla yürekleri titreten Yavuz Sultan Selim, bir İslam alimi önünde boyun bükmüş, Allah huzurunda hesap verememe endişesiyle kendi fermanını yırtmış ve bu olayın ders olması için dilden dile aktarılmıştır…
    Bu ibret alınacak hadisenin içeriği şöyle hikayeleştirilir…
    Yavuz Sultan Selim Edirne’ye gidiyordu.
    Belli bir yere kadar padişahı yolcu ettikten sonra geri dönerken, devrin müftüsü Zembilli Ali Efendi, elleri arkasına bağlanmış 400 kişiye rastladı.
    Bunlar padişahın ipek ticaretini yasaklamasına rağmen ferman dinlemeyen tüccarlar olup, hepsi de idama mahkum edilmişti. Bunu duyan müftü efendi atını geri çevirip sürdü.
    Padişahın arkasından yetişti, her ikisi de at üzerindeydi.
    Zembilli söze başlayıp dedi ki:
    -Padişahım! Gördüm ki bazı adamlar bağlamışlar… Eğer muradınız katl ise indAllah helal değildir.
    Yavuz Selim Han işine müdahale edilmesine çok sinirlendi, beti - benzi attı.
    -Mevlana! Nizam-ı Alem için insanların üçte birini katletmek helal değil midir? diye sordu.
    Müftü efendi:
    -Helaldir amma, cihanın işleri bozulup, fitneler çıktığı zaman helaldir. diye karşılık verdi.
    Yavuz daha çok öfkelenerek, kendi emrine muhalefet etmenin en büyük fitne olduğunu söylediyse de şeyhülislam, meselenin hiç de öyle olmadığını izaha çalıştı.
    Bu ısrar Yavuz’u sakinleştireceği yerde büsbütün celallendirdi ve:
    -Ben sana dedim ya, saltanat işlerine karışmak senin vazifen değildir! diye çıkıştı.
    Zembilli Ali efendi de asabileşmişti:
    -Sultanım, bu ahiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir. Eğer affederseniz, kurtulursunuz. Aksi halde büyük bir ilahi cezaya müstahak olursunuz, diyerek selam bile vermeden padişahın huzurundan ayrıldı.
    Sultan Selim bir müddet olduğu yerde kalıp, düşünceye daldı.
    Devlet erkanı, atlarının üstünde hayret ve dehşet içinde bekleşiyordu.
    Yavuz Sultan, suçluların hepsini bağışladı.
    Sonrada şeyhülislam Zembilli’ye bir mektup göndererek:
    -Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini birleştirip, sana verdim. Bildim ki cümle sözünde hak üzeresin, dedi.

  2. #2
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Yavuz Sultan Selim’in Büyük İdeali:
    Yeniçerilerin saygısız bazı davranışları, en olmadık zamanda yaptıkları taşkınlıklar Yavuz’u bunaltıyor, canını sıkıyor ve zor durumda bırakıyordu..
    Aldığı sert tedbirlerle suçluları derhal cezalandırmak onun gönlünü sakinleştirmiyordu.
    Yavuz Padişah, kendi buyruklarına kayıtsız - şartsız bağlı bir orduyla İslam’ı cihana yaymak istiyordu.
    Nihayet bir gün yeniçeri ileri gelenlerini huzura çağırarak şunları söyledi:
    -Muradınız bu itaatsizlikte devam etmekse haber verin, şimdi nefsimi hükümetten men edeyim. Ben bu saltanatı mücerret İslam’a hizmet için babamın elinden aldım ve İslah-ı alem uğruna birader ve birader zadelerimi feda eyledim. Biat teklif ettim, kabul ettiniz. Ben uykularımı, rahat ve huzurumu terk ile din-i mübinin teyidine uğraşıyorum. Eğer İslam’ı ihya etmek maksadınız değilse, benim de nefsü’l-emir de saltanata kat’a hevesim yoktur.
    Osmanlı Korkusu:
    1534 yılında Viyana’daki St. Stephen Katedrali’nde Osmanlı Akıncılarını gözlemesi ve Akıncıları görünce çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet kuruldu.
    Bu memuriyet Viyana Belediye Meclisi’nce:
    "Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından böyle bir memuriyete gerek yoktur."
    denilerek ancak 1956 yılında (tam 422 yıl sonra) iptal edilmiştir.

  3. #3
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Doğdular, yaşadılar ve öldüler:
    Bir zamanlar doğuda çok akıllı ve bilgili bir hükümdar varmış.
    Bu hükümdar, yeryüzünde yaşayan insanlara ilişkin her şeyi bilmek
    istiyormuş.
    Vezirlerini yanına çağırmış ve:
    -Bana dünyadaki tüm ulusların tarihini yazın, geçmişte ve şimdi nasıl
    yasadıklarını, hangi savaşlara katıldıklarını ve çeşitli ülkelerde gelişmiş iş ve
    sanat kollarını anlatın!" diye buyurmuş.
    Ve onlara beş yıl süre tanımış.
    Vezirler önünde saygıyla eğilmişler.
    Sonra krallıktaki akıllı adamların en akıllılarını bir araya toplamışlar ve
    hükümdarlarının dileğini iletmişler.
    Beş yıl sonra vezirler sarayda tekrar toplanmışlar.
    -Büyük hükümdarım, dileğiniz yerine getirildi! Dışarıya bakarsanız
    isteğinizin karşılandığını görürsünüz... demişler.
    Hükümdar hayretle gözlerini açmış. Sarayın önünde sonu ufukta kaybolan bir
    deve kervanı duruyormuş. Her devenin sırtında iki dev heybe ve her heybenin
    içinde de, marokenle güzelce kaplanmış on büyük cilt varmış.
    -Bu nedir? diye sormuş hükümdar.
    -Bu dünya tarihidir, diye yanıtlamış vezirler.
    -Buyruğunuz üstüne bilge kişiler beş yıl durmadan çalıştılar!
    -Benimle alay mı ediyorsunuz? diye kükremiş kral.
    -Ömrüm bunların onda birini bile okumaya yetmez! Söyleyin kısa bir tarih yazsınlar. Ama tüm önemli olayları içersin.
    Ve onlara bir yıl daha süre vermiş.
    Bir yıl geçmiş ve yine kervan sarayın önünde durmuş. Bu kez yalnızca on
    deve boyundaymış ve her devenin sırtında iki heybe, bunların içinde de on cilt
    kitap varmış.
    Kral çok öfkelenmiş.
    -Bugüne kadar tüm ulusların yaşadığı yalnızca en önemli olayları
    yazmalarını söyleyin onlara. Ne kadar süre isterler?
    Akıllı adamların en akıllısı öne çıkmış ve:
    -Yarın efendim. İsteğinize yarın kavuşacaksınız, demiş.
    -Yarın? diye yinelemiş hükümdar şaşkınlıkla.
    -Çok iyi. Ama beni aldatıyorsanız başınızı yitireceksiniz!
    .Sonunda mavi gökyüzünde güneş yükselmiş, uyku çiçekleri tüm
    büyüleyicilikleriyle açmışlar ve hükümdar bilge kişiyi yanına çağırtmış.
    Yaşlı bilge elinde ufacık bir tahta kutuyla içeri girmiş.
    -Ey ulu hükümdarım, tüm insanlık tarihinde yaşanmış en önemli olayları
    burada bulacaksınız, demiş kısık bir sesle.
    Kral kutuyu açmış. Kadife bir yastık üstünde küçük bir parça parşömen
    duruyormuş. Ve orada tek bir cümle yazılıymış:
    "Doğdular, yaşadılar ve öldüler."

  4. #4
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    İstanbul’daki Büyülü Şeyler:
    Bir zamanlar Ayasofya’nın güney tarafında, dört mermer sütun üzerine dört büyük meleğin resmi yapılmış. Bunlar dört ayrı bölüme bakarmış. Yılda bir kere Cebrail’i gösteren resim kanat çırpıp bağırınca, doğu bölgelerinde bolluk olur, derlermiş. İsrafil resmi kanat çırparsa, batıda kıtlık olurmuş. Mikail resmi kanat çırparsa, kuzey bölgelerinde bir kahraman çıkarmış. Azrail resmi kanat çırparsa, dünyanın her yerinde veba hastalığının çıkacağına inanılırmış. Hz.Peygamber’in doğduğu gece bir mucize olarak meydana gelen depremde sütunlar yıkılıp yerle bir olmuş.
    Evliya Çelebi’ye Babasından Öğüt:
    Bir gün “Hoş geldin Bursa seyyahı, sefa getirdin” dedi babam. Oysa benim nereye gittiğimi kimse bilmiyordu. Ya da ben öyle zannediyordum. “Babacığım!Bu fakirin Bursa’da olduğunu nereden bildiniz?” deyince babam:
    -Sen 1050 senesi Muharrem ayında kaybolduğun gece, ben nice etkili dualar okudum. O gece rüyamda seni gördüm. Bursa’da, Emir Sultan Tekkesi’ndeydin. Ağlıyordun. Gezi için izin istiyordun. O gece nice canlar, sana izin vermem için bana yalvardı. Ben de izin verdim.
    Birlikte Fatiha okuduk. Bak oğlum, bundan sonra sana bol bol seyahat görünüyor anladığım kadarıyla. Ama öğüdümü dinle, dedi. Elimden tutup ayağa kaldırdı. Sağ eliyle sol kulağımı bükerek:
    -Oğul!
    -Sakın ola besmelesiz yemek yeme. Adam yoksul olur. Sırrın varsa en yakınına bile söyleme. İyi adını kötüye çıkarma. Kötüye yoldaş olma. Zararını çok çekersin. Sen daima ileri yürü! Gözüm benim, geri kalma. Ekili tarlaya basma. Dost payına göz dikme.Bir şey koymadığın yere el uzatma. İki kişi konuşurken dinleme. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere gitme. Gidersen, güvendiğin yere, dürüst kimseye git. Sır sakla. Topluluklardan duyduğun sözleri aklında tut. Evden eve söz taşıma. Dedikodu etme, ahlaklı ol. Herkesle iyi geçin. İnatçı ve kötü sözlü olma. Yaşlılara saygı göster. Senden büyüklerin önünde gitme. Her zaman temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere yaklaşma. Beş vakit namazını bırakma. İlim ve erdeminle meşhur ol.
    Oğul!
    Büyük adamlarla, vezirlerle beraber olursun. Dünya için bir şey isteme ki kendinden nefret ettirme. Eline geçen malı boş yere harcama. Tutumlu ol ki kimseye muhtaç olma. Su uyur, düşman uyumaz. Uyanık ol. Allah yardımcın olsun. Bu öğüdümü kulağına küpe et, deyip enseme bir pehlivan tokadı vurmasın mı?
    -Yürü! Sonunda hayır ola! Fatiha, dedi.
    Tokadın etkisinden kurtulup gözlerimi açınca evimizin içi nurla dolmuştu. Hemen babamın elini öptüm. Bana on iki kitap hediye etti. Bir miktar da para verdi.
    -Yürü! Ne tarafa istersen gidebilirsin. Ama gurbet elde tedarikli ol, cömert ol. Dertlilere yardım et.
    Alnımdan öptü. Kalp gözüm açılmıştı.Heyecanlanmıştım, sevinmiştim. Ertesi gün, İzmit’e doğru yola çıktık.

  5. #5
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Osman Gazi’nin Rüyası:
    Osman Gazi bir gece Şeyh Edebali’nin zaviyesinde misafir kalmıştı. Gece, vakit hayli ilerleyince istirahat etmek üzere odasına çekilmişti. Fakat yatmak üzereyken rafta gözüne ilişen Kuran-ı Kerim’e saygısından dolayı yatamadı. Uyuyamadı. Kuran’ı alıp okumaya başladı.

    O gece sabaha kadar Kuran okudu. Tam 6 saat. Hikmet-i İlahi, Osman Gazi Han’ın Kuran’a olan bu saygısından dolayı her okuduğu saate 1 asır lutf edilmiş, hanedanı 6 asır hükümran olmuştur 7 cihana.

    Vakit sabah ezanlarına yaklaşmışken, yorgunluk ve uyku da bir hayli bastırmışken, Kuran elinde, yaşlandığı yerde, tatlı bir uykuya daldı Sultan Osman Han.

    Uyurken bir rüya gördü. Rüyasında kendisi Şeyh Edebali’nin yanında yatıyordu. Edebali’nin göğsünden bir hilal doğdu. Hilal biraz yükseldikten sonra büyüdü, büyüdü ve dolunay haline gelince kendisinin göğsüne girdi. Daha sonra göğsünden bir ağaç bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Bir çınar ağacıydı bu. Büyüdükçe yeşerdi, güzelleşti. Dallarının gölgesiyle bütün dünyayı kapladı.

    Ulu çınarın gölgesinde dağlar, dağların dibinde pınarlar gördü. Ağacın yanında ise dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlardı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkıyordu. Bu nehirde koca koca gemiler yüzüyordu. Tarlalar ekin doluydu. Ağaçlar meyve dolu. Dağların tepeleri ormanlarla örtülüydü. Ruy-i Zemin yemyeşil, asuman masmaviydi. Vadilerde şehirler vardı. Şehirlerde camiler arz-i didar ediyordu. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer hilal parlıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyorlardı. Ezan sesleri ağaç dallarındaki kuşların cıvıltısına karışıyordu. Bir ara ulu çınarın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp bu yaprakları İstanbul’a doğru çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde iki masmavi firuze ile iki yemyeşil zümrüt arasına oturtulmuş pırıl pırıl bir elmas gibiydi. Sanki bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülke gibi halkalanan bir yüzüğün kıymetli taşını andırıyordu İstanbul.

    Ve nihayet Osman Gazi Han bu yüzüğü parmağına takıyorken uyandı.

    Sabah ezanları okunuyordu...

  6. #6
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    “Hiç Birinize Kıyamadım.”:
    İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler.
    Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar
    yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk.
    Yaveri:
    -"Ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der.
    -"Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu
    yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım" der.
    Yaveri:
    -"Aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla
    battaniye getirirdik" der.
    Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap
    der ki:
    -"Geç fark ettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat
    uyuması"...

  7. #7
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Atatürk ve sakal meselesi:
    Atatürk Amasya ziyaretinde Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile
    sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri.
    Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk’ün
    dikkatini çeker.
    Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar:
    -Kimdir bu?
    Vali yanıt verir:
    -Efendim kendisi Şıh’tır. Yörede çok hatırlısı vardır.
    Atatürk Şıh’ı yanına çağırır ve:
    -Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber Efendimizinki gibi kısaltsan, der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.
    Şıh:
    -Emrin olur Paşam, diyerek yerine çekilir.
    Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve valiyi telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır.
    Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp,yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister.
    Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara’ya yola çıkmış...
    Şıh gelir Ata’nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş,sinekkaydı bir
    tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür.
    Atatürk’ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata’ya sorarlar:
    -Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de
    kökünden kesmesini sağladınız?
    Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp:
    -Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali
    atadığımı bildirdim, der.
    Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini
    söyler.
    Yazıda söyle yazmaktadır:
    -İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene
    gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın
    başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir
    ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla...

  8. #8
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Hz.Ali’nin Rüyası:
    Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali’ye müracaat etti.

    Rüyasını tane tane anlattı ve ne anlama geldiğini yormasını rica etti.

    Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti.

    - "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arz etmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."
    Hz.Süleyman ile Karınca:
    Bir gün Süleyman Peygamber bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
    Karınca da,
    -"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
    Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
    Bunun üzerine Hz. Süleyman karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
    Karınca da:
    -"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

  9. #9
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Osman Gazi’nin İtirazı:
    Osmanlıların bağımsızlıklarını ilan ettikleri ilk günlerde Germiyan vilayetinden bir adam Osman Gazi’ye gelip:
    -Pazarın bacını (vergisini) bana satın, dedi.
    Osman Gazi sordu:
    -Bac nedir ki?
    -Pazara her kim yük getirirse ondan on akçe almaktır.
    -Sebep nedir ki bunlardan akçe alasın?
    -Adettir. Bu bac mülkün padişahı için alınır ve bunu tahsil eden de içinden hisse alır.
    -Bu Tanrı buyruğu mudur? Yoksa bunu her yerin padişahı mı ihdas etmiştir?
    -Sultan töresidir.
    Osman Gazi kızmıştı. Adama:
    -Defol, burada durma ki sana ziyanım dokunmaya. Bir kişi ki malını kendi eliyle kazanmış, bana ne borcu ola, diye bağırdı.
    Fakat Osman Gazi’nin yanındakiler izahat verdiler ve bu paranın devlet için lazım olduğuna ona ikna ettiler. Neticede ilk Osmanlı kanunu çıktı. O kanunun birinci bendi şu idi:
    “Her kişi ki bir yük sata, iki akçe versün, eğer satmaya, hiç nesne vermesün...”
    ************************************
    Ben O Yüzden Ağlamıyorum:
    Behlül Dana, bir gün Halife Harun Reşid’in huzuruna gelir. Halife o sırada tahtında olmadığı gibi odasında da yoktur. Fırsattan istifade eden Behlül Dana tahta geçer oturur. Biraz sonra koruma görevlileri bakarlar ki tahtta biri oturuyor, onu hemen aşağıya indirirler ve başlarlar dövmeye... Bir müddet sonra halife gelir ve bakar ki Behlül ağlıyor...
    Hemen sorar:
    -Niçin ağlıyorsun, ne oldu?
    Halife, muhatabından cevap alamayınca, korumalara sorar aynı soruyu:
    -Ne oldu buna?
    Korumalar şöyle derler:
    -Ey müminlerin emiri! Bu adam, sizin makamınızda oturuyordu. Biz de akıllansın diye bir iki vurduk. Ondan ağlar.
    Behlül hemen söze karışır:
    -Hayır. Ben o yüzden ağlamıyorum, senin için ağlıyorum. Ben ömrümde bir kez bu makama oturduğum için bu dayağı yedim. Sen ki her gün oturuyorsun, acaba ne kadar dayak yiyeceksin?

    İki Bardak Su:
    Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.
    Hükümdarın yasamda en çok güvendiği, tek akıl hocası bir bilge kişiymiş. Günlerden bir gün bu bilge kişiyle otururken hükümdar şöyle bir soru sormuş:
    -Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savaşçılar denli onurlu olsun ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?
    Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:
    -Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?
    -Verirdim tabii.
    -Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?
    Hükümdar biraz düşünür ve ardından:
    -Ölmemek için evet, der.
    Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söyler:
    -Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki
    bardak sudur.

    Atatürk’ün yargıçlara saygısı:
    Ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün canına kıymak için düzenlenen bir suikast girişimi meydana çıkarılmıştı. Bu girişimde bulunmakla suçlanan kimse Milli Mücadele’den beri Ata’nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok iyiliklerini de görmüş biri idi.
    Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor “Nasıl olur, Nasıl olur!” diyordu, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu.
    Sanık tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk olaydan haberi yokmuş gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk’ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı, kimi “bu üzüntülü olayı anmak istemiyor” dedi; kimi de “bunun doğru olduğuna inanmıyor” diye düşündü.
    Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.
    İşte, yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:
    -Suça yeltenilmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir.
    **********************************
    “Türk öldü”:
    Kurtuluş Savaşı’nın en karanlık günlerindeydi; anayurdun en verimli yerleri düşman çizmeleri altında inliyordu. Milletin bütün kuvvet kaynakları kurumuş; dışarıdan ve içeriden ihanetler birbirini kovalamıştı. Herkes:
    -Türk öldü”.. diyordu.
    Türkiye’nin Afrika ve Asya’daki esir ülkeler arasına katıldığı sanılıyordu. Yüzyıllarca Türk egemenliği altında yaşayan milletler, onun son varlığını yağma ediyorlardı. En akıllı görünen birçok yurttaşımız İngiltere’nin veya Amerika’nın himayesini nimet saymaya başlamışlardı.
    Atatürk böyle bir zamanda yer yer ayaklanan Türk halkına önder oldu; Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurdu. Bir gün Meclis’te söylediği nutkunu, şair Mithat Cemal’in bir manzumesinin şu son beyti ile bitirdi:

    “Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hatta,
    Çekmez kürenin sırtı bu tabutu cesimi...”

    Türk vatanının düşman elinde kalmayacağı ve Türk milletinin asla esir olmayacağı hakkındaki iman, Atatürk’ün ruhunda sonsuz bir kuvvet ve sönmez bir ateşti. Bu kuvvet ve ateşi, her fırsatta milletin her ferdine aşılamakta eşsiz bir ustalık gösterirdi.
    *********************************
    Gazi’nin Bir Anısı:
    Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu:
    -Merhaba nine.
    Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:
    -Merhaba, dedi.
    -Nereden gelip nereye gidiyorsun?
    Kadın şöyle bir duralayıp:
    -Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
    Paşa gülümsedi.
    -Ne sahibiyim, ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
    Kadın başını salladı:
    -Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
    -Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
    -Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da .... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip
    saldı Angara’ya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
    -Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?
    Kadının birden yüzü sertleşti.
    -Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
    Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver.
    Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:
    -Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm,benim vefalı Türk anamdır bu.
    Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum:
    -Anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
    Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı:
    -Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
    Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
    Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi:
    -Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun.

  10. #10
    seyhshamil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    seyhshamil isimli Üye şimdilik offline konumundadır Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    12.08.2007
    Yaş
    32
    Mesajlar
    65
    Tecrübe Puanı
    7

    Standart

    Arkadaş:
    Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış.
    Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş yıllar sonra bu sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ’dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz bizi arkadan vurmayacak olan samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.

    Bitmeyen Osmanlı Sevgisi:
    Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı" diye sayıkladığını ..

    Budapeşte’den gelen bir yazarımıza bir Boşnak’ın, "Madem ki İstanbul’a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul’u görmeden, almasın!" dediğini...

    Trablusgarp’daki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını,biliyor musunuz?
    *************************************
    Kendinizi Türklere Emanet Edin:
    16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolayı Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan’ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:

    "Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus’a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini...

    Zünnu-i Mısri’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
    Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim.Nehrin kenarında dururken ,birde baktımki,görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor.Çok korkmuştum.Beni onun şerrinden koruması için Cenab-ı Hak’ka sığındım.Akrep nehire geldiğinde,sudan büyük bir kurbağa çıkıp akrebe doğru geldi.Akrep kurbağanın sırtına binip suyun üzerinde yüzüp gittiler.Bu bana çok şaşırtıcı gelmişti.Ben de onların nehrin kenarında takip ettim.Nehrin karşı yakasına geçtiklerinde,akrepkurabağayı bırakıp dalları büyük,gölgesi çok olan bir ağacın yanına gitti.
    Bir de baktım ki,ağacın altında Allah’a asi bir genç mışıl mışıl uyuyor.Kendi kendime: " La ha’vle vela kuvvete illa billah.Bu akrep nehrin ötesinden buraya kadar,bu genci sokmak için geldi " dedim ve içimden,akrep gence yaklaştığı zaman hemen akrebi öldürmeğe karar verdim.Akrebe yakın bir yerde durdum.Bir de baktım ki karşıdan büyük bir yılan,genci öldürmek için,gence doğru geliyor.Bu sırada akrep yılanın üzerine hücum etti ve başını sokmaya başladı.Akrep yılanın ölmesine kadar başını sokmaya devam etti.Yılan öldükten sonra akrep nehre döndü.Kurabağada onu orada bekliyordu.Akrep tekrar kurbağaya binip nehrin öte yanına geçti.Bende arkalarında bakakaldım.
    Sonra gencin yanına geldim,o hala uyuyordu,akabinde baş ucunda kendi kendime şöyle dedim :
    - Ey uyuyan genç ; Allah seni,sen farketmesen de karanlığın içindeki her türlü kötülükten korur.Sen uyusan bile Allah uyumaz.O kullarına çok merhametlidir.dedim.
    Genç benim bu sözlerim üzerine uyandı ve başından geçen olayları kendisine anlattım.Genç hemen tevbe etti.Bütün yapmış olduğu kötü davranışlarında vazgeçip,iyilerden oldu ve ölünceye kadar hayatı böyle devam etti.Allah ona rahmet etsin.
    Kötü olaylara sabretmek:
    Ermişlerden birinin bir arkadaşı varmış ; devrin hükümdarı onu hapseder.Ermiş kişi,cezaevinde ki arkadaşının hal ve hatırını sormak için ziyaret eder ve :
    - Hapishanede halin nasıldır ?.diye sorar.

    Arkadaşı :
    - Allah’a şükürler olsun,diye cevap verir.

    Sonra,hapishaneye şişman bir mecusiyi getirirler; mesusi ile onu zincirle bir araya bağlarlar.Öyle bir hal alırki,adam,mecusi nereye giderse,onunla birlikte gitmek zorunda kalır.Mecusi helaya gittiğinde,o da gitmeye ve hacetini bitirinceye dek onun yanında durup,pis kokuları çekmeğe mecbur olur ve bunun gibi hayli eziyetler çeker.
    O ermiş olan dışarıdaki arkadaşı bu olayı duyar ve arkadaşını ziyaret edip halini sorar,hapisteki arkadaşı yine şöyle cevap verir :
    - Allah’a şükürler olsun.der.
    Bunu üzerine arkadaşı :
    - Ne zamana kadar böyle şükredeceksin,senin içinde bulunduğun beladan,daha büyüğü varmıdır ? der.
    Bunun üzerine hapisteki ;
    - Ey kardeşim ! ben aslında daha büyük felaketlere müstahakım.Allah’u Teala bu kadarla bana müsamaha etmiş ise,buna şükretmek vacip olmazmı ? Sen hiç işitmedinmi ki,bir büyük zatın üzerine bir tas kül dökülmüş de,o zat secdeye varıp,Allah’a şükretmiş.Kendisine,niçin şükrettiği sorulduğunda ise şöyle cevap vermiş ;
    " Ben üzerime bir tas ateş dökülmesinden korkarım.Bir tas kül dökülmekle,daha büyüğünden bağışlandım,Allah’u Teala’ya şükretmiyeyimmi ? " demiş.
    **********************************
    Sultan Bâyezîd’i ağlatan sözler!:
    Sultan İkinci Bâyezîd Han, Bâyezîd Câmii’ni yaptırınca, bir Cumâ günü câminin açılışı için geldi ve Baba Yûsuf Sivrihisârî’yi de dâvet etti. Baba Yûsuf Sivrihisârî, namazdan sonra kürsüye çıkıp vaaz etmeye başladı. Tesirli sözleriyle, Pâdişâh ve câmide bulunan cemâat ağlamaya başladı ve bu ağlama ile câmi inledi. Câminin açılışını seyretmek için gelip, dışarıda bekleyen üç Hıristiyan, Baba Yûsuf hazretlerinin tesirli sözlerinden ve cemâatin topluca ağlamasından çok etkilenmişlerdi. Bu üç Hıristiyan, müslüman olmaya karar verdiler. Hemen câmiye girip, Baba Yûsuf Sivrihisârî’nin huzûrunda müslüman oldular. Bu hâdiseyi gören Sultan İkinci Bâyezîd Han, yaptırdığı Bâyezîd Câmii’nin ilk açılışında böyle bir hâdisenin vukû bulmasından dolayı çok sevindi. Sonra bunlara pek çok para ve mal hediye etti. Ayrıca vezîrlerinin de vermelerini söyledi. Böylece müslüman olmakla şereflenen üç kişi, dünya ve âhiret saâdetine kavuştular
    **********************************
    Baba-oğul gibiydiler:
    İkinci Bâyezîd Han, Baba Yûsuf Sivrihisârî’yi çok sever, sohbetinde bulunurdu. O da Sultanı çok severdi. Baba ve oğulluk sözleşmesi yapmışlardı. Bir sohbetlerinde pâdişâh ona; "Hacca gideceğin zaman mutlaka bana gel görüşelim" demişti. Bundan sonra Baba Yûsuf memleketine dönüp, orada bir müddet kaldı. Memleketinde iken rüyâsında Kâbe’de Hacer-i esved yanında manzûm bir kitap yazması işâret edildi. O zamana kadar hiç şiir yazmamıştı. Bu rüyâdan sonra şiir yazma kâbiliyeti hâsıl oldu. Sonra hacca gitmek üzere hazırlanıp, Pâdişâh İkinci Bâyezîd Hanı görmek üzere İstanbul’a gitti. Pâdişâh ona bir mikdâr altın verip; "Bunlar helâldir. Kendi elimle kazandım. Bu altınları Resûl-i ekrem sallAllahü aleyhi ve sellemin türbe-i mutahherasının kandillerine harcarsın. Mübârek türbesinin yanında, "Yâ ResûlAllah! Ümmetinin koruyucusu, günahkâr kul Bâyezîd sana selâm söyledi ve bu helâl altınları türbenin kandillerine yağ almak için gönderdi" dersin. Sonra; "Bu hediyenin kabûlü için yalvar, senin vâsıtanla kabûl olacağını ümid ediyorum." dedi. O da bu isteğini yerine getirmek üzere altınları alıp, vedâlaştı ve yola çıktı.
    **********************************
    Yavuz Sultan Selim:
    Yavuz sultan selim han mercidabık seferi için hazırlık yapılmasını emir buyurmuş.ordu kısada sürede hazırlanmış ve yola çıkılmış.Uzunca bir yol katedildikten sonra ordu dinlemeye çekilmiş dinlenilecek yerde ise her yer elma ağaçları ile dolu imiş.Ordu burada bir müddet dinlendikten sonra tekrar yola koyulur.bir sonraki dinlenme yerine vardıklarında yavuz sultan selim han vezirini yanına çağırır ve şöyle der:Canım çok elma istedi erlere bir sor bakalım elma varsa versinler der.Vezir dışarı çıkar ve çadır çadır gezmeye başlar ama hiçbirinde elma yoktur.Vezir Yavuz un huzuruna gelir ve efendim bir tane bile elma bulamadım der.Yavuz bunun üzerine şöyle der:Eğer bir tane elma çıksaydı vAllahi bu seferden vazgeçerdim.Haram yiyen bir orduyla zafer kazanılmaz.
    **********************************
    En Güzel Kubbe:
    Mevlana’nın dostlarından Muineddin Pervane bir gün Mevlana’ya gelerekSultanü’l-ulema diye anılan babası Sultan Veled’in mezarı üstüne eşsiz bir kubbe yapmak istediğini, buna izin verip vermeyeceğini sordu. Mevlana şöyle dedi:
    -Gerçekten çok güzel, benzeri bulunmayan bir kubbe yapabilirsin. Bir eşi dünyanın başka bir yerinde bulunmayabilir.Ancak hiçbir kubbe ilahi şaheser gök kubbeden güzel ve üstün olamaz. O halde mezar yine Tanrı eseri kubbe altında kalsın.
    **********************************
    Kanuni ve Ferdinand:
    1532 yılında Kanuni büyük bir ordu ile Almanya üzerine yürüdü. Aylarca Almanya’da gezdiği halde, ne Ferdinand ve ne de kardeşi Şarlken, Kanuni ile savaşmaya cesaret edemediler. Bunun üzerine Kanuni Şarlken’i savaş alanına çekebilmek için, aşağıdaki mektubu yazdı:

    - "Bu kadar zamandır erlik davası yapıp durursun. Ne senden ne kardeşinden nam ve nişan yok. Sizlere saltanat ve erlik davası haramdır. Belki karından dahi utanmazsın. Belki kadında gayret var sizde yok. Er isen meydana gelesin, takdir ne ise yerine gele. Gel seninle saltanatı Beç (Viyana) sahrasında paylaşalım. Bu kere dahi meydana çıkmazsan avratlar gibi çıkrık alıp padişahlık tacını takmayasın."
    **********************************
    Ters Hareketler:
    Hz.Süleyman bir gün başında tacı ile altın tahtında otururken, rüzgar ters yönden esmeye başladı ve başındaki tacı eğrildi. Hz.Süleyman:
    -Ey rüzgar, dedi, neden ters esiyorsun?
    Rüzgar da şöyle cevap verdi:
    -Sen de ters hareketler yapıyorsun.
    Bu sefer Hz. Süleyman başındaki taca:
    -Sen neden eğrildin, diye sorunca, taç da şöyle cevap verdi:
    -Sen de işlerinde eğrilmektesin...
    **********************************
    Görev Bilinci:
    Osmanlı şeyhülislamlarından olan Molla Fenari şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alışverişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri vermesi gerekiyordu ama satın aldığı adam zorluk çıkartır. Atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadı Molla Fenari’yi yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı.
    Fakat o gece at öldü. Adam ertesi gün olanları Molla Fenari’ye anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari:
    -Senin zararını ben ödeyeceğim, dedi.
    Adam hayretle Molla Fenari’ye baktı:
    -Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla ilginiz ve suçunuz yok ki, dedi.
    Molla Fenari:
    -Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. Bu imkan şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararı ben ödeyeceğim, dedi.
    **********************************
    Niçin savaşırız:
    Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış
    onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.
    Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
    "Padişahım, bir maruzatım var," dedi.
    Padişahın:
    "Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle," demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
    "Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hala şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?"
    Yavuz şu şahane cevabı verdi:
    “Efendi, sen bizi hala tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
    Allah rızasını kazanmak için savaşırız."
    **********************************
    Unutma:
    Fatih, İstanbul’u fethetmişti. Şimdi atının üzerinde ordusuyla şehre giriyordu. Dervişlerden biri Fatih’in atının yularına yapışıp Padişaha şöyle dedi:
    -Padişahım! İstanbul’u biz dervişlerin duaları sayesinde aldığını unutma.
    Fatih, dervişin bu haline ve sözüne hafifçe gülümsedi ve:
    -Doğru söylersin, dedi.
    Eliyle kılıcını işaret ettikten sonra da şöyle dedi:
    -Ama sen de şu kılıcın hakkını unutma.
    **********************************
    Alçak Sesle Söyle:
    Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu:
    -Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?
    Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
    -Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?
    Dilenci şu açıklamayı yaptı:
    -İkimizde de Adem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi? Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?
    Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
    -Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez.
    **********************************
    Hasta Olursun Diye Korktum:
    Fatih Sultan Mehmed bir Anadolu seferi dönüşünde, Balıkesir’den geçiyordu. Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaktan herkes gibi Fatih Sultan Mehmed de nasibine düşeni almıştı. Öylesine yorgundu ki...
    Kendisini bu halde gören bir köylü kadını bir tas içerisinde ona ayran ikram etti. Fatih, ayranın üstündeki saman çöplerini üfleye üfleye ayranı içti. Sonra da kendisini bir ana şefkatiyle seyreden ihtiyar köylü kadına:
    -Allah razı olsun, dedi. Ama şu saman çöpleri ayranı bir nefeste içmeme engel oldu.
    İhtiyar kadın Fatih’in bu sözlerine anne şefkatinin boyutlarını gözler önüne seren, şu cevabı verdi:
    -Oğul, ben onları ayranın üzerine kasıtlı koydum.Sen uzak yoldan geliyorsun. Sonra terlemişsin de. Soğuk ayranı bir yudumda içersin de hasta olursun diye koydum. Hasta olmayasın diye böyle yaptım.
    **********************************
    Biz Kiminle Savaşacağız:
    Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında 1664 yılında Vasvar Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmanın uzun ömürlü olmayacağı belli idi. Ancak Avusturya elçisi bu anlaşmanın 40 yıl sürmesini istiyordu.
    Fazıl Ahmed Paşa elçinin bu isteğine kızmış ve şöyle demişti:
    -40 yıl sizinle barış halinde bulunursak, sonra biz kiminle savaşacağız?
    **********************************
    Düşman Yaklaşıyor:
    Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
    -300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
    Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
    -Biz de onlara yaklaşıyoruz.
    **********************************
    Sır Tutarım:
    Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
    -Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş.
    -Vezir:
    -Evet hünkarım, bilirim dediğinde,
    Yavuz cevabı yapıştırmış:
    -Ben de bilirim.

+ Konu Cevaplama Paneli

Benzer Konular

  1. Osmanlı Tarihi
    By "ÇİL€" in forum Tarihi Bilgiler
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 07.08.2007, 11:36
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03.05.2007, 02:41
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.04.2005, 10:20

Paylaş

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Content Relevant URLs by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.