Zurück   IslamForum Ne Olursan Ol Gel > Büyük İsimlerin Biyografisi > Evliya ve Ulema'nın Hayatları

Bu Alana Reklam Verebilirsiniz

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Ulemalar (D)
Alt 03.05.2007, 15:23   #1 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart Ulemalar (D)

DA'LEC BİN AHMED



Hadîs ve fıkıh âlimi, velîlerden. Künyesi, Ebû İshâk Sicistânî'dir. 874 (H.260) senesinde doğdu. 962 (H.351) de Bağdat'ta vefât etti. Mekke'deAli bin Abdülazîz ve diğer âlimlerden, Basra'da Hişâm bin Seyrafî ve onun tabakasından, Rey'de Muhammed bin Eyyûb Beclisen'den, İbrâhim el-Bûşencî'den, Nişâbûr'da zamanının âlimlerinden, Bağdât'ta Osman bin Saîd Dârimî'den, Muhammed bin Ribh'den hadîs-i şerîf işitip, ilim almış ve rivâyet etmiştir. İlmi çok olup, derin bir âlim idi. Kendisinden Dâre Kutnî, Hâkim, İbn-i Zerkaviye, Ebû İshâk İsferâyînî, Ebû Kâsım ibni Beşrân ve daha pekçok âlim ilim alıp rivâyette bulunmuştur. Hadîs ilminde sika, güvenilir ve pek sağlamdı. Zengin ve çok cömert bir zât olup, hayırlar ve iyilikleriyle meşhûrdu. Mekke'de, Bağdât'ta ve Sicistân'da hadîs âlimlerine tahsis edilmiş vakıfları vardı. Kendisi ev satın alıp, bir müddet Mekke'de oturdu. Daha sonra Bağdât'a yerleşti.

Malı mülkü çok olup zengindi. Fakat Dünyâ malına hiç kıymet vermezdi. Elindekileri hep ihtiyâç sâhiplerine verirdi. Bu hususla ilgili olarak, Ebû Amr Muhammed bin Abbâs şöyle anlatmıştır: "Da'lec bin Ahmed, beni evine götürmüştü. Evindeki malları, paraları gösterip, bunlardan istediğin kadar al dedi. Teşekkür edip, sıkıntıda değilim dedim."

İbn-i Ebî Mûsâ'ya, bir yetime âid on bin dirhem, büyüyünce teslim için verilmiş ve kendisi vasî tâyin edilmişti. Bir ara sıkıntıya düşüp, bu paraları harcamıştı. Yetim büyüyüp yetişince, kâdı, hâkim paranın teslim edilmesini istedi. İbn-i Ebî Mûsâ durumu şöyle anlatmıştır: "Yetimin parası istendiği sırada ödeyecek param yoktu, yeryüzü bana âdetâ dar geldi. Sıkıntıdan çâre aramaya başladım. Katırıma binip, Kerh şehrine doğru yola çıktım. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Katırı serbest bıraktım. Yolum Da'lec bin Ahmed'in mescidine vardı. Mescide girip sabah namazını Da'lec bin Ahmed'in arkasında kıldım. Namazdan sonra beni evine götürdü. Hoş geldin deyip, yemek hazırlattı. Sofraya oturunca; "Sende bir sıkıntılı hâl görüyorum." dedi. Ben de durumumu anlattım. "Yemeğini ye, ihtiyâcını hallederiz." dedi. Sonra sofraya tatlı geldi. Onu da yedikten sonra, sofradan kalkıp ellerimizi yıkadık. Hizmetçisine, "Şu kapıyı aç!" diyerek bir kapı gösterdi. Kapıyı açıp, bir odaya girdi. Odada mallar ve para kasaları vardı. Bana on bin dirhem verdi. Sevincimden uçacak gibi idim. Parayı aldıktan sonra vedâlaşıp ayrıldım. Gidip borcumu ödedim. Aradan üç sene geçti. Bu zaman içinde işlerim iyi gitti. Otuz bin dinâr kazandım. Daha önce aldığım on bin dirhemi ödemek için Da'lec bin Ahmed'e gittim. Yine berâber namaz kıldıktan sonra evine gittik. Sofra kuruldu. Yemek yedik. Yemekten sonra hâlimi hatırımı sordu. Ben de hâlimi bildirip, daha önce aldığım on bin dirhemi ödemek için geldiğimi söyledim. "Sübhânallah! Onu sana borç olarak vermedim, hediye ettim." dedi. Ben de; "Efendim bu malın aslı nedir ki, bana on bin dirhem hîbe ettiniz?" dedim. Şöyle cevap verdi: "Yetişip büyüyünce Kur'ân-ı kerîmi ezberledim, hadîs-i şerîf dinleyip, öğrendim ve ticâret yaptım. Bir tüccar bana gelip, Sen; "Da'lec bin Ahmed misin?" dedi. "Evet." dedim. "Ben malımı ortak olmak üzere sana teslim etmek istiyorum. Bir defter tut, kazançları peyderpey teslim edersin." dedi. Ayrıca bu maldan bol bol sadaka dağıtmamı da tenbih etti. Ticâret yapmak üzere bana binlerce dinâr bıraktı. Her sene gelir giderdi. Her gelişinde de, bir o kadar daha mal getirirdi. Yine bir senenin sonunda gelip; "Ben, deniz seferlerine çıkan biriyim. Bir kazâya uğrayabilirim. Bu malın hepsi senindir. Bu maldan sadaka dağıt, câmi yaptır." dedi ve ayrılıp gitti. Ben de onun arzusunu yerine getiriyorum. Allahü teâlâ bana bol servet ihsân etti. Bunu ben hayatta olduğum müddetçe kimseye anlatma." buyurdu.

BORCUN UNUTULDU

Ebû Bekr bin Ali bin Abdullah, bir zâtın şöyle anlattığını nakletmiştir: "Bir Cumâ günü Cumâ namazı kılmak için mescide gitmiştim. Önümdeki safta vekarlı, huşû' sâhibi bir zât gördüm. Devamlı namaz kılıyordu. Cumâ namazının başlamasına kadar nâfile namaz kıldı. Heybetinden, kalbimde ona karşı bir muhabbet hâsıl oldu. Sonra Cumâ namazı kılmaya kalktık. O gördüğüm zât, tedirgin bir hâlde elbisesine bürünerek, hep kendini birinden gizliyordu. Namazdan sonra sebebini sordum. Şöyle dedi. Benim bir zâta borcum var. Bu sebeple mahcûbiyetimden böyle yapıyorum, dedi. Kime borcun var dedim. Şu arkamda duran zâta dedi. Meğer alacaklı olan zât, Da'lec bin Ahmed imiş. Bu sözleri Da'lec bin Ahmed'in o safta bulunan bir arkadaşı işiterek, gidip durumunu ona anlattı. Da'lec bin Ahmed de, bu zâtı evine getirmesini söyledi. Evine gittiklerinde yemek ikrâm edip, borçlu zâta; "Senin borcun unutuldu." diyerek alacağını bağışladı. Ayrıca beş bin dirhem de hediye verdi ve; "Mescidde beni görüp, borçlu olduğundan dolayı üzülüp sıkıntıya düştüğün için hakkını helâl et." dedi.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:24   #2 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DÂRENDELİ MUHAMMED HİLMİ EFENDİ


Son devir velîlerinden. Malatya'nın Dârende kazâsının Yenice nâhiyesinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1916 (H.1334) yılında Maraş'ta vefât etti. Babasının ismi Hacı Yûsuf Ağa, annesinin ismi Emine Hanımdır. İlk tahsîlini Dârende'de tamamlayan Muhammed Hilmi Efendi, ihtisas için İstanbul'a gitti. Abdülazîz Han zamânında Fâtih Medresesinde tahsil gördü. Bu esnâda bilhassa Müderris Sâdık Efendinin husûsî himâyesine kavuştu. Bu arada İstanbul'da Gümüşhâneli Ziyâeddîn Efendinin ders ve sohbetlerine devâm etti. Bu zâttan halîfelik icâzeti, yetkisi alıp, Dârende'ye döndü. Tevâzuundan kendisini irşâd, insanları yetiştirme makâmına lâyık görmeyen Muhammed Hilmi Efendi, Sivas'ta Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiden feyz aldı. Bu zâttan da icâzet aldı. Hâcı Ahmed Efendi, Küçük Âşık Efendi denilen Âşık Muhammed Mısrî'nin bu da Hâlid-i Bağdâdî'nin halîfesidir. Bölgede büyük bir şöhreti olan Ahmed Efendi, zâten yetişmiş bulunan Muhammed Hilmi'ye kısa süre sonra icâzet verdi.

O esnâda Dârende halkı arasında büyük bir haksızlık ve zulüm görülüyor, kuvvetliler zayıfları eziyor, kâtiller gittikçe çoğalıyordu. Bunu gören Muhammed Hilmi Efendi, babası Hacı Yûsuf Ağaya; "Buradan asıl vatanımız olan Medîne tarafına doğru hicret edelim." dedi. Babası; "Niçin?" diye sorduğunda; "Burada biz şimdilik rahatız. Kimse bize dokunamıyor. Kimse bize zulüm etmez. Biz de kimseye zulüm etmeyiz. Fakat bizden sonra gelen çocuklarımız belki zâlim olup, zulmeder. O zaman biz mesul oluruz. Yâhud evlâdımız mazlum durumunda olur, zâlimden zulüm görüp ve yine biz mesul oluruz." cevâbını verdi. Bunun üzerine mallarını satılığa çıkardılar. Hiç kimse müşteri olmadı. Halk mallarını almazsak hicret etmezler diye düşünüyordu. Bunun üzerine mallarını orada bırakıp hayvanlarla yola çıktılar. Halk peşlerinden gelerek dönmeleri için çok ricâ ettilerse de muvaffak olamadılar. 1858 senesinde Maraş'a vardılar.

Muhammed Hilmi Efendi ve âilesi, Maraş'ta iki yıl kadar kaldı. Bu müddet içerisinde bugün Duraklı Câmi adı ile anılan Seyyid Ali Bey Câmiini tâmir ettirdiler ve bu câminin hücrelerinde kaldılar. Muhammed Hilmi Efendinin ilmî kıymetini takdir eden Maraşlılar bu sırada kendisine her türlü yardımı gösterdiler.

Muhammed Hilmi Efendi Duraklı Câmi yeniden ibâdete açılırken, şu şiirinin bulunduğu tâmir kitâbesini de kapısına astırdı:

Hamdülillah avn-i Hakla buldu bu mescid tamâm
Ehl-i hayrât sarf-ı himmet eyledi oldu tamâm

Hak teâlâ rahmet etsin kim buna bir taş kodu
Cennet-i âlâda versin onlara âlî makâm

Hem dahi bulsun selâmet beş vakit namaz
Kıl namazı bul rızâyı gel niyâz et subh u şâm

Bâ-husus bu âcize kılsın terahhum lutfile
Çün delâlet ettiği için vüs'i mikdârı müdâm

Yazdı Hilmi şevk-ıla umrânını târih hitâm
Bârekallah-ül-kadîr tâ-ilâyevmi'l-kıyâm.

(Bu mescid Allahü teâlânın yardımı ile ve hayır sâhiplerinin himmetlerini harcamaları neticesinde tamamlandı. Buna bir taş koyana Hak teâlâ rahmet etsin ve Cennet'te yüce makam versin, ayrıca her beş vakit namazda selâmet bulup kurtuluşa ersin. Gel sen de namaz kıl akşam sabah niyaz edip yalvar ve rızâya kavuş. Ayrıca hususiyle bu âcize; böyle bir hayra önderlik ettiği için lutf ile acısın. Hilmi arzu ederek, bu yapının bitiş târihini yazdı. Allahü teâlâ Kıyâmet'e kadar bunu ayakta tutsun.)

Bundan sonra Antep'e giden Muhammed Hilmi Efendi, orada on yıl kadar kaldı. Bu zamanda pekçok talebe yetiştirip halkın karşılaştığı güçlükleri çözdü ve herkese nasîhatta bulundu. Muhammed Hilmi Efendi on yıl sonra tekrâr Maraş'a döndü. Ancak bu sırada Antepliler ısrarla kendisini tekrar geri götürmeye çalıştılar. Maraşlılar da aynı ısrar içinde bu büyük velîyi bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Hilmi Efendi hazretleri büyük bir sıkıntı içinde kaldı ve ne yapması gerektiğini Sivas'ta bulunan hocası Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiye sordu. Ahmed Efendi: "Şu anda nerede bulunuyorsan orada kal!" dedi. Muhammed Hilmi Efendi hocasının bu sözü üzerine vâz ü nasîhat işlerine, bundan sonra, Maraş'ta devâm etti. Yeniden Duraklı Câmiine yerleşti, hem namazları kıldırıp talebe yetiştirmeye, hem de vâzlara ve sorusu olanların suâllerine cevap vermeye başladı.

Bir vâzında insanlara şöyle nasîhat etti:

"Allahü teâlâyı, farzları, haramları, namazla alâkalı meseleleri bilmeyen, gerçek mümin olamaz. Demek ki mümin câhil olmaz. Bildiği ile amel etmeyen câhil demektir. Bildiğiyle amel edene cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadîs-i şerîfte de; "Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü teâlâ bilmediğini öğretir." buyruldu. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ kazancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir".

Muhammed Hilmi Efendi, malın faydalı mı zararlı mı olduğu yolunda soru soran bir kimseye: "Mal yılana benzer. Hem zehiri hem de panzehiri vardır. Eğer insan fayda ve zararını bilirse o yılanın şerrinden kurtulur. Malın faydası; şahsına, çocuklarına, hanımına isrâf etmeden sarf etmek, geri kalanı da hac, cihâd, dîn-i İslâmı yayma, câmi yaptırma ve fakirlere vermekle olur."

Muhammed Hilmi Efendi 1900 senesinde Duraklı Câmiinin bugünkü son şekli ile yapılması esnâsında inşâat çatısından aşağı düşerek yürüyemez hâle geldi. Bundan sonra vefâtına kadar geçen on altı sene zarfında câmiye çıkamadı. Bu zamanlarda oğullarının en âlimi ve en müttakîsi olan Mahmûd Nedim Efendiyi câmide namazları kıldırma ve sohbet meclislerini idâre etmekle görevlendirdi. Ömrünün bu son yıllarını Allahü teâlâyı zikir ve ibâdetle geçiren Muhammed Hilmi Efendi, 1916 (H.1334) yılında vefât etti. Kabr-i şerîfi, Maraş'ta Şeyh Âdil mezarlığındadır.

Muhammed Hilmi Efendi fıkıh ilmine çok önem verirdi. İhyâu'l-Ulûm, Hadîka, Berîka ve Mültekâ kitaplarını huzurlarında okutturur, açıklamalar yapardı. Ayrıca ilâhî aşkı artırır diye tegannîsiz olarak, Niyâzi-i Mısrî dîvânından okuttururdu. Hâllerini gizlemeye çok gayret eder ve şöhretten kaçardı. "Şöhrette âfet var." derdi. Bununla berâber zaman zaman o devrin Maraş ulemâsı, beyleri, paşaları çeşitli suâller sormak için huzûruna gelirler, çoğu kez henüz sorularını sormadan cevâbını alarak geri dönerlerdi.

Çok cömert olan Muhammed Hilmi Efendi, evine gelen hediyelerin tamâmını fakirlere dağıtırdı. Bir gün yeğeni; "Amca gelenin hepsini dağıtıyorsun." dediğinde; "Oğlum dağıtmazsan gelmez." demiştir.

Az konuşurdu. Halleri ve hareketleri ile İslâmiyet'in hükümlerini gösterirdi. Bir gün huzûrunda bir tânesi; "Falan kişi sigara içiyor, haram işliyor." diye konuştu. Hilmi Efendi sigara içmek âdeti olmadığı hâlde bu sözü işitince yanındaki birisine; "Evlâdım bana bir sigara sarıver." dedi. Sonra o sigarayı yaktırıp içti. Böylece sigaranın harâm olmadığını fiilen herkese göstermiş oldu. Ayrıca böyle yerli yersiz konuşanlara, herhangi bir mesele hakkında kafasından hüküm verenlere; "İslâmiyet ilimsiz olmaz. Biz kırk sene şer'î ve tasavvufî ilimlere çalıştık." derdi.

Duraklı Câmiinin bitişiğinde Muhammed Hilmi Efendinin bir talebesinin evi vardı. Bir defâsında o talebeyi kış gününde nefsini temizlemesi için çilehâneye koydu. Bu sırada talebe henüz kışlık odununu alamamıştı. Çilehânede tefekküre dalmışken, bir adamın, odun yüklü bir merkebi evine götürdüğünü gördü. Gerçek mi değil mi diye çilehânenin kendi evi gözüken hücresinden baktığında gördüklerinin gerçek olduğunu anladı. "Tamam, ben artık eriştim." diye düşünerek hocasının huzûruna varıp başından geçenleri anlattı. Muhammed Hilmi Efendi ise; "Git oğlum halvete çekil. Çile esnâsında görünenlerin dokuzu şeytânî birisi rahmânîdir. Şeytan seni aldatmış. Halvetten ve tasavvuftan maksad hâl sâhibi olmak değil, nefse hâkim olmak ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır." diyerek onu halvete devâm ettirdi.

Muhammed Hilmi Efendi, Duraklı Câmiinin inşâatı sırasında ücret ve masraf için gelenlere şiltesinin altından hiç eksilmeyen paradan ustalara, işçilere dağıtırdı. Bir gün Fakı Mehmed adındaki yeğeni, abdest almak için gittiğinde, şiltesini kaldırarak bu paralara bakmak istedi. Ancak şilteyi kaldırınca altında koca bir yılan gördü. Hemen şilteyi kapatırken korkudan bayılmamak için de kendini zor tuttu. Bu sırada odaya giren Muhammed Hilmi Efendi tatlı bir tebessümle ona şöyle dedi: "Yâ evlat her deliğe elini sokma, ya akrep çıkar veya yılan."

Bir defâsında Maraş ulemâsı ileri gelenlerinden Tekerekzâde Mutîullah Efendi, Muhammed Hilmi Efendiyi imtihân etmek istedi. İçinde çeşitli sorular yazılı bir mektubu oğlu ile Muhammed Hilmi Efendiye gönderdi. Çocuk kapıyı çaldığında daha mektubu veremeden kendisine içeriden başka bir mektup uzatıldı. Şeyh Efendi çocuğa; "Evlâdım mektubu bize vermene gerek yok, al bunu babana götür. İstediği şey içerisindedir." buyurdu. Mutîullah Efendi çocuğunu dinledikten sonra büyük bir hayretle mektubu açtı. İçinden şu şiir çıktı:

Hakikat ilminden aldım dersimi
Okudum özümden illallah dedim.
Urundum tâcımı, geydim postumu
Destûr aldım pîrden illallah dedim.

El içinde elpendidir elpendi
Açtı bahar yazı, bülbül uyandı,
Benden nutk istemiş Mutîullah Efendi
Her varımdan geçtim illallah dedim.

Şiiri okuyan Mutîullah Efendi hatâsını anlayıp Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelerek özür diledi ve talebelerinden oldu.

Bir gün talebelerinden biri çok hastalandı. Hiç bir tedâvî fayda vermedi. Doktorlar ümidi kesdiler. Başında bekleşen akrabâları hastanın küçük çocuğuna; "Dârendeli hoca efendiye git. Babam çok hasta, onun ilacı sendeymiş, diyerek ilaç iste, yalvar, ağla..." dediler. Çocuk Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelip, babam hasta, babamın ilâcı sendeymiş deyip boynunu bükünce, şeyh hazretleri onun başını okşayıp; "Haydi oğlum sen evine git. İnşâallah baban şifâ bulmuştur." deyip gönderdi. Gerçekten de çocuk eve gelmeden ağır hasta olan babası iyileşerek ayağa kalktı.

Dârendeli Muhammed Hilmi Efendinin kalplere şifâ olan sözlerinden bâzıları şunlardır:

"Cehennem yoluna düşüp de Cennet arzu eden kimsenin hâli, kuzeye gidip hacc-ı şerîfe gidiyorum diyenin hâline benzer."

"Hırs sâhibi her zengin fakirdir. Kanâat eden herkes zengindir."

"Hiç bir velî ben evliyâyım yanıma geliniz, sizi irşâd edeyim, demez. Çünkü onlar kendilerini ve kerâmetlerini gizlemekle görevlidirler. Bize lâzım olan, evliyâ olduğu söylenen şahsa bakarız. Eğer yaşayışı İslâmiyet'e tam uyuyor ve elinde silsile-i aliyyeden gelen ve bu yolda yetişmiş büyük bir zâttan tasdikli icâzeti, yetki belgesi varsa o zâta büyük zât diye hürmet ederiz."

"Fen ilimleri, sâlih ile fâsık arasında müşterektir. Müslüman, kâfir herkes öğrenebilir ve hem öğretmiş olduğu ilmi geri almak lâzım gelse alamaz. Nitekim sanatkârın hâli böyledir. Fakat İslâmiyetin emir ve yasaklarından birine muhâlefette ısrar edici olsa dînî ilimlerden bir şey kazanamaz. Tasavvuf yolunda edindiği dereceler ise talebenin hocasına ters düşmesi ile elinden alınır ve sanki hiç görmemiş, okumamış gibi olur. İşte dînî ilimler ile fen ilimlerinin farkı budur."

"Tasavvuf ehliyim diyenlere bakarız. Eğer sözlerinde ve amellerinde İslâmiyete muhâlif hâller görülmezse onlara muhabbet ederiz. Eğer İslâmiyet'e aykırı hâlleri görülürse kendilerine tenbih ederiz. Dînin doğru olan hükümlerini bildiririz. Bozuk yollarını terk ederlerse iyi olur. Terk etmezlerse kendilerini sevmeyiz."

"Herkes hâlinin ne olduğunu şu hadîs-i şerîf ile görsün: "Kalbin hayâtı îmân iledir. Ölümü küfürledir. Sıhhati ibâdet ve tâat iledir. Hastalığı günâhla meşgûl olma iledir. Uyanıklığı Allahü teâlâyı zikretme iledir. Uyuması Allahü teâlâdan gâfil olma iledir."

"Üç kimse şeytanın ve askerinin şerrinden korunmuştur. Onlar da, gece gündüz çok zikir edenler, seherlerde kalkıp istiğfâr edenler ve Allahü teâlânın korkusundan ağlayanlardır."

"Gözden yaş çıkmamak kalp katılığından ileri gelir. O dahi günah çokluğundan gelir. Günah çokluğu ölümü unutmadan ileri gelir. O dahi uzun emel sâhibi olmasından ileri gelir. O dahi dünyâyı sevmeden ileri gelir. Dünyâyı sevmek ise bütün günahların başıdır."

"Bir günah ne kadar küçük olsa bile onu bir şey sanmayıp, ne olur bundan dense, o ufacık günah dağlar kadar büyür. En büyük günah da, bir daha işlememek üzere nâdim ve pişmân olarak tövbe edilirse ve istiğfâr edilerek ağlanırsa; "Günâhına tövbe eden, günâhı olmayan kimse gibidir." hadîs-i şerîfi gereğince cenâb-ı Allah onun günahını affeder."

"Oturacak, kalkacak arkadaşların en hayırlısı, görüldüğü zaman, Allahü teâlâyı hatırınıza getirendir, onların sözleri ilminizi arttırır. Onların ameli âhireti aklınıza getirir."

ALLAH'TAN KORKAN O'NUN EMRİNİ TUTAR

Hadîs-i şerîfte; "Eğer bir kimse Allahü teâlâdan korkarsa, herkes ondan korkar. Eğer Allahü teâlâdan korkmaz ise kendi herkesten korkar." buyrulmuştur.

Bu sebeple eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet'e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet'e tam uyuyorsa âhiret ehlidir.

Herkes neyi severse onun zikrini çok eder. Allah'ı seven Allah'ı, Resûlullah'ı sallallahü aleyhi ve sellem seven O'nu, evliyâyı seven evliyâyı çok zikreder, anar. Yâni hiç hatırından çıkarmaz. Nitekim çocuklarını, hanımını, tarlasını, bağını, bahçesini, parasını seven bunları hiç gönlünden çıkarmadığı gibi. Herkes kalbini yoklarsa kimi çok sevdiğini anlar. Herkes sevdiği ne emrettiyse onu cânı gibi yerine getirir. Bâzısını yapar, bâzısını yapmazsa sevgisi az, hiç tutmazsa sevmediği anlaşılır.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:24   #3 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DÂVÛD-İ HALVETÎ


Osmanlılar zamânında Mudurnu'da yetişen evliyâdan. Ali Bey adında bir zâtın oğlu olup, "Uzun Dâvûd" ve "Dâvûd-i Mudurnî" diye tanınırdı. Doğum târihi belli değildir.

Halvetî şeyhlerinden Seyyid Yahyâ-i Şirvânî'nin yüksek talebelerinden Şeyh Habîb'in sohbetlerine devâm edip, tasavvufun yüksek mârifetlerine kavuştu. Meczûb bir zât idi. Allahü teâlânın sevgisinden kendinden geçmiş haldeydi.

İsfendiyâroğlu Kızıl Ahmed adında bir zât, Şeyh Dâvûd'a bir mektup yazarak, tasavvuf talebeleri arasında pek mâlum, başkalarına ise mestûr (gizli) olan "Devâir-i hamse"den bahseden bir eser yazmasını ricâ etmişti. Şeyh Dâvûd da, onun ricâsını kabûl edip, devâir-i sülûktan yedi dâireyi açıklayan Gülşen-i Tevhîd adında bir kitap yazıp gönderdi. Bu eser, Arabca ve Türkçe şiirlerle, tasavvufta cezbe, Allahü teâlânın, sevdiği bir kulu kendisine çekmesi ve sülûk, Allahü teâlânın sevgisine uğraşarak kavuşma hâllerini anlatmaktadır. Tasavvuf ehli arasında çok okunmuş ve uyulmuştur. Tasavvuftaki yüksek hakîkatleri anlatan kıymetli bir eserdir. Ayrıca halîfelerinden "Kâşifî" mahlaslı bir şâirin, Şihristânî'nin Milel ve Nihâl kitabı tarzında, Tehzîb-ül-Akâid ve Müfîdet-ül-Fevâid isminde bir eseri de mevcuttur. Dâvûd-i Halvetî, 1507 (H. 913) senesinde Mudurnu'da vefât etti.

Dâvûd-i Halvetî hazretlerinin dostlarından biri şöyle anlatır: "Bâzı arkadaşlarımla Karaman diyârına seyahate çıkmıştık. Yolumuz susuz bir bozkıra uğradı. Susuzluk ve sıcak hava hâlimi perişân etmiş, helâk olayazmıştım. Bu hâlde iken, karşıdan bir kalabalık topluluk göründü. Onlarda su bulabilirim ümidi ile sevinmiştim. Yakınımıza geldiklerinde gördüm ki, meczûb bir derviş, zikrederek, Allah, Allah diyerek yürüyordu ve elinde su dolu bir ibrik taşıyordu. Bana doğru bakınca, elindeki ibriği havaya fırlattı. Havadan yere düştüğünde, o ânda harâretim geçiverdi. Bu zâtın kim olduğunu araştırınca, kâfilenin reisinin Şeyh Dâvûd ve meczûbun da, talebelerinden Şeyh Süleymân adında bir kimse olduğunu anladım. Hemen Şeyh'e koştum. Onun bu açık kerâmetini görünce, büyüklüğünü anlayıp ona talebe oldum."

DİLİ ÇÖZÜLDÜ

Şakâyik-i Nu'mâniyye kitabının sâhibi şöyle anlatır: Doğduğum andan bülûğ yaşına girinceye kadar dilim çözülüp konuşamamıştım. Birgün babam beni alıp, Şeyh Dâvûd'a götürdü ve benim bu hastalıktan bir an önce kurtulmam için duâ etmesini ricâ etti. Tâhâ sûresi 25-28'nci âyet-i kerîmelerinde meâlen; "Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Böylece sözümü iyi anlasınlar!" buyrulduğu gibi duâ etti. Kendi mübârek ağızlarından, benim ağzıma birşeyler okudu. Dilim hemen çözüldü. Evimize döndüğümde annemi görünce; "Anacığım, artık ben konuşuyorum." diye seslendim."
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:25   #4 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DÂVÛD-İ İSKENDERÎ

İskenderiyye'de yetişen büyük velîlerden. Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Dâvûd olup, babasınınki Ömer'dir. Dâvûd-ul-Kebîr diye de bilinir. Künyesi Ebû Süleymân'dır. Kaynaklarda doğum târihine rastlanamayan Ebû Süleymân, 1333 (H.733) senesinde İskenderiyye'de vefât etti. Vefâtı için kaynaklarda başka târihler de bildirilmiştir. Tasavvufta Şâzilî tarîkatına mensûb idi. Bu yolun büyüklerinden Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî ve onun halîfesi olan Tâcüddîn İbn-i Atâullahİskenderî hazretlerinin sohbetlerinde yetişerek kemâle geldi. Mâlikî mezhebi âlimlerinin önde gelenlerinden ve Kur'ân-ı kerîmde medhedilen râsih ilimli âlimlerin imâmlarından ve büyüklerinden oldu. Bilhassa fıkıh, tefsîr, hadîs, nahiv, beyân ve diğer ilimlerde ve evliyâlık yolunda derecesi çok yüksek idi. Çeşitli ilimlere dâir çok kıymetli eserler yazdı.

Îzâh-ul-Mesâlik, Er-Risâlet-ül-Merdıyye fî Şerhi Düâ-iş-Şâziliyye, Şerh-ut-Telkîn, Uyûn-ül-Hakâik, Keşf-ül-Belâga ve Şerh-ül-Cümel liz-Zücâcî bunların belli başlılarıdır.

Ebû Süleymân Dâvûd-i İskenderî hazretleri, "Ameller (in kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur." hadîs-i şerîfinde geçen niyet hakkında buyurdu ki: "Bâtındaki derecenin yüksekliği, niyetin yüksekliği nisbetindedir. Yâni niyetindeki üstünlüğün ne kadar ise, bâtınî âlemdeki derece ve yüksekliğin de o nisbette üstündür."

Dâvûd-i İskenderî'nin buyurduğu kıymetli sözlerinden bâzıları şunlardır:

"Mürşid, yol gösterici, rehber; sana ilâcı, tedâvî olmak yolunu gösteren değil, tedâvî eden, mânevî olarak terbiye edip, yetiştiren zâttır. Böyle olmıyana mürşid denmez."

"Allahü teâlânın muhabbetinden bir zerreyi, bin yıllık ibâdete değişme! Çünkü; Hadîs-i şerîfte "Kişi sevdiği ile berâberdir" buyrulmuştur.

"Şehvetler, bitmeyen arzu ve ihtiraslar, üstü örtülü azaplardır."

"Bir velîde, iki çeşit nûr bulunur. Birincisi; rahmet ve şefkat nûru olup, bu nûrla, evliyâlık yolunda bulunmaya müsâid olanları kendisine cezbeder, çeker. İkincisi ise; feyz, izzet ve kahr nûru olup, bu nûrla da, Allah yolunda bulunmaktan uzak, taşkın kimseleri kendisinden uzaklaştırır."

"Kulun ilmi arttıkça, ilim talebi, daha çok öğrenmek arzu ve ihtiyâcı da artar. Himmeti de yükselir. Çünkü kişi, cehâlet hâlinde, sâdece ilim öğrenmeyi, daha çok ilim sâhibi olmayı ister ve buna kendisini çok muhtaç hisseder. İlmin çok dereceleri vardır. Onun sonu yoktur."

"Âlimler, zâhirî ve bâtınî âlimler olarak ikiye ayrılır. Zâhirî âlim; ilmi arttıkça, zuhûru, ortaya çıkması, tanınması artan kimsedir. Fakat bâtınî âlim bunun zıddıdır. O gizlidir. Mânâlar âleminde ilerledikçe, kendisi, kendisini ve ilmini anlamaktan, idrâk etmekten âciz kalır. İlmi de kendisi ile birlikte gizlidir. Zâhirde, görünüşte onun ilminin ve kendi hâlinin bir belirtisi olmaz. Ancak ehli olanlar tarafından tanınabilirler."

"İnsanlar iki kısımdır. Birinci kısım, dünyâ ile uğraşanlar olup, onu îmâr etmeye çalışır. Onun yolunun esâsı dünyâ ile uğraşmaktır. İkinci kısım insanlar ise, mânâ âlemi ile, mânevî işlerle uğraşan kimseler olup, bunlar, matlûba (Allahü teâlâya) kavuşmak, O'nu istemek arzusuyla yanarlar. Bütün gayretleri bunun içindir."

"Kalbin tam bir ihlâs ile "Lâ ilâhe illallah (Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh yoktur)" diyerek bir defâ Allahü teâlâya yönelmesi, Allahü teâlâdan gâfil olarak yapılan yer dolusu ibâdetten hayırlıdır."

"Mümin kulların kalbleri, evliyânın kalblerinin gölgeleri altındadır. Evliyânın kalbleri, enbiyânın kalblerinin gölgesi altındadır. Enbiyânın kalbleri de, Allahü teâlânın inâyet ve yardım nûrları altındadır."

"Gönül kapılarının açılmasında elde edilebilecek en büyük nasîb, gaflet hâlinden kurtulabilmektir."

"Bir kimse, sâhibi olan Allahü teâlâyı bırakır, O'ndan başka birine kalb gözünü çevirip, ona bakar ve ona gönül verirse, başına şu üç şey gelir: 1. Kalbinde, ilâhî nûrları müşâhede etmesine, hakkı ve hakîkati görmesine mâni olan perde hâsıl olur. 2. Kalbini hangi sebeple mahlûklara kaptırdığına dâir hesâba çekilir. 3. Allahü teâlâdan başka bir şeye gönül verdiği ve niyeti bozuk olduğu için azap görür."

"Bir kimsenin dünyâ ve âhiretine faydalı olan bir hâli yoksa, o kimse, cansız maddelerden farksızdır. Şâyet bir kimsenin işi gücü şer, kötü işler ve mâsiyet, günah olursa, bu durumda o, bir şeytandan farksız olur. Bir kimse hem dünyâ ve hem de âhiret işlerini birlikte yürütmeye çalışıp, dünyâlık işlere daha fazla önem verirse, o kimsenin hayvandan farkı kalmaz. Düşüncesi, işi, meşgûliyeti yalnız Allahü teâlâ için olan kimse ise, bir melek gibidir."

"Eğer, insanlar velî zâtların kadrini, kıymetini bilip iyice anlayacak derecede olsalardı, herkes karşılaştığı bütün insanlara karşı edebli olurdu. Çünkü, görünüş îtibâriyle velî de bizim gibi bir insandır ve karşılaştığımız bir kimse de, Allahü teâlânın bir velî kulu olabilir. Velî, şekil ve şemâil bakımından, giyinip kuşanma bakımından ve diğer birçok beşerî sıfatlarla, öteki insanlardan farklı olmayan bir kimse gibi görünür. Hâlbuki, haddizâtında o, diğer insanlardan tamâmen farklı, apayrı bir insandır. Her ân gönlü Allahü teâlâ iledir ve O'nun muhabbeti ile yanmaktadır. İşte velînin asıl hâlini bildiren bu husûsiyetini, ancak onun gibi olanlar anlar. Diğer insanlar ise, onu kendileri gibi bir kimse zannederler."

"Âbidde (Allahü teâlâya çok ibâdet edende) ve ârifde nefse düşmanlık vardır. Fakat ikisinin düşmanlıkları farklıdır. Âbid, nefsinin yaptıklarının kendisi için zararlı olduğunu bildiği için, nefsin yaptığı işlere düşmandır. Ârif ise, işleriyle birlikte, nefsin kendisine de düşmandır. Çünkü nefs, Allahü teâlâya düşmandır."

"Bir kimse birini severse, onun bu sevgisi, bu sevgiye kavuşmasına sebeb olanı da sevmeyi gerektirir."

"İnsanoğlu dünyâya etten bir kanat ile gelir. Üstünde çeşit çeşit nîmetlerin bulunduğu yükseklikler, altta ise Cehennem ateşi vardır. İnsanoğlu bu kanadını iyi besleyip, damarlarını iyi kuvvetlendirmeli ki, kanat zayıf olup, vazîfesini yapamayacak hâle gelmesin ve sâhibini ateşe düşürmesin."

"Allahü teâlâ bir kulu için hayır murâd edince, onun kalbine hakîkî ilimleri yerleştirir."

"Kur'ân-ı kerîmi hakîkî olarak dinleyebilmenin, böylece onun mânevî lezzetinden haz alabilmenin ilk mertebelerinden birisi, fânî olan mahlûkların hepsini, gözünden ve gönlünden silmektir."

"Bir talebe, kendisine ilim ve edeb öğreten ve hakîkî âlim olan hocasına edep ve muhabbetle nazar edip bakınca, hak yoluna girmiş olur."

"Mahlûklar arasında hîlekârlık, düzenbazlık olmadığı zaman, Allahü teâlânın tevfîk, yardım ve başarı ihsânları yağmur misâli yağmağa başlar."

"Bir kul, kalbini Allahü teâlâya tevcih edip döndürdüğü müddetçe, Allahü teâlâ onun bütün dağınık işlerini toparlar, bir araya getirir.Fakat kul, Allah korusun, kalbini bir kula tevcih eder, kendisi gibi âciz bir mahlûktan meded umarsa, bütün işleri darmadağınık olur."

"Allahü teâlâyı tanıyan âriflerin, dünyâya düşkün olanlardan kaçıp, onlardan uzaklaşmaları, onların üzerinde dünyâ cîfesinin pis kokusu duyulup, etrâfı rahatsız ettiği içindir."

"Bakış durumlarına göre gözler dört kısımdır. Birincisi; peygamberlerin gözleridir ki, görüşü kuvvetli ve keskindir. Tesirini ilk bakışta gösterir. Bu gözlerin sıhhati tamdır. İkincisi; velî zâtların gözü olup, bunların da sıhhatleri tam olmakla berâber görüşleri birinci kısımdakiler kadar kuvvetli değildir. Üçüncüsü; müminlerden gâfil olanların gözüdür ki, görünüşte var olduğu hissedilir ve görülür. Fakat görüşü zayıftır, tesir etmez. Yâni perdelidir. Dördüncüsü ise; kâfirlerin gözü olup, kördür ve hiçbir hakîkati göremezler."

"Evliyâ, bütün gizliliğine ve tanınmamasına rağmen bir lamba gibidir. Etrâfını aydınlatır. İnsanlar, kendilerine gelen birçok faydalı şeyin onun sebebi ve hürmetine geldiğini anlayamazlar. Bunun böyle olduğunu, çoğu zaman velînin kendisi bile bilmez."

"Peygamberler, peygamberlere tâbi olup izlerinde yürüyenler, muhabbet ehli olup, Allahü teâlâyı ve O'nun "Seviniz" buyurduklarını sevenler, ziyandan kurtulup, nîmetlere kavuşmuşlardır."

"Velîlerden bir zât, şarkta Allahü teâlânın dînine âit bir şey konuşsa, garbda bir kimse o velînin sözlerini duyup kabûl etse ve bunlara tâbi olup, uysa, nasîbi kadar o velînin nûrundan istifâde eder. Aradaki uzaklık istifâdeye mâni olmaz."

"Senin, az amel, nûrlu ve parlak bir kalb ile Allahü teâlânın huzûruna çıkman; çok amel, fakat nûrsuz bir kalb ile çıkmandan daha hayırlıdır."

"Âlimler ve velîler, dünyâ hayâtında hakîkî hâlleri ile zuhûr eyleyip meydana çıkmazlar. Ancak ilmî hüviyeti ile zuhûr eyler. Ama Allahü teâlâ, âhirette onları hakîkî hâllerinde gösterecektir."

"Kendisinden ilim ve edeb öğrendiğin üstâda hizmet, babaya hizmetten önce gelir. Çünkü baba, senin, bu birkaç günlük keder ve sıkıntı âlemine gelmene vesîle oldu. O kıymetli üstâd ise, seni safâ âlemine, yüce âleme yükseltmekte, ebedî saâdetine vesîle olmaktadır."

"Dünyâya gelip, kâmil bir mürşidin (yol göstericinin) mânevî terbiyesi ile yetişmeden ölen bir kimse, kirli, pis olarak ölür. İsterse, insanların ve cinlerin sayısı kadar ibâdet yapmış olsun."

"Allahü teâlânın, kullarına ihsân ettiği nîmetlerin en büyüklerinden birisi, aralarında irfân sâhibi velî bir zâtı bulundurmasıdır. İsterse insanlar onu tanımasınlar ve bilmesinler."

"Âriflerden bir zâtın yanında ve sohbetinde bir an bulunmanın faydası, babanın terbiyesinden, öğretmenin zâhirî meseleleri öğretmesinden çok daha fazladır. Onun bir anlık terbiyesi, öbürlerinin yirmi yıllık terbiyesinden daha fazla ve daha tesirlidir. Çünkü onlar dış görünüşü terbiye etmeye uğraşırlar. Ârif zât ise, insanın bâtınını, rûh yapısını terbiye eder, yetiştirir."

"Cehennem ehli için azapların en şiddetlisi, Cennet nîmetlerinden mahrum olmaktır. Bu mahrum olmanın sıkıntısı, onlara azapların hepsinden daha acı gelir."

"Kadir gecesi, o senenin kalbidir. Îmân dolu bir kalb de, içinde bulunduğu cesedin kadir gecesidir."

ÖYLE BİR KİMSEYLE ARKADAŞ OL Kİ...

Sohbetlerinde şöyle nasîhat ederdi:

"Ey Âdemoğlu! Kendi kendine ne kadar insafsız davranıyorsun. Hayâtın boyunca, her gün dünyâ ile meşgûl olursun, onun geçici ve aldatıcı güzellikleri ile oyalanırsın. Fakat her gün bâkî olan, hakîkî saâdet ve sonsuz nîmetler yeri olan Cennet'e dâvet olunursun. Cennet'e hiç îtibâr etmezsin. Dünyâyı bir tarafa itip, âhirete yönelmedin. Hiç olmazsa ikisini aynı seviyede tutup ona göre hareket etseydin. Sen ise âhireti sanki unutmuş gibisin."

"Yaptığın bütün ibâdetlerde gâyen, sâdece kendisine ibâdet ettiğin Allahü teâlâya yakınlık olsun. Hattâ bu gâye, ecir ve sevaptan daha önce olmalı. Allahü teâlâya yakın olmak nîmeti ele geçince, öyle sevaplar, öyle ecirler gelir ki, anlamak, hesâb etmek mümkün olmaz."

"Amelin ve ilmin hâlis olanını iste! Hâlis niyetle Allahü teâlâya ibâdet ederken, insanlık hâli bâzı kusûrların olursa, onlar için de derhâl tövbe et!"

"Sen, şu anda bulunduğun dünyâda ebedî kalacak değilsin. Bâkî, sonsuz olan âhiret yurduna da henüz ulaşmış değilsin. Bu hâl karşısında sana düşen, kendisine çok yakın olduğun, senin her hâlini gören, duyan ve bilen zâta (Allahü teâlâya) yönelmektir."

"Hakîkî irfân sâhibi makbûl bir zâta tâbi olarak peşinden bir adım gitmen, kendi boş arzunla, nefsine uyarak ve güyâ hak yol zannederek, kendine göre tuttuğun yolda yüz bin fersah yürümenden daha faydalı ve daha hayırlıdır."

"Öyle bir kimse ile arkadaş ol ki, onda maddeye temâyül edecek onu sevecek bir kalb bulunmasın."

"Bir kimse sana, nefsânî hazînesinden bir şeyler vermek isterse, onu sakın kabûl etme! Bir kimse ki, sana akıl hazînesinden bir şey vermek isterse, bunu, içindeki hikmet nûru ile mukâyese et! Arzuna göre ister kabûl et, istersen reddet! Bir kimse de, sana kalb hazînesinden bir şey vermek dilerse, sakın onu reddetme! Hemen kabûl et! Hattâ fazla vermesini, arttırmasını iste! Şâyet bir gün gayb âlemi hazînesinden bir şey dağıtana rastlarsan, sakın onu kaçırma! İyi bil ki, en büyük hazîne odur."
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:26   #5 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DÂVÛD-İ KAYSERÎ

Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde yetişen âlim ve velîlerden. Asıl adı Dâvûd bin Mahmûd bin Muhammed, lakabı Şerefüddîn'dir. Dâvûd-i Kayserî diye meşhur olmuştur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte ise de, 1258 (H.656) veya 1261 (H.659) senelerinde doğduğu tahmin edilmektedir. Kayseri'de doğmuştur. Karaman'da doğduğunu söyleyenler de vardır.

İlk önce Kayseri ve çevresinde ilim tahsîl etti. Sirâceddîn Urmevî'den Arapça ile mantık, kelâm, usûl-i fıkıh ve diğer dînî ilimleri öğrendi. Kayseri'de zamânının usûlüne göre tahsîlini tamamladıktan sonra, ilmini ilerletmek maksâdıyla Mısır'a gitti. Kâhire'de üç-dört sene kalıp hadîs-i şerîf, tefsir ve diğer aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Zekâsı, çalışkanlığı ve ilimdeki yüksek derecesiyle akranları arasında çok parladı. İran'ın Sava şehrine giderek, Sadreddîn-i Konevî'nin talebelerinden Kemâlüddîn Kâşânî'nin talebeleri arasına katılıp, onun sohbetlerinde bulundu. Onun rehberliğinde tasavvuf yolunda ilerleyip, yüksek derecelere kavuştu. Aynı zamanda zamânın fen ilimlerinde yüksek bir dereceye ulaştı. Onun ilimdeki üstünlüğü, derecesinin yüksekliği Anadolu'da meşhur oldu. Bu sırada İznik'i fetheden Osmanlı Sultânı Orhan Gâzi ilk olarak yaptırdığı Orhâniye Medresesine Dâvûd-i Kayserî'yi müderris tâyin etti. Vefâtına kadar bu medresede ilim öğretip, pekçok âlim yetiştirdi. Böylece ilk Osmanlı medresesinin ilk müderrisi olan Dâvûd-i Kayserî'nin talebeleri, Omanlı Devletinin ilk ilmiye heyetini teşkil etmiştir. Hayâtını ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren Dâvûd-i Kayserî 1350 (H.751) yılında İznik'te vefât etti. Çandarlı Halil Paşa Câmiinin karşısında ve bugün Çınardibi denilen yerde defnedildi. Kayseri'de medfun olduğunu söyleyen kaynaklar da vardır.

Dâvûd-i Kayserî, enerjitizm yâni tabiatta var olan her şeyin esâsını ve bütün tabiat olaylarını enerji ve enerji değişimiyle açıklayan bir fizik doktrininin kurucusudur. Enerjitizmin kurucusu olduğu iddiâ edilen Alman kimyâcısı Wilhem Ostwald'dan yaklaşık altı asır önce yaşayan Dâvûd-i Kayserî; âlemi, görünür ve görünmez, maddî ve rûhî, her türlü varlıkların toplamı olarak târif etmiştir. Âlemdeki bütün varlıklar, Allahü teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsi, akisleridir. Tabiattaki her şey, atomlardan ve moleküllerden meydana gelmiştir. Ona göre tabiat, kendi özünde enerjiden başka bir şey değildir. İlk enerji olan ve Kur'ân-ı kerîmin Fussilet sûresi on birinci âyetinde bildirilen "Duhan", Allahü teâlânın izni ile birçok şekiller aldı ve varlıkların şeklini belirleyen su, hava, ateş ve toprak gibi ilk dört unsura dönüştü. Varlıkların, atomlardan (cevher) ve moleküllerden teşekkül ettiğini, onların farklılıklarının, atomların sayı ve diziliş farklarından kaynaklandığını söyleyen Dâvûd-i Kayserî, kendinden önceki Yunanlı atomculardan farklı olarak, ilk defâ atomların enerji yüklü olduğunu söylemektedir. Suyu, beyaz atom ve hayat sırrı olarak nitelemiş, belki de ondaki statik ve dinamik enerjinin önemini ilk defâ anlatmak istemiştir.

İlim ve fazîlette yüksek, güzel ahlâk sâhibi, çok ibâdet eden, dünyâya önem vermeyen ve çok merhametli bir zât olan Dâvûd-i Kayserî, başta tasavvuf olmak üzere kelâm sâhasında eserler vermiş ve felsefeyi tenkit eden eserler yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır:

1) Matlau Husûs-il-Kelîm fî Maâni Füsûs-il-Hikem: Muhyiddîn ibni Arabî'nin Füsûs-ül-Hikem adlı tasavvufî eseri üzerine yazdığı şerhtir. Bu eser, ilk defâ Tahran'da, ikinci defâ olarak, Hindistan'da basılmıştır. 2) Nihâyet-ül-Beyân fî Dirâyet-iz-Zamân: Bu eserinde felsefecileri bilhassa Aristo ve Ebü'l-Berekât el-Bağdâdî'yi tenkit etmiştir. 3) Keşf-ül-Hicâb an Kelâmı Rabb-il-Erbâb: Kelâm ilmine dâirdir. Mu'tezilenin ve Kerrâmiye fırkasının bozuk inanışlarına cevaplar verilmektedir. 4) Tahkîku Mâ-il-Hayât ve Keşfu Esrâr-iz-Zulümât, 5) Esâsu'l-Vahdâniyye ve Menbeu Ferdâniyye, 6) Şerh-ul-Kasîdet-it Tâiyye, 7) Şerh-ul-Kasîdet-il-Mîmiyye.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:26   #6 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DAYGAM BİN MÂLİK

Evliyâdan. İsmi, Daygam bin Mâlik'tir. Doğum, vefât yeri ve târihleri kesin olarak bilinmemektedir.

Çok iyi bir terbiye ile yetişti. Gönlü her zaman Allah sevgisi ile dolup taşardı. Annesi kendisi ile çok ilgilenirdi. Oğlunun Allah sevgisinden çeşme gibi akan göz yaşlarını gördükçe o da kendini tutamayıp ağlardı. Çok ibâdet ederdi.

Seyyâr bin Hâtem anlatır: Daygam'ın gece ve gündüzü ibâdetle geçer, çok duâ ederdi. Bir defâsında secde hâlinde; "Yâ Rabbî! Mahlûkâtın kalpleri senden nasıl döner?" diyordu. Kendisine bir hastalık geldiğinde gusül, boy abdesti alır evine kapanır, kapısını kilitler ve; "Yâ Rabbî! Sana geldim." der, rükû ve secde ederdi. Daygam hazretlerinin günlük virdi, âdet ettiği ibâdeti dört yüz rekat namaz kılmaktı. Yaz ve kış bu ibâdetine devâm ederdi."

Abdullah bin Amr anlatır: "Sevdiğim bir arkadaş olan Amr bin Müslim'in yanına gittim. Mescidde ıslanan iki ayrı yer gösterdi. Biri onun hizâsında idi."Hayırdır inşâallah bu nedir?" dedim. O; "Vallahi bu, akşam ile yatsı arasında rükûda iken Daygam bin Mâlik'in akıttığı gözyaşlarının izleridir." dedi."

Ezher bin Mervan Rakkaşî anlatır: "Daygam, ibâdeti çok bir zât idi. Başkalarına hiç benzemezdi. Dâimâ üzüntülü görünürdü. Birisi annesine onun bu üzüntülü hâlinden sordu. Annesi ağladı ve; "Çağırıldığı şey (âhiret) için varsın üzülsün. Hazret-i Hasan ve sevdikleri de üzüntülü gittiler." dedi."

Bir gün annesi, Daygam'a seslendi. O da; "Buyur anneciğim." diyerek yanına geldi. Annesi; "Allahü teâlâya yakın olman sebebiyle sevinçli misin?" dedi. Bunun üzerine Daygam, bir feryâd koparıp yere baygın düştü. Onun bu feryâdı gibi bir feryâd hiç duyulmamıştı. Annesi ağlayarak yanına oturdu ve; "Ey oğlum! Senin yanında Rabbinin işinden bir şey de sormaya gelmez oldu." dedi.

Yine bir gün annesi Daygam'a seslenmişti. O her zamanki edebini gösterip; "Buyur anneciğim!" dedi. Annesi ona; "Ölümü seviyor musun?" diye sordu. Daygam; "Evet anneciğim!" dedi. Annesi; "Niçin seversin?" diye sordu ve açıklamasını istedi. O da; "Allahü teâlânın yanında hayırlı olan şeyi ümid ediyorum." dedi. Ana-oğul ağlamaya başladılar. Ev halkı da onlarla birlikte ağladı.

Bir defâsında yine annesi; "Ey oğlum! Ölümü seviyor musun?" demişti. Daygam buna karşı; "Hayır Anneciğim!" dedi. Annesi buna hayret edip sebebini sordu. O da; "Ölüme hazır değilim." dedi. Bunun üzerine ana-oğul ağlamaya başladı.

Hakem bin Nuh, bir gün Daygam'ın oğluna şöyle anlattı: "Baban Daygam bin Mâlik ile bir gemide idik. Gece sabaha kadar ağladı, inledi. Sabah olunca biz; "Ey Mâlik! Gecen çok uzun sürdü." dedik. Yine ağladı. Sonra; "İnsanlar yarın başlarına gelecek şeyleri bilseler, hayattan ebedî lezzet almazlar. Vallahi şu gecenin şiddetli karanlık ve korkusu, bana âhireti ve oradaki işin zorluğunu hatırlattı. O gün bütün işler insanı üzer dedikten sonra, Lokman sûresi 33. âyet-i kerîmesini okudu. Meâlen "Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın."

HOR VE HAKÎR OLUR

Mevlânâ Ebû Eyyûb anlatır: "Daygam bin Mâlik bir gün bana; "Ey Ebâ Eyyûb! Nefsinin düşmanlığından sakın. Ben insanların dünyâda üzüntülerinin bitmediğini gördüm. Allahü teâlâya yemin ederim ki, âhirette mümin sürûr, sevinç görmezse iki şeyle karşılaşır: Dünyâda iken yaptıklarına pişman olur. Bunu niye yaptım der. Diğeri âhirette hor ve hakir olur." dedi. Bunun üzerine ona; "Mümine âhirette sevinç neden olmasın, zîrâ o dünyâda, Allah'ı için yorulup didiniyor?" dedim. Bana; "Ey Ebû Eyyûb! Nasıl kabûl görsün nasıl selâmete ersin? Zîrâ nice kimseler işinin gücünün; îmân, ibâdet ve ihlâsının doğru olduğunu zanneder. Sonra da artık kurtuldum, der. Bunların yaptıkları işler, Allahü teâlânın rızâsına uygun olmadığı için, işleri âhirette yüzlerine vurulur." dedi."
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:27   #7 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DEDE HALÎFE


Osmanlı âlimlerinin meşhurlarından. On altıncı asırda yaşamıştır. 1565 (H.973)'te vefât etti.


Gençliğinde ticâret ve deri dabağcılığı yaptı. Yirmi yaşına kadar ilimden bir harf okumamış, bir ilim ehlinin sohbetinde bulunmamıştı. Yirmi yaşından sonra bir hâdise sebebiyle ilme başlayıp devrinin meşhur âlimlerinden oldu. Amasya'da deri dabağcılığı ile meşgul iken, Amasyalılar şehirlerine gelen bir müftüyü ağırlamak için bir bahçeye götürmüşlerdi. Dede Halîfe de bir tanıdığı vâsıtasıyla bahçedeki cemâatın arasına katılmıştı. Yemek hazırlıkları yapılacağı sırada biraz odun lâzım oldu. Dede Halîfe; "Ben toplayayım." diye yerinden fırladı. Bu arada misâfir müftü ona bakarak; "Bu câhil gitsin." dedi. Müftünün bu sözlerini duymuştu ve kendinin ilimden habersiz bir câhil olduğunun da farkında idi. Ancak o anda bu şekilde hor görülmesi kendisini başından kaynar sular dökülür gibi yakmıştı. Birdenbire büyük bir kırıklık hâline girmiş, son derece mahzunlaşmıştı. Perîşân bir halde kalabalıktan yavaş yavaş uzaklaşarak odun toplamaya gitti. Kalabalık gözden kaybolunca, oradaki bir sudan abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Sonra yüzünü yere koyarak secde hâlinde tam bir teslimiyet ve yakarışla Allahü teâlâya duâ edip, câhillikten kurtarmasını istedi. İlim ve fazîlet sâhibi kimselerden olmak için içli duâlar yaptı. Duâ için yüzünü toprağa koyduğu sırada o kadar kendinden geçti ki, bu sebeple toprakta yüzü çizilip kanamış ve farkında olmamıştı. Sonra kalkıp odun topladı. Götürebileceği kadar yüklenip bahçede oturan cemâatin yanına getirdi. Kalabalığa yaklaşınca yüzündeki çizikleri ve kanları görerek ağaç toplarken yüzünü yaralamış diye gülüştüler. Bahçede bulunanların hepsinin biraraya toplanmış olduğu bir anda Dede Halîfe misâfir ve ilim sâhibi müftünün yanına yaklaşıp elini öptü. "İşimi bırakıp, ilim öğrenmek istiyorum!" dedi. Müftü; "Çok zor senin bu isteğin. Çok çalışıp, gayret sarfetmeden ve bir hocanın dersine, hizmetine devâm etmeden mümkün değildir. Sen bu yükün altından kalkamazsın." dedi. Ama o çok kararlı bir halde yalvararak ısrâr etti. Müftü sonunda ona ilim öğretmeyi kabûl etti.

Ertesi gün işini bırakıp dükkanında bulunan mallarını satıp ilim öğrenmek için hazırlık yaptı. Kitaplar satın aldı. Derhal ilim tahsîline başladı. Büyük bir gayret ve şevkle günden güne ilmini ilerletti. Sonunda Bursa'da Sultan Murâd Medresesinin meşhur müderrislerinden Müderris Sinânüddîn'e muîd, yardımcı müderris oldu. Bu vazîfesinden sonra ise müderris olarak değişik yerlerde ve çeşitli medreselerde uzun müddet müderrislik yaptı. En son İznik'teki Süleymân Paşa Medresesinden emekliye ayrıldı. Daha sonra müftülük vazîfesi de verildi.

Tefsîr ve fıkıh ilimlerinde büyük ve fazîlet sâhibi bir âlim idi. Ayrıca eserler de yazdı. Sarf ilminde en meşhûr kitaplardan olan Taftazânî kitabının şerhi üzerine bir hâşiye (açıklama) yazmıştır. Fıkıh ilmine dâir bir manzumesi ve çeşitli ilimlere dâir risâleleri vardır.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:27   #8 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DEDE MOLLA

Orta Anadolu'da yetişen velîlerden. Dedemoğlu diye bilinir. Doğum ve vefât târihi bilinmemektedir. Hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selîm Hanın pâdişâhlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya'nın Çumra ilçesinde, kendi adıyla anılan Dedemoğlu köyünde olup ziyâret edilmektedir.

Meşhur menkıbesi şöyle anlatılır: Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu bu zâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunu farketmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyreden Sultan; "Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır'a gidiyormuş" der. "Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonra işine devam eder. Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönül bağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sâhibi bir zât olduğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; "Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı? der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işâret ederek; "Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!" der. Pâdişâh; "İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister." deyince; "İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâm eder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerler grup grup aksakallı ihtiyar zâtın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsını alır ve ordusuna ilerle emrini verir.

Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der. Sultan önce bir şey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte o asker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip, bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:28   #9 (permalink)
Tercübeli Üye
 
Emir Hattab - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Emir Hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 11.12.2006
Bulunduğu yer: Filistinden Lübnandan...
Yaş: 22
Mesajlar: 729
Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Emir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevherEmir Hattab islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 4
Standart

DEDE ÖMER RÛŞENÎ


Evliyânın büyüklerinden ve Osmanlı âlimlerinden. Aydın vilâyetinin Güzelhisar köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Aydınlı olduğu için aydınlık mânâsında Rûşenî lakabı ile anılmıştır. 1487 (H.892) senesinde Tebriz'de Kur'ân-ı kerîm okurken vefât etti. Kabri, Tebriz'de kendi adına Selçuk Hâtun tarafından yapılan dergâhdadır. Tasavvufta Halvetiyye yolundan Rûşeniyye kolunun kurucusudur.

Güzelhisar'da doğup yetişen Ömer Rûşenî, ilim tahsîli için Bursa'ya geldi. Yeşil Câmi imâretinde bulunan medreseye yerleşti. Orada bir müddet zâhirî ilimleri tahsîl ettikten sonra, içinde tasavvuf yoluna girme arzusu çoğalıp, Bursa'dan ayrılarak Karaman beldesine gitti. Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin büyük kardeşi Alâeddîn Ali Aydınî'nin talebeleri arasına girdi. Daha sonra Şirvan'ın nâhiyelerinden olan Bakü'ye giderek, Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin sohbet ve hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek hocasının önde gelen talebelerinden ve halîfelerinden oldu.

Seyyid Yahyâ Şirvânî'nin sohbetlerine kavuştuktan sonra, kendisini ilme daha çok verdi. Sıkı riyâzetler çekti. Nefsin terbiyesi için çok gayret etti. Bu sebeple nefsin arzularını hiç yapmaz ve karşı çıkardı. Bu yoldaki gayret ve istidâdının fazlalığı sebebiyle, kısa zamanda çok yükseldi.

Hocasının vefâtından sonra onun yerine irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesi yaptı. İnsanlara Allahü teâlânın râzı olduğu yolu gösterdi. Bir müddet Karabağ, Gence ve Tebriz civârında insanlara rehberlik yaptı. Akkoyunlu sultanlarının dâveti üzerine Tebriz'e gitti. Orada kendisi için yaptırılan zâviyeye yerleşti. Vefâtına kadar orada hizmet etti. Çok talebe yetiştirdi. İlim ve feyz kaynağı oldu. Talebelerinin en yükseklerinden birisi, Halvetiyye yolunun kollarından olan "Gülşeniyye" kolunun kurucusu olan ve Gülşenî diye tanınan İbrâhim bin Muhammed hazretleridir.

Dede Ömer Rûşenî hazretleri bir defâsında Tebriz'e gitmişti. Sultan Hasan, bir Cumâ gecesi onu dâvet etti. Meşhur âlimleri ve velîleri de çağırmıştı. Sultan bir ara âlimleri göstererek, şikâyette bulundu. Bunun üzerine Dede Ömer Rûşenî sultana şöyle nasihat etti: "Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Dînin direkleridir." dedikten sonra, evliyânın meşhurlarından Bişr-i Hafî hazretlerinin bir gün yolda yere düşmüş bir kâğıt üzerindeki besmeleyi alıp temizleyip, güzel kokular sürerek hürmet göstermesi sebebiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmasını, bu sebeple büyük bir velî oluşunu anlattıktan sonra; "Bu âlimlerin kalplerinde Allahü teâlânın kelâmı Kur'ân-ı kerîm, O'nun mübârek isimleri ve ilmi vardır. Onların bereketli nefeslerini koklayıp, Cennet kokularına kavuşasın. Peygamber efendimiz, Veysel Karânî için; "Yemen tarafından rahmet rüzgârı esiyor." buyurdu. Veysel Karânî hazretlerinin mübârek nefesleriyle nefsinizi temizleyiniz ki, Allahü teâlânın rahmetine kavuşasınız. Resûlullah efendimiz; "Kim bir âlime ikrâm ederse, bana ikrâm etmiş olur. Bana ikrâm eden, Allahü teâlâya ikrâm etmiş olur. Allahü teâlâya ikram eden, Cennet'e girer." buyurdu. Âlimlere hürmet husûsunda âyet-i kerîmeler vardır. Bu hususta hadîs-i şerîfler de çoktur. Dolayısıyla âlimlere hürmet mutlaka lâzımdır. Onlara kötülük yapmayı düşünmek, insanın felâketine ve Allahü teâlâdan uzaklaşmasına sebeb olur. Âlimleri kim zemmedip kötülerse, onların etlerini yemiş gibi olur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; "Âlimlerin etleri zehirlidir. Kim koklarsa hastalanır. Kim yerse ölür!" buyurdu." Sultan Hasan büyük bir dikkatle bu sohbeti dinledikten sonra misâfirler dağıldı.

Dede Ömer Rûşenî, vefâtından on beş gün önce, talebeleriyle sohbet etti. Sonra müsâfeha edip vedâlaştı. Bu vedâdan sonra artık sohbet etmedi. Vefâtına kadar talebesi İbrâhim Gülşenî hizmetinde bulundu.

Dede Ömer Rûşenî hazretleri, Peygamber efendimizin ve O'nun vârisleri olan hakîkî İslâm âlimlerinin tam bir âşığı idi. Sevgili Peygamberimiz için yazdığı Türkçe ve Fârisî nâtları (O'nun vasıflarını anlatarak öven şiirleri) çok kıymetli olup, bu nâtlara pekçok şâir tarafından nazîreler yapılmış, yâni aynen onun vezin ve kâfiyesi ile şiirler söylenmiştir.
__________________
"Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir."
(İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh)


Rasulullah (A.S.) Efendimiz Buyuruyor:
"Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

"Allah'ım! İnsanlar seni verdiğin nimetler yüzünden severler; bense seni verdiğin belalar yüzünden severim".
  Alıntı ile Cevapla

Alt 03.05.2007, 15:28   #10 (permalink)
Tercübeli Üye