| Evliya ve Ulema'nın Hayatları Büyük Evliya ve İslam alimlerinin hayatları ile haklarında fikir paylaşımları |
 |
Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni (k.s.a) |
 |
01-23-2008, 18:52
|
#1 (permalink)
|
|
Süper İlgili Üye
Style: 0
fetih isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Feb 2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Memleket: şimdilik dünyalı
Kan Gurubu: abrh+
Yaş: 29
Mesajlar: 1.888
Thanks: 380
Thanked 359 Times in 162 Posts
Rep Puanı: 179
|
Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni (k.s.a)
SEYDA HAZRETLERİNİN HAYATI1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni
2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni
3 -Seyyid Muhammed
4 - Seyyid Ma ruf
5 -Seyyid Tahir
6 -Şeyh Seyyid Kal
7 -Seyyid Hace Ebu Tâhir
8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr
9 -Seyyid Ali
10-Seyyid Halil
11-Seyyid Hasan
12-Seyyid Mahmud
13-Seyyid Ali
14-Seyyid Taceddin
15-Seyyid Kasım
16-Seyyid İdris
17-Seyyid Ca‘fer
18-Seyyid Kasım
19-Seyyid Kemaleddin
20-Seyyid Ebu Firas
21-Seyyid Fellâh
22-Seyyid Muhammed
23-Seyyid Taceddin
24-Seyyid Ebu Firas
25-Seyyid Maceddin
26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas
27-Seyyid Şerafeddin
28-Seyyid imam Ali
29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)
Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret‘e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti. Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliyamam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir.
Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muhammed‘in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür. Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Taruni köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Şeyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Abdülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.
Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi‘nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Şeyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür. Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah‘a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler. Şeyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğulları ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir. Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis‘in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt‘in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa‘da, sonra Diyarbakır‘da tamamladı) kaldıkları Gadir‘den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler. Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan irşad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Şeyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Rasûlünün varislerindendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy‘dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah‘a... herşey fanidir."
1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Şeyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale‘nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman‘a, sonra Adana‘ya oradanda Gökçeada‘ya götürülen Şeyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara‘ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil‘e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.
Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.
Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara‘ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.
Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.
__________________
[SIGPIC][/SIGPIC]
|
|
|
|
 |
 |
Ahlakı, şahsiyeti, tevazu, amel ve takvası,şefkat ver merhameti, |
 |
01-23-2008, 18:55
|
#2 (permalink)
|
|
Süper İlgili Üye
Style: 0
fetih isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Feb 2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Memleket: şimdilik dünyalı
Kan Gurubu: abrh+
Yaş: 29
Mesajlar: 1.888
Thanks: 380
Thanked 359 Times in 162 Posts
Rep Puanı: 179
|
Ahlakı, şahsiyeti, tevazu, amel ve takvası,şefkat ver merhameti,
Ahlakı, şahsiyeti, tevazu, amel ve takvası,şefkat ver merhameti,Seyda Hazretleri ilk tahsiline babasının yanında başlayarak 7 yaşinda Kur‘an-i Kerim‘i hatmetmiştir. Sonra Baykan Müftüsü Molla Muhyiddinden ilim tahsili görmüştü. Daha sonra Muş ilinin Demirci köyünde Hazretin torunu Şeyh Nasr‘dan daha sonra Molla Ramazandan ders almişti. Dayisinin oglu olan ve sonradan halifesi olacak olan Seyyid Molla Abdulbaki‘nin derslerine ise 5 yil Dilbey köyünde devam etmişti. Bu kiymetli alimlerden sarf, nahiv, mantik, belagat gibi alet ilimlerinin yaninda tefsir, hadis ve fikih dersleri aldi. Babasi Gavs Hazretleri bu yillarda "inşaallah Imam-i Rabbani Hazretlerini geçersin" diye dua etmişti. Daha sonraki yillarda ilimle birlikte babasi ve mürşidi olan Gavs Hazretlerinden tasavvuf egitimim alarak 1968 yilinda Nakşibendi Halifesi olmuştur. Halifelik emri gelince Gavs Hz.leri Şeyda Hz.lerini Ahmed Haznevi Hz.lerinin oglu Şeyh Alaaddin‘in yanina götürdü. O da Şeyda Hz.lerini çok büyük veli, Allah dostu ve erkek oldugunu, halifeligin Ravza-i Mutah-harâda Hz. Rasűlüllah‘ın manevi huzurunda verilmesinin daha uygun olacagini söyledi. Gavs Hz.leri de onun emrini yerine getirdi. 1972 yilinda babasinin vefatiyla irşad görevini kesintisiz 21 yil devam ettirmiştir.
AHLAKI
Şeyda Hazretlerinin (k.s.) en belirgin vasfi sabir, tevazuu ve hilmdi. Kendisi hiçbir zaman hiç kimseye karşi kirici bir harekette bulunmamiş, kin duymamiştir. Binlerce kişi etrafinda pervane olurken kendisinde kibir ve kabaliktan eser görülmezdi. Şeriata aykiri olmadigi takdirde kimseye şunu yap veya yapma demezdi. Günahkar veya itaatsiz demeksizin herkese karşi güleryüzlü ve güzel ahlakliydi.
ŞAHSIYETI
Şeyda hazretleri hakiki iman ve takvaya sahip olup, iki cihanin saadet ve kerametine ulaşmiş, mukerrabűn makaminda Allah‘u Teala‘ya en yakin bir hidayet önderidir. Amelleri temiz, makami ali, tevhidi temsil ve tarif eden halkin en hayirlilanndandir. Rab-binden razi ve onu sever Rabbi de ondan razi ve kendisini sever. Yüce Yaradan‘a o nurla ruhunu teslim etti ve inşallah o nurla mahşere gelecek. O canini Allah-u Tealaya feda etti ve onun zikrinde fani oldu.
Seyda hazretleri kiyamete kadar bu dini ihya ve ikame eden Hz. Resulullah‘in varis ve halifelerinden-dir. Muhammedi nuru yaydi, sünneti ihya ve kullari Islah etti. O, Resulullah‘in âli ve en yakinlarindan olup bu hale iman ve takva bagiyla ulaşmiş olup ne-sebçede ehli beytindendir. Allah (c.c.)‘m seçtigi kalbleri aydinlatan, insanliga yol gösteren, yeryüzünde emin Rabbani alimlerdendir. Nazari şifa, sözleri deva, meclisleri safi safadir. Kalbi takva madeni ve ilahi aşk menbaidir. O zikrin anahtari olup, kendisini gören, iman ve sevgiyle seyreden Allahu Teala‘yi hatirlar. Kalbi dünyadan kopar, ahirete yönelirdi. Hazretin özündeki ilahi nur, gözlerinden dişari yansir, yüzünde secde ve huşu eseri görülürdü. O her işini Allah için yapar, Allah için sever, Allah için kizardi. Nefsi ve dünya adina bir hesabi, ilahî rizanin dişinda gizli bir hedefi yoktu.
O Allahu Teala‘yı kullarına, kulları da Allahu Teala‘ya sevdirdi ve âleme ilahi sevgiyi sergiledi. Bütün âlem için rahmetti. Dayanılmaz bela ve musibetlere karşı bir emniyetti. Yaptığı ve yaptırdığı zikir, naz ve niyazlar hürmetine hem kalpler hem kainat fesattan kurtuldu, Allah Allah dedikçe Allah Teala âleme rahmet nazanyla bakıp günahkarlara mühlet tanıdı. O Allahu Teala‘nın melekleri arasında övdüğü ve kendisiyle övündüğü, Peygamberlerin kıyamet günü iftihar ettiği kimselerdendir. Hazreti, Allahu Teala sevdiği gibibütün âlem ve eşya da tanidi ve sevdi. Ancak kafir ve münafiklar hariç. Onlar da ahirette pişmanlik ve perişanliklarindan dolayi ellerini isirir, ah-u vah ederler.
Seyda hazretlerine ilm-i ledün‘den büyük nasib verilmiştir. Hanegahlari manevi cennet mesabesinde idi. O, şeriat ve tarikat‘in camiidir (ikisini bir arada bulundurmuştur).
Hasılı kelam, Allahu Teala‘nın Evliyasının en ileri gelenlerinden ve faziletlilerindendir.
Onun güzel ahlakını gören herkes yaptıklarından pişman olur, hemen tevbe etmek isterdi. Yanına gelenlerde çok hızlı ahlakî değişim görülürdü. Ziyarete gelenlere öyle davranırdı ki sanki insanlar onun yanına değilde başka bir sebeble toplanmışlar. Hizmet etmeyi ve hizmet edeni çok severdi. Bizzat çorbanın ateşini yakar, sofilere çorba taşır, misafirleri yemek yemeden ve ağırlamadan geri yollamaz, sofiler yemek yemeden kendisi yemezdi. Misafirperverliği o derecedeydiki hanelerinde hizmet eden erkek olmadığı taktirde kendisi bizzat ikram da bulunurdu. Ayrıca çalışkanları çok sever, herişte bizzat çalışanlara yardımda bulunurdu.
Önceki Nakşibendi büyüklerinin büyük-küçük demeden evlatlarina hürmet ve edebde kusur etmezdi.
Seyda hazretleri herkese anlayışına ve aklına göre hitabederdi. Yoksul kişilerle konuşur, hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçları varsa hallederdi.
Kendilerine karşi yapilan bir haksizlikta fitne çikmasin diye hakkindan vazgeçer, olaya sabrederdi. Dünya malina önem vermez, muhtaç olanlara gücünün yettigi kadar yardimda bulunur, dul ve yetimlere bizzat yardim ederdi.
Talebeyken yabancı köylerde açlıktan rengi değişir ben açım demez, sabrederdi. Zulme uğradığında şikayette bulunmazdı.
Onun döneminde Menzil Dergahı adeta bir sehâvet, uhuvvet ve ihlâs merkezi durumundaydı. Ondan etkilenen bağlıları birbirlerine kızmaz, en ufak kusurda özür ve helallik dilerlerdi. İnsanlar huzur ve kardeşlik içinde İslanıı öğrenmeye ve yaşamaya başlamışlardı.
TEVAZUU
Çocuk yaşlardayken arkadaşlariyla oynamayor, büyükler gibi davraniyor. Annesi "Arkadaşlarinla niye oynamiyorsun" diye sorunca "Benim boş ve faydasiz işlerden keyfim gelmiyor" diyor. Halife oluncaya kadar kimse onun Gavsin oglu oldugunu bilmiyordu. Dergahin hizmetçisi saniyorlardi. Askere gidinceye kadar siyah yün bir sarik sariyordu. Şeyda Hz.leri Gavs Hz.lerinin sagliginda Tevbe verirken, teveccühe giderken hayasindan ve edebinden cübbesini koltugunun altina sokup Öyle gidip geliyordu. Gadirde iken devamli Idegirniende çalişirdi.
AMEL VE TAKVASI
Seyyid Muhanımed Raşid (k.s.) hazretleri, ilim tahsil eden ve ilim öğretenleri çok severdi. İlim tahsili hususunda kişinin kendi cemaatından olup olmamasına bakmazdı. Bir defasında talebelerinden birine şöyle söyledi: "Ey Allah‘ın kulu! Bir talebe yetiştirmek bin kişiyi sofi yapmaktan efdaldir. Hele o talebe varisu‘l enbiya olursa... Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük alimlerden öğreniniz. Herkesten fetva sormayın. Çünkü memlekette fetva verecek kimse çok azdır. İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor. İlim olmadığı zaman cehalet olur. Cahilin abidi de sofisi de hüsrandadır. Siz Osmanlı‘ya bakınız. Ne idi ne oldu. Sultan Abdülhamid arif-i billah idi. Başa geçer geçmez memlekette talebe yetiştirme seferberliği başlattı.
Camiye ve cemaata çok bağlıydı. Hasta olduğu zamanlarda dahi cami ve cemaatı terk etmez bazan inler gene camiye gelirdi.
Seyda hazretleri farz ve vacib ibadetlerinin dişinda nafile ibadetlere, bilhassa geceleyin yapilan amellere çok önem verir, sofilere gece namazina kalkmayi tavsiye ederdi.
Vitr namazım gece teheccüd namazıyla birlikte kılardı. Kuşluk namazını normalde dört, Ramazan ayında sekiz rekat kılardı.
Gecenin çok az kısmını uyku ile diğer zamanını güneş doğuncaya kadar ibadetle ihya ederdi.
Ramazan ayında amelini arttırır, gece ve gündüz olmak üzere günde 2 defa teşbih namazı kılardı. İlk onbeşgün teheccüd namazını ehli beyti ile, son onbeş günü camide cemaatla kılar, Ramazanın son on günü gecesinde uyumayarak, Kadir Gecesine vasıl olmaya çalışırdı. Diğer zamanlar günde bir cüz Kur‘an-ı Kerim okurken, bunu Ramazan ayında iki günde bir hatim indirmeye kadar fazlalaştırırdı.
Ramazan ayı orucu dışında Şevval ayı orucunu, Arefe günü orucunu ve Muharrem orucunu hiç terketmezdi.
Hangi şartlarda olursa olsun Hatme-i Hacegan-i yapmaya çalişir ve yakinlarina da (baglilarina da) tavsiye ederdi.
Daha önceki Sadatlarm evladına çok hürmet ederdi. Şahı Haznenin torunlarından 5-6 yaşında bir çocuk geldi. Şeyda Hz.leri onun elini Öptü. Bu çocuk Seyda Hz.‘lerinin yanına geldiğinde Şeyda Hz.leri ayağa kalkardı. Yine Afyon‘a Şah-ı Haznenin evlatları gelmişti, alt katta divanda kalırlarken Şeyda Hazretleri üst katta sabaha kadar yatmamışlardı.
Seyda Hazretleri meczublarla şakalaşir, onlarin hatirlarini sorardi.
ŞEFKAT VE MERHAMETI
Gelen herkesle ilgilenir, güleryüz gösterirlerdi. Yoksullarla konuşur, hal ve hatirlarini sorardi. Kendine karşi yapilan haksizliklara ses çikarmaz, kendi hakkindan vazgeçerdi. Hatta kendisine suikast yapan kişiyi bile affetmişti. Afyon‘da kalirken çok üzüldügünü söylemiş ve sebebini şöyle açiklamişti: "Gelen misafirlere ikramda bulunamadigimiz için çok üzülüyorum. Uzaktan aç gelip, aç gidiyorlar inşallah önümüzdeki sene gelen misafirlere yemek verebilecegiz. Yine Gavs Hazretlerinin tarikattan attigi bir haci için "Ben bizzat bu adama babamdan habersiz gittim. Haline acidim. Ayagina giderek hatirini sordum. Üzülerek söylüyorum ki hiç pişmanlik duymuyor ve özür dilemiyordu. Eger pişman olsaydi, babama gelip affedilmesi için ricada bulunacaktim, hatasini tamir etmesine vesile olacaktim" diye buyurmuştu. Gavs Hazretleri "Muhammed Raşidimiz bir kimseye kizdimi gidip yatiyor, kimsenin kalbini kirmak istemiyor" buyurmuşlardi. Veda sohbetinden sonra dinleyenlere "sizi ayakta tuttum, yoruldunuz, hakkinizi helal ediniz" diye buyurmuşlardi.
HAC ZİYARETİ
İlk hacca halife olunca 1968 yılında gitmişti. İkinci defa hacca 1975 yılında gitmiştir. Yolda hatmeyi hiç bırakmadılar, arabaları toplayıp ortasında hatme yaptırıyordu. Oradada irşada devam etmiştir. Mekke ve Medine halkına hürmet edilmesini isterdi. İbadete çok devam ederdi.
İRŞAD
Daha önceki büyük mürşidler gibi Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) de Ümmet-i Muhammedin Allah Teala‘ya teveccüh yeri, ümit kapisi ve tevbe vesilesi idi. O ulu zat hayatini yaklaşik son yirmiiki senesindeki irşadi boyunca hergün yüzlerce hafta sonlarinda ve özel günlerde binlerce kişiye Allah adina tevbe veriyor, dogru yoldan ayrilmayacaklarina dair söz aliyordu. Irşadinin ilk yillarinda tek tek tevbe verirken ileriki yillarda kalabalik arttigindan iki elini uzatarak sigabildigi kadar insanlara gruplar halinde tevbeyle bey‘at veriyordu. Kişiler grup grup, önüne diz çökerek, onun söyledigi tevbe sözlerini tekrarliyor, sonra da bu sözlü tevbeyi sünnet-i seniyede tarif edildigi gibi, abdest ve gusl abdesti alarak kilacagi iki rekat tevbe namazi ile saglamlaştiriyordu. Daha sonra bu şahislar usulünce Allah‘i (c.c.) zikrederek ve diger nafile amelleri ögrenerek sünnet-i şerife uygun, ihlas ve tevazu içinde dinini yaşamaya gayret gösteriyordu.
İkamet ettiği Adıyaman‘ın Kâhta kazasının Menzil köyü yerleşim yerlerinden uzakta olmasına rağmen insanların, Allah‘ın yardımı ve fethi, Rasulullah (a.s.)‘m bereket ve feyzi ile akın akın gelmesiyle devamlı kalabalık bir şehir görünümünde, şen ve hareketli idi. Sadece Türkiye‘den değil diğer İslam ülkelerinden hatta Avrupa‘dan gelerek tevbe yapıp intisab edenler oluyordu.
Hazret, Allah Teala‘nın kıyamete kadar açık tuttuğu tevbe kapısından kim gelirse, kılık-kıyafetine, sa-çma-başına değil zahiren de olsa tevbe niyetine bakıyor, tevbe için diz çökme anlayış ve tevâzusunu gösteren herkese el uzatarak, tövbe veriyordu. İsteyene zikrullah (gizli zikir) usulünce tarif ediliyordu.
Görünürde herhangi bir kimseyi oraya çekecek cazibe olmadığı halde insanların ona teveccühünü ve gruplar halinde tevbe edişini, daha güzel yaşamak için dine yönelişini görenlerin akılları hayrette kalıyordu. Zira Hazret bu davetini ve irşadını sözlü olarak değil, mânevi nazar, Rabbani hal ve bizce farkedilmeyen ilahî bir cezbeyle yapıyordu. Onun yaşadığı hayat ve hal Allah adına bütün meramını anlatmaya kafi geliyordu.
Ümmeti icabet ve ümmeti davete rahmet olarak gönderilen Rasulullah (s.a.v.)‘in tam varisi olmasının alameti mü‘min-kafir herkese, her kesime tevbe ve intisab kapısını açık tutmasıydı.
O‘nun derdi Allah (c.c.)‘tı. Davası kulluktu. Cihadı ıslahtı. İstediği; ihlas, sevgi ve gayretti. Allah rızası için ve samimi niyetle yanına giden herkes, Allah yolunda ondan bir nasib almış ve muhakkak bereketlenmiştir. O‘nu şahid tutarak Allah‘a tevbe edenlerin ekseriyeti, tevbesinde sadık kalmaya ve İslamı Allah ve Resulünün istediği gibi yaşamaya çalışmıştır.
Bu zamana kadar kendisinden rahatsız olanlaı Allah düşmanları olmuştur. Hakkında mahkemelere duyurulan bütün suç ve suçlamalar şunlardı:
"Bu zat, etrafında kalabalıkları topluyor!"
"İnsanlar akın akın gelip, ziyaret ediyor, elini öpüyorlar!"
"Herkese tevbe ettirip, zikir öğretiyor!"
"Milleti içki ve uyuşturucu gibi şeylerden tövbe ettirip, tekel satışlarının düşmesine ve devletin zarar görmesine sebep oluyor!" v.s.
O ise, bütün teveccüh ve nazarını bu tür itham sahibi şaşkınlara değil, Allah Teala‘nın açtığı tövbe kapısına koşan aşıklara dönderdi ve Nur Ceddi‘nin (s.a.v.) garib kalmış ümmetine, O‘na vekaleten, bereketli ellerini uzatıp tevbeye davetine devam etti. Talebelerine:
"Allah‘a gelin, Allah‘a dönün, O‘na gideceğiz, O‘na gidiyorum" diyerek bir sonbahar günü Rabbi Kerim‘inin:
"Ey mutmain olmuş nefis (sahibi kulum): Sen Rabbinden razi, Rabbin de senden razi olarak O‘na don. (Gel, salih) kullarimin arasina katil. Gir cennetime!" davetine uyarak aramizdan ayrildi. Allah bizleri şefaatından mahrum etmesin.
__________________
[SIGPIC][/SIGPIC]
|
|
|
|
 |
 |
Seyda Hazretlerinin Menkibe Ve Kerametleri |
 |
01-23-2008, 18:56
|
#3 (permalink)
|
|
Süper İlgili Üye
Style: 0
fetih isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Feb 2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Memleket: şimdilik dünyalı
Kan Gurubu: abrh+
Yaş: 29
Mesajlar: 1.888
Thanks: 380
Thanked 359 Times in 162 Posts
Rep Puanı: 179
|
Seyda Hazretlerinin Menkibe Ve Kerametleri
Gavs Hazretleri kendi eliyle yetiştirdigi, hem zahiri (şer'i), hem de batini ilimleri Ögretip manevi makamina varis biraktigi ogluna kendisi henüz hayatta iken dergâhin bir çok işini tevdi etmiş olup çogu zaman birşey soruldugunda "Gidin Raşid'e sorun" diye buyururlardi. Gavs hazretleri (k.s.) bir sohbetinde; "Kendi yerine kendinden daha büyük bir şeyh birakmadan vefat eden mürşid, indallah'da mesuldür" demişlerdir. Vefatlarindan Önce bu sözü hatirlayarak: "Elhamdülillah, biz bunu yaptik. Raşid bizden büyüktür" diyerek Mu-hamnied Raşid (k.s.)'in manevi yönden, kendilerinden daha büyük oldugunu belirtmişlerdir. Anlatıldığına göre Gavs hazretlerine (k.s  bir meselenin nasıl yapılacağı sorulunca tebessüm ederek: "Siz onu Muhammed Raşid (k.s.)'e sorun. Bizim mühendisimizde odur. Benim kanaatimce dünyanın bütün mühendislerini getirseniz, Muhammed Raşid'in akli gibi olmaz. Ben onlarin gönüllerinin kirilmasini istemedim. Siz Muhammed Raşid'in dedigini yapin" derdi.
* 1974-75 yılında şikayet üzerine gelen subayla şu konuşma olmuştu. Subay Seyda Hazretlerine "Muhammed Raşid sen gençsin yakışıklısın, güzelsin ne diye sen bu gençliğini heder ediyorsun, bu işe başlıyorsun. Sonu yoktur bu işin. Bir fayda olmaz. Hiç bir şeyin de yok. Gel bu işten vazgeç. Biz de senden vazgeçelim. Bu kadar seni rahatsız etmeyelim." Seyda Hazretleri cevaben "Komutan biraz sabret. Eğer bizim gayemiz Allah rızası ise bu iş devam eder ne sen, ne ben hiçbir kişi bu insanları dağıtamaz. Eğer gayemiz Allah rızası değilse birkaç gün sonra kimse benim kapımı çalmaz. Kimse de senin yanına gelmez. Hiç kimse ne beni, ne de seni rahatsız etmez. İkimiz de evimizde rahat ederiz" dedi.
* Gavsın (k.s.) vefatından sonra sadıklardan biri şu rüyayı görür: Resulullah (s.a.v.) Sahabe-i Kiram ve Sadatların hazır olduğu mecliste dediler: -Gavs (k.s.)'ın zahirinden ve batınından Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s.) hariç kimse pek bir şey anlayamadı.
* Genellikle teveccüh olduğu günlerde çay verilirdi. Bir sabah halife iken Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s.) demlenmiş çay ve şeker getirip sofiye verdi. Herkese üçer bardak dağıtmasını emretti. Ben bu çay, bu kadar insana yetmez diye içmeyip sonunu bekledim. Baktım ki herkes üçer bardak çay içti. Sıra bana geldiği zaman soğumuştur diye gönülsüz olarak aldım. Baktım ki, çay ocaktan yeni inmiş gibi sıcak. Demliğe baktım daha yan bile olmamış, şekerde aynı. Bu halleri görünce ehhıllah'ın kadir ve kıymetini bilip edepli olmaya gayret ettim.
* Bir gün Gavs hazretlerini (k.s.) ziyaret için iki kişi geldi. Hz. Gavs (k.s.) bunlara memleketlerinin ismiyle hitap edip, iltifat etti. Birisi dedi:
-Efendim, bu benim kardeşimdir, delidir. Biz bunu zincirle baglariz, derdine tibben bir çare bulamadik, en son doktor "Bu bizim işimiz degil, bunu ancakhocalar iyi eder" dedi. Biz de sizin isminizi duyduk ve geldik. Ben ömrümü gafletle geçirdim, yalnız dün gece bir rüya gördüm, rüyamda tanımadığım, iri vücutlu, siyah sakallı, cübbeli, sarıklı ve nurani bir zat odama girdi ve baş, şehadet ve orta parmaklarının üçünü birden kalbime vurarak, kalbimden yumurta büyüklüğünde simsiyah bir şey çıkardı. Kalbim hala ağrıyor, ama kalbimde bir iz yok. Gavs hazretleri (k.s.) bu sözleri dinledi tebessüm etti: "Allah (c.c.) şifalar versin, inşallah iyi olur." buyurdu. Zincirlerden kurtulan hastayla Gavs (k.s.)’in elini öperek çiktilar. Agabey: "Rüyamda gördügüm zat bu degildi. Burada başka şeyh var midir? diye sordu. Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) gösterilince şaşirarak rüyada gördügü zatin o oldugunu söyledi. Hemen gördüm ve kalbindeki yumurtayi siz çikardiniz" dedim. O da eliyle işaret ederek: "Sus Allah (c.c.) her şeye kadirdir. O'nun fazlu ihsani çoktur." deyip beni susturdu ve hastaniza Allah hayirli şifalar versin." deyip bizi ugurladi.
* Hocanın birisi rüyasında Hz. Rasûlüllah'ı görüyor, şu şekilde buyuruyor "Benim öyle bir oğlum varki Allah (cc) benim ümmetimin bir kısmını onun hatırına vermiştir. Şu anda divanda sobanın yanında üzerinde siyah bir örtüyle yatıyor." Hoca hemen gidip bakıyor ve o kişinin Şeyda Hz.lerinin olduğunu görüyor.
* Bir gün Şeyh Muhammed Arapkendi (k.s.) yörenin taninmiş ulemasindan Molla Nuri'ye misafir olmuş. Ben de ziyarete gittim. Akşam sohbetinde dediler: -Bize gereken şudur. Boyunlarimizi uzatalim, Şeyh Abdülhakim'in (k.s.) manevi mirasçisi Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) üzerimize basip geçsin, çünkü Nakşi Tarikatinin şerefi bugün onlardadir. Itiraz edenler oldu. Cevaben: -O Gavs olmasaydı, Şeyh Muhammed Raşid (k.s.) böyle olmazdı, buyurdu.
* Birgün Menzil'e gidiyorduk, varmamıza kırk dakika vardı, o sırada akşam oldu. O sıralarda Şeyda hazretleri (k.s.) akşamla yatsı namazı arasında sohbet ediyor, bizde kitap haline getirmek için banda alıyorduk. Bir an önce sohbete yetişmek için arkadaşlardan rica ettik, Şeyda hazretlerinden (k.s.) himmet isteyinde vaktinde varalım, diye. Gerçekten sohbet yeni başlarken köye vasıl olduk ve banda aldık. Ertesi gün Diyarbakır'a geri dönerken arabanın kilometre saatine gözüm takıldı. Her zaman Diyarbakır çıkışı kadranı sıfırlardım, kaç kilometre yaptığımı bilirdim. Daima 152 kilometre olarak ölçerdim, fakat bu defa 142 kilometreyi gösteriyordu. Göstergemi bozuldu diye düşündüm fakat Diyarbakır'a dönüşte yine 152 kilometre katettim. Demek kilometre kadranı bozulmamış, Şeyda hazretlerinin (k.s.) himmetiyle yol 10 kilometre kısalmıştı.
* Seyda hazretleri (k.s.) babası Gavs hazretlerinin (k.s.) vefatından sonra ilk defa Kasrik'e gittiğinde hocaları ve sofileri camiye toplayarak: "Benim babamı sevenler Allah (c.c.) rızası için seviyorlardı, bizde kabiliyet varsa onun yolundan gitmeye gayret göstereceğiz. Eğer kabiliyetimiz yoksa doğru yoldan ayrılmamıza sebeb olursanız Hz. Peygamberin (s.a.v.) huzurunda sizden davacı olurum" diye dört defa buyurdular. * Yine Seyda hazretleri (k.s.) kayınbiraderine hitaben: "Hacı, biz bu yolda hiçbir şey yapmamışız, biz ise kaşığımızı alıp yiyoruz" diye buyurmuşlardı.
* Birgün 83 yaşinda bir zat Seyda hazretlerinin meclisine geldi. Bu zatin bazi söz ve hallerini oradakiler begenmeyip tenkid ettiler. Bu zat o zaman şöyle demişti: "Ben bu yaşima kadar dinin hiçbir emrini yapmadim. Aşin derecede sarhoş oldugum birgün, dostlarim beni buraya getirmişler ve Şeyda hazretlerinin (k.s.) elini öptürüp banyo yaptirdiktan sonra caminin altina yatirmişlar. Sabah uyandigimda tanimadigim bir çevre ve insanlarla karşilaştim. Şeyda hazretlerini (k.s.) gördügümde ayak parmaklarimdan bir nur girip bütün vücudumu kapladi. Bu nur beni o halimden bu halime çevirdi. Ben şimdi onyedi günlügüm." Işte evliyanin nazari cezbeyi dogurdu. Cezbe de ilahi aşk ve muhabbeti meydana getirerek bu kişiyi, Allah (c.c.)'a dönüp, dinini ögrenip yaşayan biri haline getirdi.
* Batı vilayetlerinin ileri gelenleri toplantı halin-delermiş. Sofra kurulmuş. Alkol almayanlara diğerleri "Niçin alkol almıyorsun, yoksa sen de mi Adıyaman'a gittin" diye soruyorlarmış. Gerçekten bu darbımesel haline gelmişti. Menzile gidip tevbe edenin sifatinda Islam nuru, anlakinda Hz. Resulullah'm ahlaki tecelli ederek Şeyda hazretlerinin (k.s.) baglisi oldugu gözlenirdi. * Bir gün Şeyda hazretlerinin (k.s.) meclisinde bir zatla taniştik. O zat şöyle dedi: "Ben 55 yaşindayim, islam adina iki şey biliyorum: Birisi, Allahu Ekber, digeri Bismillah. Hayatta işlemedigim günah kalmadi. Maddi yönden durumum çok iyi, amma hayattan hiç tad alamiyorum. Hind fakirlerine gitmeyi düşünüyorum. Bu zati duydum, yanina geldim. Ben de insanlar gibi gülmek, eglenmek istiyorum. Ruhi sikintidan dolayi perişan haldeyim. Bu zatı Şeyda hazretlerinin (k.s.) huzuruna çıkardılar. Şeyda (k.s.) dedi: "Tevbe et, Allah her şeye kadirdir." O zat tevbe etti. Akabinde namaza başladı ve üç ay içerisinde haramı helali öğrendi. O zat hal ve cezbe sahibi sofilerin meclisinden ayrılmazdı. Ona: Sen bu cezbeli sofilerden ne fayda görüyorsun?" diye soruldu. O şöyle cevap verdi: "Onlar ellerini bana değdirseler, bağırıp çağırsalar benim kalbime ilahi aşk ve muhabbet geliyor" Bu zat evliyanın nazarı, tekkenin bereketi ve sofilerin muhabbeti olmasa idi ne ile istikâmet sağlardı.
* Seyda hazretlerinin (k.s.) mürşidinin mürşidinin mürşidi Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s.)'in beldesi Nurşin hakkinda Üstad Bediüzzaman (k.s.) Arapça Mesnevi-i Nuriye'nin Hubab risalesinde şöyle buyururlar: "Eger istersen hayalinde Nurşin Karyesinde-ki (köyündeki) Şeyda'nin meclisine git, bak orada fukara kiyafetinde melekler, padişahlar ve insan elbisesinde melekleri bir sohbeti kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git. Göreceksin ki akrepler insan suretinde ifritler adem suretinde olmuş." İşte Seyda hazretleri (k.s.) ömrü boyunca bu zatların yolunu devam ettirmekle uğraşmıştır.
* Gavs Hz.leri (k.s.) rahatsızlığının ileri safhaya ulaşmadığı bazı zamanlarda şöyle buyururlardı: " Şah-ı Hazne'den (k.s.) az bir zaman sonra onun bölgesinden birisi kalkacak ki; en az Şah-ı hazne (k.s.) yi yüz misli geçecek. Keşke biz onun zamanında yaşayıpta ona bir hafta müridlîk yapabilse idik. Burada Şah-ı Hazne'den (k.s.) murad kendileri, kasdedilen mürşid ise Şeyda Hazretleridir, (k.s.) * Gavs Hazretlerinin sağlığında sıkıntılı bir rüya görmüştüm. Ertesi Sabah tabiri için Kasrik köyüne gittim. Teveccüh yapılacağından kalabalık çoktu. Camiye girdim. Şeyda Hazretleri o zaman talebe idi. Birkaç arkadaşıyla oturuyordu. Ziyaret ettim, geri çekildim. Elindeki Kur'an-ı Kerimi açtı, yedi sayfa çevirdi ve şu Ayet-i Kerimeyi okudu "edhulennehüm fi cenneti." Bunun üzerine benim bütün sıkıntım kayboldu.
* Bir gün Menzile bir hasta getirdiler. Şeyda Hz. (k.s.) lerinin evini sordular, bende camiye gelir oraya götürün dedim. Oldukça halsiz, adeta cansiz bir kişiyi arabadan çikarip camiye götürdüler ve yatirdilar. Şeyda Hz.leri (k.s.) geldi, namazini eda ettikten sonra hastanin yanina yaklaşti. Dua okuduktan sonra elini hastanin başina koydu ve ayagina kadar gezdirdi, hasta sahiblerine döndü: " Allah şifa versin, saglik Allah'tandir, hastalikta. Biz dua ettik, gerisi Allahu Tea-la'nin bilecegi iştir. Bizim elimizde birşey yoktur." diye buyurdu. Bunun üzerine sahibleri hastalarini alarak hiçbir şey demeden ve teybe de almadan gittiler. Ben de içimden kızdım, niçin böyle inançsız kişileri yolluyorlar. Mübareği rahatsız ediyorlar dedim. Bu olaydan 2-3 gün sonra şöyle bir rüya gördüm: Camideyim ayni hasta yatiyor, fakat çenesi aşagi dogru hareket etti, kulagi uzadi ve büyüdü garip bir şekil aldi. Gavs hazretleri de ayakta kibleye karşi duruyordu. Birden Şeyda hazretleri (k.s.) geldi, hastaya nazar etti, hastanin şekli degişti ve simasi çok güzel bir hale geldi. Uyaninca ferahladim,Seyda hazretlerine anlatayim hoşuna gitsin dedim. Ertesi sabah caminin önüne gittigimde Şeyda hazretleri iki kişiyle konuşuyordu. Yavaşça sag tarafina yaklaştim, rüyami anlatacaktim, dönüp bana bakti, sonra konuştugu iki kişiye şöyle hitap etti: "Bazi kişiler bir rüya görüyor; sanki ne olmuş! Görmüş, gitmiş!". Bunun üzerin utanarak oradan uzaklaştim. Aradan 1-2 ay geçti. Köye bir araba geldi. Içinden 6-7 yaşlarinda bir çocukla bir adam indi. Adami görünce gözlerime inanamadim. Hasta olan şahisti, tamamen iyileşmiş, sihhat bulmuştu. Camiye gittiler, tevbe aldilar. Hastalik hidayete vesile olmuştu. Benim de kalben itirazima büyük bir ders verilmişti.
* Seyda hazretleri (k.s.) birgün Hatme-i Hace-gan'dan çıkmış, caminin Önünde sofiler ziyaret ediyordu. O sırada sırt çantasıyla birlikte yabancı olduğu anlaşılan bir kişi yaklaştı, ziyaret etti, mübarek tebessüm ederek: "Hoşgeldin" dedi. Yabancının ne dediğini anlamadık, birisi tercüme edince Nemrut'u ziyaret için geldiğim, yarın oraya gideceğini söyleyince Şeyda hazretleri (k.s.) dönüşte yine buraya gel dedi, o da söz verdi. Üç gün sonra geri döndü. Şeyda hazretlerini görünce yanına gitti "ben sana söz" dedi. Mübarek tebessüm ederek "hoşgeldin, biz gidip namaz kılacağız, sana namaz yok sen camiye gelme burada kal" dedi. Biz ikindi namazım kıldık, hatmemizi yaptık dışarı çıktık. Yabancı kişi "İslam başka" diyerek kapıya koştu, camiye girdi. Şeyda hazretlerinin (k.s.) önünde ağ-lıyarak tercüman aracılığıyla kelime-i şehadet getirdi ve müslüman oldu. Bir hafta kaldı, islamiyeti öğrendi, temsil yetkisi alarak İngiltere'ye döndü.
* Bir gün dili tutulmuş bir fakih getirdiler. 7-8 gün devamli gezdi. Bir ara bir otobüs gelmişti. Bu fakih şoförü gözlemeye başladi, aniden şoförün yanina geldi. "Dur gitme" dedi. Daha başka kelimeler de söy-ledi. Babasi duyunca çok sevindi. "Bize son çare olarak buraya gelmemizi söylemişlerdi. Çok şükür oglumun dili açildi." dedi. Gadir köyünden Diyarbakır'a alış-veriş için Seyda hazretleriyle (k.s.) getmiştik. Günlerden cuma idi. Cuma namazımızı camide kıldık. Bir ara Şeyda hazretlerini (k.s.) tamemen kaybetmiştim. Namaz bitince baktım iki saf Önümde duruyor. Sen burada yoktun deyince buradaydım dedi, ben de seni burada göremedim dedim. Ertesi gün köye doğru kamyonla yola çıktık. Yolda araba arızalandı. Şoför yedek parça için Kozluğa gitti. Biz de bir köprü altında beklemeye başladık. Bir ara bir pikap geldi, köprüye 1-2 metre kala lastiği patladı. Ben Şeyda hazretlerine (k.s.) söyleyince köprünün altından çıktı. Pikaptakilerle tanıştık. Onlar Şeyh Seyda-i Ceziri'nin (k.s).evlatlarıydılar. Birisi de Şeyh Nurullah Ceziri (k.s.) idi. Şeyda hazretleriyle birlikte oturdular, sohbet ettiler. Birbirlerine sen benim arabamı bozdun, hayır sen benim arabamın lastiğini patlattın diye latife yaptılar. Arabalar tamir edildikten sonra biz Gadir köyüne döndük, onlarda Hz. Veysel Karani'ye gittiler.
* Ayağımda rahatsızlık vardı. Şeyda hazretlerine (k.s.) söyledim, Diyarbakır'a gitmemi söyledi. Ben de bulunduğum yerde halletmeye çalıştım. İlaç aldım, tabii ilaç yapanlara gittim, ne yaptıysam iyileşmedi. En sonunda Diyarbakır'a gittim ve hastalığım iyileşti.
* Gavs Hz.lerinin sağlığında bir hacı efendi gelerek "Efendim ben rüyada Rasûlüllah (sa.v)'i gördüm ve şu senin oğluna (Şeyda Hz.lerine) çok benziyordu" diye söylemişti.
* Şeyda hazretleri (k.s,) Gökçeada'da iken zor şartlar altinda bizi kabul etti. Ortami uygun olmayan bir şirkette çalişiyordum. Muhafazakar bir şirketten teklif geldi. Mübarege anlattim, nasil çalişma olacagini izah ettim. Sordular: Hesaplari kim tutacak, teminat istenecek mi? Ben güven esasina göre çalişacagimizi söyleyince "Zamanimizda dogru tüccar yok ki, hepsi zarar ettik der" buyurdu. Ben de biliyorum dedim. Mübarek: "O şirkete geçme perişan olursun." dedi. Bu sözleri 1984 yilinda söyledi. Ben de girmedim. Daha sonra 1989-1990 yilinda başka bir Islami usulle çalişan şirket kuruldu, izin almak için Mübarege gittim, mesaisinin agir oldugunu, ticaret yapildigini söyledim. "Sen bayan olmayan yerde çaliş, ticaret kolaydir." buyurdular. O şirkete geçtim, iş hususunda hiç zorluk çekmedim, tek başina yüzlerce kişinin yapacagi işin altindan kalkabildim. Bu arada kar-zarar ortakligi yapilan müteşebbislerin hepsi zarar beyan ettiler. Bunlarin içinde islami yönü çok kuvvetli olarak bilinenler de vardi. Ben mübaregin dedigini 10 sene sonra anlamiştim. Bu birinci kerameti idi. Ikincisi ise en karmaşik işlerde dahi duasinin bereketiyle başarili olmamdi. * Şeyda hazretlerinin (k.s.) Ankara'ya teşrif ettikleri zamandi. Binlerce kişi bulundugu yerde toplanmiş tevbe ediyorlardi. Ben de siram geldiginde elini tuttum, tevbeye başladim, sonra başimi kaldirip bakinca hayretler içinde kaldim. Orada o zatin yerinde sadece ve sadece bembeyaz bir görüntü vardi. Tövbe bittiginde tekrar bakinca eski haliyle gördüm.
* Eklem Romatizması denilen ayaklanmı,elleri-mi, boynumu ve bütün vücudumu ağrıtan ve oynatmayan hastalıktan muzdariptim.Tedaviye rağmen yazı yazamıyor,boynumu oynatamıyor yürüyemiyordum.Ömür boyunca hastalığımın devam edeceğine kanaat getirmiştim. Şeyda Hazretlerini (k.s.) ziyaret ettiğim bir sırada yine ağrılarım dayanılmaz bir haldeydi. Ağlıyarak bu sıkıntıdan kurtulmak için Rabbi-me dua ettim. Akşam tevbe aldım , hava serindi, soğuk suyla gusl aldım, sonra uyudum. Sabah namazına kalktığımda ağrılarımdan eser yoktu. O günden sonra bir daha eklem hastalığı görmedim.
* Kocam devamlı içki içiyor, bazen kavga ediyordu. Bu duruma çok üzülüyordum. Doktorlara gittik, fakat çare bulamadık. Devamlı dua ediyordum. Bir ara Güneydoğu'da bir zat varmış giden içkiyi bırakıyormuş diye duydum. Allah'ım benim kocama da nasibet diye dua ettim. Ramazan ayı girmişti; kocam içki içmiyor teravihe gidiyordu. Birisiyle arkadaş olmuş, Menzile götürmeyi teklif etmişti. Kocam kabul etti, gidip geldiğinde içki aklına bile gelmiyordu. Namaz kılıyor, zikirini yapıyordu. Bunun üzerine bende namazımı düzgün kılmaya başladım, örtündüm ve tevbe aldım. Allah dostu sayesinde ailemiz düzene girmişti.
* Hanım arkadaşlarla Şeyda Hazretlerini (k.s.) ziyarete gitmiştim. Bayanlar gece otururken arkadaşım beni pencereye çağırdı. Gördüğüm manzara olağanüstüydü: Caminin üzerinde gövde kalınlığında camiyi kuşatmış şekilde nurdan bir halka ve halkanın tam ortasında gökyüzünde dolunay. Herkesin gördüğü bu manzara bir saat sürdü ve mübareğin camiyi terketmesiyle aniden kayboldu.
* Seyda Hazretlerinin kucagina 5-6 yaşlarinda bir çocuk verdiler. Solgun, halsiz, dili dişari sarkmiş olan çocuk muhtemelen felçliydi. Mübarek çocuga bir şeyler söyledi, tebessüm etti. Bir müddet sonra çocugu yanindakilere uzatti. Herkes sararmişti. Çocuk canlanmişti, kollarini ellerini oynatiyordu. Yakinlari çocugu birbirine veriyor sonsuz bir şekilde seviniyorlardi.
* Bir gece yarısı eve yalnız dönüyordum. Yolumun üstünde bir cami ve avlusunda 6-7 adet mezar vardı. Tam ortadaki mezarın dibinde bembeyaz kefeniyle yatan bir cenaze gördüm.Çok korktum ve ürperdim, hızla eve doğru yürüdüm. Uzun süre bu olayın etkisinde kaldım. Sonraları bunun Şeyda Hazretlerinin himmet ve bereketiyle kabirlerin keşfi hali olduğunu öğrendim.
* Seyda Hazretlerini ziyaretten dönüyorduk vakit geceydi. Bir ara uyuklamaya başladim. Aniden gözlerimi açtim, baktim ki araba uçuruma dogru gidiyor, şoförümüz uyuyor. Birden arabanin bir tarafinda Şeyda Hazretlerini diger tarafinda Gavs Hz.lerini gördüm. Arabayi tutup yola düzgünce birakip kayboldular. Sarsintiyla uyanan arkadaşlar ne oldugunu anlayamadilar. Büyük zatlarin yardimiyla mutlak bir kazadan kurtulmuştuk.
* Seyda Hz.leri (k.s.) İstanbul’daki Hocalardan bahsederken Molla Sadreddin Yüksel'den bahsetti. Ben de çok yüksek âlim olduğunu söylüyorlar deyince: "Evet, Hazretin tekkesinde okumuş, Şeyh Maşuk Hazretlerine (k.s.) yakın damat olmuş çok yüksek alim, sen de ziyaretine git." dedi. İstanbul'a dönünce Molla Sadreddin Hocaefendiyi ziyarete gittim. Sohbet esnasında: Efendim dedim, dünyada çok yüksek ulema var, aynı zamanda mürşid-i kamiller var. Bu ikinciler de hüsnü teveccüh ve cemaat daha çok bunun hikmeti nedir? Cevaben: Ben meşhur bir âlimim, bugün Bayazit Meydanina çiksam arkamda elli kişi zor toplarim. Ama senin şeyhin Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) Hazretleri bir beldeden bir beldeye gitse çevresinde 20-30 bin insan toplaniyor. Bunun sebebi hakikatta Hadi olan Allah (c.c.)'dir, hidayet onun elindedir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'e dahi ya Habibim sen istedigini hidayete getiremezsin demiş. Şu halde hidayet sahibi Allah (c.c.)dir, yalniz Allah-u Telala bir kulunu severse ona hidayetten bir nusret bir inayet verir. Allah kimin eline hidayeti verirse o irşad sahibi olur. Ne yapalim ki bu asirda senin şeyhinin eline hidayeti Allah (c.c.) koymuş, Resulullah (s.a.v.) koymuş bunun sirri budur diye açikladi.
* Görevli olarak bir gurup Siirt'ten Bitlis'e gidiyorduk. Arabalarımızı yolun kenarına koyarak Gavs Hz. lerini ziyaret için Kasrik köyüne girdik. Abdest alınan havuzun kenarında Seyyid Muhammed Raşit Hz. leriyle (k.s.) karşılaşdık. Edep, selam ve hürmetten sonra Gavs Hz. lerini (k.s.) sorduk. Yayla'ya gittiğini söyledi. Yayla nerede diye sorunca Kasrikin arka tarafında bulunan dağları göstererek: Dağların en üst kısmındadır. dediler. Gavs Hz lerini görememenin acısı, üzüntüsüyle görevliyiz aşağıda arabalarımız var müsade ederseniz gidelim dedik. Şeyda Hz.leri de size birşeyler yedirelim içirelim sonra gidersiniz dediler. Mecburen beklemeye başladık. Bir saat-iki saat derken ikibuçuk saat geçti. Gele gele ufak ufak doğranmış kabak ve üzerine yumurta kırılmış yemek takdim edildi. İçimden bu yemek çabucak pişebildiği halde bu kadar beklemenin sırrı nedir diye geçirirken bir anda sesler yükseldi: Gavs Hazlerleri geliyor! Gavs hazretleri geliyor! Yemeği yarıda bıraktık, dışarıya fırladık, hakikaten Gavs Hazretleri bir katıra binmiş yanında bir iki sofiyle dağdan iniyor. Sevinçle ziyaret ettik, siz camiye gidin ben geliyorum dediler. Biz camiye gittik. Katırı çeken gözlüklü Abdülcelil isminde kunduracı bir sofi: "Yahu bu gelen sofiler kimmiş! Gavsımız yaylada ziyafetteydi onun için keçi kesmişlerdi, yemeği bırakarak bizi camide misafirler bekliyor onlar elem ve ızdırap içindeyken bizim bunu yememiz olmaz buyurdu ve yayladan Kasrik'e indik" dedi. Burada Gavs Hazretlerinin bizim camide beklediğimizi bilerek gelmesi ve yine Şeyda Hz. lerinin de bu duruma vakıf olarak bizi bekletmesi âlî birer keramettir.
* Özel arabamızla Hacc'a gidecektik. Hazreti Sultanımız bize talimat verdiler, bilahere şu emri verdiler. "Siz karayoluyla gidiyorsunuz, İrak'a uğrayacaksınız Musul peygamberler diyarıdır, orada bir gün kalın. Bağdat evliya-ı izam diyarıdır arada iki gün kalın" Sultanımız Seyyid Muhammed Raşid Hz. lerinin talimat ve duasıyla yola çıktık Musul'da 24 saat kaldık, Bağdat'a geldik, 2 günde orada kaldık. Sonra Küfe, Necef ve Kerbela'ya geldik. Danıştığımız kişiler Kerbela'dan Ammana geçişin 1000 km olduğunu yakıt bulunmadığını ve yolun çöl fırtınasıyla kapandığını söyleyerek tehlike ikazında bulundular. Bunun üzerine yol korkusuyla Bağdat'a geri dönerek 3. günde orada kaldık. Kuveyt vizesi alarak Riyad'a geçtik, oradan da Mekkeyi Mükerremeye geçtik. Neticede onbin km. yol katederek Şeyda Hz lerine kavuştuk, Menzile geldik. Ziyaretten sonra buyurdular: Yolculuğunuz nasıl geçti? Ben: Sultanım tam on bin km oldu, hamdolsun arabamızın lastiğine çivi dahî batmadı. Duanız bereketiyle yolucuğumuz çok güzel geçti. Musulda birgün kaldık Bağdat'ta ... derken buyurdular "Kim dedi sana üç gün kal, ben demedim mi iki gün kal!" Ben yemin içerek Allah şahit Rasulüllah şahit, sözünüzü dinlememek kastıyla değil Kuveyt vizesi almak için zaruretle kaldım deyince yine buyurdular: "Ben biliyorum sen zaruretle üç gün kaldın. Ama sen de bil ben senin ne yaptığını biliyorum!"
* Hac farizası esnasında Medine'yi Münevvere-de 40 vakit namazı Resulü Kibriya (s.a.v.) efendimizin asr-ı saadetteki mescidlerinin hudutları dahilinde eda ediyorduk. Birlikte Molla Muhammet Arapkir ve Molla Muhammed Beşiri isimlerinde iki Nakşibendi Şeyhi vardı. Hayatımda böyle bir lutfa ilk defa mazhar olmam dolayısıyla Resulullah (s.a.v.)'m müjde vereceği içime doğdu. O gece yattım, rüyamda Ravza-ı Mutahharada şebeke-i Resulullah'm huzurundan beyaz bir at çıktı, şahlandı, yere inince at değişti, kayboldu, yerine oturan, beyaz sakallı nurani bir zat halini aldı. Ben Ya rabbi bu zat Peygamber veya Sahabe mi diye düşünürken bana dönerek: "Mürşidine varirsın, hacetini söylersin, ne emir verdi yaparsan muradına erersin" dedi. Menzü'e döndüğümde bu rüyayı Şeyda hazretlerine naklettim: Efendim ben 40 vaktin mükafatını beklerken git diye Mekke'den tekkeye gönderdiler, bu tekke ne zaman bitip te Mekkeli olacağız." dedim. Şeyda hazretleri buyurdular: "Sen İbrahim Hakkı hazretlerinin menkıbesini okumadın mı? Fakirullah'ın kapısına yazmamış mı? Bu kapı Haccül Ekber'dir. Sen her Mekke'ye gideni veli mi olur zannettin? Ama her tekkede salih amel eden veli olur." (Nebinin kadrini bilmek için velinin rızasını tahsil şarttır. Mekke'nin kadrini bilmek için velinin kadrini bilmek şarttır. Veliden terbiye almayan Mekke'nin de Nebinin de kadrini bilmez).
* Rüyamda yüksek bir dağda bulunuyorum. Dağın önünde bir yol var. Bana hitabedildi: "Yeryüzünde hayatta ne kadar Evliya-i Kibar varsa burdan geçecek." Ben de bugünkü Reis-i Evliya'da başlarında geçecek mi? diye sordum. Evet, dikkat edersen görürsün dediler. Beklemeye başladım. Deve tüyü renginde cübbe giymiş bir zat göründü. Yaklaştı, göre göre Şeyda hazretlerini gördüm. Sonra yüz metre sonra bir veli daha, sonra bir veli daha, böylece hepsi geçtiler. Veliler bitince nereye gidiyorlar diye merak ettim, peşlerinden gittim. Bir anda kendimi bir mekanda buldum. Şeyda hazretleri oturuyor karşisinda deve tüyü cübbeli bir veli daha oturuyordu. Ortada üzerinde nu-rani bir yiyecek bulunan sofra bulunuyordu. Şeyda hazretlerinin karşisindaki zat sultanimiza sordu: "Efendim bu zamanin Reisü'l-Evliyasi siz misiniz?" Şeyda hazretleri buyurdu: "Içimizden birisidir" Ben içimden elbette ben degilim diye geçirdim. Karşidaki zat ben Reisü'l-Evliya degilim dedi. Bunun üzerine Şeyda hazretleri: "Ben desem ki Reisü'l-Evliya'yim bu edebe uyar mi?" dedi. Karşidaki zat: "Tamam şimdi belli oldu. Reisü'l-Evliya sizsiniz efendim." dedi.
* Rüyamda Mescid-i Aksa'daydım. Kapının yanında iki tane Peygamber kabri vardı. Onları geçerek Mescid-i Aksa'nın içine girdim. Tabanda iki kat halı vardı. Üstteki halı Hz. Resulullah'ın ayak izlerinin değdiği yerlerde alttaki halıyı gösterecek şekilde kesilmiş gibi boş. Her tarafı gezdikten sonra beni Peygamber kabirlerinin birinin üstüne çıkardılar ve kabir kubbeye kadar yükseldi. Bu esnada Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) hazretlerini bütün Peygamberlerin bulundugu bir odaya aldilar. Ben yüksekte oldugumdan odada olanlari göremiyorum, ancak kapida Ibrahim adinda bir veli var, olanlari bana aktariyor: Şeyda hazretlerine 12 tarikatin zikrini talim ediyorlar, sirasiyla Mevlevi, Rufai, Kadiri, Halveti, Celveti... bütün tarikatlarin zikir usullerini talim ettiler. Sonra Şeyda hazretleri odadan çikti. Peygamberin sandukasi Mescid-i Aksa'nin tabanina tekrar indi. Ben koştum baktim, Şeyhimin sarigina 12 ayri renkte, 60-70 cm uzunlugunda 10-15 cm genişliginde şeritler asilmiş. Her tarikatin zikrini ve reisligini ayri renkte şeritler temsil etmekteydi. Rüyayi Şeyda hazretlerine naklettim, hamdü sena etti. Tekrar anlattirdi. Efendim size zikirleri talim ettiren hangi peygamberdi diye sorunca: "Rüyayi gören sensin hangi Peygamber oldugunu da sen söyle" diyerek olayi kapatti.
* Seyda hazretleri inşaat yaptiriyordu. Ben de bir ara yorgunlukla bir tarafa çekilip uyudum. Rüya görmeye başladim: Rüyamda Cihar-i Yar-i Güzin Efendilerimiz [(Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.)] yanyana dört sandukada yatıyorlardı. Sandukaların arasında bir kapı vardı. Ben kapıdan aşağı indim. Sanduka-i şerifler yukarda kaldı. Aşağı kısım arkası kapalı önü açık bir sahra oldu. O sırada Gavs hazretleri (k.s.) çıktı geldi ne yapıyorsun dedi. Ben de Cihar-ı Yar-ı Güzin Efendilerimizin katibiyim, gelen evrakları tashih ediyorum, dedim. Nasıl ediyorsun?" buyurdular. "Efendim evraklar geliyor büyük bir kütüğe kaydediyorum. Sonra, vilayet ismi yazılı zarflara koyuyorum." dedim. Peki sen Hülafe-i Raşidin Efendilerimizin konuşmalarını duyuyor musun? dedi. Ben de bazen duyuyorum, bazen duymuyorum dedim. Uyandım. İnşaata gittim. Şeyda hazretleri halen inşaattaydı. Yaklaştım, Efendim ben bu rüyayı gördüm deyince, o gelen evraklar senin vasıtanla tev-be telkini yapılacak insanların isim listeleridir. Günü gelince o insanlara, bu tarikatı sen telkin edeceksin buyurdular.
* Avrupa'da görevliyken bir genç getirdiler. Eroinmanmış, hastanelerde tedavi ettirememişler. Bana geldiler orada Şeyda hazretlerinin bağlılarının tekkesinde kaldı. Aradan 15 gün geçti. Babası sevinçle geldi, Allah razı olsun oğlum eroini bıraktı dedi. Daha önce uzun saçlı iken bir ay sonra Menzil'de gördüğümde saçlarını kesmiş sakal bırakmış idi. Nasılsın diye sorunca: "Hamdolsun efendim o rahatsızlık bitti çıktı gitti" dedi.
* Yine Avrupa'da iken birçok genç gördüm. Esrar kokain, eroin kullanıyorlardı. Şeyda hazretlerinin irşadının ulviyeti ve kudsîyetiyle hepsi de bu alışkanlıklarını bıraktılar, tevbe ederek sakal bıraktılar, Allah yoluna yöneldiler.
* Medine'de Molla Muhammed Emin hazretleri isminde âlim ve kâmil bir zat vardı. Rusya'yı terkettikten sonra 10 sene Mekke'de 49 sene de Medine'de kalmıştı. Hacca gittiğimizde ziyaretine gidiyorduk. Bir ara rüya gördüm. Rüyada elimde valiz vardı. Bu valizden antika, nadide bir seccade çıkarıp Molla M. Emin'e veriyordum. Bu rüyayı Medine'deki Şeyda Hazretlerinin temsilcisine anlatınca: "Molla Muhammed Emin'e Şeyda hazretlerinin temsilciliğini verelim." dedi. Bunun üzerine kendisine teklifte bulunduk. Molla Muhammed Emin: "Benim bu vazifeye kabiliyetim yok, bu emaneti taşıyamam" dedi. Fakat ısrarımız üzerine kabul etti. Aradan bir yıl geçti. Tekrar Molla Muhammed Emin hazretlerinin ziyaretine gittik. Ben Şeyda hazretlerinden vazife aldiktan sonra durumunun nasil oldugunu sorunca: "Ben daha önce 16 sene başka bir Şeyh'e müridlik yaptim. Fakat şu son bir senede Şeyda hazretlerine baglandiktan sonra durumum çok degişti, halim çok güzel oldu." dedi. Ben bunu nasil farkettigini sorunca: "Eskiden Resu-lullah'tan ilahî beyanlar nakledilince aglamam yoktu. Bir senedir gözlerimden yaş gitmiyor, çok agliyorum. Bundan anlaşiliyor ki bu kapida feyzi ilahî daha fazladir." diye cevap verdi. Hayatının son günlerinde cildinde hafif bir kaşınma ortaya çıkmıştı. Bu yüzden karşısında edebsiz-lik olur diye Şeyda hazretlerini bu dünyada ziyaret etmek nasib olmadı. Ve Rahmeti Rahman'a kavuştu.
* Yurtdışında Şeyda hazretleri adına tevbe veriyordum. Birgün felçli bir hasta getirdiler. Tevbe etti, bayılır gibi oldu. Kendine gelince bağırmaya başladı. Ben ne olduğunu sorunca: "Beni Şeytan'm elinden çok güzel bir zatı muhterem kurtardı." dedi. Araştırınca gördüğü zatın Şeyda hazretleri olduğunu anladık. meti olarak senin yüzünü benim yüzüme benimkini de seninkine benzetti. Allah ondan razı olsun."
* Büyük bir kamu kuruluşunda çalişiyordum. Rahatsiz oldum, bir çok doktora gittim. Şifa bulamadim. Yakinlarim çok büyük bir hastaneye yatirdilar. Doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Tabiri caizse ölümü bekliyordum. Bir gece agladim, yalvardim: "Ya Rabbi senin dostlarindan, sevdiklerinden kimse yok mu? Sen onlardan birisine benim halimi bildirsen de, benim derdime şifaya vesile olsun." dedim. Kisa bir süre sonra sakalli, sarikli nurani bir zati muhterem'in latif ruhaniyeti hastanedeki odama yalniz oldugum anda teşrif buyurdular. Benim vücuduma teveccüh buyurdular, dua okudular. Ve sonra kayboldular. Ben doktorlarin ve ailemin hayreti ve şaşkmligiyla birlikte iyileştim, eski sihhatime kavuştum. Eski normal yaşantima döndüm. Fakat o zati unutamiyor, her firsatta bulurum ümidimi taşiyordum. Bir gün camide bir arkadaş Menzil'de çok büyük bir Allah dostu vardir diyerek Şeyda hazretlerinin resmini gösterdi. Fotografi görünce gözlerime inanamadim, bana gelen zat o idi. Hemen ziyaret için yola çiktim. Menzil'e vardiYine komşularimizdan kendisine cinlerin musallat oldugu bir kadin vardi. Çok rahatsiz oluyordu. Bir-gün benden tevbe vermemi istedi. Gerekli şartlari yerine getirdikten sonra yanima geldi. Bana: "Niçin ne gördügümü sormuyorsun." dedi. Ben sorunca: "Gavs hazretleri ve Şeyda hazretleri geldiler, bana okudular ve rahatsiz oldugum yeri tedavi ettiler." dedi. Aradan yillar geçti bir daha rahatsizlanmadi.
* Yurtdışında çalışıyordum. Çalıştığım yerde eskiden teröre bulaşmış, ateist bir arkadaş vardı. Şeyda hazretlerinden bahsettim. İlgi duymaya başladı. Tasavvufa meyletti, İslami hayat yaşamaya başladı. Bir-gün çalıştığım yere eski sendikacı arkadaşları gelmişti. "Eyvah şimdi ben ne yapacağım dedi." Ben de Şeyda hazretlerinin himmet ve bereketiyle bu işin içinden çıkarız" dedim. Arkadaşım motor bölümünde çalışırken ben sendikacılara yöneldim, onlar beni arkadaşım zannederek: "Merhaba. Seni çoktandır görmüyoruz, sakalda bırakmışsın dediler. On-onbeş dakika beni arkadaşları gibi görerek konuştu gittiler. Arkadaşımda bu durumdan memnuniyetini belirterek yanıma geldi ve şöyle dedi: "Cenab-ı Hak Şeyda hazretlerinin kerağımda nerde olduğunu sordum. Camide dediler. Heyecanla camiye girdim, benim iyileşmeme sebeb olan zat orada oturuyordu. Koştum, ayaklarına sarılmak istedim. Zatı muhterem ayaklarını çekmek için ayağa kalktı, hızlı olarak uzaklaştı, ben de arkasından gittim, sonunda ziyaret ettim. Hatta dışardan bu olayı görenler: "Şeyda hazretlerini bir deli kovalıyor." demişler. Allahu Teala'ya hamd olsun ki manevi olarak görüştüğümüz zatı dünya gözüyle de görerek bağlanmak nasib oldu.
* Babamı Ankara'da büyük bir hastanede ameliyat etmişlerdi. Ameliyatta alınan parça kanser olarak rapor edilmişti. Ben vatani görevimi yapıyordum. Şeyda hazretleri durumdan haberdar edildi, dua istendi. Aradan birkaç ay geçti, babam yeniden kontrol edildi. Bu sefer rapor temiz çıktı. Ağabeyim Şeyda hazretlerini ziyarete gittiğimde mübarek: "Doktorlar yanılmışlar, değil mi?" demiş. Bu olay mübareğin duasının bereketiyle bir keramet olarak tecelli etmişti.
* Seyda hazretleri birgün Gavs hazretlerinin Merkadinin kapisini bizzat tamir ediyordu. Bizler izliyorduk. O sirada bahçede bir meczub (deli) geziyordu. Ben içimden Şeyda hazretleri elindeki keseri birakta bu kadar sofi var bunlar çalişsa diye geçirdim. Tam bu sirada meczub bana dogru gelerek: "Onun Allah'in Rahmetine ihtiyaci yok mu?" dedi. Seyda hazretleri de dönüp benim gözlerimin içine bakti.
* Hac farizasını yerine getiriyorduk. Türk kafilesinden bir kişi dikkatimizi çekti. Yanma gittik, selam verdik, nereli olduğunu sorduk. Adıyamanlı olduğunu söyledi. Bizlerin Şeyda hazretlerine bağlı olduğumuzu öğrenince şu hatırasını anlattı: Ben Adıyaman'da çok süfli bir hayat yaşıyordum. Alkol kullanan arkadaşlarla gece-gündüz birlikteydim. Hanımım Şeyda hazretlerine gitmişti. Bir gece yine alkollüyken masada arkadaşlarım beni tahkir ettiler: "Senden izinsiz karın nasıl Menzil'e gider, onun niçin dersini vermiyorsun?" dediler. Kızgınlıkla eve gittim. Her zaman olduğu gibi beni güleryüzle karşıladı, hizmetimi gördü. Ben bahane bulmak için: "Hanım, ben falan uygunsuz kadınla evlenmek istiyorum, ne dersin." dedim. Eğer evlen derse bana onumu layık görüyorsun diye, yok evlenme derse benim evlenmeme niçin karşı geliyorsun diye dövecektim. Fakat o: "Bey, sen bilirsin." dedi. Ben beklemediğim bu cevap karşisinda ne yapacagimi bilemedim, sinirlendim, dışarı çıktım, motosikletime bindim. Hızla sürerken en son gördüğüm bir kamyonun tamponuydu. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım. İki bacağım ve bir kolum alçıdaydı. Yüzüm parçalanmıştı. Doktor geldi. Ben doktora teşekkür edecekken: "Bana değil sana gece-gündüz bakan ve devamlı dua eden ve mürşidinden yardım isteyen bu hanıma teşekkür et" dedi. Karım başımın uçundaydı ve her zamanki teslimiyetli ve saygılı tavrıyla hizmet etmekteydi. Ben bu durum karşısında iyileşince ilk işim Şeyda hazretlerine gitmek olsun diye içimden geçirdim. Neticede hastaneden taburcu oldum, Menzil'e ziyarete gittim. Şeyda hazretleri avludaydı. Mü'minler elini öpüyordu. Ben de sıramı bekledim, yaklaştım, tam elini öpecekken sağ elini çekerek arkasına koydu. Sol eline davrandım, o elini de arkasına çekti ve bana dönerek: "Sen bizim kızımızı sahipsiz mi sandın." dediler. Ben bunun üzerine pişmanlığımı belirttim. Mübarek gülerek: "Hadi gel sen de bizim bir evladımız ol" diyerek, tevbe verdi ve bizi kabul buyurdu.
* Seyda Hz.leri babası Gavs Hz.leri gibi daima "Bizim tankımız, topumuz misvak ile tesbihimizdir" derdi. Gökçeadada iken her gün imza attığı defter vardı. Polisler "Biz defteri getirir sana evde imza attırırız, sen yorulma, hastasın" deyince Şeyda Hz.leri "Hayır, madem devletim emretti, hergün geleceğim. Bırakın polisi, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, ben 100 km de, 1000 km de yaya gelirim" dedi. Yine "Nedir bu kadar mühimmat, asker. Bir bekçi bize haber, yazılı bir kağıt getirseydi biz o emre uyup kendi arabamla, çocuklarımla gelirdim. Bu kadar masrafa, benzine ve zaman israfına gerek yoktu" buyurdular. Yine Gökçeada da iken "Allah'a dua edelim, bizi buraya getirmiş, imtihan ediyor, sabredelim, şükredelim" derdi. "Şimdiye kadar yaptigimiz kullugun on katini yapmaliyiz. Cenab-i Hak sadik olup olmadigimizi imtihan ediyor" buyurdu.
* Buraya kadar bahsedilenler Şeyda hazretlerinin keramet ve menkibelerinden ufak bir kisimdir. Onun irşadi zamamizda yurtiçinde hemen her vilayette ve yurtdişinda birçok ülkede kendisini bir vesileyle taniyan, ziyaret eden, hastasi iyileşen, alkolü ve uyuşturucuyu terkeden onbinlerce kişi mevcuttur. Bunlarin başindan geçenler yazilsa ciltler dolusu kitap eder. Biz burada deryadan bir damla misali birkaç örnek vermekle yetindik.
__________________
[SIGPIC][/SIGPIC]
|
|
|
|
 |
 |
Seyda Hazretlerinin Sohbet Ve Görüşlerinden örnekler |
 |
01-23-2008, 18:57
|
#4 (permalink)
|
|
Süper İlgili Üye
Style: 0
fetih isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Feb 2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Memleket: şimdilik dünyalı
Kan Gurubu: abrh+
Yaş: 29
Mesajlar: 1.888
Thanks: 380
Thanked 359 Times in 162 Posts
Rep Puanı: 179
|
Seyda Hazretlerinin Sohbet Ve Görüşlerinden örnekler
NEFİS İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR
Seyda hazretlerinin sohbetlerinde en çok üzerinde durduğu konulardan biriside nefistir:
"Nakşibendi yolunun bütün çalışmaları evradi nefsi öldürmek ve yok etmek içindir. Nefis ölüp gittikten sonra her şey düzelmeye başlar. İnsanin evini yıkan en büyük düşmanı kişinin nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi olmalı, nefsin tuzaklarına düşmemeye çalışmalıdır. Bir kimse ki nefsini yener. Zikirle, letaifle nefsini ezer, ortadan kaldırırsa, o zaman Allah'la o kimse arasında bir engel kalmaz. Nice çalışıp amelini tamamlayan kimse vardır ki Allah'ın keremi ve ihsanı olmadığı için nefsini yok edememiştir.ü İnsanı helake götüren nefsidir. Firavun, Şeddat ve Karun'un nefisleri büyüdü, büyüdü sonunda ilahlık davasına kalkıştı. Çünkü nefis kendinden üstün hiçbir varlığın bulunmasını istemez. Büyüyüp, yükselecek bir şey kalmayınca -haşa- Allahlık davası etmeye başlar, haddini aşar, azgınlaşmış nefsinin iddiasına uyar. Her şeyden evvel insanin kendini ve yaratilişini tanimasi lazim. Kendini tanimayan Allahu Teala'yi da tanimaz. Kendini tanimasi için evveliyatini, yaradilişini, neyden meydana geldigini düşünmesi lazimdir. Insanin azamet-i Hűda karşisinda bir pire kadar kiymeti yoktur. Her türlü günah, zulüm ve hakaret nefsin büyüklük taslamasi ve kibrinden ileri geliyor. Onun için insan kendini fakir, aciz, biçare, mahzun ve boynu bükük görmeli, kuvvet ve kudretini bulunmadigini, kendinden aşagi bir mahluk olmadigini bilmeli ve kendini adam olarak görmemelidir ki Allahu Teala onu yükseltsin, mertebeler ihsan etsin kibiri, azameti ortadan kalksin." Seyda hazretleri nefsin kötülüğünden bahsederken önceki sadatlardan da örnekler verirdi:
"Bir gün Seyda'yı Tahi'ye bir sofi ziyarete gelmişti. Sofiye şeyhinin sohbetini etmesini söyleyince sofi Şeyhim derdi ki: "Gübre olunmadıkça su üstünde kalınmaz." Bu söz Seyda'yı Tahi'nin çok hoşuna gitti. Vallahi çok doğru bir söz, bundan daha güzel bir şey olmaz. İnsan nefsini gübre etmedikçe su üstünde kalamaz. Gübre hafif olup su üstünde kaldığı gibi insan nefsini hafif tuttukça yönelir su üstünde kalır, ağır tutarsa suyun dibine batar. İnsan nefsini gördüğü müddetçe Rabbine kavuşamaz." "Allah dostları, Allah erleri daima fakir ve mahzunlar arasında olmuştur. Sadatın nisbeti nefissiz ve boynu büyüklerin üzerine olmuş, halifeler onlardan olmuştur. Allah yolu fakirlik ve tevazuyla kazanılır. Suyun yüksek yere akmadığı, daima aşağı, çukur yere akıp doldurduğu gibi, Allah yolu da fakr ve yoklukla kazanılır.
Nefsin sebeb olduğu zararların en çoğu Alemlerin Rabbinin insan vücûdunda yarattığı latifeler üzerinedir. Nefs onları zamanla değiştirerek yaratılış gayesinden uzaklaştırır, dünyaya yöneltir. Bunun için insanın ayağı devamlı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki baş kaldirmaya gücü yetmesin, ancak insan kendini aşagi ve noksan gördükten sonra nefs ölür. Nefs devamlı Allahu Teala'nın emirlerine muhalefet ettiği için insan devamlı nefsiyle harb halinde olmalı, nefsin dizginlerini elden bırakmamalıdır. Zira Allah yolu, Allah'ın rızası nefsin istekleriyle bir arada olmaz. Her kim vücudunun rahatını, keyfini düşünerek hareket ederse, o kimse nefsi tarafından helake sürüklenir. Böyle kimse nefsinin elinde esir gibidir; insanın imanını yok eder, ahirette ebedi cehennemlik olmasına sebeb olur. İnsan amelini görmemeli, hep günahlarını görmeli, birşey olmadığını bilmelidir. Çünkü insan amelini görürse kendinde nefs meydana gelir, nefis kabarır. Ama hizmet böyle değildir, insan çalışırsa nefis vücud bulmaz, bilakis kırılıp, rezil olur, alçalır. Vird bitince sevab kesilir, çalışmasıyla ise yapılan iş kaldığı müddetçe sevap devam eder. "Alemlerinin Rabbi; ilticadan, yalvarıp yakarmadan, ricadan hoşlanır. Büyüklük taslamadan ise asla hoşlanmaz. Büyüklük Allah'a mahsustur. İnsan ne kadar hakir, fakir, zelil, Rabbine karşı ne kadar yalvarış ve yakarışta olursa o kadar makbul olur. İnsan hayırlı işlerinden dolayi Ögülürse, kendisinde nefs meydana gelmemesine, kalbine tesir etmemesine dikkat etmeli, aslinin bir avuç toprak oldugunu aklindan çikarmamalidir. Kişi ne kadar zayif, kuvvetsiz, tahammülsüz, sabirsizdir. Birazcik başi, dişi veya karini agrisa aciz oluyor, sabirsizlik gösteriyor. Allah insana el atinca, kuvvetten kesilip yere yikilinca, elleri tutmaz olunca, hastalanip yataga düşünce yaratilmişlarin en ednasi, en acizi oldugunu anlar, însan aklini başina almali, işin sonunu düşünmeli, kuvvetine, erkekligine güven-memelidir. Mazluma, mülküne, çoluguna, çocuguna, eşine dostuna, akrabalarina aldanmamalidir. Hepsi gelip geçicidir. Yüzünü samimi olarak Allahu Teala'ya döndürüp salih amel işlerse ancak kurtuluşa erebilir. Nefis aynen azgın ata benzer. Dizginleri zapte-dilmeyen azgın at gibi sahibini yere çarpıp parçalar, belki kendisi de beraber parçalanır. Yani hem kendini, hem de sahibini felakete götürür. Ama atın dizginleri sağlam olarak tutulur, ona hakim olunursa, at koşar, yönelir, ağzından köpükler akar ve felakete sebeb olmadan sahibine teslim olur. İşte nefs de böyledir, hakim olunursa insanı Allah'a götürür. Allah'a ancak nefse hakim olursa ulaşılır. Allah'a ulaşmak iki adımdır. Birinci adım nefsin üzerine konur, ikinci adımda Allah'a ulaştırır. İnsan kendini herkesten daha aşağı ve diğer insanları kemalinden üstün bilmelidir. Yaptığı amelleri görmemelidir. Yaptığı amelleri beğenen kimse Allah yolunda ilerleyemez. Amelini iyi gören amelini artırmaya lüzum hissetmez. İnsan amelini görmeyerek nefsini tanımalıdır. Nitekim Sadat-ı Nakşibendi: "MEN AREFE NEFSEHU FEKAD AREFE RABBE-HU (Nefsini tanıyan Rabbini de tanır)" demişlerdir. İnsan kendi nefsini tanımayana kadar gerçek manada Rabbini tanıyamaz. Hazreti Resulullah: "Ey Allah'ım beni kendi gözümde küçült, insanların gözünde büyük eyle" diye dua buyurmuştur.
Allah'ım beni kendi gözümde küçült ki kendi varlığımı nefsimi görmeyeyim, kendimi hep noksan göreyim. Başkalarının gözünde büyült ki beni büyük görüp davetimi kabullenerek iman etsinler buyurmuştur. Bütün kainat uğrunda yaratılan Peygamber (s.a.v.) böyle dua edince, artık insan ne yapmalıdır? Kendini herkesten aşağı görmelidir. Şeyda hazretleri Gavs hazretlerinin bir sohbetlerinde şöyle buyurduklarını nakleder: "Nakşıbendilerinin üstadları bağlılarına hep aynanın arka tarafındaki kusurları göstermiştir. Aynanın ön tarafındaki iyilikleri göstermezler.
Kişi aynanın arka tarafına bakınca da kendilerini iyi görmezler yaptıklarını beğenmezler. Nefislerinin kötülüğünü görürler. Nefisleri vücud bulmaz. Artan amellerini görmezler, amelleri yok diye yakınır, arttırmaya çalışırlar. Böyle olunca Alemlerin Rabbi onların manevi derecelerini arttırır, rızasını nasib eder. Başkalari ise aynanin ön yüzüne nazar eder, iyiliklerini görür, nefisleri vücud bulur, kendilerini büyük görürler. Başkalarinin kusurunu görürler, kendilerini onlardan üstün görürler. Makamlari yükselmez, terakki edemezler. Bazen kazandiklari rütbelerini kaybederler. Bundan dolayi Nakşibendi Sadatlari baglilarini bu türlü kibir ve ucubdan korur, kusurunu gösterir, iyiligini saklarlar." AMEL "Allah (c.c.) yanında en makbul insan takva sahibi olandır, doğru yolda gidendir. İnsanın büyüklüğü, iyiliği ameline göredir. İnsanın ameli ne kadar çok olursa, Allah'a (c.c.) yanında o kadar makbul ve iyilerden olur. Cehennem ve kabir azabından muaf tutuldukları, büyük yaratıldıkları halde Peygamberlere dahi Cenab-ı Hak taat ve ibadet etmelerini emretmiştir.
Onlar da asla muhalefet etmemişlerdir. Şayet etselerdi Peygamber olamazlardı. Allah'ın yanında en makbul kul, en efdal Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) bile en çok ibadet eder, taatte bulunur ve Hak yolunda eza ve cefaya katlanırdı. İbadetlerinin çokluğundan dizleri şişerdi. Yine de Allahu Teâlâ: "EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU HAREKET ET" diye hitabda bulunmuştu. Bu ayeti kerime inzal oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.): "Beni Hud süresi ihtiyarlattı" buyurmuştur. Hz. Peygamber Allah'tan bu kadar korkar, emirlerine karşı gelmekten çekinirdi. İnsanda Allah'a kullukta böyle olmalı. Kimsenin canı, keyfi çalışmak, ibadet yapmak istemese bile, Allah'ın gazabına uğramamak, cehennem ateşinde yanmamak, ahirette perişan olmamak için yüzünü Allah'a döndürmeye mecburdur. Nasıl dünya hayatında, perişan ve muhtaç olmak İstemi-yorsa ahiret içinde aynı şeyi istemeli, Allah'ın emirlerine uymalıdır. Şayet uymazsa öldüğü vakit Allahu Teala ona azab eder, kabir azabı çeker, sonunda cehennemlik olur. İşte bu felaketlere uğramamak için, insanın yüzünü Allah'a çevirip emirlerine uyması lazımdır ki Allah onu tanısın, Allah dostluğu rahatlıkla olmaz, Allah (c.c.)'a rahatlıkla kavuşulmaz.
Evliyaullah, mürşidi kamiller pek çok amel etmişler, Alemlerin Rabbine çokça taat ve ibadette bulunmuşlar, vücutlarını çok ağır amellerle yormuşlar eziyetler çekmişler, sonra Allah dostu olmuşlardır. Ahiret dünyadan çok daha makbuldür. Ahiret hayatı çok daha uzundur. Ahiretin keyfi ve zevki dünyanınkinden çok daha hoştur. Şu halde insan taat ve ibadette bulunmalıdır. En makbul şeyin Allah sevgisi olduğu bilinmelidir. Allah'a kulluk dünya işinden zor değil, dünya işi kadar yorucu değildir insan yirmidört saatte bir saat yüzünü Allah'a (c.c.) çevirip beş vakit namaz kılamaz mı? Her farz namaz en çok beş dakika sürer. İnsan bunu yapamaz mı? Esasında insan kendini kandırıyor. Yoksa haram yemek istemese yemeye-bilir, zulüm yapmak istese yapmayabilir, fesatlık yapmayabilir, gıybet etmeyebilir. Demek ki hepsi insanın elindedir. Şeytanın silahı yoktur ki insana çevirip zorla kötülük yaptırsın. Şeytanın yapabileceği yegâne şey kalbe vesvese verip kötülüğü telkindir. Hepsi bu kadardır, tüm kuvveti budur. Eğer insan ona uymazsa hiçbir zarar veremez. Fakat insanın canı Allah'ın emirlerine karşı gelmek istiyor, bedeninin rahatını onda görüyor, şeytanda insana yol gösteriyor. Eğer insan Allah yolunu tutar, onunla dost olursa kimseye minneti kalmaz. Kimse ona düşmanlık yapamaz. Allah'a karşı kimse gelemez. Zira bütün kuvvet ve kudret onun elindedir. SABIR "İnsan ne kadar hilim sahibi, ne kadar sabırlı olursa Allah'ın yanında o kadar makbuldür. Çünkü sabır, tahammül ve hilim Peygamber (s.a.v.)'in meşrebidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) hep sabır ve tahammül sahihiydi, hilmi çoktu. Sabır ve tahammülden daha güzel bir şey yoktur. Onun için insan daima sabır ve tahammül sahibi olmalı, gönlü geniş olmalı, uğrayacağı zulüm ve hakaretlere tahammül etmeli, Peygamber (s.a.v.) şeriatına uymalı, onun yolunda gitmelidir. Dünyada bunlardan daha güzel, daha iyi hiçbir şey yoktur.
Sabır Allah'tan, acele ise şeytandandır. İnsan işlerinde sabır ve tahammül sahibi olursa Alemlerin Rabbi de onun işlerini düzeltir, yok eğer acele ederse işinde başarılı olamaz.
DÜNYA
Dünya adamlarından dünyaya gönül bağlayanlardan aslandan kaçar gibi kaçılmalıdır. Dünya ehlinin toplandığı yerlerde Allah bahsi olmaz, dünya bahsi, dünya işi, gıybet bulunur. Buralara devam edenlerin haya ve ahlakı değişir, Allah'tan dünyaya dönerler. İnsan elinden geldiği kadar dünyaya gönül vermemeli dünya ehlinin toplantılarına, sohbetlerine gönül vermemelidir. Çünkü zararı insanın dinine olur, faydası ise hiç yoktur. Toplantılarına gidenin Allah'a sevgisi kesilir, taat ve ibadeti azalır, kendisinde Allah aşkı kalmaz. Dünyanın insanı bozmaması için çok dikkat edilmelidir. Dünya işinde de çalişacagiz,, onu da terketmeyecegiz, fakat ahirete zarar vermemesi için dikkat etmeliyiz.
Dünya muhabbeti Allah muhabbetinden fazla olursa insan tehlikeye girer. Öyleyse Allah sevgisinin daha fazla olmasina dikkat etmeli, Allah düşüncesi kişinin kalbinde olmali, insan daima Allahu Teala'nin rizasini gözetmeli ve tek gayesi Allah olmalidir. Dünya işleri sadece araç olarak görülmeli insanin kalbine girmemelidir. Dünyayi sevmemeli, keyf ve zevkine aldanmamalidir. Her işimizde, virdde, tövbede, taat ve ibadette hep Allah rizasi gözetilmelidir ki kiyamet günü, selamete ersin ve ebedi olarak cennete girsin. Dünya hayatı ebedi değildir, boştur. Dünya hayatı göçebelerin hayatına benzer. İnsanın Ömrü, malı, evladı, gençliği, akrabası hepsi geri alınmak üzere verilmiş birer emanettir. Allahu Teala hepsini geri alacak, insan çıplak olarak ahirete gidecek, ancak üç-beş metre bez götürebilecek ki o da çürüyecek. Dünya malından yanında hiçbir şey kalmayacak. Onun için insan dünyaya fazla kıymet vermemeli, dünyayı dai-,ma arkaya atıp ahireti önüne almalı, insanın gözü hep ahirette, Allahu Teala'nın hoşnutluğunu kazanacak şalin amellerde olmalıdır. İnsan dünyaya mağrur olmamalı, çünkü kendi malı değildir. Ben müslümanım, ben Allah'ın rızasına kavuşmak istiyorum, ben cennete girmek istiyorum diyen kimsenin kalbinde dünya olursa, aradan yüz sene de geçse Allah'a yaklaşamaz. Bilakis Allah'tan uzaklaşır. İnsan dünyayı, dünya hayatını sevdiği ve dünyada kendisine bir zarar gelmesini istemediği gibi, Ahireti de düşünmeli, sevmelidir. Gerçekten ahireti düşünen kimse ahirete dünyadan yüz derece daha fazla önem verir. İnsan düyaya bel bağlıyarak arkasından gitmemelidir.
Dünyanın bahtı yoktur, bedbahttır. Milyon, milyar sahihleri nerede? Ne faydasını gördüler? Dünya malı Allah yolunda harcanmadıktan sonra insanın helakine, imanının tehlikeye girmesine sebep olur. Zira Allahu Teala dünyaya emek verilsin, dünya malı toplansın diye insanı dünyaya getirmemiş, insanı dünyaya kendine kulluk etsin diye, kendine yönelsin diye getirmiştir.
ALİMLER VE İLMİN ÖNEMİ
Alimle cahil kimsenin yaptıkları günahların hesabı bir değildir. Alim kimse bir günah işlediğinde kendisine sadece bir hesap yazılır. Cahil kimseye ise dinini öğrenmediği için helali ve haramı bilmediği, öğrenmeye lüzum görmediği veya Öğrenmekten kaçtığı için iki günah hesabı yazılır. İşlediği bir günaha birisi cehaletinin, bilgisizliğinin, tembelliğinin cezası digeri de işlediği günahın cezası olmak üzere iki günah yazılır. Dinîne zararı olacak şeyleri tembellik ederek veya tenezzül etmeyerek sorup Öğrenmeyen kimse cahildir, ahmaktır. Şayet peygamber (s.a.v.) içimizde olsaydı, gider ona sorardık. Madem ki o yoktur. O zaman iş vekilleri olan alimlere kalır. İnsan dinini öğrenmek için hiç utanmadan sıkılmadan gördüğü alimden sormalıdır. Alimin ona cevap vermesi vaciptir.
KULLUK
İnsanlar çeşit çeşittir. Alimi var, cahili var, evliyası var peygamberi var. Ama iş kulluğa gelince hiç fark yoktur, herkes eşit olarak kulluk emirleri ile mü-kelleftir. Peygamber bile bu emirlere karşi gelemez.
Şayet bir zellesi ortaya çiksa mutlaka cezalandirilir. Nitekim Adem (a.s.) zellesinde öyle olmuştur, yillarca pişmanlik ateşinde yanmiş, aglamiş, sizlamiş, tövbe ve istigfar etmiş ta ki tevbesi Alemlerin Rabbi tarafindan kabul edilinceye kadar. İnsan yapmakla mükellef olduğu şeyleri mutlaka yapar, yerine getirir. Hatta bu ilahi emirle olursa mecburiyet daha kesin olur, yapılması farz olur, vacib olur. Muhalefete izin verilmez. Hükümete karşı olan vatan borcu gibi sorumluluklarında aynı bunun gibidir. Herkes seve seve askerlik yapmaya mecburdur, kimse ben yapmam diyemez. Kaçmak isteyen, kurtulamaz mutlaka yakalanır. İşte bunun gibi insan Allah'ın hükmünden kurtulamaz. Nereye giderse gitsin Allah oradadır. Onun gücü herşeyin üstündedir. Sorumluların ilahi adaletten kaçmaları mümkün değildir. Nereye giderse gitsin Allah'ın vazifeli mahlukları onu bulur, yakalar, zebanilere teslim eder, cehennem ateşine sürüklenecek ve orada suçundan dolayı cezalandırılacaktır.
Öyle ise insan dünya zevklerini, vücût rahatını değil de Allah'ın emirlerine, onun azametini düşünmeli, hükmünün herşeye geçtiğini, bundan kurtuluşun mümkün olmadığını idrak ederek itaatkâr olmalıdır. Bu itaat severek veya zorlama ile de olsa mecburidir. Emirlere uyma farzdır. Eğer insan gerçekten akıllı, bilgili olsaydı, kendini düşünseydi Rabbine yönelir, taat ve ibadetinde kusuru etmemeye çalışır, geçici keyf ve zevklerini ardında koşmazdı. İnsan günah işlemeye niyetlendiğinde Allah'ın azametini düşünmeli, cehennemi gözünün önüne getirmeli ki kendini günahtan koruyabilsin. Hayır işlemeye niyetlendiğinde de cennet nimetlerini gözünün önüne getirirse daha çok heveslenilir. Bu sayılanlar avam (halk) içindir. Havas tabakası (seçkinler) ne cenneti ne cehennemi gözetirler. Onları gözettiği tek şey Allah'ın emirleridir. Madem biz Allah'ın kullarıyız, madem ki Alemlerin Rabbi olan Mevlamız, Halîkimizdir, bizi yaratmıştır, bize düşen onun emirlerini yerine getirmektir derler. İşte Allah dostlarının, büyük velilerin hali böyledir.
TEVBE
Bir gün Seyda Hz.leri "Siz bilir misiniz Gavs (ks) Hazretleri neden böyle büyük bir zat oldu?" Cemaat sükut etti. Şeyda Hazretleri devamla "Gavs Hazretleri tevbe verirken kendisi de tevbe edenle birlikte kendi günahlari için Allah'a tevbe ederdi" diye buyurmuşlardir. Alemlerin Rabbi ilahî kanununda nasil hareket etmemizi gerektigini belirtmiş, gitmemiz gereken yolu göstermiş, yolunu şaşirip sapitanlar için de dönüşü kolaylaştirsm diye tevbe maddesini koymuştur. Insan günah işleyip, emirlere karşi gelipte gönülden pişmanlik duyarak tevbe ederse Allahu Teala onun bu tevbesini kabul eder, günahini affeder. Tevbe çok büyük, çok yüksek mana ifade eden bir lütf-u ilahidir, Alemlerin Rabbinin büyük bir rahmetidir. Tevbe ömrünün büyük bir kısmını ilahi kanunun dışında geçiren kimsenin af dileyerek tevbe etmesi halinde bu zaman boyunca yapmış olduğu günah ve hataların silinmesine neden olarak bir Kerem-i İlahidir. Kulunu böylece temizleyen Allahu Teala'nm keremi bu kadar çok, şanı bu kadar yüce, rahmeti bu derece coşkundur. İnsan yetmiş-****en senelik koca koca bir Ömrü isyan ve günahla geçirmiş olsa, ne kadar kötü, ne kadar gaddar merhamet ve şefkatten mahrum olsa bile onun bütün kusurlarının tek kelimeyle silen Cenab-ı Hakk4 m rahmet, kerem ve ihsanının hayranı olmamak mümkün değildir. Halbuki biz insanlar ise, hayatı boyunca bize iyilik yapmış bir kimsenin, bir seferlik otsun bize karşı gelmesine, hasmâne davranmasına dayanamayız ve ilk fırsatta o kimseyi ağır bir şekilde cezalandırmakda tereddüt etmeyiz. Allahu Teala insana bu kadar kolaylıklar göstermiş iken bunlardan istifade etmeden günahlarıyla huzura varan kullarına ne ceza verse gene azdır.
ALLAH DOSTLARI (VELİLER):
Allah dosttan, Allah'ın yanında değerli, makbul kimselerdir. Onların dışına bakın, batınların bilmeyen halk onlan sıradan bir alim zanneder. Diğer alimlerle aralarında bir fark görmez. Onlar "zahirleri halk ile batırılan Hakk iledir" sırrına ermişlerdir. Batınlarının ne kadar yüksek olduğunu, ne kadar kıymetli olduğu-nü insanlığa ne kadar yaraılı olduklarını, İndallah'ta ne kadar makbul olduklarım sadece Allahu Teala bilir, başka kimse bilmez. Alemlerin Rabbi hidayet nasib edeceği kimselere evliyaların gerçek yönlerinden bir nebze gösterir ve hidayetlerine yolaçaı. Fakat velilerin gerçek yönlerini bilmeyenler ve görmeyenler onları basil bir molla veya cahil kimse zanneder. Allah dostları, O'nun izni olmaksızın gerçek yüzlerini kimseye göstermezler. Şayet göstermiş olsalardı, çok kimse hidayete gelirdi. Fakat izinsiz gösteremezler. Alemlerin Rabbinin izni olduğu ölçüde halka yararları dokunur. Allah hidayeti dilediğine verir, Allah'ın muradı yoksa Peygamberler bile hiç kimsenin hidayetine vesile olamazlar. Evliyanın gıybetini etmek, sadatın gıybetini etmek, özellikle Nakşibendi Sadat'ın gıybetini etmek çok tehlikelidir. Gıybet ederek alimin, velinin etini yemek insanı zehirler ve zararı imanınadır. Sadatın münkirliğini yapanların ekseriyeti küfürle gider denmiştir. Velilerin bereketinden, nazarından, himmetlerinden yararlanmak için o zatları bulup izlerinden gitmeli onları tcrketmemelıdir. EvliyauIlarha yakın olan kimse onların safının içinde yer almış olur. Kurtuluşa da onlarla beraber erişir Öyleyse insan gayretli olup onların yolunda gitmekten geri durmamalıdır. Onları saflarından uzak kalmamalı ki, onlar uçunca (Allah'a vasıl olunca) insan da onlarla birlikle uçsun. İnsan onlara [abı olursa, onlar da kıyamet günü huzuru ilahide o kişiye şefaatçi olurlar. Bu dünyada onlara yakın olan kimse, aynı yakınlığı ahirette de muhafaza eder, orada da onlara yakın olur. Allah dostları, zahmet çekerek, ızdırap çekerek çeşitli sıkıntılardan sonra bu makamlarını elde ederler. Allah rızasını elde ettikten sonra Allah hidayeti ellerine verir, alem onlara koşar, hidayet talebinde bulunur. Onlar da hidayetlcrine vesile olurlar. Aynı zamanda onların çalışmalarının, namazlarının, oruçlarının, zikirlerinin sevablarına ortak olurlar, ibadet yapanların da sevabları eksilmez. O Allah dostunun manevi kazancı her gün biraz daha artar, milyonları, milyarları bulun Ümmeti Muhammcd'in öyle veliler gehnişki iki-üç milyon müslümani ve kafiri irşad etmiştir. Velilerde Allah kullandır, beşerdirler. Diğer insanlardan fazla olan bir tarafları yoktur. Ama imanları kemal, akıllan istikâmet üzeredir. Nefis ve şeytanın peşinden gitmez, Alemlerin Rabbinin emirlerine göre hareket ettiklerinden makamları âlî olmuştur.
AHİR ZAMAN
Seyda hazretleri içinde bulundugumuz bu devrin ahirzaman oldugundan sik sik bahseder, deliller getirir, kötülüklerin, günahin arttigini buna karşilik yapilan iyilik ve ibadetlere kat kat sevap verilecegini müjdelerdi: Bu zamanda insanların bindebiri bile ahirete dünyadan fazla kıymet vermiyor. Dünya işinde eksiklik olunca hastalanıyor ve yataklara düşüyor. Fakat ahireti elinden gitse hiç umursamıyor, dünyası ahiretinden bin kat makbul olmuş oluyor. Hâl böyle olunca nasıl Allah insandan razı olur? İnsanın yanında değerli şey Allah'ın (c.c.) rızası, dostluğu ve ahiret olmalıdır. Sahabeler zamanında birisi cemaatle namaza yetişemezse matem tutardı. Evde cenaze varmışçasına üzülürdü. Arkadaşlari cemaati kaçirdi diye ona taziyede bulunurlardi. Işte ahiret ve Allah rizasi, aşki, sevgisi yanlarinda bu kadar kiymetliydi. Tabii ki onlar da Ce-nab-i Hakk'in yaninda makbullerdi. Bu zamanda insanlarin binde dokuzyüz doksandokuzu Allah yolunu terk etmiş ve ibadetten habersiz hale gelmiş, geriye kalan binde birinin ise ahiret işleri çok perişan ve gevşek durumdadir. Artık insanda dünyanın sonuna gelinmiştir, kıyamet iyice yaklaşmıştır, kanaati doğmaya başlıyor. Bununla beraber sûrun son nefhasma kadar Allah dostları bulunacak, eksik olmayacaktır. Bu devir aynen mahşerde peygamberlerin bile "nefsî-nefsî" diyerek yalniz kendi nefislerinin kurtulmalarini diledikleri duruma benziyor. Insan yalniz kendi nefsini kurtarmaya çalişmalidir. Artik vaaz, nasihat devri degildir, çünki hiçbir tesiri olmuyor. Çünkü dünya sevgisi, keyfi ve safâsi çok artmiş, Allah'in emirlerine karşi gelme çogalmiş, helal ve haram gözetilmez oluyor. Bu devirde irşad oldukça zorlaşmiş, insanlar dini arkasina atmiş, Allahu Teala'dan bahsedildigi zaman rahatsiz olmaya başlamiştir. Din garib olmuştur. İnsan şimdi onun bunun sözüne iltifat etmemeli, Allah'ın eserlerini görerek kendini irşad etmeye, yüzünü Cenab-ı Hakk'a döndermeye, kendini kurtarmaya çalışmalıdır. Kişi kimsenin işine karışmamalı, gıybet, fesatlık etmemeli, vefasız olmamalı, günahlara bulanıp Allah'ın emirlerine karşı gelmekten kaçınmalı, kimseye zulüm ve hakaret etmemeli, büyük günahlardan kaçınmalı, farzları mutlaka eda etmeli, elinden geldiği kadar hayır ve hasenat işlemeli, sadaka vermeli, nafile oruç tutmalı, sünnetleri ihyâ'ya çalışmalı, elinden geldiği kadar ölüm gelip çatana kadar bu hâl üzere olmaya çalışmalıdır. Gavs hazretlerine sorulmuş: "Efendimiz, bu kadar cezbe ehli, muhabbet ehli, vird ehli vardi. Şimdi hepsi gevşemişler ve tembellik içindedirler. Bu niçin böyle oluyor?" Gavs hazretleri buyurmuş: "Evet, artik hidayet kalmamiş da ondan. Bizimkisi bu zamanda vallahi bir idaredir, aldatmaca gibi birşey. Çünkü tam hidayet şimdi hazreti Mehdi'nin elindedir. Tam mana-siyle hidayeti o yapacak. Biz ise çoluk, çocuk nasil al-datilirsa, eglendirilirse öyle yapiyoruz." Eski zamanda uçak ve benzeri hızlı ulaşım araçları yoktu, kafirler islamın için | |