Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel

Zurück   Islam Forum - Ne Olursan Ol Gel > Büyük İsimlerin Biyografisi > Evliya ve Ulema'nın Hayatları

Evliya ve Ulema'nın Hayatları Büyük Evliya ve İslam alimlerinin hayatları ile haklarında fikir paylaşımları

Banner Degisimi ile Beraberce Daha Fazla Kitlelere Ulasalim

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil

Istanbul'un manevi sultanlari
Alt 08-13-2007, 13:34   #1 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Referrals:
Istanbul'un manevi sultanlari

Eyyüb Sultan hazretleri-1

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb ensârî, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Eyyûb sultân denilmekle meşhûrdur. Hicretin 11. senesinde müslüman oldu. Akabe biatında bulunarak Resûlullah efendimizin sohbetinde bulunmakla şereflendi. Böylece Eshâb-ı kirâmdan ve Ensâr-ı kirâmdan oldu.
Resûlullah, Medîneye hicret edince, deve Eyyûb Sultan hazretlerinin kapısında çökdü. Mescid yapılıncaya kadar, yedi ay bu evde müsâfir kaldı. Medîne ehâlîsi hazret-i Hâlidin evine gelip Resûl-i ekremi ziyâret etdi. Bu arada, yehûdî âlimlerinden (Abdüllah bin Selâm) da gelip, dikkatle Resûlullaha bakdı. (Bu yüz, yalancı yüzü değildir) diyerek, hemen müslimân oldu.
Hazret-i Hâlid, Bedr, Uhud, Hendek ve başka gazâlarda Resûlullah efendimizin yanında bulundu ve hayır duâlarına kavuştu. Birçok muharebelerde sancakdârlık hizmeti ile şereflendi. Bu sebeple kendisine Sancakdâr-ı Resûlullah ünvânı verildi. Yüzelli hadîs-i şerîf haber vermişdir.
  Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj Icin Kardesimize Allah Razi Olsun Diyenler:
ihl_çiğdem (08-13-2007)

Alt 08-13-2007, 13:35   #2 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Referrals:
İhtiyâr olduğu hâlde hazret-i Mu’âviye zemânında, Süfyân bin Avf-ı Ezdî kumandasındaki ordu ile İstanbulu almağa geldi. Yezîd de bu orduda idi. Çarpışmalar sırasında dizanteri hastalığına yakalandı. Ecelinin yaklaştığını hissedip, Peygamber efendimizin, (Konstantiniyye'de kalenin yanında bir recül-i sâlih defn olunacaktır) hadis-i şerifini rivâyet etti. ve (Şâyet burada vefât edersem, cenâzemi hemen defn etmeyin. Ordunun gidebileceği en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defn edin) diyerek vasiyet etti. 50 senesinde sur dışında otuzbin mücâhid ile, şehîd oldular. O gün müslümanlar çarpışa çarpışa kaleye (surlara) en yakın varabildikleri yere kadar gittiler. Orada kazdıkları kabre, Resûlullah efendimizin mübârek sahâbîsi, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-i Ensârî'yi "radıyallahü anh" defn ettiler.

Aradan 8 asır geçmiş, hazret-i Hâlid bin Zeyd'in "radıyallahü anh" kabri unutulmuş ve kaybolmuşken, Hâcı Bayrâm-ı Velînin yetişdirdiği Evliyâdan Akşemseddîn hazretleri tarafından kabri keşf edilip, Fâtih Sultân Muhammed hân, türbe ve câmi yapdırdı. Osmânlı pâdişâhları, bu türbeye saygı gösterirdi. Hükümdarlar bu türbe önünde kılınç kuşanırlardı. (Radıyallahü anh).
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:35   #3 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Referrals:
HÜSEYN HİLMİ IŞIK “rahmetullahİ teâlâ aleyh”-1


Babası Saîd efendi, dedesi Lofcanın Tepova köyünden İbrâhîm pehlivândır. İkisi de Eyyüb sultânda medfûndur. Balkan harbinde şehîd olduğu Çatalcadaki tepeye ismi verilen, Bursalı Kâmil efendi ile hemşîresi Âişe hanımın anneleri Fâtıma hanım, İbrâhîm pehlivânın birâderinin kızıdır.



Eczâcı talebesi iken, Abdülhakîm efendinin tavsiyesi ile, Parisde çıkan (Le Matin) gazetesine abone olup, fransızcasını ilerletdi. Müzâkereci iken yine hocasının emri üzerine, Kimyâ yüksek mühendisliğini okumağa başladı. Yüksek matematikçi Von Misesden, mekanik profesörü Pragerden, fizikçi Demberden, teknik kimyâyı Gossdan okudu. Kimyâ profesörü Arndın yanında çalışdı. Takdîrlerini kazandı. Arndın yanında altı ay travay yapıp, (Phenylciyan-nitromethan-methyl esteri) cisminin sentezini yapdı ve formülünü tesbit etdi. Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmû’asında ve Almanyada çıkan (Zentral Blatt) kimyâ kitâbının [m. 1937] târîh ve [2519] sayısında (H.Hilmi Işık) isminde yazılıdır. Hüseyn Hilmi Işık efendi, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ yüksek mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiyede ilk ve tek olarak kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı, askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankarada, Mamakda zehrli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada onbir sene kalıp, Auver fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalışdı. Onlardan almanca da öğrendi. Harb gazları mütehassısı oldu. 1947 de Bursa askerî lisesinde kimyâ mu’allimi, sonra öğretim müdîri olmuş, burada ve sonra Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ dersi okutarak, yüzlerce subaya hocalık yapmış, kıdemli albay iken, 1960 ihtilalinde emekli yapılmışdır. Sonra, Vefâ lisesinde ve imâm hatîb okulunda ve Cağaloğlu, Bakırköy san’at enstitülerinde matematik, kimyâ hocalıkları yapıp, çok sayıda îmânlı genç yetişdirmişdir. 1962 senesinde Yeşilköyde Merkez eczâhânesini satın almış, sâhib ve mes’ûl müdîri olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etmişdir. Siyâsete hiç karışmamış, hiçbir partiye bağlanmamışdır. Bölücülüğe, tarîkatçılığa, devlete, kanûnlara karşı gelmeğe, karşı olduğunu eserlerinde açıkça bildirmişdir. Türkiyenin ve bütün dünyânın her yerine gönderdiği muhtelif lisanlardaki kitâblarında, İslâm dîninin doğru olarak anlaşılması, islâm ahkâmının ve ahlâkının yayılması için çalışdı. Bunun için, dîni dünyâ çıkarlarına âlet edenlerin ve mezhebsizlerin iftirâ oklarına hedef oldu.
  Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to For This Useful Post:
"ÇİL€" (08-13-2007), cüneytkaya (08-20-2007)

Alt 08-13-2007, 13:38   #4 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Referrals:
1329/1911 senesinde İstanbul'da Eyyübsultan'da dünyaya gelmiştir.

babası ve dedesi, 93 harbinde İstanbul'a muhacir olarak gelmişlerdi.

Hüseyn Hilmî efendi beş yaşında, Eyyüb câmi'i ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh sultân ilk mektebine başladı. Burada iki senede Kur'ân-ı kerîmi hatm eyledi. Yedi yaşında, sultân Reşâd hânın türbesine bitişik Reşâdiyye nümûne mektebinde ilk tahsîlini yaparken, babası ta'tîl aylarında (Hakîm Kutbüddin), (Kalenderhâne) ve (Ebüssü'ûd) din mekteblerine de gönderir; oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyn Hilmî efendi, [1924] senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. Belediyede kantar memuru olarak çalışan muhterem babası Said efendi, 1929 senesinde vefat etti.



Hüseyn Hilmi efendi, Halıcıoğlu askeri lisesini birincilikle bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Eczacılık fakültesini bitirdi. Eczâcı talebesi iken, Abdülhakîm efendinin tavsiyesi ile, Parisde çıkan (Le Matin) gazetesine abone olup, fransızcasını ilerletdi. Bu fakülteyi birincilikle bitirdiği için askeri öğrencilerin üzerinde müzakereci tayin edildi.



Hüseyn Hilmi Işık efendi, Çeşidli din ve fen kitâblarının yazarıdır. Türkçe, arabî, fârisî, fransızca, almanca ve ingilizce kitâbları neşr etmişdir. Kitâbları bütün memleketlerde okunmakdadır.



Din bilgilerinde derin âlim ve tesavvuf ma’rifetlerinde kâmil ve mükemmil olan kerâmetler, hârikalar sâhibi seyyid Abdülhakîm efendinin yetişdirdiği salâhiyyetli bir din adamıdır. 1929 dan 1362 [m. 1943] senesine kadar o büyük zâtdan ders almışdır. Seyyid Abdülhakim efendinin büyük teveccühüne kavuşmuştur.



Hüseyn Hilmî Işık efendi, 1362 [m. 1943] senesi sonbehârında Ankara, Hamamönündeki evinde otururken, Fârûk beğin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip (Hilmî ağabey! Efendi babam seni istiyor) der. (Şaka mı yapıyorsun? Onlar İstanbulda! Nasıl olur da şimdi gelsin derler?) cevâbını verir. Yemîn edince, birlikde, Fârûk beğin Hâcı Bayramdaki evine gelirler. Polisler Eyübde evini basmışlar. İzmire, sonra Ankaraya getirmişler. Çeşidli mürâce'atdan sonra, yeğeni Fârûk beğin evinde, kontrol altında kalmasına izn verilmiş. Korku ve yorgunlukdan çok zaîf, hâlsiz oturuyordu. (Her gün bana gel!) buyurdu. Hilmî Işık efendi, her akşam, koluna girip, yatak odasına geçirir. Üzerini örtüp, yüksek sesle (Kul-e'ûzü) leri okuyup, üzerine üfler, ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmî Işık efendiyi her zeman yatağının içine oturtur, hafîfce birşeyler söylerdi.

Bağlumda defn edilirken, oğlu Ahmed Mekkî efendinin emri ile, Hilmî Işık efendi kabre girip, dînî vazifeleri yapdı. Yine Mekki efendi, (Babam, Hilmîyi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmî okusun!) buyurarak, bu şerefli vazîfe de Hilmî Efendiye nasîb oldu.



O ilm güneşinin üfûlünden sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköyü müftîsi, fazîletli seyyid Ahmed Mekkî efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mehâret ile din ilimlerini ta’lîm buyurup kendisini, 27 Ramezân-ı mubârek 1373 [m. 1953] pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse me’zûn eyledi.



Ömrü boyunca arabî ve farisî tercemeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmışdır. (Hakîkat kitâbevi)nde, 1415 hicrî ve 1995 mîlâdî senesinde, kendi hâzırladığı 62 arabî ve 22 fârisî ve (başta Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye olmak üzere) 14 türkçe ve bunlardan terceme etdirdiği, fransızca, ingilizce, almanca, rusca ve arnavudca ve diğer dillerdeki kitâbların mikdârı yüzden fazladır. Her memlekedden mektûbla istenen kitâbları hergün posta ile göndererek, vehhâbî, râfızî ve teblîg-ı cemâ’at denilen Ehl-i sünnet düşmanlarını rezîl etmişdir.



Hiç kâbiliyyeti, ehliyyeti olmadığını, bütün bu hizmetlerin, seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tesarrufları ve himmetleri ile ve islâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi. Hüseyn Hilmî Işık efendi, seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zemanlardır derdi. O zemanları hâtırladıkca, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor der, şu beyti sıksık okurdu:

Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînânan suht, magz-ı istehân-ı men!

Türkçesi:

Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikde oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!

(Çok kitâb okudum. Ehl-i sünnet âlimlerinin yükseklikleri yanında, pek câhil, bir hiç olduğumu anladım. Onları tanıyabilmek, yollarında bulunmak, büyük ni’metdir. Resûlullahın yolu, onların gösterdikleri yoldur. Resûlullahın güzel ahlâkı, onların ahlâkıdır. Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmak isteyen, o büyüklerin yoluna, ahlâkına sımsıkı sarılsın!) buyururdu.



Hüseyn Hilmî Işık efendi, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânînin ve Abdülhakîm-i Arvâsînin sözlerinden söyler, gözleri yaşarırdı. (Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest) derdi. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür demekdir. Abdülhakîm efendinin (Kötülük yapmak için yaratılmış olanın zarar yapdığını görünce niçin şaşıyorsun? Ondan iyilik mi bekliyorun? Ben de senin bu şaşmana şaşıyorum. O, şerr-i mahzdır. Onun kötülük yapması, şaşılacak şey değildir. Onun bir iyilik yapdığını görürsen, o zeman şaş! Nasıl oldu da iyilik yapabildi de!) ve İslâm âlimleri anılınca, (insan onlar idi. Onların yanında biz hiç kalırız. Hâzır olsak, hesâba katılmayız. Gâib olsak, aranmayız) ve (Ben zâyi' oldum!) ve (Yabancı dil bilseydim, çok fâideli olurdum) ve (İslâmın en büyük düşmanı ingilizdir. Bütün ordusu ile, donanması ile, müstemlekelerden topladığı sayısız altınları ile, hâsılı bütün imperatorluk kuvvetleri ile, islâmiyeti yıkmağa çalışmakdadır.) ve (Hassâs, nâzik rûhlu kimse, fabrikadan yeni çıkmış olup, ambalajından kendisinin ayırdığı bir çocuk oturağı içine yemek koyup yiyemez. Onun benzerlerine necâset konulduğunu hâtırlayarak tiksinir. Küfr alâmeti olan şeyleri kullanmak da böyledir. Îmânı kuvvetli, dînine hassâs olan, nasıl övülürse övülsün, onları kullanamaz) ve (İmâm-ı Rabbânînin Mektûbâtını herkes anlıyamaz. (Mektûbât), ne Hâfız-ı Şîrâzînin yazılarına, ne de (Hamse) ye benzer. Biz onu anlamak için değil, bereketlenmek için okuyoruz) ve (Nemâz kılmak, Allahü teâlâya teveccüh etmek demekdir. Dünyâda şer'i şerîfe muvâfık nemâz kılanlara hakâyık münkeşif olur. İlm-i ledünnî ihsân olunur. Bu ilmin yetmişiki derecesi vardır. En aşağısı, yaprakların sayısını bilmek ve Sa'îd ile Şakî olanı ayırmakdır. Bunlar kabrde nemâz kılarlar. O nemâz, kıyâm ve rükû' değildir. Allahü teâlâya teveccüh etmekdir) sözlerini sık sık tekrar ederdi.


26 Ekim 2001 (9 Şa'bân 1422) tarihinde, tedavi gördüğü Türkiye Gazetesi Hastanesi'nde irtihal eylemiş ve Eyüp Sultan'da Kaşgari dergahındaki aile kabristanında defnedilmiştir. Kıymetli insan Abdülhakîm Işık, 25 Mart 2001 (29 Zilhicce 1421)'de vefat etmiş olup, kabri babasının yanındadır.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:38   #5 (permalink)
Kıdemli Üye
 
"ÇİL€" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Style: 0
 
"ÇİL€" isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: ..Sükutun Hakım Huzurun Var Olduğu Yerden..
Memleket: Antalya
Kan Gurubu: Eklenmemis
Mesajlar: 293
Thanks: 482
Thanked 565 Times in 276 Posts
"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)"ÇİL€" Site üyelerince oyu 1000i geçti :)
Rep Puanı: 148
Referrals: 0
Allah Razı Olsun emeğinize sağlık
__________________
Ömür tamam olup defter dürülür,
Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,
Hakkın dergâhında elbet durulur,
Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.
Hüdâyî n'oldu bu kadar peygamber,
Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,
Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,
Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.
  Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj Icin "ÇİL€" Kardesimize Allah Razi Olsun Diyenler:
beyaz_ışık (08-13-2007)

Alt 08-13-2007, 13:44   #6 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Rep Puanı:
Referrals:
HÜSEYN HİLMİ IŞIK “rahmetullahİ teâlâ aleyh”-3



SEYYİD ABDÜLHAKÎM-İ ARVÂSÎ HAZRETLERİNİ TANIMASI:



Hüseyin Hilmi Işık efendi, birgün dersden çıkmış öğle nemâzını kılmak için Bâyezîd câmi'ine girmişti. Kıldıktan sonra kitâbcılar tarafında birinin va'z verdiğini gördü. Oturup dinledi. Bir hoca elindeki ince ve ufak bir kitâba bakarak îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fekat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi ve gitdi sanarak hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, üç-beş ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları gösterek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâb alan kimse olmadı. Hilmî efendi, hocaya acıdı. Bir dâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (kaç kuruş?) dedi. Yirmibeş kuruş deyince, almadı. Hem yirmibeş kuruşu yokdu. Hem de, küçük kitâbın değeri iki kuruş kadardı. Çünki, para kıymetli idi. İmâm ma'âşı onyedi lira, teğmen aylığı altmışbir lira idi. Kitâbın en çok beş kuruşdan fazla olmasını din adamına yakışdıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi.



Kalkıp karşı tarafa doğru yürüdü. Bâyezîd meydanı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok kalabalıkdı. Bir mübarek hoca efendi, içerde oturmuş kitâbdan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk etdiği şeylerdi. Fekat câmi' içinde ikindi nemâzı kılınmağa başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyyem olsun) diyerek arkasına uzatdı. Kalkıp nemâza başladı. Hilmî efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitâbını bedâva verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişdi. Arkasında küçük efendi olduğunu nerden anlamışdı? Kitâbı alınca, câmi'in boş yerine koşup nemâzını kıldı. Kitâbın kapağında (Râbıta-i şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cum'a günleri, Eyyûb câmi'inde va'z verdiğini öğrendi. Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekir ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitdi. Cum'a gününü bekledi. O zeman her yer Cuma günleri ta'tîl olurdu. Büyük câmi'de hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmi'de imâmdr. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıkdı. Onu, bir kitâbcı sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaşdı. Sevgi ile hep hocaya bakdı. Kitâbcı (Hoca, ayakda dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. İskemlenin üstü kar ile örtülmüşdü. Oraya oturacak iken, Hilmî efendi, şimşek gibi sıçrayıp (durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları atdı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp, üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona bakdı. Mubârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip tahtaya oturdu. Hilmî efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâ'at câmi'den çıkmağa başlayınca kalkdı. Câmi'in yan tarafındaki küçük kısmına girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitâbından anlatmaya başladı.



Hüseyn Hilmî efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk etdiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmuş fakîr gbi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyr etmeğe, söylediği, herbiri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, herşeyi unutmuşdu. Kalbinde, tatlı tatlı birşeyler dolaşıyor, sanki, tatlı birşeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyn Hilmî efendiyi mest etmiş, (Fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen ni'met, sanki bir oturuşda hâsıl olmuşdu. Ne yazık ki, bir sâ'at geçmiş, ders bitmişdi. Bu bir sâ'at, Hüseyn Hilmî efendiye bir an gibi olmuş, tatlı rü'yâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişdi. Ayakkabılarının iplerini bağlarken, birisi eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasnıdadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu çok tatlı, te'sîrli sözü söyliyen kimse, seyyid Abdülhakîm efendi idi.

.................

1359 [m. 1940] senesinde, Hilmî Işık efendi, (Efendim! Evlenmek niyyetindeyim. Ne buyurursunuz?) demiş. (Kimi alacaksın?) buyurmuşlar. (Siz kimi tensîb ederseniz, onu) demiş. (Bu sözün kesin midir?) demişler. (Evet) deyince, (Sana, Ziyâ beğin kerîmesi uygundur) demişler. Hilmî Işık efendi, Ankaraya dönmeden önce, merakdan kurtulmasını isteyince, ertesi gün Ziyâ beği çağırtıp, uzun konuşdukdan sonra, söz alınır. Bir hafta sonra, İstanbula gelerek, mubârek elleri ile nişan yüzüğü takılır. Belediyye kaydından sonra, kendileri, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre islâm nikâhı yapar. İki ay sonra düğün olur. Yemekde Hilmî Işık efendiyi yanına oturtur. Yatsıdan sonra kendisi düâ eder. Bir hafta sonra, zevcesi ile yanlarına gitdiklerinde, zevcesine teveccüh buyurarak, (Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin) demişdir.



Hüseyn Hilmî Işık efendi, her fırsatda İstanbula gider. Bu ziyâretleri güçleşince mektûb yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm efendi, mubârek el yazısı ile verdiği cevâbların birinde, (Azîz Hilmî! Mektûbunuzun delâlet etdiği âfiyetinize şükrânlarda bulundum. Sedâd'a avâmil okutman pek hoşuma gitdi. Demek ki şehrlerden uzak kalmanızın takdîri boş değildir. Her ikiniz de müstefîd olursunuz... Size ve vâlide ve kardeşlerinize selâmlar ve düâlar ederim. Ara-sıra mektûb yazınız. Ahvâlinizi mufassakın yazınız! Teftîşden sonraki ahvâlinizi serî'an bildiriniz!) yazılıdır.

Başka bir mektûbda (Pekçok sevilen Hilmî ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmilin tercemesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmî istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmilin bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahv i'tibârîle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetden düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz.)

Başka bir mektûbda (Aleyküm selâm! Esnâ-i tilâvet-i Kur'ânda selâm sünnet değildir. Fekat selâm eden olur ise, reddi vâcibdir. Tilâvet esnâsında tilâveti keser. Selâm red eder. Sonra okumağa başlar. Zîrâ tilâvet sünnetdir. Redd-i selâm vâcibdir. Vâcib, sünnet için terk ve te'hîr olunmaz. Evvelce gördüğün ve anladığın gibi oku! Zîrâ, bu hakdan murâd, hurmet demekdir. (Bi-hakk-ı Muhammed "sallallahü aleyhi ve sellem") demek, bi-hurmet-i Muhammed demekdir. (Mevkûfât) sâhibi zan etmiş ki, hak kelimesi, bir hakk-ı şer'î veyâ hakk-ı aklîdir. Öyle murâd olunur ise, öyle olur. Minelkadîm bu düâ böyle okuna gelmişdir. Evet, Allahü teâlâya hiçbir sûretle, hiçbirşey, ne şer'an ve ne de aklen vâcib değildir. Burada hakdan murâd, bu murâd değildir. Belki mütercim yanlış anlamışdır. Azîzim! Senin hâlin gibi, herkes bu derdle derdli, bu hastalık ile hastadır. Böyle olmaz ise, başka sûretle râhatsızlık olur. Âdetullah böyle cârî olmuşdur. Arabî beyt:

(Küllü men telka-hu yeşkü dehrehu.
Yâleyte şa'rî hâzihid-dünyâ limen?)

(Ya'nî her kime rast gelirsen, hâlinden, zemanından şikâyet ediyor.
Âh bilseydim, bu dünyâ kimin malıdır. İyisi yine sensin!)

Başka bir mektubda (Hilmî, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatınıza şükr etdim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarıyan ve dîn-i islâmda misli te'lîf edilmiş olmıyan (Mektûbât) kitâbını okuyup ba'zısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!...)

İstanbuldan Mamak köyüne gönderilmiş olan bu mektublar, mubârek el yazısı ile, (Yâdigar mektûblar) dosyasında saklanmakdadır.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:47   #7 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Rep Puanı:
Referrals:
MURÂD-I MÜNZAVÎ HAZRETLERİ-1









İstanbul'da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biridir. 1644 (H.1054) senesinde Buhârâ'da doğdu. Seyyid olup, 1719 (H.1132) senesinde İstanbul'da vefât etti.



Âriflerden Mustafa Bekrî şöyle anlatır: "Murâd-ı Münzâvî ile birkaç kere görüştüm. Onun simâsında, yüzünde Allah adamlarının alâmetlerini gördüm. Sâlihleri görmek büyük saâdettir. Murâd-ı Münzâvî, Muhammed Ma'sûm'un bir talebesidir. Şeyh Abdülkerîm Kattân bana, Murâd-ı Münzâvî'nin Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine olan bağlılığından çok bahseder, onunla görüşmeye teşvik ederdi. Hattâ Murâd-ı Münzâvî'yi bir gece rüyâmda üç defâ gördüm."


Mustafa Bekrî şöyle der: "Sohbetinde bulunduğum evliyâdan birisi de hocam Molla Abdürrahîm Hindî'dir. Molla Abdürrahîm, Murâd-ı Münzâvî'ye çok hürmet ederdi.Ona çok bağlıydı. Hattâ, onun ilim ve ameldeki makâmına hayrandı. Molla Abdürrahîm yüksek hâller, dereceler sâhibiydi. Bu sebeble, Murâd-ı Münzâvî'nin derecesini herkesten daha iyi biliyordu. Çünkü o, gözünden mânevî perdelerin kaldırıldığı bir zâttı.



Murâd-ı Münzâvî'nin kabrini ziyâret edenler, orada rûhânî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celvetî büyüklerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, Ahidnâme'sinde; "İlâhî aşk sâhiplerine, Murâd-ı Münzâvî'nin kabrini ziyâret etmek lâzımdır. Bereketi görülen makamlardandır." buyurmuştur.



Murâd-ı Münzâvî hazretleri buyurdu ki:


Vakti ganîmet bilmek lâzımdır. Vaktin kıymetini bilmemenin âfetlerinden biri nefse hoşgelen isteklerdir. Bütün ayıplar ve kabahatler hevâda toplanır. Fısk, şirk ve küfür gibi. Vaktin kıymetini bilmemenin âfetlerinden biri de lehv ve la'b yâni boş faydasız iştir. Lehv ve la'b öyle bir şeydir ki, kişiyi maksadından alıkor. Kişi lehv ve la'b olan işlerle meşgûl olarak asıl maksadından geri kalır. O halde asıl maksadın dışında kalan her iş lehv ve la'bdır. Biri de abes, lüzumsuz işdir. Abes, insanı maksadından alıkoymaz fakat faydası yoktur. Abesle meşgûl olmak, kişiyi lehv ve la'ba sürükler.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:47   #8 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Rep Puanı:
Referrals:
Murâd-ı Münzâvî'nin babası, Semerkand beldesinin Nakîb-ül-eşrâfı (seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâmın idârecisi) idi. Henüz üç yaşında iken ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyâyı dolaştı. Tahsîl yaşına gelince; ilim, fazîlet ve kemâl elde etmeye başladı. Keşmîr'e gitti. İlim tahsîline devâm edip, din ve fen bilgilerinde olgunlaştı. Sevenlerinin yardımı ile Kâbe-i muazzamayı ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Sonra Hindistan'a gitti. Aklî ve naklî ilimleri, maddî ve mânevî kemâlâtı kendisinde toplayan, yüz kırk bin talebesini vilâyet, velîlik makâmına kavuşturan ve Silsile-i aliyye büyüklerinden olan Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Bir müddet onun yanında kaldı. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemâle geldi. İcâzet, diploma aldı. Mürşid-i kâmil, yetişmiş ve insanları yetiştirebilen zât olarak tekrar Hicaz'a geldi. Hicaz'da üç sene kaldı.Sonra Bağdât'a gitti. Burada büyük zâtları ziyâret etti. Sonra İsfehân'dan Buhârâ'ya gitti. Belh ve Semerkand'daki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Tekrar Bağdât'a gitti. Oradan üçüncü defâ hacca gitti. Sonra Mısır ve Kâhire'ye buradan da Şam'a geçti. Şam çok hoşlarına gittiği için, uzun müddet burada ikâmet etti ve evlendi. Şam'da pek çok kimse ziyâretine gelip kendisinden ilim ve edeb öğrendiler. Şam halkı kendisini çok sever ve çok hürmet ederlerdi. Şöhreti her yere yayıldı. Sultan Mustafa Hân ona Şam'da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhûrdur. Murâd-ı Münzâvî'nin bereketiyle zâlimler ıslah olup, Şam halkı pek çok zulümden korundu. Her türlü günah işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp, Murâdî Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Ayrıca Saruca sokakta da bir medrese yaptırdı. Bu medreselerde okuyan talebelerin ihtiyâçları için vakıflar kurdu. 1681 (H. 1092) senesinde otuz sekiz yaşında iken İstanbul'u teşrif etti. Eyyûb Sultan semtinde, Eyyûb Sultan hazretlerinin kabri civârında ikâmet etti. Bu arada dördüncü defâ hacca gitti. Hac dönüşü Şam'a gelip, orada bir seneye yakın kaldıktan sonra, beşinci defâ Hicaz'a gitti. Bir sene kadar Mekke-i mükerremede kaldı. Tâliblere ilim ve edeb öğretti. 1708 (H. 1120) senesinde ikinci defâ İstanbul'u şereflendirdi. Bu defâ Yavuz Selim'de, Bıçaklı Efendi menzilinde ikâmet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murâd-ı Münzâvî bir ara Bursa'ya gitti. Bir müddet Bursa'da ikâmetten sonra, tekrar İstanbul'a döndü. Eyyûb'de, Reîs-ül-etibbâ Nûh Efendi yalısında kaldı. Eyyûb Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murâd Dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edep öğretti. Kerâmetleri her tarafa yayıldı. 1719 (H. 1132) senesi Rebîü'l-âhir ayının on ikisinde Salı gecesi İstanbul'da vefât etti. Cenâze namazı Eyüp Sultan Câmiinde büyük bir kalabalık tarafından kılınıp, Edirnekapı dışında, Munzavî Câmii karşısındaki medresenin dershânesine defnedildi. Bu medrese, Birinci Sultan Mahmûd Hanın devri şeyhülislâmlarından Ahmed Ebülhayr Efendi tarafından yaptırılmıştır. Huzûruna gelenler ne kadar münkir, inat ve inkarda olsalar, mutlaka onun feyz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı.
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:48   #9 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Rep Puanı:
Referrals:
Murâd-ı Münzâvî hazretleri buyurdu ki:



"Muhabbet kesbî değil (çalışmakla kazanılmaz) vehbîdir. Her kime muhabbet verilirse, bir daha geri almazlar."


"Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen tâlibe üç şey lâzımdır; taleb, çalışmak, ilim."


"Kul ile Rabbi arasında olan muâmele, henüz sütten yeni kesilmiş mâsum bir çocuk ile annesi arasında olan muâmele gibi olmalıdır. Mâsum çocuk annesini kaybetmiş, oturmuş ağlar. Annemi isterim, der. Annenin ismi nedir oğul dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. Annenin evi nerededir dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. İşte bu şekildeki çocuğu herkes korur, yardımcı olur."


"Allahü teâlâ insanın yüreğine rûh âleminden bir gönül yâni kalb yerleştirmiştir. Bu gönülün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi husûsiyetleri vardır. Meselâ bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle; kendisini yaratanı bilmek, O'nu sevmek, rızâsına kavuşmayı arzu etmek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmanın yolu olan Resûlullah'a her bakımdan tâbi olmak, O'ndan başka her şeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyâda kalb huzûru içinde vakti Allahü teâlâya ibâdetle geçirmek ve Allahü teâlânın rızâsına muvâfık şekilde konuşmak lâyıktır.


Böyle bir gönüle sâhip olmayan bir kimse, insan sûretinde bir mahlûktur. Böyle bir seâdetten mahrûm olan kimse, kat'î olarak hastadır. Bunun ilâcı ise, gafletten uyanıp pişman olmak, af ve magfiret etmesi için Allahü teâlâya yalvarmak, kabûlünü, tevfîkini ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allahü teâlânın ve kulların haklarını ödemek, hak sâhiplerini râzı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sâhip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat'î karar vermeli, sünnet-i seniyyeye uyup, işlerinde azîmetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bid'at ve ruhsatlardan sakınmalı, her işinde ve her hâlinde Resûl-i ekreme ve O'nun Eshâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır."



KALB HUZÛRU


Murâd-ı Münzâvî hazretleri buyurdu ki: "Îtikâdda ehl-i hak, yâni Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı üzere bulunup, bilinmesi zarûri olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir.


Kalbinde Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey bulunmaması için, doğruluk ve ihlâsta kemâl sâhibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbetinde bulunmalı, dilde ve gönülde dâimâ Allahü teâlâyı anmalı, bunda aslâ gevşeklik göstermemelidir. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmalıdır. Allahü teâlâdan başkası hatıra geldikçe istigfâr okumalı, mâsivâdan kurtarması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzûruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa mâsivâyı (Allah'tan başka her şeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zâhirde halk ile bâtında Hak ile bulunmalı, böylece gönülde Allahü teâlânın rızâsından başkası kalmamalı, mâsivâyı tamâmen unutmalı, nefsi de benlik dâvâsından kurtarıp, kalb huzûru ve rahatlığı ile kulluğa dâir bütün vazifeleri yapmalıdır. Böylece Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile fânî-fillah ve bâkî-billah olunur ve Allahü teâlânın pekçok feyz ve mârifetlerine kavuşulur.


Bu mertebeye erişebilmek için, nefy ve isbâtı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi yâni "Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah"ı çok söylemelidir... Mânâsı; hak olan mâbûd yalnız Allahü teâlânın zât-ı pâkidir. O'nun rızâsından başka hakîkî bir maksûd yoktur. Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın resûlüdür. O'na tâbi olmak vâcibdir. İşte bu Kelime-i tayyibe ile bahsedilen seâdete kavuşulur."



Edirnekapı dışında, Münzevî câmi’i karşısında, birinci sultân Mahmûd hân şeyh-ül-islâmlarından Ahmed Ebül-hayr efendinin kabri yanındaki türbesini ziyâret edenler, mubârek rûhundan feyz almaktadırlar.



Âdâb-ı tarîkatin-nakşibendiyye risâlesi meşhûrdur. El-müfredât-ül-Kur’âniyye tefsîri çok kıymetlidir. Murâd-ı Münzâvî'nin diğer eserlerinden bâzıları şunlardır:

1) El-Müfredât-il- Kur'âniyye Tefsîri (Çok kıymetli olup, tefsîrler; Arabî, Fârisî ve Türkçe bir aradadır.)

2) Silsilet-üz-Zeheb fis-Sülûki vel-Edeb

3) Risâle fit-Tasavvuf

4) Mektûbât ve Melfûzat (Yazma nüshaları İstanbul kütüphânelerinde vardır.)
  Alıntı ile Cevapla

Alt 08-13-2007, 13:50   #10 (permalink)
beyaz_ışık
Guest
Style:
 
Mesajlar: n/a
Rep Puanı:
Referrals:
MEHMED EMİN TOKÂDÎ HAZRETLERİ-1







İstanbul evliyâsının büyüklerinden. 1664 (H.1075) târihinde Tokat'ta doğdu. 1745 (H.1158) târihinde İstanbul'da vefât etti. Kabr-i şerîfi, Unkapanı'na inen cadde ile Zeyrek Yokuşunun kesiştiği tepe üzerinde, Soğukkuyu Pîrî Paşa Medresesi kabristanındadır. Kendisini vesîle ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbûldür. Tanıyıp sevenler kabrini ziyâret ederek feyz almakta, murâdlarına kavuşmaktadırlar.

Mehmed Emîn Efendinin alnı açık ve nûrlu, kaşları yay gibi ve araları açık, gözleri iri, parlak ve elâ idi. Burnu düzgün ve doğru, yanakları ne etli ne de zayıftı. Bıyıkları ile kaşları aynıydı. Sakalı yuvarlak ve beyazdı. Uzuvları düzgün, yürüyüşü Resûlullah efendimizin sünnetine uygundu. Konuşması tatlı ve tesirli, sesi gür olup, Dâvûdî idi. Şefkati çok, yetişmiş ve yetiştiren büyük bir mürşid-i kâmildi. Son derece mütevâzi davranır ve hâllerini dâimâ gizlerdi. Talebeleri ile yakından ilgilenir, müşkillerini çözüp, tesellî ve ferahlık verirdi. Meclisinde herkesin anlayışına göre konuşur, her ilmin, her fennin hakîkat ve inceliklerinden de bahsederdi. Kıymetli tefsir kitaplarından söz açınca, kitaba bakmadan ibâreyi aynen okurdu. Buhârî ve Müslim kitaplarındaki hadîs-i şerîfleri de böylece ezberden okurdu.

Hattat Muhammed Râsim Efendi anlatır; "Cennetmekân Üçüncü Ahmed Hânın vefâtından sonra, şöyle bir rüyâ gördüm. Geniş bir sahrada orduyu hümâyûn kurulmuştu. Bir tepe üzerinde de sultanlara mahsûs bir çadır, çadırın etrafında ise büyük bir kalabalık vardı. Kalabalıktan bir kişiye yaklaşıp; "Bu ordunun kumandanı kimdir?" diye sordum. O da; "Âhir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâmdır." dedi. Cehennem'e götürülecek bâzı kimseler bu büyük çadıra götürülüyor, buradan şefâat edilirse Cehennem'den kurtuluyordu. Yine birisine; "Peygamber efendimiz nerede bulunuyor?" diye sorduğumda; "Tepedeki büyük çadırda" dedi.Hemen çadırın yanına koştum. Çadırın kapısına vardığımda, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerini çadırın kapısında gördüm. Şefâat istiyenleri çadırın içine götürüp, getiriyordu. Çok şaşırdım. Biz bu zâtı anlayamamışız diye çok üzüldüm. O anda elleri bağlı birini çadırın kapısına doğru getirdiklerini gördüm. "Bu kimdir?" diye sorduğumda, Sultan Ahmed'dir dediler. Sonra çadıra yaklaşıp, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine teslim ettiler. O da önüne düşüp çadırın içine girdiler. İçeride Peygamber efendimiz kendisine iltifât buyurdu. Çadırdan çıktıklarında Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri; "Şefâat buyurulup affolundun, müjde olsun!" diye bağırdı. Dışarda sultanlara mahsus süslü bir at duruyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, sultânı tâzim ve hürmetle çadırdan çıkarıp, bekleyen süslü ata bindirdi. Etraftakilerin tebrikleri arasında, süratle oradan uzaklaştı.

Bu rüyâyı gördükten sonra ertesi gün talebelere hat dersi veriyordum. Mehmed Emîn Efendi bâzı günler teşrif ederdi. O gün de dershânemizi teşrif etti. Hemen karşılayıp elini öptüm. Bu sırada bana; "Hoca Efendi, akşamki seyrâna ne dersin?" buyurdu. O gece gördüğüm rüyâyı hatırlayıp ağlayarak ellerine kapandım. Mehmed Emîn Efendi de ağladı. Sonra şükredip bana; "Ben hayatta iken bu gibi ilâhî sırları yayarak, bizim hâlimizi teşhir etmene rızâ göstermem. Vefâtımdan sonra anlatmanda bir mahzûr yoktur." buyurdu. Vefâtına kadar bunu kimseye anlatmadım. Vefâtından sonra güzel vasıflarını ve üstünlüğünü yâd etmek bakımından yeri geldikçe nakleder oldum."
  Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj Icin Kardesimize Allah Razi Olsun Diyenler:
cüneytkaya (08-20-2007)
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB-Code ist Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Istanbul'un Mânevî Fâtihi sedize Tarihi Bilgiler 2 08-13-2007 09:07
Fatih Sultan Mehmet "ÇİL€" Tarihi Bilgiler 9 08-07-2007 15:55
çocuğumuzun Manevi Eğitimi yolcu Çocuk ve Çocuk Eğitimi 0