 | |  |
30.07.2007, 23:51
|
#21 (permalink)
| | Üye
hanif_bir_kul isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 22.03.2007 Yaş: 48 Mesajlar: 170 Tesekkür Etti: 5
3 Kunu Icin 5 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 5 | [quote=alptraum;25733]Sual: (Mezhep imamına uymak, Allah’ı ve Resulünü bırakıp kula kul olmak demektir. Müslümanlar, müctehidleri peygamber kadar yükselttiler, Kur'andan ayrılıp, "müctehidin sözü varken Kur'anla amel edilmez" dediler. Sonra gelen âlimlere kıymet vermediler. Halbuki, sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur. İmam Malik, bir mezhebi bilirse Abduh her mezhebi bilir!) diyen birisine nasıl cevap vermeli?
CEVAP
(Müctehidleri Peygamber kadar yükselttiler) sözünü bir müslüman söyleyemez. Çünkü bu söz, dört mezhepteki milyonlarca müslümana kâfir damgasını basmaktır. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Bir mezhebe tâbi olan mümini Kur'andan ayrılmakla suçlamak ise, bundan daha büyük iftiradır.
S.A kardeşler
Ben 1.5 aydan beri foruma girmiyorum nedeni sizin kitabı arkanıza atıp mesep tartışmalarınızdan vakit bulamayıp yorulup takat getiremeyip Allah'ın sözleri ve emirleri olan kitabını okuyamıyor çok yoruluyorsunuz şunu bilinizki mesepçilik ve sünetçilik tartışmalarınızla yaşlanıp ölüm gelip size çatacaktır ozaman sizin ve benim olan Rabbimiz size iç sormuyacakmı neden benim kitabıma inanmadınız okumadınız ben size kitabımı okuyup öğüt alasınızdiye göndermedimmi neden tartışa durdunuz dininizin ve kitabınızın üzerinde ben ŞUNA İNANDIM KURAN I OKUDUKÇA RABBİMİN KELİMELER ARASINA BİLE CİLTLERCE BİLGİ SAKLADIĞINI ANLIYORSUNUZ,ANLAYAN A TABİ.KURAN YANLIZ İMANI BİNA EDEN BİLGİLER OLDUĞUNU YAZMIŞSINIZ.BUNU SÖYLEMEK KURAN I HİÇ AMA HİÇ ANLAMAMIŞ OLMAK DEMEKTİR.KURAN İNSANI DOĞRUYA İLETEN ,TOPLUMDA YAŞAMANIN KURALLARINI KOYAN YANİ DEVLET YÖNETİMİNİ ANLATAN,AİLE İÇİNDEKİ DAVRANIŞLARIMIZA KURAL KOYAN,ANNE BABA EVLAT EŞ İLİŞKİLERİNDE BİLGİLER VEREN,KADININ REGLİ HALİNDEN BİLE BAHSEDEN HATTA O>DURUMDAYKEN CİNSEL İLİŞKİYE GİRMEYİN DİYEREK EN İNCE AYRINTIYA GİREN,ÖLÜNCE MALLARIMIZI NASIL PAYLAŞACAĞIMIZI ANLATAN,NAMAZI NASIL KILACAĞIMIZI,ORUCU NASIL TUTACAĞIMIZI HACDA NERELERİ ZİYARET EDECEĞİMİZİ KAÇGÜN SÜRECEĞİ AYRINTISINA DAHİ GİREN KURAN>DEĞİLMİ.TUTAMADIĞIMIZ ORUCUN YERİNE NASIL HAREKET EDECEĞİMİZİ SÖYLEYEN,BORCU BİRBİRİMİZDEN NASIL ALACAĞIMIZI ANLATAN,NASIL ZEKAT VERECEĞİMİZİ KİMLERE VERECEĞİMİZİ SÖYLEYEN,SAVAŞ ZAMANINDA BİLE NAMAZIMIZI BIRAKMAMAMIZI ÖĞÜTLEYEN KURAN DEĞİLMİ.DEVLET YÖNETİMİNİN>EHİL KİMSELERDEN SEÇİN VE TEK BAŞINIZA KARAR VERMEYİN DANIŞMA MECLİSİNE DANIŞIN DİYEN ,EVLENİRKEN KADINLARINIZA NE VERECEĞİNİZİ DETAYLI ANLATAN KURAN DEĞİLMİ.DÜŞÜNÜN ŞAHİTLİK YAPARKEN BİLE SAYILARI KURAN DETAYLANDIRARAK AÇIKLAMAMIŞMI.KURAN HALA DETAYLI DEĞİL HERŞEYİ YAZMAZ DEMEK NASIL BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜDÜR ANLAMAK ÇOK ZOR.DAHA KURAN DAN VE İNCE DETAYDAN BAHSEDECEK OKADAR ÇOK ŞEY VARKİ.(Bunlar ne yazık ki ya unutulmuş ya da tahrif edilmişti. Peygamberler uyarıcı ve müjdeleyici vasıflarına binaen>bunları insanlara tekrar anımsatmışlardır. ) YAZDIĞINIZ BU YAZIYI>ANLAYAMADIM YANİ KURAN DA TAHRİF EDİLMİŞ KONULARMI VAR DİYORSUNUZ ALLAH KORUSUN.SİZ ABDEST KONUSUNA BAYA TAKILMIŞSINIZ ANLAŞILAN>RABBİMİN KİTABI SİZİ PEK TATMİN ETMİYOR VE ÖĞRENDİĞİNİZ BİLGİLERİ HABİRE KURAN DA ARIYORSUNUZ,BULAMAZSINIZ.VERDİĞİNİZ ÖRNEKTE MEST VARKEN NASIL YAPACAĞINIZI BİLMEDİĞİNİZİ BU DURUMDA BAKKK YİNE İHTİYAÇ VAR BAŞKA BİLGİLERE DİYE KENDİNİZİ TATMİN ETMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ.SORULAR BİTMEZ DOSTUM BENDE AYAĞIMDA ALÇI VARKEN NASIL ABDEST ALIRIM DİYE SORARIM YADA BUNLARI ÇOĞALTA BİLİRSİNİZ.ABDEST ALMAYI KURANDA AYAK KISMININ TOPUKLARA KADAR MESH EDİLMESİNİ YAZAR ZATEN YIKANMASINI DEĞİL.KURANI YETERKİ ANLAYARAK OKUYALIM.NAMAZ KILMAYLA İLGİLİ VERDİĞİNİZ ÖRNEK KURAN IN YETERSİZ ANLAMINA GELMESİ İÇİN VERDİYSENİZ ÇOK YAZIK.ELBETTE PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEK YAŞANTISI BİZLERİN TAKİP EDECEĞİ ÖNEMLİ BİLGİLERİ KAPSAR AMA BU ÖRNEK KURAN I TAMAMLAYAN BİR BİLGİ DEĞİL AKSİNE KURAN DA NAMAZLARIN HUŞU VE CİDDİ BİR ŞEKİLDE KILINMASI EMRİNİN TEYİDİDİR.YAZINIZIN SON KISIMLARINDA İNANAMADIĞIM SÖZLERİNİZİ TEKRAR ALIYORUM(Zaten bir hadiste "Allah her yüz yılda bir müceddid (din'i zamana göre yorumlayıp yeniden insanların anlayışına sunan>kişi) gönderir" buyurmaktadır.)BU SÖZLER ASLA DOĞRU OLAMAZ KURAN İLKESİNE AYKIRIDIR.İŞTE BU SÖZLERE İNANMAK KURAN IN HER YÜZYILA UYGUNLUĞUNUN TERSİNİ SÖYLEMEKTİR ALLAH KORUSUN.YANİ RABBİM BÖYLE ÖNEMLİ BİR BİLGİYİ BİZLERDEN GİZLEMİŞ ÖYLEMİ DERSİNİZ?BÖYLE OLSA KURAN AÇIKCA YAZILMAMIŞ ANLAMI ÇIKAR BUNLAR DOĞRU OLSA İNSANLAR YÜZLERCE>MEHTİ BEKLER> KARGAŞA ALIR BAŞINI GİDER.BUNA NASIL İNANIRSINIZ?KURAN DA HERŞEYİN AÇIKCA YAZILDIĞINI ANLAMANIZ İÇİN DETAYLANDIRDIĞINI SÖYLEMESİNE RAĞMEN.İŞTE BU HADİSE İNANANLAR YÜZLERCE TARİKAT ŞEYHİNİ BAHSEDİLEN KİŞİ ZANNETMİŞ VE İSLAM PARÇALARA AYRILIP BU HALE GELMİŞ,ÇOK YAZIK DOĞRUSU BUNUDA İYİ BİR ŞEY GİBİ LANSE EDİYORSUNUZ.BAKIN SİZE HADİSLERDEN ÖRNEK VERMEK İSTİYORUM BİR DE BUNLARA BAKIN; Biz hadis>yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve "Yazdığı-nız şey nedir?">dedi. "Senden işittiğimiz hadisler" dedik. Hz. Peygamber: "Allah'ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler>Allah'ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar." El Hatib, Takyid 33 Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi>fitneler yakınlaştı. Allah'a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran'ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılma- dım. Kuran'ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım. İbni Hişam Siret 4 sayfa 332> Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için ha->tırlatmamıştır, onları da araştırmayın.> Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403 Allah'ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır.>Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah'ın serbest bıraktıklarını kabul>edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.> Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El->Müracaat sayfa 20> RABBİM KİTABINI GÖNDERMİŞ BU KİTAP SİZLERE YETER DEMİŞ HATTA BİZLERE>İMTİHAN GÜNÜ İÇİN BİR DE KOPYE VERMİŞ.BU KİTAPTAN HESABA>ÇEKİLECEKSİNİZ.SİZ BİLİRSİNİZ HANGİ KİTABA ÇALIŞIRSANIZ ÇALIŞIN.> Saygılarımla Haluk>>Ümit DEMİR <umidde...@hotmail.com> wrote: v\:*>{behavior:url(#default#VML);} o\:* {behavior:url(#default#VML);} w\:*>{behavior:url(#default#VML);} shape {behavior:url(#default#VML);}> Kendi bakış açım değil senin bize aktardığın ifadelerle>anlıyorum ben konuyu. Üslubunun pervasızlığı ise hâla devam ediyor.>Cümleye bakar mısınız; "MESHEP UYDURMACILARININ UYDURDUĞU" yani bu>nedir şimdi? İşin garibi daha mezhebi yazmasını bilmeyenlerle ilmî>tartışmaya giriyoruz. O da ayrı bir konu. Mezheb uydurmacıları>kimlermiş, ne uydurmuşlar? En doğrusunu sen mi bilirsin? Ya da>Kur'an'a o kadar vakıfsın da kendin içtihadlar mı yaparsın?>> Kur'an ilk öncelikli olarak imanı bina eden bir kitabtır. Yani orada>uzaya dair ya da matematiğe dair her şeyin bulunmasına gerek yoktur.>Aşağıya örnek verdiğin çoğu ayette de bunu görebiliriz. Bu kitab>ayrıntılı olarak her şeyi vermiştir. Nedir onlar; ehl-i küfür ve ehl-i>kitab'ın iddia ettiğinin aksine Allah vardır ve bir'dir. Ortağı>yoktur, evlad edinmemiştir. Yerler ve gökler Ona aittir. Din gününün>sahibi Odur! Ve ila ahir...>> Bunlar ne yazık ki ya unutulmuş ya da tahrif edilmişti. Peygamberler>uyarıcı ve müjdeleyici vasıflarına binaen bunları insanlara tekrar>anımsatmışlardır. Kur'an bu yönüyle hiçbir şüpheye meydan vermeyen>apaçık bir kitabtır. Amenna ve saddakna!>> Kur'anda genel ahlak kaideleri de bildirilmiştir. Genel ibadetler ve>şekilleri de... Ama işin incelikleri peygamberlere bırakılmıştır. Evet>abdest alınması Kur'anda yazar ama mesela ayağımızda mest varken nasıl>davranacağımız yazmaz. Ya da namaz'ı genel olarak yazar ama mesela>tadili erkanı tam olarak yazmaz. Peygamberimiz zamanında bir kişi tam>iki defa namaz kılar ama peygamber ikisinde de olmadı diyerek geri>gönderir. Güzelce anlatır ve üçüncü kez namaz kılmasını ister.>Secdeler arasının tavuk yem yer gibi hızlı olmamasını Kur'an yazmaz>çünkü. Peygamberlerin vazifesi de budur. Zaten onlar da heva ve>heveslerinden konuşmazlar. Rablerinden bildirileni insanlara>anlatırlar. Eğer peygamberlerin anlattığı her şey Kur'anda olsaydı>kitabın kalınlığını siz hesab edin.>> Peygamber veda hutbesinde iki emanetten bahseder. Sağlığındayken,>Muaz b.Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken ona, orada nasıl>hükmedeceğini sorar. Muaz da sırasıyla, Kur'an, Sünnet ve bu ikisinde>hüküm bulamaması durumunda, Kur'an ve Sünnet'in özüyle çelişmemek>üzere kendi yorumlarıyla karar vereceğini söylemesi Hz.Peygamber'i>sevindirir. İşte bunun gibi gerekirse âlimler Kur'ana ve sünnette tam>olarak belirtilmemiş konularda yorum da yapabilirler. Diyelim ki>internet ile alakalı bir sorunun var. Peki Kur'anda ve sünnette tam>olarak bu soruna denk düşen hangi ayet var! O zaman haşa Kur'an ve>sünnet yetersiz mi kaldı diyeceğiz? Elbette hayır, peygamberlerin> varisi konumunda olan âlimler işte bu güncel meseleleri çözmek için>varlardır. Zaten bir hadiste "Allah her yüz yılda bir müceddid (din'i>zamana göre yorumlayıp yeniden insanların anlayışına sunan kişi)>gönderir" buyurmaktadır.>> Asıl konudaki tarikatlar ya da cemaatler de işte bu sebebten>çıkmıştır. Çoğu tarikat büyüğü müceddid ve müçtehidtir. Onu sevenlere,>onun düşüncesini benimseyenlere ise Kadiri denmiş, Nakşi denmiş,>Mevlevi denmiş. Asıl sorun bizim ne kadar Kitab'a ve sünnete uygun>yaşıyor olmamızdır. | |
| |  |  | |  |
31.07.2007, 00:01
|
#22 (permalink)
| | Tercübeli Üye
seyfullah putkıran isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 30.09.2005 Bulunduğu yer: Ruhlar Aleminden Yaş: 24 Mesajlar: 5.925 Tesekkür Etti: 7
20 Kunu Icin 28 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 57 | Ortalanmis Mesaj  | Müctehid Taslakları
Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk,
Yamaklarıyle beraber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakikaten pek zor.
Harîmi Şer'-i mübînin ahır değil... Oradan
Çekil de kendine bir saha bul, behey nadan!
Kilitli bir kapı var orta yerde anlaşana:
Harem-sarây-ı Şerî'at değil dalan dalana.
Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,
Onun da var. Bunu idrâk eder birinci nazar.
Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmıyan irfan.
Biraz haya edin öyleyse şaklabanlıktan!
Kilitlidir kapı "ümmî duhât" için, amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder "ulemâ".
Evet, şeraiti mevcûd olunca insanda;
Ne kaldı men' edecek içtihadı, meydanda?
İle'1-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;
Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nura zulmetten.
Kıyâs-ı faside bir kerre eyleyin dikkat:
Süveyş'i açtı herif... Doğru... Neyle açtı fakat?
Omuzlamakla mı? Heyhat! Öyle bir fenle,
Ki bir ömür telef olmuş o fenni tahsile.
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen,
Zamanının olacak muktedâsı irfânen.
Kitâb'ı, Sünnet'i, İcmâ'ı sağlam anlıyacak;
Hilafı yoklıyacak, ihtiyâcı kollıyacak.
Ne içtihadı yapar, yoksa, bir alay - zımmî
Kadar nasîbe-i fikhîsi olmıyan - ümmî?
Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin
Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.
Peki! Liyâkai-i fıtrîsi âdemin sâde,
Kifayet eylemiyorken bu en hasîs işde,
Ya içtihada nasıl kalkıyor bu sersemler?
O içtihada ki: Dünyâ kadar ulûm ister!
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;
Kalır selâmet-i milliyyemiz öbür gelişe!
Neden vezâifî taksime hiç yanaşmıyoruz?
Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,
Öbür gelişte de mümkün değil selâmetimiz!
Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felâketimiz.
İşin reculleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.
Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakîh;
Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezîh;
Yarın müverrih; öbür gün siyasetin kurdu;
Bakarsın: Ertesi gün içtihada pey vurdu!..
Hülâsa bukalemun fıtratinde züppelerin
Elinde maskara olduk... Deyin de hükmü verin!
Mehmed Akif
|
__________________ Bin sene de okusam ne biliyorsun diye sorsalar bana ? HADDİMİ BİLİRİM derim....
“Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler...Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler)” (Furkan 25/63) | |
| |  |  | |  |
31.07.2007, 00:04
|
#23 (permalink)
| | Tercübeli Üye
seyfullah putkıran isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 30.09.2005 Bulunduğu yer: Ruhlar Aleminden Yaş: 24 Mesajlar: 5.925 Tesekkür Etti: 7
20 Kunu Icin 28 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 57 | Ortalanmis Mesaj  |
MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR Muhammed Zâhid el-Kevserî Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamlarından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, "Ben sizinleyim" diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir. Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte olduğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplardan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba "Ben sizinleyim" demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki: Yemenli birini görünce Yemenli olursun; Ma'dî'den birine rastlayınca da Hemen olursun Adnanlı. İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir. Metodları birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa olsa boşboğazlıkla alâkalandırıla-bilir. Çeşitli ilim dallarında -hatta Arabî ilimlerde bile- çalışanların kendilerine göre husûsî görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin arı duru kaynağından yudumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler. Tâ İslâm'ın ilk devirlerinden zamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fıkhı gibi bir ilim dalı daha yoktur. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselam, İslâm'ın başlangıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselam zamanında fetva verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamberin refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam etmişlerdir. Bu zatların sahabe ve tabiîn arasında fetva konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı. Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Halifeler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim merkeziydi. Medineli birçok tabiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya getirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda büyük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahü teâlâ anh, sahabenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sahibi tabiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb'i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı. Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik'in Medineli hocalarına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetliliğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi herhangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağlam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutlaka bulunurdu. Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden rivayet olunun bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakacağını bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve idrak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir. Öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!.. Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle... İşte size Faruk radıyallahü anh'in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şehir halkını Allah'ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya îbn Mes'ûd radıyallahü anh'i göndermiş ve onlara: "Abdullah'ı göndererek sizi kendime tercih ettim" demiştir. Şu da var ki bu zatın diğer sahabe arasında ilmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahü anh, "ilimle dopdolu" tâbirini kullanmıştır. Ayrıca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: "İbn Ümmü Abd'in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim." İşte bir hadis-i şerif daha: "Kur'an-ı Kerim'i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ümmü Abd'in kıraati gibi okusunlar." İbn Mes'ûd'un bu kıraatini Asım, Zer b. Hubeyş'ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Taiib'in kıraatini da Asım, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habib es-Sülemî'den, o da ondan rivayet etmiştir. İbn Mes'ûd radıyallahü teâla anh, Ömer zamanından Osman radıyallahü anh'in hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmişir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib, Kûfe'ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve: "Allah, İbn Ümmü Abd'den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu" demiştir. "İlim Beldesinin Kapısı" da bu şehir ahâlisini bilgilendirmeye devam etmiştir. Öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib kerremellâhü vechehu'nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmî ve fıkhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, diğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir. el-Iclî'nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak'ın diğer şehirlerine intikal edenler hariç, tam bin beşyüz sahabe vardı. Ali ve İbn Mes'ûd radıyallahü anhümâ'nm ileri gelen arkadaşları da oradaydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış olsaydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı. Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatların dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusuf un, Muhammed b. el-Hasan'ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkitçiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahü anhüma'nın, hakkında, "Her ne kadar ben Resû-lullah aleyhissalâtü vesselâm'm sözlerine kendi yanında şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır" dediği Şa'bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b. Şîrîn, "Kûfe'ye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî'nin el-Fâsıl adlı kitabında da böyledir" demiştir. Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatların ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur'an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvin ve tanzim etmiştir.Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedim, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor: "Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir." Kendisi hakkında Şâfıî radıyallahü anh ise, "İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife'nin ıyâlidir" demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaşlarının, arkadaşlarının arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun. Bilâhare Şafiî radıyallahü anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından -ki bu zat ilmi İbn Cüreyc'den, ö da Atâ'dan, o da İbn Abbas radıyallahü anhümâ'dan almıştır- devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şafiî'nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır. Ömrünün son yıllarında Şafiî Mısır'a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun. Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerini beyan etmeye müsait değildir. Bu zatların hepsi fıkhî meselelerin üçte birinde ittifak halindedirler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplarında mevcuttur. Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur... Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imamlığını (müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tımarhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her halde... Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duymaya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer'î sahalarda içtihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, İslâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaşmaya sevkedecek melunca gayeler güttükleri ve bu dinin düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar. Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propagandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman’ın, tabiîn devrinden beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm'dan tevarüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meşum sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir. İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müşlümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkörü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslüman’dan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş dolaş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı'dan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir. Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendilerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kurtaracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez. Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıranlar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümlerde doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler. Öyle ki (bu düşüncede olanlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müçtehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezile'ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sözüne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azimete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar. Nureddin eş-Şehid'in arkadaşlarından Ebu'l-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-Râzî, "el-Cem'u Beyne't-Takvâ ve'l-Fetvâmin Mühimmâti't-Din ve'd-Dünya" adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetva ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takva gözetilmiştir. Ama Mutezileye mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerden kendince en takva olanını seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvaya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan başka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû Ishak el-İsferâyinî şöyle demiştir: "Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir." Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mesuliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur; çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mesuliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mesuliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir verilmezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî'nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; ancak burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değildir. Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müc-tehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarım ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğrulan tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır. Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık. Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitaplarından, te'lif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve diğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer'î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytanî yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklanndan başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yönünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadığı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih hadislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır. İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafızîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapısını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîlerin yolunu seçmiş olurlar. İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslâm'dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değişmesine vesiİ3 kabul ediyorlar. Mısır'daki bazı Yahudi müsteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakîhlerinin tamammca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki "Müslümanlar Nazarında Allah'ın Şeriatı" adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünceleri de bu kabilden bir şeydir. Bütün bunlar Ezher'in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher'dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylememektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerli emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünnî Ezher'e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnet'in kalesi haline getirilen Ezher'i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerinde sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapıları hâlâ dört imamın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır... Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher'i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslâm esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinden gelen iyiliği ve yardımı hâlâ esirgememektedir. Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir üslûbla zamane adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tutturanlar, zamane adamları arasından o şahıs gibi içtihada meraklı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani ola- bileceklerdir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müctehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehaletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular... Sözün özü şudur: Sizler bu meşum çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun gözlerini kör ettiğini görür; hatta bunların, zavallı doğuluların üstüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu naraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alâkalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcımlarını söndürmeleri gerekir. Bu meşum çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istilâ ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü'min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır. Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O'dur.
|
__________________ Bin sene de okusam ne biliyorsun diye sorsalar bana ? HADDİMİ BİLİRİM derim....
“Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler...Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler)” (Furkan 25/63) | |
| |  |  | |  |
31.07.2007, 00:34
|
#24 (permalink)
| | Tercübeli Üye
Ebu Zerr isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 08.06.2007 Bulunduğu yer: Ankara Yaş: 29 Mesajlar: 874 Tesekkür Etti: 17
18 Kunu Icin 32 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 10 | Alıntı: Ebrar_2007 Nickli Üyeden Alıntı
insan kuranı yetersiz görünce ve yetinmeyince bir sürü mezhepler (görüşler)arıyorlar..kuran yetinseler her şey daha kolay olacak.. Onlar hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (nisa :82)
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? (kamer 40) | Ümmeti Muhammedin sadık bir tek evladı yoktur ki Kuran'ı yetersiz görmüş olsun!!! Bilakis, biz yetersiz olduğumuz için bir mezhebe tabi oluyoruz, taklid ediyoruz...Oysa, mezhebleri kuran'a denk tutan cahiller şunun farkında değiller, mezhebler kuran'daki ameli pratiklerin tafsilatıdır...yoksa, kuran'daki ameli pratikleri ne ile izah edecektik...elbette, kuran başlı başına yeter deyip, mezhebleri inkar etmek, kuran'daki ameli pratikleri kendim izah edeceğim anlamına gelir ki bu sizin mezhebiniz olmuş olur!!! Yani ebrarilik!!! Elhamdulillah Hanefiyim...Bu sözümü mezheb taassubu ile söylemiyorum, hanefi mezhebini sevdiğim için söylüyorum...
__________________
Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere. (Ahi Evran)
| |
| |  |  | |  |
06.08.2007, 08:32
|
#25 (permalink)
| | Tercübeli Üye
sinang isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 10.09.2006 Yaş: 31 Mesajlar: 937 Tesekkür Etti: 0
2 Kunu Icin 4 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 29 | Bir İmam'a Tâbi Olmak:
Fer'î hükümlerin delillerini bilme derecesine ulaşamayan her müslümanın bir mezhep imamına uyması gerekir. Böyle bir kişinin gücü yettiği takdirde tâbi olduğu imamın delillerini öğrenmeye çalışması pek hoştur.
Keza, her müslümanın delile dayanan her irşadı kabul etmesi gerekir. Yeter ki, irşad edenin doğruluğunu ve kifayetli olduğunu bilsin. Şayet bir müslüman ilim sahibi ise eksiklerini tamamlamalıdır ki araştırma derecesine ulaşsın.
Dini, incelikleriyle bilmeyen müslümanın, mezhep sahibi imamlardan birine tâbi olması gerekir. Böyle bir kişinin bildiği hükümlerin delilini araştırması güzel bir şeydir.
Bir müslüman kendine verilen delile dayalı fetvayı kabul etmek zorundadır. Yeter ki, fetvayı verenin doğruluğuna ve ilmî kifayetine kanaat getirsin.
İlim sahibi olan kimselerin ise, ilimlerini araştırmaları ve mes'elelerin inceliklerine inmeleri gerekir. Ta ki, dinin çeşitli mes'elelerinde fetva verme yetkisine sahip olabilsinler.
Hasan El-Benna | |
| |  |  | |  |
06.08.2007, 12:00
|
#26 (permalink)
| | Üye
miniksercen isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 29.07.2007 Bulunduğu yer: vienna Yaş: 20 Mesajlar: 177 Tesekkür Etti: 0
0 Kunu Icin 0 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 20 | selamunaleykum
yeni yeni bu mezhep konulari ile ilgilenmeye basladigim icin b sorum olacak. farz edelim "sadece kurana uyuyoruz" bir mezhebe mensup degiliz nasil namaz kilmamiz gerekiyor ? Sünnete uyarakmi? Ehli sünnet mezhepleri de zaten kurana ve sünnetde uygun degilmki , meshepsizlik olusuyor ?
medinede karsilastigim b olayida burda kisa b sormak istiyorum .
sabah namazina vakitin daha cok oldugundan mescidde biraz uyku cekdikten sonra kalkip namaz kiliyorlar ? Ehli sünnetde böyle bir sey varmi?
[ ki uyumak abdesti bozar ]
veya corab üzerinden mesh olurmu?
zikir etmek yanlismidir ?
ravzanin önünde ravzaya dönerek dua etmek [fatiha okumak] harammidir?
zikir etmek yanlis ise b tarikata mensup olmakda yasak demek degilmidir?
bunlarin ehli sünnetde yeri nerdedir?
__________________
Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez
| |
| |  |  | |  |
07.08.2007, 10:49
|
#27 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.958 Tesekkür Etti: 19
49 Kunu Icin 78 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | Alıntı: miniksercen Nickli Üyeden Alıntı
selamunaleykum
yeni yeni bu mezhep konulari ile ilgilenmeye basladigim icin b sorum olacak. farz edelim "sadece kurana uyuyoruz" bir mezhebe mensup degiliz nasil namaz kilmamiz gerekiyor ? Sünnete uyarakmi? Ehli sünnet mezhepleri de zaten kurana ve sünnetde uygun degilmki , meshepsizlik olusuyor ?
medinede karsilastigim b olayida burda kisa b sormak istiyorum .
sabah namazina vakitin daha cok oldugundan mescidde biraz uyku cekdikten sonra kalkip namaz kiliyorlar ? Ehli sünnetde böyle bir sey varmi?
[ ki uyumak abdesti bozar ]
veya corab üzerinden mesh olurmu?
zikir etmek yanlismidir ?
ravzanin önünde ravzaya dönerek dua etmek [fatiha okumak] harammidir?
zikir etmek yanlis ise b tarikata mensup olmakda yasak demek degilmidir?
bunlarin ehli sünnetde yeri nerdedir? | eger usanmadan okursan sana cok güzel kaynakli bilgiler sunacagim
İslâm tarihinde çözülmelerin yaşandığı ve Kur’ân ruhundan uzaklaşıldıgı zamanlar âlimler çıkış yolunu Sünnetin içinde aramışlar ve orada da bulmuşlardır. Çünkü Kur’ân’ı en iyi anlatan şüphesiz Peygamberdir.
İşte Hadis ve Sünnet konusunda uzman olan Prof. Dr. İbrahim Canan bize bu yolu anlattı ve hadisleri tefsir açısından değerlendirdi. Bilindiği gibi Prof. Dr. İbrahim Canan, ilâhiyat camiasında birçok ilim adamının yetişmesine vesile olmuş bulunmaktadır. Bu arada Sünnetle ilgili birçok eser yazmış ve özellikle Kütüb-i Sitte gibi büyük bir hadis külliyatını tercüme ederek milletimize Peygamber çizgisini anlatmıştır.
İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’ân’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir. Bunun dayandığı bir gerçek var mı? Evet, peygamberlik görevi sadece Kur’ân’ı getirmekle bitmez; onu açıklamak, izah etmek ve nasıl tatbik edileceğini göstermek, onun görev sınırları içindedir. Meselâ şu âyetler onun İlâhî görevlerinden bir kısmını belirtiyor: “Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”(İbrahim Sûresi,14-4)
“ O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulullaha uyarlar. O peygamber ise kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır. İşte ona îmân eden, ona hürmet eden, düşmanlarına karşı ona yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nûra uyanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”(A'raf Sûresi, 7-157) “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi ,33-36) “Hayır! Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle râzı olup uymadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Sûresi, 4-65)
“ Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4-80) “Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59-7) “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Âl-i İmran Sûresi, 3-31) Evet, buna benzer âyetler Peygamberimizin (a.s.m.) görevini, sadece Kur’ân’ı insanlara getirmekle sınırlı olmadığını belirtiyor. Bunu biraz açabilir miyiz?
1. Efendimizin bir görevi özet şeklinde olan âyetleri açıklamaktır: Meselâ Kur’ân “Namaz kılın” diyor, ama namaz nasıl kılınacak? “Rükû ve sücud yapın” diyor, ama rükû ve sücud nasıl yapılacak, teferruat vermiyor. Kıyam nasıl yapılacak, ayrıntı yok. İşte Peygamberimiz “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın” diyerek âyet-i kerimeyi şekil ve muhteva olarak açıklıyor ve nasıl tatbik edilebileceğini gösteriyor. Namaz, oruç, zekât, hac gibi Kur’ân-ı Kerimde mücmel (özet) olarak gelip açıklanmayan emirleri Peygamberimiz açıklıyor. 2. Efendimizin görevleri arasında, anlaşılması zor olan âyetleri açıklamak da vardır. Meselâ âyet-i kerîmede, “Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve cihad için ayrılıp eğitilmiş atları hazır tutun ki, onunla Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilemediğiniz, fakat Allah’ın bildiği düşmanlarınızı korkutasınız” (Enfâl Sûresi,8-60) buyuruluyor. Bu âyette “Kuvvet ve savaş atlarını hazır bulundurun” tabiri geçiyor. Sahabe Peygamberimize sormuş: “Kuvvet nedir?” Peygamberimiz, “ Bilin, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır” diye üç defa tekrar etmiştir. Her devrin değişen atma vasıtalarına süratle, vakit kaybetmeden ayak uydurmamızı emir buyurmuştur.
3. Sonra Kur’ân-ı Kerimin mutlak ve âm (sınırsız ve genel ifadeli olan) âyetlerini takyitle tahsis ediyor, yani onlara sınır getiriyor. Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı”(Bakara Sûresi,2-275) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeye göre her şeyin alışverişi helâldir. Ama Peygamberimiz buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır. Demek meşru alışverişin sınırlarını bu şekilde açıklamış oluyor.
Diğer bir örnek ise şu âyet-i kerimedir: “İman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmamış olanlar—korkudan emin olmak işte onların hakkıdır ve doğru yola eriştirilenler de onlardır.”(En'am Sûresi,6-82) Sahabe bu âyet gelince telâşlanıp Peygamberimize sormuş: “Hepimiz nefsimize zulmediyoruz. Yâ Resulallah, bizde zulme düşmeyen var mı?” Peygamber (a.s.m.) “Şirk pek büyük bir zulümdür” âyetini hatırlatarak buradaki zulmün şirk olduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla bu neviden olan Kur’ân-ı Kerimdeki anlaşılması zor olan âyetleri Peygamberimiz açıklıyor.
3. Sonra Kur’ân’da olan meseleler ayrıca Peygamberimiz tarafından tekraren teyit ve te’kid edilmiştir. Böylece onun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Bu da bu sadette söylenebilir.
4. Peygamberimizin bir de şâri’ yönü, yani, Kur’ân’da olmayan hükümleri koyma yetkisi var. Meselâ, yiyeceklerden haram olanların isimleri iki âyet-i kerimede belirtilir. Ama onların hiçbirisinde eşek eti geçmez. Peygamberimiz Hayber Seferi sırasında, ehlî (evcil) eşek etini haram etmiştir. Bunlar niçin Kur’ân’da açıklanmamış da Peygamberimize bırakılmıştır?
Kur’ân bütün teferruatı verseydi ciltlerle dolu bir kitap olurdu. Halbuki bu da Kur’ân’dan istifademizi zorlaştırır. Bu bakımdan meselelerin bir kısmının açıklamasını Peygamberimize bırakmıştır. Peygamberimize bıraktırmasının da ayrıca birtakım maslahatları var. Çünkü birtakım meseleler zaman içerisinde neshedilmiş, yürürlükten kalkmıştır. Hem hadislerin bir kısmı bize zayıf hadisler şeklinde gelmiştir. Bu zayıf hadislerle amel ihtilâf getirmiştir. İhtilâf ise ümmet için rahmettir. Halbuki Kur’ân-ı Kerimde kesin olarak bütün bu meseleleri zikretmiş olsaydı, orada ihtilâf etme şartımız azalırdı. Dinimizin gelişen zamana ve toplum şartlarına göre esnekliği azalabilirdi. Halbuki dinimizin üstün bir yönü—kanatimce—zamana ve zemine göre yeni yorumlara imkân tanımasıdır. Bu güzel birşeydir.
Hattâ dahası var. Peygamberimiz de âlimlere bir marj bırakmıştır. Dinimizin güzelliği bu. Âlimler Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle hüküm koymada birtakım temel kaideler belirtmiş ve usul koymuştur. Âlimler bu usullerle yeni meseleleri yoruma kavuşturuyor. Böylece başka şeriata ve kültür sistemine ihtiyaç hasıl olmadan, kanun alma ihtiyacı duymadan yeni şartlara göre kanunlarımızı kendimiz koyabiliyoruz. Nitekim Osmanlının son dönemlerine kadar bütün ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarımız kendi değerlerimiz çerçevesinde kanunlaştırılmış, Kur’ân ve Sünnetten çıkartılmıştır. Halkımız hadislerle Kur’ân-ı Kerimi nasıl öğrenecek? Meselâ Yâsin Sûresini hepimiz çok okuyoruz. “Peygamberimiz acaba bu sûreyi nasıl tefsir etmiş” diye öğrenmek istesek, bunu nereden bulacağız. Bir usulü, yöntemi var mı bunun?
Öncelikle Kur’ân, Kur’ân ile tefsir edilir. Çünkü bir âyet diğer bir âyeti açıklar. Bir konu bir yerde bir yönü anlatılır, diğer bir yerde diğer bir yönü anlatılır ve hakeza. Fakat Peygamberimizin de Kur’ân’la ilgili çokça tefsiri vardır. Buharî’nin en geniş bölümlerinden birisi Tefsir’dir. Tirmizî’nin en geniş bölümlerinden birisi yine Tefsir bölümüdür. Kaldı ki Buharî ve Tirmizî’de yer almayan tefsire müteallik hadisler, başka kaynaklarımızda verilmiştir. Ben bazan matematiği uygulayarak diyorum ki: bir doğru iki noktadan geçer. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerimden çıkaracağımız bir mânâda Kur’ân-ı Kerim çıkış noktasıdır. İkinci bir nokta olarak Hadise atıf yapmazsak, o zaman o tek noktadan binlerce görüş çıkabilir. Halbuki din nedir? Tevhid, birlik, beraberlik dinidir. O âyetten herkes kendi kafasına göre bir yorum değil, gerçeğe uygun yorum çıkaracaktır. Acaba Peygamber ne demiştir, ona bakacağız. Peygamber sözlerinde yoksa, acaba Sahabe ne demiştir, Tabiîn ne demiştir, Etbeuttabiîn ne demiştir, onlara bakacağız. Onlar Kur’ân’ı aslına uygun şekilde anlama şansına bizden daha çok sahipti. Hadislere ne derece güvenilir?
Hadislere güvenmemek için bir sebep yok. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim insanları Peygamberimize yöneltiyor, “Onun getirdiğini alın, onun yasakladıklarından kaçının” diyor. Yani Kur’ân ikinci bir kaynağı olarak devamlı şekilde Peygamberimizi nazara veriyor. İkincisi Peygamberimiz kendisini öne sürüyor, Sünnetine dikkat çekiyor ve Sünnetle bu işin yürüyeceğini Peygamber Efendimiz ifade ediyor. Meselâ Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderiyor. “Orada ne ile amel edeceksin” diyor. Hz. Muaz “Kur’ân’la amel edeceğim” diyor. “Kur’ân’da bulamazsan?” diye soruyor Peygamberimiz. “Sizin sünnetinizle,” diyor Hz. Muaz. “Sizin sünnetinizde bulamazsam, içtihadımla” diyor. Peygamberimiz bundan çok memnun kalıyor. İslâm ulemasının hepsinin elinde delildir bu hadis. İçtihadın gerekli olması hususunda, Sünnetin delil olması hususunda bu delildir. Dolayısıyla Resulullahın sağlığında Sahabe ikinci kaynak olarak hadisi bilmektedir.
Hz. Ömer anlatıyor: “Ben emsalim bir kardeşimle münavebe yaptım. Bir gün o tarlaya gidiyor tarla işlerini yürütüyor, ben Resulullaha gidiyorum, orada Resulullahı dinliyorum. Akşam gelince emsalim olan kardeşime o gün Resulullahtan gördüğümü, duyduğumu anlatıyorum. Ertesi gün ben tarlaya gidiyorum, emsalim kardeşim Resulullahı takibe gidiyor, duyduğunu, gördüğünü akşam bana anlatıyor. Böylece Peygamberimizi her gün yakından takip etme fırsatı buluyoruz.”
__________________ İmtisali cahidu fillah olubtur niyetim,
Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.
Fazlı Hak ve hikmeti cündü ricalullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyetim.
Embiyau evliyaya istinadım var benim,
Lütfü Haktandır hemen ümidi fethu ve nusratım.
Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad,
Hamdülillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
Ey Muhammed! Mucizatın Ahmedi muhtar ile,
Umarım galib ola Edayı dine devletim! | |
| |  |  | |  |
07.08.2007, 10:53
|
#28 (permalink)
| | Tercübeli Üye
alptraum isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 01.01.2005 Bulunduğu yer: Aşk`dan Yaş: 23 Mesajlar: 2.958 Tesekkür Etti: 19
49 Kunu Icin 78 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 63 | Bir Sahabî diyor ki: “Ben Resulullahtan her duyduğumu yazardım. Bana dediler ki, ‘Resulullah da bir insandır. Bazan öfkeli halde konuşur, bazan sükûn halinde konuşur. Herşeyini yazmak doğru değildir.’ Bunun üzerine vazgeçtim. Ama duyduklarım aklımda kalmaz hale geldi. Onun için yine Peygambere gidip durumu anlattım. ‘Yâ Resulallah, senden güzel şeyler işitiyor ve bunları yazıyordum. Fakat Ensar böyle böyle söyledi. Bunun üzerine vazgeçtim. Ama şimdi yazmayınca da rahatsızım, ne yapayım?’ dedim. Resulullah mübarek ağzını göstererek ‘Bundan haktan başka birşey çıkmaz, yaz’ buyurdu.”
Yine Resulullaha uğrayanlar oluyor ve hafızalarından şikâyet ediyorlar. Peygamberimiz onlara “Sağ elini yardıma çağır” buyuruyor, yazmalarını söylüyor.
Bir başka şey daha söyleyeyim. Enes (r.a.) çok hadis rivayet edenlerin arasında yer alır ve Müksirûn denilen yedi kişiden biridir. Müstedrek’te rastladığım bir hadiste Hz. Enes diyor ki: “Ben Resulullahtan gündüzleri hadis yazar, geceleri tashih etmesi için ona okurdum.” Yani, Peygamberimiz onun yazdıklarını düzeltiveriyor. Ondan sonra hadis ilminde talebelerin öğrendiği hadisleri hocalara götürüp okuması, arz etmesi söz konusu olmuştur. Talebe yazdığını, ezberlediğini hocanın önünde okur, hoca onu tashih ederdi ve öyle icazet alınırdı. Bütün hadislere Kur’ân tefsiridir diyebilir miyiz?
Evet. Peygamberimiz (a.s.m.) yaşayışı ile Kur’ân-ı Kerimi pratiğe dökmüştür. Dolayısıyla Kur’ân’ın insanlardan istediği ideal hayat tarzı ve şekli Peygamberimizde kendini göstermektedir. Bunu eğer kulluk noktasından ele alırsak, Allah’a karşı kulluğumuzun nasıl olması gerektiğini en mükemmel şekilde Peygamberimiz göstermiştir. İbadetlerin hepsini Peygamberimiz en mükemmel şekilde yerine getirmiştir. Peygamberimizin kulluğu, Kur’ân-ı Kerimin bizden istediği kulluğun en mükemmel şeklidir, bütün yönleriyle. Beşerî münasebetler de öyle. İnsanlarla ve komşularıyla olan münasebetlerinde en güzel örnekleri göstermiştir. Karı-koca münasebetlerinde en güzel karı-koca münasebetlerini ortaya koymuştur. Çocuk terbiyesinde, çocuklara karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermiştir.
Demek ki Peygamberimiz (a.s.m.) bütün hayatının her safhasında, her kesitinde, her karesinde en güzel örnek olarak Kur’ân-ı Kerimin idealini temsil etmiştir, yaşamıştır, göstermiştir. Müslümanlar bunu imkânları nispetinde aynen Peygamberden alabilirler. Bir hadiste Hz. Ayşe Peygamberimiz ahlakını “Onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı” diye ifade ediyor. Dolayısıyla Peygamberimiz ahlâk yönüyle de Kur’ân-ı Kerimin ahlâkını şerh etmiştir, açıklamıştır. Belki hepsini kelama dökmemiştir, ama fiile dökmüştür. Onun her sözü, her fiili ve her davranışı, Kur’ân-ı Kerimin ruhunun tefsiridir.
Diğer yandan, eski milletlerle ilgili kıssalara da açıklama getirmiştir. Hz. İbrahim’in bazı Kur’ân’da olmayan meselelerini Peygamberimizin hadislerinde bulabiliyoruz. Demek ki, Kur’ân’ın temas ettiği, insanlığa getirmek istediği, vermek istediği, hukuk olsun, ahlâk olsun, yaşayış tarzı olsun, bütün derslerin hepsini Peygamberimizin hayatında, bazan sözleriyle, bazan fiilleriyle, bazan tahlilleriyle bulabiliyoruz. Şimdi Kur’ân-ı Kerimde “Yiyin, için, israf etmeyin” buyuruluyor. Başka bir âyette de, tebziri yasaklıyor. tebzir, israfın kardeşidir. Şimdi bu iki âyeti daha iyi anlamak için Peygamberimizin uygulamasına bakalım: Efendimiz israfa gayet net bir sınırlama getirmiştir ki, bunun en canlı örneği abdesttir. Abdest alırken suyu israf etmemek için ölçülü kullanırdı. Üç avuç suyla organları yıkamayı emir buyurmuştur. Fazlası mekruhtur. Bu miktarla sınırlamış Peygamberimiz. Sahabe şaşırıyor ve diyor: “Yâ Resulallah, suyun tasarrufu için mi?” “Hayır,” diyor Peygamberimiz. “Nehir kenarında olsan bile organlarını üçer defa yıkayacaksın.”
Ben hadislerde gördüm, Ebu ed-Derdâ’dan gelen bir rivayet: “Birgün Peygamberimiz bir yere giderken nehre rastlamış. Oradan bir kap su getirmişler Peygamberimize. O da onunla abdest almış ve bir miktar su artmış. Biz olsak o suyu şöyle etrafa serpiveririz. Halbuki Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Gidin, bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.”
Bir de, fazla yesek, fazla konuşsak, zamanımızı boş yere geçirsek, israf yapmış oluruz. Bunlar da bizim geri gelmeyecek israflarımız. Veya bir kibrit çöpünün yakılması da israftır. Bunlar da mekruhtur. Günde beş defa abdest alırken suyun israf edilmemesiyle, tabiata karşı saygı dersi verilmiştir. İsrafın hayatın diğer alanlarında da ciddî bir mesele olduğu, abdest örneğiyle ders veriliyor. Şimdi, “İsraf etmeyiniz” âyet-i kerimesinin açıklanmasına bakınız. Demek âyet-i kerimeyi okuduğumuz zaman bu âyetlerin hadis-i şeriflerde nasıl açıklandığına bakmamız lâzım. Hadis kültürümüz ne kadar geniş olursa Kur’ân-ı Kerimi o nisbette anlamış oluruz.Ben sonuç itibarıyla şöyle bir şey söyleyebilir miyim? Kur’an-ı Kerimden bir ayet okuduğumuz zaman, bunun anlamını meallerden ve tefsirlerden öğrenmeye çalışacağız. Ancak bununla yetinmeyeceğiz, hadis kültürümüzü çoğaltacağız. Bol miktarda hadis öğrenerek bunlarla hayatımızı şekillendireceğiz. Bu şekilde Kur’ân’ı okuduğumuzda onun anlamını Efendimizden bizzat öğrenmiş gibi olacağız.
Kesinlikle. İşte bunu anlayan âlimlerimiz, meselâ Taberî, bir âyetle ilgili aklına ne kadar hadis gelmişse hepsini yazmıştır. Taberî tefsirinde çok hadis naklediyor diye bazıları tenkit bile etmiş. Kırk ciltlik tefsirinin büyük bir bölümü hadislerle doludur. Ama hadislere baktığımız zaman, âyetleri daha iyi anlıyoruz. Çünkü hadisin verdiği nur başka | |