Alıntı:
Elifnisa Nickli Üyeden Alıntı
Şualar, Birinci Şua,’da geçen;
“Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğu gibi, manayı işarîsiyle de, her asırda o Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...”
|
Değerli kardeşim, burda vahiyden bahsetmiyor.
Diyor, Kur'an'ın gizli hakiketleri Risale-i Nurla birlikte bize iniyor.
Önce gizli Alem-i gayb ve şehadet nedir, ona bakmak lazım.
Bunu bir temisil ile izah edelim.
Nasıl yağmurmurun zamanının Allah'tan başkası bilemiyeceği Kur'an'da yazılı olmasına rağmen Meteorologlar bazen tam tamına saatini ve hatta miktarını söyliyebiliyorlar.
Bu nasıl olur? Kur'an Mugayyebat-ı hamse içinede saydığı "yağmurun vaktini nasıl bilinebiliyor?
Alem-i Gayb ve Alemi Şehadet tabirlerini anlamak her şeyi çözmektedir.
İzah edelim: Nasıl yağmur yağmadan önce bir yerlerde rüzgar çıkar,toz kaldırır. Bir yerlerde buharlaşmış ve bulutlaşmış su damlaları o rüzgarın tozu ile aşılanır.
İşte artık yağmur alem-i gaybtan çıkmış ve alem-i şehadete gelmiştir. Bu noktada avam o yağmurun vaktini bilemez. Ancak ilim sahibi olanlar, yani meteorologlar ilimleri ile bu olayı görür ve bizim için henüz alem-i gaybta olan yağmur onlar için alem-i şehadetedir.
Şimdi kimse diyemez ki meteorologlar alem-i gaybdan haberdar. Ancak denir meteoroloji ilmini bilmeyen sıradan insanlar için gayb olanı bilirler.
Şimdi o meteorologlar Nemrut gibi şöyle dese "Yağmurun yağma vaktini ben kendi aklım ve ilmimle buldum" Ne kadar büyük bir şirkli kibir olur. Oysa Allah Bakara suresinde buyurmuş "Senin öğerettiklerinden başka bir ilmimiz yoktur" Demek Allah insanlara bilmediklerini Rab ismi gereği öğretiyor. Peki Allah neden insana öğretir ,tabiki muhtaç olduklarından. Muhtaç olan acizdir, aciz olana ise Rahmet edilir. Rahmet ise Nüzül eder.
O zaman Meteorologlar şöyle diyebilir; "Yağmurun yağma vakti bize nüzül ediyor"
Yani diyor; Rab-i Rahim bize Rahmeti ile öğretiyor.
İşte zaten ifadeyi sonuna kadar okuduğumuzda şöyle diyor: Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...”
Kitab-ı Mübin;alem-i şehadet bakan bir kitabtır. Yani, verdiğim yağmur örneğindeki gibi Alem-i Gaybtan Alem-i Şehadete geçen meseleleri yazan kitabtır. Yani, Kur'an Kitab-ı Mübin'se alem-i şehadette olan her şeyi bildir. Avamın bilmemesi tüm insanlar için alem-i gaybta olduğunu göstermez. Yağmur örneğindeki gibi alimlere Rabb-i Rahim mertebesinde bir nevi ilham yolu ile bildirilir.
Şimdi ordaki son cümlenin kelime kelime sadeleştirmesini yapalım:
Alem-i Şehadeti bildiren Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden(arştaki mertebesinden) ve mu'cize-i maneviyesinden(manevi mertebesinden) feyz(bereket) ve ilham(kalbe bildirilme ve ya öğretme) tarîkıyla(yolu ile) onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları(delilleri) iniyor, nüzul ediyor...”
Burada Nüzul kelimesinde takılmak doğru değildir. Cehli gösterir. Zira, Nüzul vahiy olabileceği gibi, yağmurda nüzül eder, demirde nüzül etmiştir. Rahmet, bereket, adalet, ilim nüzül eder.
Yani, Said Nursi Risale-i Nur'un geldiği cenahı çok net bir şekilde ortaya koymuş ve aslında metinde vahiy olmadığını bilakis ilham olduğunu ifade etmiş. Şirki ve kibiri kesmiş...
Ne yapsaydı; Nemrutvari bir kibirle "Risale-i Nurdaki ilimleri ben kendi aklım ve ilmimle yazdım" mı demeliydi? Acaba sizin bildikleriniz sizin cebinizden mi çıktı yoksa Bakara Suresi emri ile tüm bildiklerinizi Allah'mı öğretti?
Alıntı:
Elifnisa Nickli Üyeden Alıntı
Bediüzzaman Said Nursî, Afyon Hayatı’nda geçen şu cümleye bir bakın;
“ o zat (Said Nursî), hizmet-i îmâniye noktasında Risâletin bir mir'at-ı mücellâsı ve şecere-i Risâletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı Risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem'-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.
[Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmağa cesaret edemedim. Sükût ederek, o medhi, Risale-i Nur Şakirdlerinin şahs-ı mânevîsi namına kabul ettim.] Said Nursî” |
Değerli kardeşim, yorumsuz yazdığını iddia etmisin. Ama her ne hikmet ise başına şöyle bir ifade koymuşsun.
“Bediüzzaman Said Nursî, Afyon Hayatı’nda geçen şu cümleye bir bakın;”
bu da gösterir ki bu metni sen başkasında incelemeden almışsın. İncelemeden almak ve koymak ordan çıkacak fitnelerden sorumluluğu kaldırmaz. Bilmemek mazeret değildir?
Neyse bu cümlede ne var? Cümleyi anlayacağınız hale getireyim.
“ o zat (Said Nursî), hizmet-i îmâniye( iman hizmeti) noktasında Risâletin(Peygamberlik makamının) bir mir'at-ı mücellâsı(parlak aynası) ve şecere-i Risâletin(Risalet ağacının) bir son meyve-i münevveri(nurlu meyvesi) ve lisan-ı Risaletin(peygamberlik dilinin) irsiyet(soy) noktasında son dehan-ı hakikati(hakikati söyleyen ağzı) ve şem'-i İlâhînin(ilahi ışığın) hizmet-i îmaniye cihetinde(yönünde) bir son hâmil-i zîsaadeti(mutlukuk vesilesi hizmetkarı) olduğuna şüphe yoktur.
[Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmağa cesaret edemedim. Sükût ederek, o medhi, Risale-i Nur Şakirdlerinin şahs-ı mânevîsi namına kabul ettim.] Said Nursî”
Şimdi “Risaletin bir mir’at-ı mücellası(parlak aynası) ne demektir? Ona bakalım: Ayna gösterdiği cismin ta kendisi değildir. Taklidtir. Ayna ne kadar kaliteli veya parlak olsa gösterdiği cisim o kadar net ve güzel gözükür. Hepimiz Peygamberimize ayna olmakla mükelef değilmiyiz. Kur’an Allah’a ve Peygamberine itaatı emretmiyor mu? Peygambere itaat ise O'nu(a.s.m) taklid etmek değil midir? Onu taklid etme işine “ayna olmak” tabiri kullanılmaz mı? Yani, mesela Peygammberimizi ahlakı ile yaşamak o Peygamberin ahlakına ayna olmak değil midir? O’nun ahlakı ise bizim aynamızdan ibaret midir? Elbette kendi aynamız ne kadar parlak olsa o kadar iyidir.
Şimdi bir kaç talebe Üstad’ını herkezin mükellef olduğu Peygamberimize ayna olma vazifesini Üstad’ların parlak bir ayna olarak yerine getirdiğini söylemesinde ne vardır.
şecere-i Risâletin(Risalet ağacının) bir son meyve-i münevveri(nurlu meyvesi): Peki bu cümle neyi ifade ediyor.
Bilindiği gibi Peygamberimiz sonuncudur. Vahiy kapısı kapanmıştır. Ancak Bakara suresinde dediği gibi “Tüm bildiklerimizi bize Allah öğretiyor. Allah’ın öğretmesi ise çeşit çeşittir. Vahiy birinci sıradadır. Vahiy kapısı kapandığına göre Allah insanlara öğretmeyi kesti mi denecek tabiki hayır. İşte nasıl Peygamberimiz vahiy ile öğrendiklerini Sahabeye öğretmiş. Sahabe alimler yetiştirmiş. Alimler avama ders vermiş. İşte bu işe bir ağaç misali ile anlatmak vahiy geldiğini iddia etmek midir?
Temisle göre Peygamberimiz Ağaç, Sahabe ağaç dalları, alimlerde o ağacın meyvesidir. Şimdi bazı talebelerin kendi Üstad’larını o ağacın son bir meyvesi saymasında ne gibi bir şirk var, ne gibi bir cinayet işlenmiş.
İşte bakınız Risale-i nur şirki, kibiri, sebepleri tamamen kesip her şeyi mecrasına sokuyor. Her bir işi Kur’anın öğrettiği gibi beyan ediyor. Asırlardır kibirli Hocalarla beyinleri kirlenmiş avam; yine o hocaların, kibirlerini tokatlayan ve onlara her bilginin Allah’tan geldiğini öğreten ve onlara aczlerini hatırlatan ve kibirlerini yıkan; bu yüzden Risale-i Nura tahammül edemeyenler Nemrutane bir inatla o hakikatleri kirletip kendi foyalarını ortaya çıkmaması için uğraşıyor. Bazılarıda güya Nurcuları Risaleleri Kur’an’dan ve Said Nursiyi Peygamberimizden üstün gördüğümüzü iddia edenlerin iddialarını araştırmadan o Nemrutane kibir ve şirk içindeki hocaları Kur’an ve Peygamberden esas kendileri üstün tutuyor.
Tekar edeyim:
İşte bize Risale-i Nur’u Kur’an yerinde Said Nursi’yi Peygamber yerinde koyduğumuzu iddia edenler aslında kendileri Nemrutane bir kibir içinde ve her bilginin kendi ceblerinden çıktığını iddia eder tavırlar içinde.
İşte; Risale-i Nur ve talebelerini eleştirenler kendi şirklerine ve cehaletine baksınlar ve şu Nemrutane kibiri bir bıraksınlar. Belki Allah anlama kabiliyetini geri verir de Risale-i Nur meyvesini yeme bahtına ulaşırlar.
Diğer cümleleri vaktim müsait olmadığı için izah edemiyorum. Dileyen olursa izah edilir.
vesselam