Tekil Mesaj gösterimi

Alt 24.07.2007, 13:54   #3 (permalink)
metin mete
Tercübeli Üye
 
metin mete - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
metin mete isimli Üye şuanda online konumundadır
Üyelik tarihi: 28.12.2005
Bulunduğu yer: Gurbet,daimi gurbetin icinde gurbet
Yaş: 45
Mesajlar: 3.073
Tesekkür Etti: 131
163 Kunu Icin 297 Tesekkür Aldı
metin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekasımetin mete Gelecegin keskin Zekası
Tecrübe Puanı: 25
Standart

Kur'an, Cebrail'in Hz. Peygamber'e indirdiği mu'ciz lafızlardır; Kudsî Hadislerin ise Allah mânâsını ilham veya rüya yoluyla Hz. Peygamber'e bildirir, Hz. Peygamber de bu mânâları kendi cümleleriyle ümmetine aktarır. Onun (s.a.v.) diğer hadisleri ise Allah'a izafe edilmediği gibi, O'ndan (c.c.) rivayet de edilmiş değildir. (59)

Birinci formülü ele alalım; Kudsî Hadisler'in mânâsının Allah'tan, lafzının ise Hz. Peygamber'den olduğunu söylemektedir. Ancak bu özellikle Sünnet'in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünü bir çıkmaza sokmaktadır. Zira bu görüşe göre zaten bütün Hadislerin manası vahiy ürünü, lafızları ise Hz. Peygamber'e ait olduğu için normal hadislerle Kudsî Hadisler arasında bir fark bulunmamakta, dolayısıyla hadisleri Kudsî olan ve olmayan şeklinde ayırmak -bu görüşe göre- anlamsız olmaktadır.

Nitekim bu anlamsızlığın farkında olanların bulunduğunu da görmekteyiz. el-Kirmanî (ö. 786/1384) 'Şayet 'Hadislerin hepsi böyle (mânâsı Allah'tan, lafzı Hz. Peygamberden) dir.' nasıl öyle olmasın ki: 'O asla heva ve hevesinden konuşmamaktadır' dersen, cevabım şu olur; fark şudur; Kudsî Hadis Allah'a izafe edilir ve O'ndan rivayet edilir; diğer Hadisler ise böyle değildir.' (60) sözleriyle, normal hadislerle Kudsî Hadisler arasındaki farkı izah etmenin zorluğunun farkındadır.

Zira açıkça ortadadır ki, her iki türün de mânâsı Allah'tan ise, bunlardan birini Allah'tan rivayet edip diğerini rivayet etmemek elbette bir 'fark' sayılmaz. Çünkü Kudsî Hadisler dışındaki hadislerin de -mânâsı Allah'tan olduğu için- Allah'a izafe edilerek nakledilmemesi için hiçbir sebep yoktur.

Kudsî Hadis'i normal hadislerden ayırmak için öne sürülen bu kriterin tatminkâr olmadığı gayet açık görüldüğü içindir ki, bir de şu gerekçenin ileri sürülmesi lüzumu hissedilmiştir:

Kudsî Hadisleri diğerlerinden ayıran fark, onun Allah'ın zâtının ve cemal-celal sıfatlarının tenzihi konularıyla ilgili olmasıdır.(61)

Bu gerekçenin öncekinden daha zayıf bir gerekçe olduğunu söylemeye gerek yoktur. Zira Kudsî Hadisler dışında da Allah'ın tenzihine dair pekçok hadis bulunmaktadır. Dolayısıyla sadece ele aldığı konulara bakarak Kudsî Hadisleri ayrı bir hadis türü kabul etmek mümkün değildir.

Kudsî Hadisleri diğer hadislerden ayırdedici objektif bir kriter bulmak -özellikle Sünnet'i vahiy ürünü kabul eden görüşe göre- o kadar zor olmalı ki, -şayet rivayet doğru ise- ez-Zuhrî (0.124/741) gibi bazı İslâm âlimleri, son derece basit hususları dahi gerekçe olarak ileri sürmek durumunda kalmışlar ve şöyle demişlerdir:

Vahiy Allah'ın Peygamberlerinden birine vahyettiği, kalbine yerleştirdiği, Peygamber'in onu okuyup yazdırdığı şeydir. Vahyin bir de Peygamber'in [ibadet kastıyla] okumadığı, kimseye yazdırmadığı, yazılmasını emretmediği, sadece insanlara anlattığı, Allah'ın onu insanlara açıklamasını kendisine emrettiğini ifade etliği şekli vardır. (62)

ez-Zuhrî'nin bu rivayete göre öne sürdüğü gerekçelerin de tatminkâr olmaktan çok uzak olduğunda şüphe yoktur. Zira bir vahyin okunup okunmaması, yazılıp yazdırtılması veya aksi, vahiy olgusunun özüyle ilgili bir fark değildir. Hatta bu sayılanları 'fark' olarak dahi öne sürmek doğru değildir.

Aslında bütün bunlar Sünnet'in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünden kaynaklanan birtakım güçlüklerdir. Yoksa Sünnet'in tamamının değil, sadece bir kısmının vahiy ürünü olabileceğini kabul eden görüş açısından, Kur'an ile Kudsî Hadis farkını izah etmek o kadar zor değildir. Zira bu görüşe göre Kur'an'ın hem mânâsının hem de lafzının Allah'tan; Kudsî Hadislerin ise sadece mânâsının ilham yoluyla Allah'tan, cümlelerin ise Hz. Peygamber'den olduğu şeklindeki bir izah tutarlı olacaktır. Çünkü bu takdirde Kudsî Hadislerin dışındaki hadislerin de hem mânâ hem de lafız olarak Hz. Peygamber'e ait olduğu ileri sürülebilecek ve herhangi bir çelişki sözkonusu olmayacaktır.

Görüldüğü gibi, mutlaka Kudsî Hadisler diye bir hadis türünün varlığından sözetmek ve bu hususta tutarlı olmak isteniyorsa, Sünnet'in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünden vazgeçmekten ve Sünnetlerin sadece pek az bir kısmının ilham ürünü olabileceğini, çoğunluğunun ise Hz. Peygamber'in Kur'an'a dayalı yorum ve uygulamaları olduğunu kabul etmekten başka bir yol bulunmamaktadır.

Ancak Kudsî Hadisler konusunda yazılanlara bakıldığında, şimdiye kadar, geçmişte söylenilenleri tekrarlamakla yetinildiği görülmektedir. Ne var ki bu konuda bugüne kadar sorulmamış olan şu soruyu da gündeme getirmek ve ona cevap aramak gerektiği inancındayız:

Acaba Kudsî Hadisleri mutlaka vahiy ürünü olarak izah etmek zorunlu mudur? Yoksa başka bir şekilde açıklanabilir mi? Biz bu sorulardan birincisine 'hayır', ikincisine de 'evet' cevabı veriyor ve diyoruz ki:

Kudsî Hadislerin ele aldığı konuların genelde ahlakî konular olduğu söylenebilir. Bu tür hadislerde ele alınan konuların ilke veya mânâ olarak Kur'an'da da yer aldığı; bir anlamda Kudsî Hadislerin Kur'an'daki bu mânâların açılımı olduğu düşünülebilir.

Bir örnek vermek gerekirse, et-Tirmizi’nin rivayet ettiği şu Kudsî Hadisi zikredebiliriz:

Hz. Peygamber dedi ki: Allah buyuruyor ki, 'Ben, kulum beni nasıl bilirse öyleyim ve dua ettiğinde ben onun yanında olurum.' (63)

Bu Kudsî Hadis aslında '(Ey Rasûlüm) kullarım sana beni sorarlarsa (bilsinler ki) ben kuşkusuz onlara yakınım. Benden isteyen olursa, isteyenin duasını kabul ederim.' (2, el-Bakara, 186) âyeti ile yakın bir benzerlik göstermektedir.

Yine şu Kudsî Hadis de örnek verilebilir:

Allah buyurur ki: Ben, kulum beni nasıl bilirse öyleyim, beni andığında ben de onunla olurum. Beni kendi kendine anarsa, ben de onu öyle anarım. Şayet beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kol, bana bir kol boyu yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.

Bu hadis de şu âyetlerle açık bir anlam yakınlığı içinde görünmektedir:

Artık Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin (2, el-Bakara, 152):
Rabbini gönülden ve korkarak, içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma. (7, el-A'raf, 205):
Hac ibadetinizi bitirdiğinizde atalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan da güçlü bir şekilde Allah'ı anın. (2, el-Bakara, 200) .

Görüldüğü gibi birtakım Kudsî Hadislerle, bazı âyetler arasında yakın bir anlam benzerliği bulunmaktadır. Bu durumda Hz. Peygamber'in Kur'an'dan aldığı ilhamla bu âyetleri, farklı bir şekilde, kendi ifadeleriyle sunmuş olabileceği -en azından bir ihtimal olarak- düşünülebilir.

Burada sözkonusu edilenin bir ihtimal veya varsayım olduğunu, bu görüşün incelenmesi gerektiğini, yoksa bu görüşün mutlaka doğru olduğu iddiasında bulunulmadığını da belirtelim. Bu görüş karşısında takınılması gereken tavır, hemen red cihetine gitmekten ziyade, bu fikrin doğru olup olamayacağını araştırmak olmalıdır. Bu fikrin doğru olup olamayacağını belirlemenin en emin yolu ise, Kudsî Hadislerle Kur'an'ın kapsamlı ve titiz bir mukayesesine girişmektir.

Kudsî Hadislerle ilgili olarak üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir varsayım da şu olabilir.

Hadis ilmi açısından Kudsî Hadislerle diğer hadisler arasında herhangi bir fark yoktur. Zira her iki türe dahil hadisler de birtakım raviler aracılığıyla, yani isnad ile bize ulaşmaktadır. Yine her iki tür hadisler içersinde sahih olanların yanında Hasen, Zayıf veya Mevzu (uydurma) olanlar bulunmaktadır. Kudsî Hadisler de diğerleri gibi raviler aracılığıyla nakledildikleri için, hadislerin rivayeti esnasında görülen ve ravilerin beşer olma özelliklerinden kaynaklanan birtakım hatâların, Kudsî Hadisler için de sözkonusu olacağı muhakkaktır. Bu duruma önce Kudsî olmayan hadislerden örnek verecek olursak, bazen bir sözün aynı anda hem Sahabe sözü, hem de Peygamber sözü olarak kaynaklarda yer aldığını gösterebiliriz.

Meselâ, 'Bu Kur'an Allah'ın sofrasıdır; bu sofradan alabildiğinizi almaya çalışın...' sözü, Abdurrazzak ve ed-Dârîmî tarafından Abdullah b. Mes'ûd'un sözü olarak nakledilirken, (65) el-; Hâkim tarafından Hz. Peygamber'in sözü olarak rivayet edilmiştir. (66)

Yine 'Allah vahyedeceği şeyi söylediği zaman melekler zincir şakırtısına benzer bir ses işitirler.' mealindeki bir hadisin hem Abdullah b. Mes'ûd'un, hem de Hz. Peygamber'in sözü olarak rivayet edildiği görülmektedir. (67)

Araştırıldığı takdirde bu örneklerin sayısının daha da artacağı kuşkusuzdur. Ancak bizim amacımız sadece hadislerle ilgili bir probleme dikkat çekmek olduğundan, verilen örnekler bizce yeterlidir. Bu hususun ayrı bir araştırma konusu olduğunda ise kuşku yoktur.

İşte normal hadisler için sözkonusu olan bu durum, Kudsî Hadisler için de aynen geçerli olabilir. Yani, Hz. Peygamber'in bir sözü, bilahare ravilerin hataları sonucu Kudsî bir hadis halinde rivayet edilebilir ve bu şekilde kaynaklara geçmiş olabilir. Elbette bu bir varsayımdır ve kesin değildir. Ancak bu konu üzerinde bizi düşünmeye sevkedecek bazı örnekler de yok değildir. Nitekim Müslim'in rivayet ettiği:

Her kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de aynı zamanda yaparsa, Allah ona on ile yediyüz arasında sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra onu yapmaktan vazgeçerse Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de yaparsa, bu takdirde bir kötülük yazar. (68)

mealindeki Kudsî Hadis ile, bundan bir önceki;

Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa ona bir sevap yazılır. Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de o iyiliği yaparsa, o zaman ona on ile yediyüz arasında sevap yazılır. Kim bir kötülük işlemeye niyet eder, ama onu yapmazsa, ona kötülük yazılmaz, şayet yaparsa bir kötülük yazılır. (69)

mealindeki normal hadis birbirinin aynısıdır.

Bu hadislerden ilkini Hz. Peygamber Rabbinin sözü olarak nakletmekte; ikinci rivayette ise aynı sözler Hz. Peygamberin kendi sözü olarak rivayet edilmektedir.

Hatta Ahmed b. Hanbel'in Musned'inde bu rivayet,(70) hem (Rasûlullah buyurdu ki...) şeklinde Hz. Peygamber'e izafe edilmiş, fakat ardından (Kulum bir iyilik yapmaya niyetlendiği takdirde...) ' şeklindeki Kudsî bir hadis, Hz. Peygamber'in sözü gibi nakledilmiş ve ortaya Hz. Peygamber'in sözü mü yoksa Kudsî Hadis mi olduğu belli olmayan garip bir hadis şekli çıkmıştır.

Sadece bu örnek dahi, yukarıda normal hadisler için sözkonusu ettiğimiz problemin, aynen Kudsî Hadisler için de geçerli olduğunu göstermeye yeterlidir.

Tabiatıyla burada verilen örneklere bakarak, Hz. Peygamber'in sözü gibi görünen rivayetlerin, aslında Kudsî Hadis olması gerektiği de söylenebilir ve bu da bir ihtimaldir.

Ancak unutulmaması gereken şudur ki; Kudsî Hadislerin aslında Hz. Peygamber'in sözü olabileceği ihtimali ile Hz. Peygamber'in kendi sözü gibi görünen bazı rivayetlerin aslında Kudsî Hadis olabileceği ihtimali aynı oranda sözkonusudur. Dolayısıyla her iki ihtimali de aynı oranda değerlendirmek icabeder. Ancak bu hiçbir surette, Kudsî Hadislerin aslında Hz. Peygamber'in sözü olabileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz.

Kudsî Hadislerle ilgili olarak üzerinde durulması gereken son bir ihtimal daha vadır. O da, bazı Kudsî Hadislerin aslında, geçmiş kutsal kitaplardan alınmış olabileceği ihtimalidir. Zira bilinen bir gerçektir ki, başta Yahudi ve Hristiyan kültürü olmak üzere, birçok kültüre ait unsurlar, çeşitli sebeplerle İslam kültürüne sızmış ve zaman zaman 'Hadis' olarak ortaya çıkmıştır.

Hadis ilminde bu tür rivayetlere genel olarak 'İsrâiliyyât-Mesîhiyyât' adı verilmektedir. Özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar'dan müslümanlar olanlar, eski inanç ve kültürlerinden kopmayarak -kasıtlı ya da kasıtsız- bunları İslam toplumuna da taşımışlar ve zaman içersinde bu bilgiler İslam kültürüne büyük ölçüde nüfuz etmiştir. İslam kültürüne dışarıdan sokulan bu bilgilerin pekçoğu, açıkça ve doğrudan değil, birer 'Hadis' şeklinde sokulmuştur.

'İsrâiliyyât-Mesihiyyât' rivayetleri olarak adlandırılan bu İslam dışı unsurlar, İslam toplumunun bünyesini o derece sarmıştır ki, İslam âlimleri ve özellikle Hadisçiler bu durumu ciddî bir tehlike olarak görmüşler ve bunların içyüzünü ortaya koymak için büyük çabalar harcamışlardır. Ancak harcanan bunca çabalara rağmen bu rivayetlerin pekçoğu, Hadis, Tefsir, Tarih ve Ahlâk-Mev'ıza alanlarında yazılan birçok eserde kalabilmiş ve varlıklarını bugüne kadar devam ettirebilmişdir. (71)
__________________
Ma ene Min`el Müsrikin

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.
Yıktın da dini mübini yeni bir din kurdun.

Doğrudan doğruya Kuran'dan alarak ilhamı.
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı
.

Mahyaye ve Memati Lillah..


Hanife Müslimen...
  Alıntı ile Cevapla