Tekil Mesaj gösterimi

Tefsirin Doğuşu -2- çağdaş Batinilik
Alt 05.06.2007, 20:52   #2 (permalink)
hanif_bir_kul
Üye
 
hanif_bir_kul isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 22.03.2007
Yaş: 48
Mesajlar: 170
Tesekkür Etti: 5
3 Kunu Icin 5 Tesekkür Aldı
hanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevherhanif_bir_kul islenmemis bir mücevher
Tecrübe Puanı: 5
Standart Tefsirin Doğuşu -2- çağdaş Batinilik

Bu Yazı 3 bölümden oluşmaktadır.)



ÇAĞDAŞ BATINİLİK

Yorumları her zaman Kur’an’ın önüne geçen Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an’a yaptığı vurguların ne kadar da havada kaldığını –kalın kitaplarından yapacağımız yüzlerce sayfalık alıntı ile ortaya koymak mümkündür, ancak- birkaç örnek daha anarak kapatmak istiyoruz: “Kur’an Reenkarnasyonu onaylar.” [i][15]

Budizm, Hinduizm ve muharref Hristiyanlık kaynaklı bu –enkarnasyon ve reenkarnasyon- düşüncenin Kur’an’a onaylatma çabası Yaşar Nuri’nin “kaynak olarak Kur’an”a verdiği değeri ele vermektedir. Tanrının ve insan ruhlarının bedenlenmesi demek olan Hulül/Enkarnasyon; ruhun bedenden ayrılması demek olan Tenasüh/Reenkarnasyon düşüncesi, hiçbir ayette îmâ bile edilmemektedir. Fakat sayın Öztürk’ün loyalist/bir başka düşüncenin kabulleri ile hareket etme tavrı, Kur’an’ın bazı ifade biçimlerinin te’vili/ tahrifi ile, bu kadim şirke malzeme yapmasına yol açacak vehâmettedir.

Yaşar Nuri Öztürk’te Reenkarnasyon sadece basit bir “ruh göçü” değildir; o bunu “ölen insanlardan bazılarının tekamül için, ikinci bir şans olarak tekrar dünyaya gönderileceklerini”[ii] [16] iddia edecek kadar pervasızlaşmakta, “Kur’an’ın itikadda tek ölçü olduğu hakikatini” bulandırmaktan çekinmemektedir.

Öztürk “İnsanın iç kuvvetleri arasında bizatihi kötü olan yoktur”[iii][17] demektedir. Oysa Kur’an’da Yüce Rabbimiz mealen şöyle buyurmaktadır: “Nefs’e ve onu düzenleyene andolsun! Sonra da ona Fucur’u (kötüye olan eğilimi) ve Takva’yı (iyiye olan eğilimi) ilham edene, ki onu arındıran kurtuluşa ermiştir.” ( Şems,91/7-9.)



Cariyelerin hür kadınların aksine örtünmemelerini Fıkh’ın bir emri olarak gören Yaşar Nuri Öztürk, Nüzul Sebebinin zanni verileri ile ayetin anlamını sınırlayanlara bu konuda şöyle demektedir:

“Böyle bir ayırımın Kur’ansal dayanağı yoktur ve olamaz. Böyle bir ayırımı kabul ettiğinizde örtünme ile ilgili emirler dinsel düzenleme olmaktan çıkar, örfe ilişkin düzenlemeler olur; o takdirde örtünme emrinin din yönünden bağlayıcılığı kalmaz. Nitekim bazıları fıkhın bu ayırımına bakarak örtünmenin dinsel bir emir değil, örfi bir düzenleme olduğunu söyleyebilmişlerdir. Bunu kabul mümkün değildir.”[iv][18]

Kur’an’da tesrettürle ilgili olarak hür-köle ayırımı olmadığı bir gerçektir. Fakat o, Tarihselcilik yerine öne çıkardığı “Evrenselcilik” vurgusunu, “Kur’an her muhatabına içinde yaşadığı zaman diliminde inmektedir” şeklinde yaptığından dolayı hür-cariye ayırımını reddetmektedir. Yoksa tesettür konusunda Modernist Tarihselciler’le aynı sonuca çıkmıştır.

Mealciler’in çalışmalarını ulusçu ve laik bir bakış açısıyla yeniden yorumlayan Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’ın anlama süreci ile ilgili olarak bir panelde şöyle demektedir: “Kur’an tüm zaman ve mekanlara hitâb etmektedir, onu anlama süreci de Kıyamet’e kadar devam edecektir.” Yani herkes Kur’an’ı kendisine iniyormuş gibi okumalıdır.[v][19]

Buna göre “ayetlerin ilk muhatapları, kendi dönemlerindeki bilimsel gelişmeler yeterince olgunlaşmadığı için”, bazı Kur’an düsturlarını doğru anlayamamış olabilirler. Görünüşte masum gibi gözüken bu tespite inandırmak, Kur’an ile ona muhatap olan kişinin rolünü yüceltmek içindir.

Böylece dilediği gibi anlam verebilmenin -tahrifin- önü açılmış olacaktır. Çünkü bu akımın kullandığı yöntemin tezahürlerine, örnek şahitliklerine baktığımızda, ayetlerin ilk muhataplarına, Rasulullah’ın nasıl anlayıp şahitlik yaptığı önemli değildir. Ayetleri okurken hekes kendisine iniyormuş gibi davranmalıdır.



Hidayeti Esas kabul eden Vasati Tefsir’in cevapları:

Ma’hûd’un önemi ve Eşhuru’l-Hurum konusu

Kur’an’da Haram aylarla ilgili “savaş yasağı” hükmünden söz edilmektedir. Fakat haram ayların hangileri olduğu belirtilmemiştir. Biz ancak iniş ortamının mütevatir bir yolla bize aktarılan tanıklığından (ma’hûdundan) haram ayların; zilkade, zilhicce, Muharrem, Recep olduğunu öğrenmekteyiz.

Bu durumda Nüzul Ortamı’na bizi gönderen Kur’an’ın çağrısına uyarak Araplar’a müracat etsek, kendisi de bir Arap olan peygamberimizin ve arkadaşlarının şehadetine müracat etsek, Din’i Araplaştımış mı oluruz? Nüzul Ortamı’nda yaşayan Tevhid Geleneği’ni bize mütevatir olarak ileten Sünnet’e müracaat etmeden haram ayaların hangileri olduğunu nereden bileceğiz. Eğer bu ayetlerin ilk muhatapları peygamberimiz ve dostları değil de biz isek, hilalin hareketlerine oluşturulmuş takvimde her yıl yeri değişen haram aylarını nasıl tespit edeceğiz? Ayların yıl içindeki yerleri hep aynı kalan, değişmeyen Güneş’i esas kabul eden milad takvimine göre mi?

Ramazan ayı bir Hilal-Arap ayıdır. Bu durumda bir Arap ayı olan Ramazan’da oruç tutmak Din’i Araplaştırmak mı olmaktadır? Çünkü bu ayın tespiti ancak ve ancak hilalin hareketleri takip edilerek öğrenilebilmektedir. Zaten Yüce Rabbimiz aşağıdaki ayette, özellikle hacc gibi, Ramazan orucu gibi ibadetlerin günlerinin tayininde Güneş’in esas alınacağı bir takvimi değil, ay’ın hareketleri ile oluşan Kamerî takvimi cari kılmıştır:

“Sana ay’ın evrelerini soruyorlar. De ki: ‘Onlar hacc’ın ve insanların (öteki faaliyetlerinin) vaktini gösterir...” (Bakara,2/189.)

Peki hilalin hareketlerinden bîhaber olan kişi, Ramazan orucunun muhatabı kılınırken Güneş merkezli bir takvim anlayışının hakim olduğu kültüre göre mi hareket edecek, yoksa “Kamerî Arap takvimi”ni mi esas alacak?



Eyyâmün Ma’dûdât’ın tahsisini görmezden gelen reformculuk

Kur’an’da büyük Hacc günü’nden[vi][20] söz edilmekte, fakat hangi gün olduğu belirtilmemektedir. Biz Tevhid Din’i İslam’ın ilk peygamberden bu yana gelen sahih geleneğine -ki peygamberimizin sünnetinin de bir kaynağıdır- müracat ederek, bunun Zilhicce’nin dokuzu olduğunu tespit etsek Din’i Araplaştırmış mı oluruz?

Bu tespit ile hareket edip Zilhicce’nin dokuzunda tüm insanlık renklerinin, ırklarının buluştuğu Hacc mekanlarında bulunmak için gayret edenlerin tercihleri, Kur’an Merkezli İslam iddasındaki Y.N.Öztürk’ü tatmin etmemiş olacak ki bu mütevatir tanıklığı reddetme eğilimi taşımaktadır.

Ona göre, Hacc ayalarından söz eden Kur’an, bunların içindeki hacc günlerinden bahsetmemiştir. O halde hacc aylarının içindeki her hangi bir günde, hacc mekanlarında bulunmak yeterlidir. Kur’an’ın büyük hacc günü’ne yaptığı atfı görmezden gelen Öztürk, tartışmayı “Eşhuru’l-Ma’lûmât/bilinen aylar” çerçevesinde tutmaya, yoğun gayret göstermektedir:

“Kur’an (Ramazan’dan başka) hiçbir ayın adını anmaz. Araplar çarpışma ve çapulculuğu durdurmak üzere kutsal ilan ettikleri Eşhuru’l-Hurum/haram aylar tabiri ile, hacc aylarını amaçlayan Eşhuru’l-Ma’lûmât/bilinen aylar tabiri Kur’an’da ay adı anılmadan kaydedilir...Hacc aylarının da her hangi bir kutsallığından söz edilmez. Kutsallık hacc ibadetine verilir. İyilik yapmanın özel zamanı olmadığı gibi, kötülüğün hafife alınmasını sağlayacak özel zamanlar da yoktur.” [vii][21]

Bu satırlardaki iddialarla ilgili akla gelen birkaç soru: Eğer haram aylar “Araplar’ın çapulculuklarını önlemek için icad ettikleri bir çözüm” ise, neden ilahi vahiy ile tüm zamanları bağlayacak bir uygulamanın devamı olarak Kur’an’da anılmıştır? İbadetin özel zamanı yok ise namazın orucun belli vakitlerde yapılması da mı gerekmiyor? İbadetin özel zamanı yoksa, hacc’ı neden üç ayla sınırlıyorsunuz, bütün yıla yaymayı neden teklif etmiyorsunuz? Kur’an’da hacc aylarının isimleri geçmediğine gere bu ayların Şevval, zilkade, zilhicce olduğunu nereden biliyorsunuz, Çapulcu(!) Araplar’dan öğrendiğinizin doğruluğuna nasıl güveniyorsunuz? Neden Aralık, Ocak, Şubat gibi kış ayları –ki Din’i kolaylaştırmak için güzel bir teklif olabilir!-olmasın?

Geçmişinde çapulculuk bulunan hiçbir ırka değil de, bu sıfatı özellikle Arapalar’a karşı kullanması insaf ölçüsüne uymamasının dışında acaba medyatik olma kaygısının bir ürünü müdür yoksa? Bilemiyoruz. Fakat o, “ Allah’ın kulları arasında ayırım yapmamak, kimseye kin tutmamak ve bütün insanlığı kucaklamak, insanlığı bir bütün olarak görmek” şeklinde kendi koyduğu ilke’yi Araplar söz konusu olduğu zaman kolaylıkla çiğnemektedir.[viii][22]

Üç ayların da (Recep, şaban, Ramazan) “mevsimlik dindarlık illeti”ne yol açtığını iddia eden Yaşar Nuri Öztürk, Hacc’ın belli bir zaman dilimine sıkıştırılmasının izdihama yol açacağı gerekçesi ile, üç aya yayılarak yapılması gerektiğini teklif etmektedir:

“Kur’an temel ibadetlerden biri olarak gösterdiği haccın “hacc ayları” diye bilinen üç ay içinde (şevval, zilkade, zilhicce) yapılabileceğini bildirmektedir...Bu üç ay içinde dileyen, dilediği zaman hacca gidip ibadetini yapar. Bu konunun temel beyyineleri, Bakara suresi (2),197,203.ayetleridir”[ix][23]

Yine onun temelsiz iddialarından biri de “Hacc’ın ifası için Arefe günü gerekir...Kur’an, bir vakfenin hangi gün yapılacağına ilişkin bir kayıt koymamıştır.” [x][24] ifadeleriyle dile getirilmiştir.

“Ayetlere izdiham olduğunda istediğiniz gün hacc yapabilirsiniz” şeklinde bir illet ta’yin eden aslında ilk defa Yaşar N.Öztürk değildir. Ondan yıllar önce Mealcilik İdolojisi’nin doktrinel temsilcilerinden 19. Hurûfîliğin önderlerinden Edip Yüksel bu yorumu yapmıştır. Yalnız bir farkla Yüksel, Öztürk gibi hacc aylarını üçle sınırlamıyor; daha da genişletiyor ve “dört ay” diyor.[xi][25] Yüksel’in “only Qur’an”/yalnız Kur’ancı olduğunu biliyoruz; fakat bu dört ayı hangi ayetten çıkardığını tespit edebilmek mümkün değildir. Hiçbir ayette konuyla ilgili ayrıntılı bir bilgi bulunmamasına rağmen Öztürk de Yüksel de hacc ibadeti için belli ayların seçilmesi gerektiğinde hem fikirler.



Kur’an’ın musarraf beyanında yapılan iki tahsis: yevmeyn/iki gün ve yevmü’l-hacci’l-ekber

Kur’an’ın mubîn, mufassal, musarraf, müfesser beyanı ve Rasulullah’ın örnek şehadeti ile İslam Dîni Yüce Allah tarafından koruma altına alınmıştır ve hiçbir kimsenin bu saflığı bozmaya gücü de yetmeyecektir. Çünkü Din’in sahibi olan Rabbimiz arınmak isteyenler ve O’nun adı ile Kur’an’ı okuyanlara yollarını kolaylaştırmayı va’d etmiştir. Şimdi bu va’din, fitne konusu yapılan hacc’la ilgili nasslar etrafında, gerçekliğini yeteneklerimizin el verdiği oranda ispatını yapalım.

Kur’an’da geçen icmâilî ifade, zilhiccenin dokuzu’nu işaret eden “Büyük Hacc Günü”dür. Zilhicce’nin dokuzu Kur’an’da geçmemektedir; fakat Rasulullah’ın hacc uygulamalarına baktığımızda Arafatta vakfe’nin bu günde yapıldığı bilgisine kesin olarak ulaşmaktayız. Yüzyıllardır kendilerini “şii, sünnî, hârîcî, mu’tezilî fıkıh anlayışları”na bağlı hissetseler de bütün müslümanlar tarafından aynı şekilde uygulanmıştır. Bu Rasulullah’tan gelen uygulamanın güvenilirliğinin en büyük delilidir. Yüzyıllardır hacc mevsimi şevval, zilkade, zilhicce aylarında icra edilmiş ve Rasulullah zilhicce’nin 9. ve 10. günlerinde ibadetin en önemli unsurları icra ettiği için bu çizginin değiştirilmesi/reformize edilmesi hiçbir akıl ve îzan sahibi mümin tarafından teklif edilmemiştir.

Temel unsurları Kur’an’a bulunan bu önemli ibadetin şahitliği de Rasulullah’ın sünneti ile, sadık bir haber olarak, kesintisiz bir şekilde yaşanarak –mütevatiren- gelmektedir. İşte ispatı:

“Ve yine Allah’tan ve O’nun elçisinden bu Büyük Hacc Günü bütün insanlığa bir duyurudur şu:’Allah’ın Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıranlarla hiçbir bağlantısı yoktur, O’nun elçisinin de öyle. Hal böyle iken artık tevbe ederseniz, kendi iyiliğinize olacaktır bu; yok eğer (bu fırsatı da) teperseniz, o zaman bilin ki, Allah’ın gözetiminden asla kurtulamayacaksınız.” (Tevbe,9/3.)

Sayın Öztürk, Kur’an’ı Kur’an’a arz yöntemiyle, genel ifadelerdeki ilk bakışta kapalı gözüken noktaları açıklayan diğer ayetlerle sorunu gidermeye çalışacağına, sadece bir ayette bulduğu açığı “fitne konusu” yapmaktadır. O hacc düşmanı bir takım çevrelerin yüreğine su serpercesine, ve entel bir rahatlıkla televizyon televizyon dolaşıp bu yeni projesinden bahsetmektedir. Oysa “eşhuru malumat” ifadesini, Tevbe Suresi’nde geçen “Büyük Hacc Günü” terkibi ile tefsir etseydi ve Nüzul Ortamı’nın ve Rasulullah’ın sünneti’nin rolünü hiçe saymasaydı sorun kökünden çözülebilirdi.

Bakara Suresi(2), 189. ayetten anladığımıza göre Kur’an’ın ilk muhatapları ay’ın evreleri ve ayların önemine ilişkin sorular sormuşlardır. Bu ayetin “aynı surenin 197.ayeti ile tahsis edildiğini” çıkarabilen Yaşar Nuri Öztürk, Eşhur-u Malumat/bilinen aylar ifadesinin 203.ayette geçen “Eyyamun Ma’lumat/Bilinen günler” terkibi ve aynı ayette geçen “yevmeyn/iki gün” kelimesi ile tahsis edildiğinin üstünü örtmektedir. Bu günler; Sünnet’ten öğrendiğimize göre Arafat’ta vakfe yapılan Zihicce’nin dokuzu ve kurban bayramını takibeden günlerdir. Zilhicce’nin dokuzu ve onu hacc’ın ifası için fârizâ hükmündedir. Diğer günler ise ihtiyaridir.

Unutulmamalıdır ki Kur’an, arınmak isteyenlere rehberlik eden bir kitaptır; kendini müstağni sayanların kitabı değil. Bulunan bir açıktan(!) yararlanma gayesi ile hareket edildiğini düşündüğümüz bu tavırda, Din’in ulusallaştırılmasının(!) yollarını arama çabası hissedilmektedir.

Ona göre, Hacc ayları içindeki her hangi bir günde bu ibadet icra edilebilirmiş. Oysa yukarıda alıntısını yaptığımız ayette geçen “Büyük Hacc Günü” ve “yevmeyn/iki gün” lafızları Öztürk tarafından görmezden gelinmiştir. Yine Öztürk’ün ardına sığındığı bir başka meşrû (!) gerekçe de “ancak bu şekilde insanların, izdihamdan, ayaklar altında ezilmekten, kollektif ibadetin getirdiği sıkıntılardan kurtulabilecekleri”dir. Bize göre asıl sorun, hacc’ın milyonlarca kalabalık tarafından yapılmasından değil, onları organize edecek bir bilince sahip olamamaktan ileri gelmektedir. Yine asıl sorun özgürlük yurdu mescid-i haram’ı dünya müslümanları için tutsaklık yurdu haline getiren sömürgecilerin maşalığına gönüllü hizmet eden politikacılardan kaynaklanmaktadır.



Fiyd terimi üzerindeki “ulusal gurur gölgesi”

Fiyd terimi üzerindeki “ulusal gurur gölgesi” ve lafzın etimolojijsindeki dalga dalga, kalabalılar halinde ilerlemek vurgusu Sözde Evrenselciler’in üstünü örttüğü bir konudur. Ayrıca Sözde Evrenselik, ayetin genel mesajındaki “ kitlesel İslâmî Coşku”nun sağlayacağı tevhîdî bilinçle de hiç ilgilenme gereği duymamıştır.

Öte yandan kollektif ibadetin müminlere kazandıracağı bilinç ve özgüven duygusunu anlamak istemeyen bu anlayışı, Bakara Suresi’nin 198.ayetinde geçen “Fiyd” kelimesinin sözlük ve terim anlamına ve Kur’an’daki bağlamına yeniden bakmaya çağırıyoruz. Bu kelimenin sözlük anlamı; “şiddetli itişme, koşuşturma”dır. Terim olarak anlamı ise, Arafat’tan vakfe bittikten sonra (insan seli ile birlikte dalga dalga) heyecanlı bir dönüş yapmaktır.”[xii][26]

Arafat’ta vakfe’nin kitleler halinde, büyük bir coşku ile yapılmasının Ümmet Bilinci’nin korunmasında etkili olduğunu düşünüyor, bunun da yukarıda andığımız ayetlerde geçen Fiyd’ın bağlamı dahilinde olduğunu belirtmek istiyoruz. Fiyd’ın/kalabalıklar içinde “dalga dalga ilahi rızayı elde etmeye koşma”nın ayetlerdeki bağlamı şöyledir:

“...Arafat’tan kalabalıklar halinde, dalga dalga indiğinizde/Efadtüm, kutsal mahalde Allah’ı anın; ve O’nu yolunuzu gerçekten kaybetmişken size doğru yolu gösteren bir ilah olarak anın; Ve dalga dalga ilerleyen öteki kalabalıklar’la birlikte siz de ilerleyin ve Allah’tan günahlarınıza mağfiret dileyin. Doğrusu Allah çok affedicidir; rahmet kaynağıdır.” (Bakara,2/198-199.)

Peki kim hangi hakla peygamberimizin Mütevatir Sünneti ile belirlenmiş, ilahi hiçbir inzar/uyarı da almamış olan Zilhicce’nin Dokuzu’nu, On’unu değiştirecek? Kim nasıl takdir edecek bunların yerine geçirilecek günleri, hangi ölçüye göre? Din’i vicdanlara ve mabede hapsetmeye kalkışan hangi seküler kurum? Bu soruların cevaplarını, Sünnet’i ayak bağı olarak gören bir anlayış, sadece Heva’sına göre verebilecektir.

Bu ulusal proje’nin amacı özetle şudur: Her ülke halkına bir gün ayıralım, o günde hacc yapsın, böylece ulusal gururumuz ve onurumuz hiçbir şekilde incinmemiş olsun! Yoksa hiçbir zaman bu “ümmetçilik müptelası”ndan, Din’i Araplar’ın tekelinden kurtaramayacağız!



Ficar savaşları ve nesî bid’ati

Öztürk’ün Hacc günlerini değiştirme telaşı, bize peygamberimizden önce yapılan ficar savaşlarını hatırlatmaktadır. Bu savaşlar haram aylar içinde yapılan savaşlardır. Güçlü kabileler içinde savaşılmaması gereken bu ayların yerlerini değiştirmek suretiyle amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlardı. İlkeye uymak yerine, ilkeyi kendilerine uyduruyorlar; Kitab’a uymak yerine kitab’ı kendilerine uyduruyorlardı. Yaşar Nuri de “Büyük Hacc Günü” nü değiştirmeye çalışarak, o çapulcu dediği cahiliyye Arapalar’ının durumuna düşmüş olmaktadır.

Cahiliye Arapları arasında yaygın olan Nesi/Haram ayları erteleme bidati Kur’an ile Rabbimiz tarafından kaldırılmıştır. Haram aylarda savaş çıkarmak isteyen kabile, haram aylardan olduğu halde örneğin zilhicce’yi haram ay kabul etmez, safer, şevval gibi haram olmayan ayları haram ay statüsüne çıkarırdı. Tevbe Sûresi, 37.ayet bu Nesî Bid’ati’ni “küfürde artış” olarak nitelendirmiştir:

“Nesî/ayları ertelemek ancak küfürde bir yarıştır. Kafirler onunla (insanları) saptırırlar. Bunu ayların sayısını Allah’ın yasak kıldığı takvime uyarlamak amacıyla, bir yıl olumlayıp bir yıl yasak sayıyor, ve böylece Allah’ın yasak kıldığı şeyi kendilerince meşrulaştırmaya kalkışıyorlar. Kendi yaptıkları kötülük güzel görünüyor onlara. Zaten Allah, hakkı tanımaktan kaçınan insanları doğru yola yöneltmez.”

Yukarıdaki izahlarımızda da görüldüğü gibi evrenselci okuma şekli, aslında evrenselci değil, ulusalcıdır. Çünkü bu akımın simge ismi, Kur’an Merkezli İslam Projesi’ni (!) unutarak, Türkçe ibadet tartışmalarında, daha çok fıkıh kaynaklarına vurgu yapmakta, Kur’an’a ve onun Arapça olarak indirildiğini beyan eden ilahi kelama, çoğu zaman gösterdiği itibarı esirgemektedir.

Oysa Kur’an Merkezli İslam iddiasındaki birinin, “Nüzul Lisanı Egemenliğinde ortak tanımayan Allah tarafından Arapça olarak seçilen bir kitap”la karşı karşıya olunduğunu unutmaması gerekirdi.

Fakat onun için Kur’an’ın değeri önyargılarını pekiştirdiği oranda bir anlam ifade etmektedir. Tezlerini desteklemesi şartı ile keşf ve işrak yolundan -senetsiz olarak- direk tanrıdan, elçisinden alınan hadisler de, Hallac-ı Mansur da, İbni Arabi de projesinde işe yaradıkları oranda yer alma hakkına sahiptirler. Kısaca her şey proje’nin enstrümantalidir. Bu durumda Kur’an vurgusu bizim açımızdan inandırıcılığını tamamen yitirmektedir.

Haccı engelleme ve Mescid-i Haram’a yönelişi soğutma çabalarını Sayın Öztürk her fırsatta sürdürmektedir. Mesela 17 Ağustos 1999 yılında Marmara Bölgesi’nde gerçekleşen depremle ilgili yazdığı kitapta, “borçlu olan kimselere Hacc’ın farz olmayacağı” öncülünden hareketle, İstitaat şartı”nı Misak-ı Milli sınırlarına –kamusal alan diyerek- kadar genişletmektedir.

Depremden dolayı –ki bu iddia kuşku götürür, devletin depremi nasıl da ranta dönüştürdüğü herkes tarafından bilinmektedir- devletin ağır borç yükü altına girmiş olmasını bahane ederek, Haccı engllemeye çalışan siyasi iradeye “fetva desteği” vermektedir:

“Kur’an, bireyin duygu ve çıkarlarını değil, kamunun bütün çıkarlarını ve genel ahengi esas alır. O halde istitaat kavramı, bireyin yeterliliği ile sınırlanamaz, toplumun gücü ve imkanları bir bütün olarak değerlendirilmelidir.

“Bu Kur’ansal espiriyi unutmadan baktığımızda istitaat’ın azık ve yol için gerekli kıldığı kudretin birey için aranan bir “kifayet”(yeterlilik) olarak değil, toplum için bir güç ve imkan şartı olarak değerlendirilmesi gerekir” dedikten sonra Öztürk, bu günkü Türkiye’de istitaat şartının gerçekleşmediğini -Kur’an’a takdir ettiği mananın tesiri ve icabat-ı vakti hale /dönemsel şartların gerektirdiği şekilde bir te’vil yaparak- ilahi vahyin yorumunu uygun adım vaziyeti’ne getirmektedir(!) :

“Bütüncül düşünmek zorundayız. Böyle düşündüğümüzde, gırtlağına kadar dış borca batmış bir ülkenin, hacca gidecek yurttaşlarının borçsuz olması istitaat şartı’nın varlığı için yeterli olamaz. Böyle bir kabul bencilliktir ve Kur’an’ın ibadet anlayışına taban tabana zıttır...Kısacası, bu gün Türkiye’de haccın farziyeti askıdadır. Çünkü haccın edasının şartları doğmamaktadır. Durum düzelince askı elbette sona erecektir.

Bu gün için, Allah’ın istediği ve Kur’an’ın gösterdiği ruh ve iman içinde “hacı” olmak isteyenler, hacc için ayırdıkları parayı, deprem felaketinde evsiz-işsiz-aşsız kalanlara vermek durumundadırlar...”

Kendi görüşlerini bir ayette (Ali imran,3/97.) geçen istitaat kavramını yorumlayarak “Allah’ın istediği ve Kur’an’ın gösterdiği ruh ve iman” olarak sunan Öztürk, bu konuda aynı hassasiyeti göstermeyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da göreve çağırmakta, siyasal iktidarın gönlünden geçtiği şekilde konuşmayı “Kur’an’ın verdiği ruh ve şuurla konuşmak” şeklinde kutsamaktadır:

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın depremin ilk günlerinde ‘hacca gidebilirsiniz, ama bu deprem felaketinden sonra umreye gitmeyin, umre paralarını felaket zedelere yardım için harcayın’ yolunda yaptığı açıklama yetersizdir. Hakkaniyete tam uygun konuşursak, Kur’an dışıdır, konuyu ciddiye almamaktır... Kur’an’ın verdiği ruh ve şuurla konuşmamaktır.”[xiii][27]

Bir kişinin içinde yaşadığı devletin borçlu olması durumunda, Hacc görevinin kendisinden düşeceği iddiasını delillendirmek için Kur’an Merkezli İslam’a başvurulmaması doğrusu bizi şaşırtmadı. Çünkü Kur’an önceden belirlenmiş amaçları gerçekleştirmede veri sağladığı oranda değerlidir. Değilse bir onsuz olmaz nitelikte bir kaynak muamelesi görememektedir.





Çağdaş batıniliğin tefsir usûlü ile Başörtüsü konusu

İnsanlığın düşmanı olan İblis, çıplaklığı teşvik ederek bizi cenneten çıkarmak ister. Bu yüzden Tesettür ilk insan toplumundan bu yana ilahi bir hüküm olarak kendilerini Allah’a adayan müminlerin –erkek, kadın- riayet ettikleri bir Tevhid eylemidir. Şeytanın sapkınlığı körükleme konularından birinin de “insanı örtüsünden soymak” olduğunu ilahi vahyin beyanlarından öğreniyoruz:

“Ey Ademoğulları! Tıpkı atalarınızın cennetten çıkarılmalarına yol açtığı gibi, Şeytan’ın sizi de ayartmasına izin vermeyin. Çıplaklıklarının farkına varsınlar diye onları örtülerinden yoksun bırakmıştı o. Muhakkak ki, o ve avânesi, onları hiç fark edemeyeceği yerde ve biçimde sizi (de) pusuda bekliyor...” (Araf,7/27.)[xiv] [28]

Başörtüsü’nü tesettürün bütünlüğünden koparma çabası: Şeytan’ın insanı hakikatten soyma idealine hizmet edeceğini düşündüğümüz bu modern tefsir, Kur’an’da başörtüsünün, saçları kapatmayı gerektiren bir farz olmadığını iddia etmektir.

“Kur’an’daki islam” kitabında Öztürk, bu konuda şöyle demektedir: “Hiçbir tartışmaya imkan bırakmayan nokta, göğsün tamamen kapatılmasıdır. Saçların bütünüyle görünmeyecek şekilde, kapatılmasını emreden bir ifade yoktur. Cenabı Hak bunu kulunun tercihine bırakmıştır. Her Müslüman bunu, yaşadığı iklim şartlarına ve toplum örfüne göre kendisi belirler. Ve başörtüsünü ona göre seçer” [xv][29]

Bu iddiaya göre Başörtüsü ile “saçların kapatılması” farz değilmiş. Bu Evrenselci yönteme göre Kur’an’ı anlama çabası içinde olanlar, Nur Suresi 31.ayette “saç” kelimesi geçmemesinden cesaret alarak, Humr/başörtüsü kelimesini modern bir aksesuar olan fular’a indirgemeye çalışmaktadırlar.

Tarihselcilik yönteminin “evrimci/ilerlemeci tarih anlayışı”nı kendine mezhep edinenler de, “Modern paradigma” ile zıt düşen başka ayetler için benzer nesh etme çabası içinde olabilmektedirler. Öyleyse iki usulün de –Tarihselciliğin de S.Evrenselciliğin de- aynı kapıya çıktığını, birbirlerini tersten düzden okuduklarını söyleyebiliriz.

Kur’an’ın ilk muhataplarını ve peygamberimizin şahitliğini önemsemeyen, Kur’an’ı tağutların hatırı, memnuniyeti ve hoşnutluğu için kendi uydurduğu yalanlara, bir süre sonra kendisi de inanarak, bu güne kadar insan ve cin şeytanları tarafından tahrif edilemeyen kitabımızın muhkem ve mubîn ilkelerini bozmaya kalkışan “Evrensel Ulusçular!” a karşı uyanık olmak zorundayız.

Tarih üstücü bakış açısı, Nur Suresi(24), 31. ayet bağlamında konuşacak olursak, ayetin ilk muhataplarının “Medine’li Müslüman” hanımlar değil de, çağdaş şehirlerde artık üzerlerinde çıkaracak hiçbir kıyafeti kalmamış kadınlar olduğunu iddia etmektedir. Oysa bu ayetin tarihsel muhatapları, Kapitalizm’in bir Pazar metası haline dönüştürdüğü metropollerin kadınları değildir. Onlar saçlarını örtmekte olan, başlarında bir örtü bulunan, fakat bu konuda muhkem bir ilahi hüküm olmadığı için tesettürün ölçülerini henüz tam olarak kavrayamamış olan iffetli kadınlardır.

Söz konusu olan ayet, tamamen yepyeni türedi bir hüküm değil, Tevhid Din’i islam’ın evvelki müntesipleri olan Hanifler, Yahudiler, Hristiyanlar’ca zaten uygulanmakta olan tesettür hükmüne, çerçeve getirmektedir; boyutlarını tahkim etmiştir. Kur’an ile varolan örf teşmil edilmiş, baştaki örtü süs yerlerini, sîneyi-bağırı da kapsayacak şekilde ilahi kelam tarafından pekiştirilmiştir.

Malumu i’lam etmeye -bilineni yeniden bıktırırcasına tekrar etmeye- gerek yoktur. Başörtüsü ayetinin ilk muhatabı olan kadınlarda zaten bir örtü vardır, ancak gerdanlarda ve göğüslerde, boyun altında, kulakların kapatılması konusunda ciddi bir sorumluluk bilinci oluşmuş bulunmamaktadır. İşte ayetin üzerinde durduğu “Yakalarınızın üzerine vurun/salın!” vurgusu, bu uygulamadaki aksaklıkları gidermeyi, hükmü kıyamete kadar sürecek bir yenilemeye tabi tutmayı gaye edinmektedir. Diğer yandan tesettürün ana ilkeleri olan “humr, cilbab ve süslerin gösterilmemesi” hükmü, “takva elbisesini kuşanmanın önceliği” ne ilişkin hükümle de, Rabbimiz tarafından ahlâkî temellerine kavuşturulmuştur.

Bu durumda Evrenselci bakış açısının sahipleri, başörtüsü ayetinin tek tek tesettür kapsamına girecek uzuvları –saç v.b.- sayıp dökmesini beklemektedir. Haksızlık etmeyelim zaman zaman Öztürk’ün mütevatir sünneti önemsediğine dair ifadelere de eserlerinde rastlamaktayız. Hoş rüzgarın estiği yöne doğru hareket eden yazar, eğer yeni baskılarında görüşlerini değiştirmezse, Nur Suresi,31. ayetin içinde geçen Hımar’ın, Mütevatir Sünnet’in verilerine göre Peygamberimiz tarafından “başörtüsü” olarak anlaşıldığını belirtmektedir ve şöyle demektedir: “Nur suresindeki emir ise başörtüsünü kapsamına alır” [xvi][30]

Saçların örtülmesini Din’in değil, örfün kabulu olarak niteleyen Y.N. Öztürk, -yıllardır başörtüsünü bahane ederek zulüm uygulayan tarafa değil, kinini mağdur olanlara yönelterek- bu durumun tesettürü fesat üniforması’na dönüştürdüğünü iddia etmektedir:

“Örtme-açılma çekişmelerinde olay böyle başlayıp ve sergilenen haksızlıklar ifrat noktaya vardığı için bir kanat, kamu alanına girerek karşı bir haksızlığın doğmasına zemin oluşturulmuştur. Bu karşı haksızlığın doğmasına zemin oluştutulmuştur. Bu karşı haksızlığın en kötü yanı, “tesettür” adı altında, Arap örf ve zevklerini İslamileştirmesi ve din içinde bir kargaşa yaratması olmuştur. Din’in emri ile, örfün emri ile örfün kabulleri içiçe girmiştir. Ve “tesettür” adı altında bir tür “fesat üniforması” yaratılmıştır.” [xvii][31]

Bir çok yerde Araplar’ı aşağılamayı marifet sayan Öztürk başörtüsü konsusunda Libya’nın diktatör lideri Albay Muammer Kaddafi’ye “Kadınların başörtmeleri Kur’an’ın tüm zamanlar için geçerli kıldığı bir emir değildir” dediği için methiyeler dizmektedir.[xviii][32] Burada belirmekte fayda vardır; aslında Kaddafi’nin ifadeleri Tarihselciler’i doğrular niteliktedir. Oysa Kur’an’ı şu an nâzil olan bir kitap gibi tahayyül eden Öztürk’ün bu argümanı kullanması, bir pragmatizm örneği olmasının yanında, onun Evrenselcilik iddiasının da havada kalan bir iddia olduğunu açıkça göstermektedir.

Bağcıyı nasıl döveceğini düşünmekten gözleri kararmış olan başörtüsü düşmanları için hidayet talep etmekten başka yapacak bir şeyimiz yoktur. Fakat onların uzmanlığına(!) güvenerek, günah bataklığına sürüklenebilecekler için birkaç söz daha söylemekte yarar görüyoruz.

Ayette saç anlamına gelebilecek her hangi bir kelime bulunmamaktadır. Doğrudur; fakat “yakalarınızın üzerine vurun!” emrinin insan vücudundaki yerinin de, boyna takılacak bir fular’ın, bele bağlanacak bir kuşağın asla gerçekleştiremeyeceği bir muhkemliği vardır.

Aslında bu muhkem ayet tarih boyunca bu derece fitne konusu olmamıştır. Çünkü muhkemdir. Şeytanların ayartılarına müsait olan, konusu aşkın ve deruni bir dünya olan, gayb ile ilgili yüksek teşbihler içeren müteşabih ayetler fitne konusu yapılabilmektedir.

Fakat Ali imran suresi(3), 7. ayette kendilerine karşı uyarıldığımız “fitne çıkarma gayesindeki yarım gönüllü, kötü niyetli kimseler”in çağdaş versiyonları muhkem bir ayeti önce müteşabih gibi idraklere sunmakta, sonra da fitne konusu haline getirmektedirler.

Tarihte başörtüsünü sorun haline getiren ilk evvela, Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları’dır. Onlar çıkardıkları fitnenin bedelini, yerlerinden yurtlarından olarak ödemişlerdir. “Genç bir müslüman kadın bazı alımlarda bulunmak üzere Benû kaynuka çarşısındaki bir kuyumcu dükkanına girmişti. Buradaki yahudi delikanlılar ona laf atıp, örtüsünü açmasını alaylı bir biçimde söylediler. Pek tabii ki bu müslüman sahabi hanım bunu reddetmiştir. Ancak kuyumcu o devirde pek yaygın bir eşek şakası yaptı” [xix][33]

Çarşının yanında geçmekte olan erkek bir müslüman hanımın kaldığı duruma sebep olan kuyumcunun kafasını uçurmuştur. Bunun üzerine diğer yahudiler de o sahabiyi şehit etmişlerdir. Bu olay gerçekleşene kadar müslümanlarla barış içerisinde Yahudiler artık Medine’de bir daha rahat yüzü görememişlerdir.

Tarihte başörtüsüne uzanan ilk kirli elin sahibi olan Kaynukaoğlulları, bu nedenle peygamberimiz tarafından -hicretten sonra yaptıkları vatandaşlık anlaşması’nın ilgili maddesine dayanarak- sürgün edildiler. Taberi, ibn-i sa’d ve İbn-i Hişam’da geçtiğinie göre, bu yahudi kabilesinin “silahları toplandıktan sonra Medine’den çıkmalarına izin verildi; Filistin’deki Ezriat şehrine kadar gidip yerleştiler.” [xx][34]

Bu gün onların çizgisini sürdürenler ise, kadını soyarak pazarın sıradan bir meta’ı haline getirmeye çalışan Kapitalistler ve onların fetvacısı Din Bilgiçleri(!)’dir. Kapitalizm, başörtüsünü açgözlü, istifçi, sınırsız büyümeci, kanaatsiz gelişiminin önünde bir engel olarak görmektedir. İnkar edecek değiliz, evet Başörtüsü ilerleme”ye karşı bir simgesel bir direniştir; kapitalist büyüme modelinin önünde bir engeldir.

Başında ve kalbinde örtü taşıyanlarda istenen düzeyde hiçbir zaman gerçekleşemeyecek idealler dikte eden, Şükür nedir bilmeyen kapitalist büyüme modeli kafirdir/nankördür. Hiç doymaz, fare gibi istifledikçe istifler, hiç doymaz, hep daha fazlasına gözünü diker. Bu sonsuz büyüme ve gelişme arzusunun önünde barikat olarak gördüğü başörtüsü taşıyanlar, onun sınırsız reklam ve pazarlama sektörü için uygun elemanlar değildir.

Hristiyan kadınlar yüzyılın başında örtülerinden soyutlanmışlardır.[xxi][35] Egemenlerin örtüyü sadece kiliselere özgü hale getirme siyaseti, bu sebeple/makine devrimi ile başlayıp çılgınca bir üretimin pazarda yeterince müşteri bulma kaygısı nedeni iledir ve de tesadüfi değildir. Biz bu oyuna gelmemeliyiz. Çünkü hiçbir insan ve cin şeytanının tahrifine güç yetiremeyeceği muhkem bir kitap olan Kur’an’ın Rabbimiz tarafından tahkim edilmiş değerleri vardır, elimizde.

Başörtüsü konusu Kapitalizm’in Pazar arayışlarına ket vurmak ve tüketim kültürünün ahlaki değerlerine aykırı bir duruşu bulunmak bakımından ilginç bir konudur. Dünya üzerinde insanlığın yönetilmesinde hakim paradigma durumunda olan laik tasavvurlar ve seküler telakkiler başörtüsü’ne mesafeli durmak konusunda yerlisiyle yabancısıyla, ulusçusuyla, globali-enternasyonali ile hem fikirdirler. Bu nedenle bu konu belki de Salih a’ın devesine karşı takınılacak tutumla benzerlikler göstermektedir. Yani kurtulmayı ve helak ile cezalandırılmayı doğurabilecek bir tutum ve tavır.

İşte bu arka plandan dolayı günümüzde başörtüsü konusu Kur’an’a yaklaşımda, onu okuma ve yorumlamada turnusol kağıdı işlevi görmektedir. Tarihselcileri ve tarih üstücülerin konuya yaklaşımlarına baktığımızda bir ortaklıklarının bulunduğunu görmekteyiz. Farklı noktalardan hareket eden bu yorumlama yöntemlerinin verilerine baktığımızda, başörtüsü’nün bu gün hâlen tıpkı namaz gibi bir ibadet ve inanç olduğuna ilişkin hiçbir sarih açıklamaya rastlayamadık. Tam tersine kuşku uyandırıcı, lafı eveleyip geveleyici, sözü döndürüp dolaştırıcı, kelimeleri yerlerinden kaydırmakla sonuçlanabilecek ifadelerle bol bol karşılaştık. [xxii][36]

Sözde Evrenselciler sözün tabii bağlamını hesaba katamadan Kur’an’ın ilke ve davranış modellerini anlamaya kalktıklarında, onu hem gereksiz olarak genişleyen, hem de bazen keyfi olarak nesh edilen bir kitap haline getirmektedirler. Mesela, tesettürün ana unsurlarından biri olan başörtüsünü, kullandıkları bu yöntem nedeniyle Kur’ani bir hakikat olmaktan çıkarmaya gayret etmektedirler.

Oysa sahabenin ve ondan sonraki tüm müslüman kuşakların aklına gelmeyen yeni bir yorum, ilahi mesajın içine sokuşturulmaya çalışılmaktadır.Yaşar Nuri Öztürk bu konuda yalnız değildir. Mesela cehennemin ateşini bile sembolik olarak yorumlayan, orayı zalimlerin cezalarını çekecekleri bir yer değil de, tedavi gördükten sonra çıkacakları bir rehabilitasyon merkezi olarak niteleyen Hüseyin Hatemi başörtüsüne de aynı muameleyi yapmaya kalkmıştır. O ve onun gibi diğer tarih üstücüler Kur’an’ın mahfûz lafzı’na modern yorumlar takdir etme cesaretini kendilerinde bulmalarına sebep olmaktadır. Hâtemî’nin bu bâtınîlik yöntemi ile modern bir sapmanın tipik örneğini Nur suresi 31. ayet üzerinde denemiştir. O, ayette “baş açma yasağının açıkça belirtilmediğini, başörtüsü ile ilgili bir serâhatin Kur’an’da bulunmadığını”[xxiii][37] söyleyebilme cesaretini bize göre, söz konusu yöntemin verdiği rahatlıktan almaktadır.

Metne çağrışımlarla ve ön yargılarla yepyeni anlamlar giydirme çabası içinde olan geçmiş yüzyıllarda İslam Dünyası’nda yaşamış Batınîler gibi sözde evrenselciler de Kur’an karşısındaki kendi indî konumlarını fazlası ile önemsemişlerdir. Oysa Kur’an metninin tek bir doğru anlamı olabilir; onun grameri ve fiili uygulaması olan Rasulullah’ın sünneti anlamı belirleyen, kısıtlayan, sınırlayan, tahkim eden bir işleve sahipken bu şekilde hareket etmek kabul edilecek bir tutum değildir.

Yorumun sınırlarını, gramerden de önce belirleyecek olan, Kur’an ahlakıdır. Bu ahlakın temel ilkelerine riayet etmeden yapılan tefsir çabaları, son tahlilde yanlışlarla dolu olacaktır. Çünkü, Tağut’un adı ile yapılan her anlama ve gündeme getirme gayreti, “Allah’ın adı ile” başlanmayan her iş gibi, Kur’an’ın amacına değil, münafıkların fitne çıkarma sevdasına hizmet edecektir.









[i] Öztürk Yaşar Nuri, Çıplak Uyarı, İstanbul, 1993, s.199.





[ii] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’daki İslam, İstanbul, 1993, s. 153, 248, 250, 258. Cehennemin geçici bir menzil mi, ebedi bir yurt mu olduğuna ilişkin detaylı bir Kur’an araştırması için bkz. Fevzi Zülaloğlu, Kur’an’a göre Cehennem Geçici Bir Menzil midir? , Hak Söz dergisi, sayı:55, İstanbul, Ekim-1995.





[iii] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’ı Anlamaya Doğru, İstanbul, 1990, s.66.





[iv] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’daki İslam, 5.baskı, İstanbul, 1993, s.619.





[v] Öztürk’ün kitaplarında konunun bu açıklıkta ifade edildiği bir pasaj yoktur; ancak bu ifadeleri kendisi M.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde bir konferans esnasında aynı sarahatte dile getirmiştir.



[vi] Büyük hacc günü’nden –dolayısıyla Hacc’daki en önemli bir gün’den- söz eden ayet için bkz. Tevbe,9/3.



[vii] Öztürk Yaşar Nuri, İslam Nasıl Yozlaştırıldı?, 4.baskı, İstanbul, 2000, s.124-125.





[viii] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’ı Anlamaya Doğru, İstanbul, 1990, s.40,108,143; Kur’an’daki İslam, İstanbul, 1993, s.497. Bu gün dünyada islam’ı en iyi yaşayan halkın Türkler olduğunu söylerken gösterdiği hassasiyeti Yaşar Nuri Araplar’dan esirgemektedir. Bk. Tevhid Mücadelesi, İstanbul, 1994, s216. Ona göre “Muhammed ümmetine musallat olan fitnelerin hepsinde odak nokta ve motor unsur Arap’tır.” Kur’an’daki İslam, İstanbul, 1993, s.717.





[ix] Öztürk Yaşar Nuri, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, 4.baskı, İstanbul, 2000, s.241.





[x] Öztürk Yaşar Nuri, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, 4.baskı, İstanbul, 2000, s.243.





[xi] “Kur’an hacc’ın bilinen kutsal aylarda (ama hangi aylar? F.Z.) yapılması gerektiğini açıkça bildirmişken, siz (din adamları) bu görevi sadece zilhicce ayının 10. gününe sıkıştırarak milyonlarca hacı’yı perişan ediyor, hatta birbirlerinin ayakları atında çiğnenerek ölmelerine vesile oluyorsunuz. Allah’a ve elçisine uysanız hacıları dört aylık bir süreye (Only Qur’an’da böyle bir malumat yoktur. F.Z.) paylaştırarak hac ibadetinin huzur ve mutluluk verici bir ortamda yapılmasını sağlayabilirsiniz...” Yüksel Edip, Müslüman Din Adamları’na 19 Soru, Gösterge yayınları, İstanbu, t’siz, s.58.



[xii] Derveze İzzet, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İstanbul, 1998, s.186.





[xiii] Öztürk Yaşar Nuri, Depremin Gösterdikleri, İstanbul,1999, s.172-175.





[xiv] İnsanı hakikatsiz bırakmak isteyen şeytan müminleri dış şartlara karşı koruyan tüm örtülerden soymak istemektedir. Dış düşmana karşı mümin kadınların kendilerini koruduğu Tesettüre ve Başörtü’ye karşı açılmış savaş bu sebeple insanlık tarihi kadar eskidir. Daha özelde de Allah’a adanmışlıkta ve iffetli olmakta “tanınma illeti”nin tezahürü olan başörtüsünden mümin kadınları mahrum bırakmak “şeytani bir tuzak”tır. Bu tuzağa karşı uyanık olmaya çağıran bazı ayetler için bkz. Araf Sûresi, 7/22-23; Nur,24/31; Ahzab, 33/59.





[xv] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’daki islam, İstanbul, Aralık-1993,s.615.





[xvi] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’daki İslam, İstanbul, Aralık-1993, s.615.





[xvii] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’daki İslam, 37.baskı, İstanbul,2000, s.617.





[xviii] Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an’ı Anlamaya Doğru, İstanbul, 1990, s.226.





[xix] Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, İstanbul, 1991, c:I. s:576.





[xx] Hamidullah Muhammed, age. c:I. s.578.





[xxi] Siyasal iktidarlarla kadınların örtüsü arasındaki bağı yetkin bir şekilde ortaya koyan bir çalışma için bkz.Aktaş Cihan, Kılık Kıyafet İktidar; İstanbul,1989, s:35





[xxii] Tarihselcilik yöntemiyle ve kadın bakış açısıyla Kur’an’ı yorumlamaktan yana açık bir tavır koyan H.Ş. Tuksal hanım bir röportajında başörtüsünü inancının gereğince taşıdığını söylemeye dili bir türlü varmamıştır: “Başörtüsü benim dindarlaşmamın bir sembolüdür; asla siyasal bir sembol olmamıştır. Ben dindarlaşmaya karar verdiğim gün örtünmeye de karar verdim. Yüzde 99’umuz için böyledir. Yani eski hassasiyetlerimizi kaybetmek. Halbu ki siz tam da bu hassasiyetlerinizle kendi kimliğinizi alternatif bir kimlik olarak kurgulamışsınız, ama sizden bunun sembolünü alıyorlar...” Çakır Ruşen, Direniş ve İtaat, Metis yay. İstanbul, 2000, Tuksal ile röportaj;İslam ve kadın: itaatin meşrulaştırılması, s.38.

Tarih üstücü bakış açısının simgesel ismi Y.N.Öztürk ise “Kur’an’daki islam” kitabında, bu konuda şöyle demektedir: “Hiçbir tartışmaya imkan bırakmayan nokta, göğsün tamamen kapatılmasıdır. Saçların bütünüyle görünmeyecek şekilde, kapatılmasını emreden bir ifade yoktur. Cenabı Hak bunu kulunun tercihine bırakmıştır. Her Müslüman bunu, yaşadığı iklim şartlarına ve toplum örfüne göre kendisi belirler. Ve başörtüsünü ona göre seçer” Öztürk Y.Nuri, Kur’an’daki İslam, İstanbul, 1993, s.615.



[xxiii] Hatemi Hüseyin, Kadının Çıkış Yolu İlahi Hikmette Kadın, III. Baskı İstanbul, s:252, 263-264.
  Alıntı ile Cevapla