Konu: Mirac
Tekil Mesaj gösterimi

Mi'rac Baslangıç 02
Alt 14.03.2007, 19:44   #2 (permalink)
fetih
Tercübeli Üye
 
fetih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
fetih isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 16.02.2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Yaş: 30
Mesajlar: 2.065
Tesekkür Etti: 185
94 Kunu Icin 243 Tesekkür Aldı
fetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü biri
Tecrübe Puanı: 12
Standart Mi'rac Baslangıç 02

O taze yiğit ise, islâm dini idi; durdunuz. Sizden sonra ümmetiniz, tüm düşmanların mekrinden emin olarak, İslâm dininde sabit kalacaklardır.

Sizin hatırınıza şöyle geldi:

— Gece sahraya çıkan ümmetime cin tayfası zarar vermek isterse, halleri nice olur?. Acaba, benden sonra ümmetimin hali nice olur?

Gibi fikirler geldi. Gaybı ye şehadeti, gizliyi ve saklıyı bilen Yüce Allah o ifriti gösterdi. Ondan kurtuluş çaresini öğretti. Ve sizden sonra, dininize hiç bir din üstün gelmeyecektir. Dininiz cümle dinlere galib olacaktır. Yahudi ve Nasara ümmetinizin kahrı altında kalacaktır. Ümmetin, şeriatına göre amel edecektir. Şeytanın mekrinden âhir ömürlerinde emin olacaklardır; selâmet bulacaklardır. Ümmetin İslâm dini üzerine kıyamete kadar sabit kalacaktır.

İşte gördüklerinle bütün bu manalara Allah-ü Taâlâ işaret etti. Sizi ayıktınp, endişe ve efkârdan halâs eyledi.

Bütün bunları Cebrail bana anlattı.

Bundan sonra, hurma ağaçlan çok olan bir yere vardık. Cebrail bana:

— İn, burada namaz kıl.

Dedi. indim; orada namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

— Bu namaz kıldığın yeri bilir misin?.

— Bilmem. Deyince şöyle söyledi:

— Burası Tayyibe'dir. (Tayyibe, Medine-i Münevvere isimlerin-dendir.) Yakında siz, buraya hicret edeceksiniz.

Bundan sonra, beyaz bir yere geldik. Cebrail yine:

— İn, burada namaz kıl.

Dedi. İndim, burada da namaz kıldım. Cebrail bana sordu:

— Nerede namaz kıldığını biliyor musun?.

— Bilmiyorum. Deyince şöyle anlattı:

— Burası, Medyen'de Musa'nın a.s. ağacının altıdır. Devamla şöyle anlattı:

— Musa'yı a.s. Firavun öldürmek istediği zaman, kaçtı; Medyen'e geldi. Medyen'in dışındaki bir sudan, çobanların koyunlarını suladığını gördü. Yine gördü ki: İki kız, o çobanlardan uzak bir yerde duruyorlar; koyunlarını sulamak için çobanların gitmesini bekliyorlar. Musa a.s. o kızların haline acıdı. Yanlarına vardı; hallerini sordu; durumu öğrendi. Bundan sonra, kendi yorgunluğuna bakmadan,-içinden:

— Bu işte büyük bir ecir vardır.

Diyerek, o kızların koyunlarını suladı; sonra, bir ağaç altına gelip ibadet eyledi. İşte bu ağaç, o ağaçtır. Ki: Onun altında namaz kıldın.

Burayı geçtikten sonra, başka bir yere geldik; Cebrail şöyle dedi:

— İn, burada namaz kıl.

inip namazımı kıldıktan sonra, Cebrail sordu:

— Bu namaz kıldığın yer neresidir? Biliyor musun?

— Bilmiyorum. Deyince şöyle anlattı:

— Burası Tur-u Sina'dır. Yüce Hakkın, Musa'yı a.s. kelâm ve mü-nacaat nimetine erdirip şereflendirdiği yerdir.

Sonra, bir başka yere vardık; burada bir köşk gördüm. Yine Cebrail bana:

— Burada da in; namaz kıl. Burası,. İsa'nın a.s. doğduğu köydür. Dedi. İndim namaz kıldım. Burada bir cemaat gördüm; ekin ekiyorlardı. Ektikleri anda, bir tanesinden yediyüz tane hâsıl oluyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, Allah yolunda mallarını harcayan ümmetlerindir.

Bir başka cemaat daha gördüm: Melekler onların başını taşla eziyordu; yine yerine geliyordu. Yine eziyorlardı; tekrar o ezilen başlar bütün oluyordu. O kimseler bu şekilde azap olunuyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, senin ümmetinden namazı terk edenlerdir. Bir de, rü-kûdan kalkarken, secdeden kalkarken; başlarını tam doğrultmayıp rükûu ve secdeleri birbirine karıştırarak namazı düzensiz tertipsiz -kılanlardır.

Bu arada bir cemaat daha gördüm; aç ve çıplak halde idiler. Çevrelerinde atehten otlar bitmişti. Melekler, onları hayvan güder gibi, o ateşten otları yemeğe sürüyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

- Bunlar, ümmetinden mallarının zekâtını vermeyenlerdir. Fakirlere, zaiflere, çaresizlere, yetimlere, dul kadınlara merhamet etmeyenlerdir.

Bir cemaat daha gördüm: Yanlarında nefisten daha nefis yemekler duruyordu. Bir tarflarında da kokmuş, murdar olmuş et duruyordu. Ama o enfes yemeklerden yemiyor; hatta dönüp bakmıyor; o kokmuş murdar etten yiyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sorunca, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar erkek ve dişi ümmetlerindir. Yanlarında helâlinden kadını dururken; haram olan zina ye benzeri günalharı irtikâb edenlerdir.

Bundan sonra bazı adamlar gördüm; odun yığmışlardı. O odunları kaldırmak istiyorlar; ama kaldıramıyorlardı. Tekrar üzerine odun getirip koyuyorlardı; kaldırmak istiyorlardı. Ama kaldırmaya güçleri yetmiyordu. Tekrar üzerine odun koyuyorlardı ve böylelikle odunları artırmaya gayret edip çalışıyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, senin ümmetin içinde dünyaya düşkün olanlardır. Mallarını yiyip bitirmeye güçleri yetmezken, kanaat etmeyip çokça yığmaya çalışırlar. Dünyaya ve dünya malına mahabbet edip artırmak için gayretle çalışıyorlar.

Bundan sonra, koca bir taş gördüm; küçük bir deliği vardı. O delikten bir yılan çıktı; büyüdü. Döndü, yine o deliğe girmek istedi. O deliğe sığmadı; şaşkın şaşkın taşın çevresinde dönmeye başladı.

— Bu nedir?.

Dediğim zaman, Cebrail şöyle anlattı:

— O taş, ümmetin gövdelerine misaldir. O küçük delik ise, ağızlarıdır, O yılan ise., yalan, fuhuş, haram ve gıybet olarak söyledikleri kelâmlarıdır. Ağızlarından çıktıktan sonra, o kelâmları yutmak müm kün olmaz. Hatta, o kelâmlarından dolayı, dünyada ve âhirette ceza görür; azar işitir; hesaba çekilirler. Ümmetine söyle: Ağızlarını kötü söz, haram ve dil afeti sözlerden tamamen korusunlar. Böyle etsinler ki, selâmet bulalar.

Bundan sonra, bir şahıs gördüm; kuyudan su çekiyordu. Zahmetlerle kovayı kuyunun ağzına getirdiği zaman, içinde hiç su bulamıyordu. Zahmetten başka eline bir şey geçmiyordu. Bunun durumunu da sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Amellerini Allah için halis etmeyip riyakârlık edenlerdir. Dünyada zahmet çekip amel işlerler; ama riya ile. Âhirette, bu amellerinden ötürü, kendilerine hiç bir sevap verilmez. Hatta azaba uğrarlar.

Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; sırtlarında çokça yükleri vardı. Üzerlerindeki yükü dahi taşımaya güçleri olmadığı halde; halka:

— Üzerimize yük vurun. Diye teklif ediyorlardı.

- Bunlar kimlerdir?. Diyerek sordum; Cebrail şöyle anlattı.

— Bunlar, insanların bıraktığı emanete hiyanet edenlerdir. Boyunlarında bu kadar yük varken, durmadan zulüm yollu halktan alınacak mal taleb ederler..

Bundan başka bir kavim daha gördüm; dudakları ve dilleri uzayıp sarkmıştı. Onlann uzayıp sarkan dillerini ve dudaklarını, melekler ateşten makaslarla kesiyorlardı. Kesildikçe, onların dilleri ve dudakları yine uzuyor; sarkıyordu. Melekler de yine önceki gibi ateşten makaslarla kesiyordu.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetin içinden çıkıp insanları beğlere ve padişahlara gammazlayan kimselerdir. Yalanlarım tasdik ettirip onları yapacakları zulümden almak şöyle dursun; bu yolda müdahene edenlerdir.

Bir cemaat daha gördüm; melekler, bunların etlerini kesiyor; kendilerine veriyor ve:

— Yiyin..

Diye emrediyorlardı. Onlar iğrenip yemek istemedikçe, melekler onları dövüyor ve zorla:

— Yiyin.. Deyip yediriyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetin içinde insanların gıybetini edenlerdir. Bundan sonra, bir kavim gördüm; yüzleri siyah, gözleri mavi idi.

Alt dudakları ayaklarına inmişti; üst dudakları da alınlarına bitiş mişti. Ağızlarından kan ve irin akıyordu. Bir ellerinde ateşten şişe var; bir ellerinde de ateşten kadeh.. Ağızlarından akan kan ve irin şişe içine girip kaynıyor. Melekler de onlara:

— îçin..

Diye zorluyordu. Kadehleri doldurup içmek istedikleri zaman, onun kaynar şiddetinden, murdar kokusunun kötülüğünden, dayanamayıp himar gibi bağınyorlardı. O melekler ise, onları dövüyor, zorluyor ve içiriyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar şarab içenlerdir.

Bunlardan başka bir kavim daha gördüm; dilleri enselerinden çıkmış, suretleri domuz suretini almıştı. Altlarından ve üstlerinden onları azap sarmıştı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden yalan yere şahidlik edenlerdir. Hakkı iptal edip Allah'ın kullarına zulüm edenlerdir.

Bunlardan başka bir güruh gördüm. Karınları şişip aşağı sarkmıştı. Ellerine ve ayaklarına köstek vurmuşlardı. Ayağa kalkmak istedik leri zaman, karınlarının büyüklüğünden kalkamıyor; yere yıkılıyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar faiz alanlar ve insanların mallarını zulüm yollu yiyenlerdir. Yani: Ümmetin arasında.

Bundan sonra, bir kısım kadınlara rasladım. Bunların yüzleri kara olmuş; vücutlarına ateşten elbiseler giydirmişlerdi. Ateşten topuzlarla melekler onlara vuruyorlardı. Köpekler gibi de uluyorlardı.

Bunların kimler olduğunu sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar öyle kadınlardır ki, zina eder ve kocalarına eza cefa ederler.

Bunlardan başka birtakım kimseleri gördüm ki, bunları ateşten bıçaklarla boğazlıyorlardı. Tekrar diriliyorlar, tekrar boğazlıyorlardı Daima böyle bir azab ediliyorlardı.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden haksız yere adam öldürenlerdir.

Bunlardan başka bir zümre daha gördüm ki; havada asılı duruyorlardı. Kulaklarından, burunlarından ve ağızlarından ateşler çıkıyordu. Her birine şiddetli sert iki melek verilmişti. Her meleğin elinde yetmiş budaklı ateşten sopa vardı. Bu sopa ile, daima ve hiç durmadan o taifeye azab ediyorlardı. Şu -manalı- teşbihi okuyorlardı:

— Kadir Muktedir, Allah sübhandır. Düşmanlarından intikam alan Allah sübahandır. Yüce sultan Allah sübhandır.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum, Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, dilleri ile iman izhar edip kalbleri küfür ve nifak dolu olan münafıklardır.

Bundan sonra, bir bölük kavme rasladım. Gördüm ki: Bu taife ateşten bir vadide hapsolmuşlar; ateş bunları yakıyor. Ama tekrar tazeleniyorlar; yani: Vücutları yerine geliyor, yine ateş yakıyor. Böylece azab olunuyorlar.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar analarına, babalarına itaat ve tazim etmeyip asi ve karşı gelen kimselerdir.

Bundan sonra bir bölük kavme daha rasladım. Bunlar göğüsleri üzerine ateşten tabaklar koymuşlar; melekler de onlara sopalarla vurup azab ediyorlar.

— Bunlar kimlerdir?.

Diye sordum; Cebrail şöyle anlattı:

— Bunlar, ümmetinden saz çalıp halka name söyleyip mutriplik edenlerdir.

Bundan sonra, korkunç bir gürültü işittim.

— Bu gürültü nedir?.

Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

— Cehennemin kenarından bir taş içine düştü. Üç bin yıldır, aşağı doğru gidiyordu; şimdi dibine vardı. Onun gürültüsü.»

Bu taş üzerine şöyle beyan olundu'

— Adam başı kadar bir taşı dünya semasından salıversen; yirmi dört saatte yere iner. Halbuki bu mesafe beş yüz yıllık yoldur. Bundan düşün ki, adam başı kadar taş yirmi dört saatte beş yüz yıllık yol alınca; o büyük taş üç bin yılda nekadar yıllık yol alır?. Bunu düşünüp cehennemin derinliği nekadardır anla. Buna göre de, cehennemden Yüce Hakka sığın.

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Bundan sonra bir başka vadiye vardım; buradan kötü kokular ve sevimsiz sesler geliyordu.

— Bu ne kokudur?.

Dedim: Cebrail bana şöyle anlattı:

—- Cehennemin kokusudur. Hele dinle, ne söylüyor.

Dinledim cehennem şöyle diyordu:

— Ey benim Rabbım, bana söz verdiğin kullarını gönder. Benim zincirlerim, dikenlerim, bukağılarım, zekkumlarım, kızgın sularım,

irinlerim ve daha başka azaplarım; ayrıca yılanlarım ve akreplerim gayet çoğaldı. Derinliğim gayet derin oldu. Artık bana vaad ettiğin kullarını gönder türlü azaplarla onlara azap edeyim. Onun bu dileğine karşılık Yüce Hak şöyle buyurdu:

— Ey cehennem, bu işleri sana bırakacağım. Bana şirk koşan herkesi, beni ve peygamberlerimi inkâr eden kâfirleri, habis olanların her erkek ve dişisini, zalim olup kıyamete iman etmeyenleri sana atacağım.

Yüce Hakkın bu vaadine cehennem razı oldu ve şöyle dedi:

— Razı oldum ya Rabbi.

Bundan sonra bir vadiye vardım. Burnuma güzel kokular geJdi.

— Bu güzel kokular nedir?.

Diye sordum, Cebrail bana şöyle anlattı:

— Burada Firavundun karısını keseleyen kadının ve kızlarının kabri vardır. Buraya cennet yemişleri gelmiştir. Bu güzel koku o cennet yemişlerinin kokusudur.

Bu keseci kadının hikâyesi şöyledir:

— O keseci kadın, Musa'ya a.s. gizlice iman getirmişti. İmanını daima gizler; hiç duyurmazdı.

Her zaman olduğu gibi bir gün, Firavun'un kızının saçlarım altın tarakla tarıyordu. Tarak elinden düştü: eğilip alırken yavaşça:

— Bismillah. (Allah'ın adı ile..)

Diyerek tarağı aldı. Ama, ağzından çıkan bu ses açıktan çıktı ve ne dediği belli oldu. Firavun'un kızı onun dediğini işitince; şöyle sordu:

— Allah..

Diye andığın babam mıdır?.

Ama, o keseci kadın artık imanını gizlemeden şöyle anlattı:

— O andığım şanı büyük Allah'tır. Benim, senin, babanın Rabbı ve halikıdır. Öyle yüce Haktır ki, nimeti her yana yaygındır; ondan başka ilâh yoktur.

Onun böyle demesine karşılık Firavun'un kızı şöyle dedi:

— Senin babamdan başka Rabbın var mıdır?. Keseci kadın şöyle anlattı:

— Senin baban mahluktur. Benim Rabbım senin babanı ve cümle mahlukatı yaratan "tek yaratıcıdır. Daimî varlıktır; evveli ve âhiri yoktur.

Kız şöyle dedi:

— Şimdi babama haber vereyim mi ki, sana ceza versin?. Korkmuyor musun?.

Keseci kadın, kızın bu sözüne karşı şöyle dedi:

Haber ver, ne yapmaya gücü yetiyorsa yapsın. Bundan sonra kız gelip babasına haber verdi. Firavun o keseci kadını getirtip şöyle sordu:

— Senin benden başka rabbın var mıdır?. Keseci kadın şu cevabı verdi:

- Evet vardır. Seni yaratan ve sana bunca nimetleri veren Alemlerin Rabbıdır!.

Firavun, keseci kadına öfkelendi ve şöyle dedi:

— Tez bana secde et. Ve bana:

— Rabbım'sın.

De... Yoksa seni, şimdi şiddetli azab ile azaba sokar ve helak ederim.

Keseci kadın Firavun'un o sözüne karşılık şöyle dedi:

— Ne türlü azab etmek istersen et. Benin azabın dünya azabıdır. Ölür, kurtulurum. Rabbımın nimetine ve lutf u keremine mazhar olurum. Ben hak dinimden dönmem. Bin canım olsa dahi, hepsini dinimin yolunda feda ederim.

Bundan sonra, Firavun o kadının kocasını ve çocuklarını getirtti; tekrar tekrar zorladı ve şöyle dedi:

— Dininizden dönün, yoksa hepinizi öldürürüm.

Daha başka tehditler de savurdu; korkutmaya çalıştı. Ama o keseci kadın ve kocası hiç korkmadılar; şöyle dediler:

— Biz, dinimizde sabit kalacağız. Sen ne çeşit azab etmek istersen et.

Bundan sonra Firavun, bir büyük kazan içine su doldurttu. Altına da ateş -yaktırdı. Su şiddetle kaynamaya başladı. Emir verdi: Keseci kadının ve kocasının çocuklarını ellerini ve ayaklarını bağlattı Sonra onlara hitaben, şöyle dedi:

— Şimdi bana tapın. Yoksa cümlenizi kazanın içine atar; öldü rürüm.

Şu cevabı verdiler:

— Bildiğinden geri kalma, hemen kazanın içine at.

Firavun emir verdi; önce kocasını o kaynar kazanın içine attılar; haşlanıp öldü. Bundan sonra, çocuklarını peş peşe kazana attırıp öldürdü. Kadının yeni doğan bir çocuğu vardı; en sona onu bıraktı. Çocuğunu getirtti ve kadına şöyle dedi:

— Bana tapacak mısın?. Yoksa bunu da atayım mı?.

Keseci kadın bunun üzerine bir ah çekti; içinden şöyle geçirdi:

— Kalbimde imanımı gizleyeyim. Firavun'u dil ucu ile aldatayım. Yeter ki, bu masum kurtulsun.

îşte bu anda, Vahid Ferd Samed Yüce Hak o çocuğa konuşma ihsan eyledi; söylemeye başladı.

Bu şekilde sabi iken konuşan on bir çocuk vardır; onların biri de budur.

Şöyle konuştu:

— Anacığım, sabret; bırak beni de ateşe atsınlar. Bizim için cennet hazırlandı. Çünkü, sen hak üzeresin; Firavun da batıl üzeredir. Bir nefes sabret; bu fani âlemden halâs olur; ebedî nimete ve sonsuz zevke vâsıl oluruz.

Firavun o çocuğun söylediğini işitince:

— Tez kazana atın.

Dedi; o masumu da kazana attırdı.

Bunun üzerine o keseci kadın, Firavun'a hitaben şöyle dedi:

— Bunca zamandır kızının saçlarını tararım. Sende hakkım vardır; bunun için senden bir dilekte bulunacağım, kabul eyle.

Firavun sordu:

— Ne istersin?.

Keseci kadın şöyle anlattı:

— Acele olarak beni de kazana atın. Bundan sonra bir çukur kazın. Beni ve kocamı, çocuklarımı hepimizi o çukura doldurun; üzerimizi toprakla örtün. Bizi, birbirimizden ayırma.

Keseci kadının bu dileğini Firavun kabul edip onu da kazana attırdı.

Sonra, bir çukur kazdırdı. Hepsini o çukura doldurdu.

Daha topraklan üzerine tamamen örtülmeden, Gani Kerim Rahman ve Rahim olan Yüce Allah ki, onun nimeti her şeye şamildir ve kendisinden başka ilâh yoktur; cennat-ı aliyattan tabaklar içinde türlü yemişler ve hediyeler gönderdi. Rahmet çeşidi ile onları lütfuna mazhar eyledi, işte bu güzel kokular, o yemişlerin kokularıdır.

Bundan sonra bir vadiye vardım; orada latif rüzgâr esiyor ve güzel kokular geliyordu. Gayet tatlı sesler duyuluyordu. Sordum:

— Bu sesler neyin sesidir?. Ve ne söylüyorlar?. Bu latif rüzgâr ve güzel kokular .neyin kokusudur?.

Cebrail şöyle anlattı:

— Cennetin rüzgârı ve kokusudur. Hele dinleyin; neler söylüyor, anlarsınız.

Dinledim; cennet şöyle diyordu:

— Ey benim Rabbım, bana vaad ettiğin kullarını gönder. Köşklerim, kalın ve ince dibalarım, ipeklilerim, döşemelerim, incilerim, cevherlerim, altınlarım, gümüşlerim, misklerim, anberlerim, yaygılarım, ibriklerim, kâselerim ve çeşit çeşit yemişlerim, bal, süt, şarap, su ırmaklarım, hurî, gılman, vildanlarım ve hesaba gelmeyen nimetlerim gayet çoğaldı. Vaad alan kullarını gönder ki türlü nimetlerinle nimet-lendirip ikramınla ikram edeyim. Türlü türlü lütuflarınla muazzez ve muhterem edeyim.

Cennetin bu dileğine karşılık Yüce Hakkın şu güzel hitabı geldi:
__________________
HizmeT NimettiR...

Gavs-ı Sani...