Tekil Mesaj gösterimi

Alt 26.01.2007, 15:55   #2 (permalink)
seyfullah putkıran
Tercübeli Üye
 
seyfullah putkıran - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
seyfullah putkıran isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 30.09.2005
Bulunduğu yer: Ruhlar Aleminden
Yaş: 24
Mesajlar: 5.925
Tesekkür Etti: 7
20 Kunu Icin 28 Tesekkür Aldı
seyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biriseyfullah putkıran Asırı Söhretli ve itibarlı biri
Tecrübe Puanı: 57
Standart

Anahtarların ona verilmesi, Mescid-i Aksa'nın müslümanlara teslim edilmesi gürül gürül müslümanlığa iltihaklara vesile oldu.

Ben size, Hz. Ömer gibi İslâm'ın şerefi bir kâmetle alakalı vak'aları sıralayıp, his dünyanızı tehyiç etmeyi düşünmedim. Maksadım, dün olduğu gibi, acaba bugün de İslâm, kendi ulviyetine uygun temsil edilebiliyor mu? Onlar 20-25 sene içinde büyük ölçüde Afrika'yı, Taşkent'leri, Semerkantları, Buharaları... Buharileri, Müslimleri, Tirmizileri, İbni Sinaları, Fârâbileri, Birûnîleri yetiştiren mübarek bir dünyayı bir solukta, bir hamlede, bir nefhada elde etmiş; Kafkasya, Azerbeycan, Irak ve İran üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Evet bir hamlede dünyanın dört bir bucağında "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah" hakikatını temsil etmiş ve İslâm mesajını herkese duyurmuşlardı.

Bugün o uzak ülkeleri bırakın, biz doğru dürüst kendi dünyamıza dahi birşey anlattığımızı söyleyemeyiz. Bizi dinleyen bir cemaat içinde bulunuyor, onları inandırmağa çalışıyoruz. Ama, bir türlü inanmıyorlar. Söylediğimiz sözler, buzdan duvarlara aksediyor gibi, soğuk soğuk gelip yüzümüze çarpıyor. Sözde anlatıyoruz ama, bir türlü ruhlarına giremiyoruz. Bunları, Rabbimizin sonsuz lütuflarına karşı küfran-ı nimet sadedinde arz etmiyorum; edemem de. İlk devrin insanlarıyla bizleri mukayese ederken, Ashab-ı Kiram'la, aramızdaki mesafeye dikkatlerinizi çekmek maksadıyla takdîm ediyorum.

Üveykler gibi kanatlanmış, küheylanlar gibi şahlanmış ve omuzladıkları ilâhî mesajı herkese, her yere duyurmak için dört-bir yana dağılmışlardı, İran'a, Turan'a ve bütün bir dünyaya... Ukbe bin Nâfi'ye de Afrika'nın fethi düşmüştü. Üstüste muvaffakiyetleriyle, müslümanların yüzünün akı haline gelen Ukbe, çekemeyenler tarafından gammazlanmış, devrin Emiri tahrik edilmiş ve koluna bir zincir vurularak, İslâm'ı duyurma hareketinden alıkonmuştu., bileklerinde zincir, beş senelik hicran döneminde en büyük hasreti, İslâm'ı anlatmadan alıkonması olmuştu. "Bir baştan bir başa Afrika'da müslümanlığı neşretmek istiyorum, buna manî oldular ve işte buna üzülüyorum" diyordu. Birgün, İslam'a çok büyük zararlarının yanında, Ukbe'nin kolundaki zinciri de çözüp, onu yeniden Afrika'ya Vali tayin etmek suretiyle, en büyük iyiliği yapmış olan Yezid, seyyiatına denk bir hayır yapıp Ukbe'yi salıvermekle, tıkanan İslâm fütuhatı ve İslâmlaştırma hareketini yeniden başlattı; Ukbe de varıp bir solukta son noktaya ulaştı. Atını okyanusa sürüyor, denizin içine kadar giriyor ve "Allah im, diyor: "Bu zulmet denizi önüme çıkmasaydı, senin yüce adını denizler aşırı dünyalara da götürecektim!..." Dünyayı öyle biliyor. İhtimal ki, ona yeni bir dünyadan, Amerika'dan bahsedilseydi,"oraya nasıl gidilir" diye onu da düşünecekti...

Evet, bu insanların yaşadığı dönemde, müslümanlık duyuruluyor ve herkese anlatılıyordu. Duyuramadıkları yerler adına da ızdıraplar çekiliyordu. Bize gelince, ne onu kendi değerleri ölçüsünde temsil edebildik, ne de yıldırım hızıyla dünyanın dört bir yanına götürebildik. Evet, onlar gibi, bu işi varlığımızın gayesi olarak bilemedik. Onun için şahsî işlerimizi terkedemedik. Onun için bir kerecik olsun evlerimizin yolunu unutmadık. Bu işe"birinci iştir" deyip diğer işlerimize, sırasıyla;` ikinci üçüncü dördüncü..."diyemedik. Vakıa, biz de diyâr-ı küfre gittik; gittik ama, mark getirmeye, dolar getirmeye, şilin getirmeye, frank getirmeye gittik. Allah'ın yüce adını götürmeye gitmedik. Binaenaleyh, onlara yüce hakikatları duyuramadık. Bugün onlar bizim gayretsizliğimizden, bizim aczimizden, bizim beceriksizliğimizden, dalalet, küfür ve küfranlarını yaşıyorlarsa, her halde bir soru onlara, bir soru da bize sorulacaktır.

Dün bir arkadaşımızın marifetiyle oralarda verilen bir konferansı seyretme imkânına sahip oldum. Konferans almanca veriliyordu ve ben hiç bir kelime anlayamıyordum. Fakat, tablo ve manzara bana çok şey ifade ediyordu. Çok kısa zaman, önce Berlin'de bir mezarın başında ayaklarımın bağı çözülmüş ve: "Kurban olayım Allah’ım, senin mübarek namını buralara ve buradakilere duyuramadık" deyip inlemiştim. Şimdi, bu kasedi seyrederken, kendi kendime Neler hissettim neler: "Hollanda'da bir kilisede, bir müslüman genç konferans veriyor ve kilisenin papazı da oturmuş onu dinliyor. Müslüman olmuş, başı kapalı Hollandalı kadınlar ve iştiyakla İslâm'ı öğrenmek isteyen daha başka kadınlar.. sorular soruluyor, cevaplar veriliyor..." Şimdi, burada onları dile getirmekten aciz bulunuyorum. Ancak, bütün bunlar birer cılız ses ve deneme mahiyetinde amatörce şeylerden ibaret.. Bu türlü gayretler, hizmet yolunda bulunmak sayılsa da, hizmetin kendisi olmadığı muhakkak.

Biz, bugün henüz bu büyük sarayın sofasında dolaşıp durmaktayız. Çok büyük şeyler yaptığımız söylenemez. Ve işte bundan dolayı da çok kimseler hâlâ dalâletlerini yaşamaktadırlar. Zaman zaman oralara din, diyanet adına gittiğimiz de oldu; ama, kısır çekişmelerden kendimizi kurtaramadık. Ve hâlâ kat'iyyen, bir Hz. Ömer seviyesinde, Ukbe bin Nafî seviyesinde, Ebu Ubeyde seviyesinde, Ahnef bin Kays seviyesinde, Mugire bin Şu'be seviyesinde, Ka'ka'a seviyesinde bu meseleyi temsil edemedik. Kimbilir onların celâdeti, civanmertliği, insanlığı, inancı, azmi ve kararlılığı karşısında hasımlarının yüreği kaç defa hopluyordu ve onları gören gözler kaç defa iman etmeye karar verdiler?.. Onların bu mevzudaki gayretlerine, çok azı müstesna, bugün bağrında müslümanları barındıran ülkelerin, o ilk kudsîler tarafından fethedilmesi şahit olarak yeter!..

İşte meseleyi bu zaviyeden ele alınca, o zaman Paris'de, Londra'da, Newyork'da yaşıyanlara biraz daha müsamahalı bakacak; hatta belki dizinizi dövecek ve elinizi vicdanınıza götürerek; "Bizlere yazıklar olsun, diyemedik; duyuramadık ve karanlıkları yararak bunları akgünlere çıkaramadık" diyeceksiniz.

Burada meşhur vaizlerimizden Nursaçan Hoca'nın hikaye ettiği yaşanmış bir vak'ayı aklımda kalanlarıyla nakletmek istiyorum: Bizim işçilerden birisi, Avrupa'da bir evde misafir olarak kalıyor. Beraber oturuyor, beraber kalkıyor, belki beraber yiyor ve beraber içiyorlar. Sonra o işine gidiyor, onlar da kendi işlerine.. ama; müslüman, dînî duygu ve dînî düşüncelerini yaşama ve anlatmada kusur etmiyor. Gel zaman, git zaman hane sahibi müslüman oluyor ve tıpkı Amir İbni Tüfeyl gibi, o, müslüman olunca, hanımı "Efendi şimdiye kadar hep beraberdik yine beraber olalım. Sırat'ta beraber, Cennette beraber. Şayet, müslümanlık insanı ötelere ulaştıran bir şey ise, sen gideceksin de ben niye kalacağım" diyor ve "Lâ ilâhe illallah"cümlesiyle o da kanatlanıyor. Derken, cıvıl cıvıl çocuklar ve bütün aile fertleri tekmil müslüman oluyorlar. İslâmiyetle tanışdıktan sonra, evleri birden bire cennet köşelerinden bir köşe haline geliyor. Aradan bir zaman geçtikten sonra, birgün ev sahibi, mürşidine, hepimizi şaşırtacak şu sözleri söylüyor: "Vallahi bazen sevinç ve inşirahımdan seni bağrıma basıp her tarafından öpesim geliyor. Fakat, bazen de öyle öfkeleniyorum ki, yakandan tutup hırpalamak, tokatlamak, dövmek geliyor içimden. Zira, sen bizim evimize geldin, şeref misafiri oldun, seni Efendimiz (sav) takip etti. Evet, sen gelince Hz. muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem de geldi, Kur'ân da geldi, Allah'a iman da geldi. Ve sayende evimiz bir cennet köşesi oldu. Ama benim bir babam vardı. Saf, temiz bir insandı. Sen gelmeden az önce hristiyan olarak vefat etmişti. Niye daha önce gelip de ona da anlatmadın?" Bence bu feryad, bu çığlık, bu sarsma ve ırgalama, bütün hristiyan ve yahudi dünyasının, müslümanlığa karşı, bir siteminin ifadesidir. Biz gidemedik. İslâm'ı götüremedik. Hatta, bulunduğumuz yerlerde dahi dun-himmet olarak davrandık; onu çevremize götüremedik. İslâm'ı yaşayamadık, anlatamadık ve onu muhtaç gönüllere duyuramadık.

Müsaadenizle bir başka hususa da temas etmek istiyorum! Bizi müslümanlıktan uzaklaştıranlar, -onların ifadesiyle arz edeyim- bu millete sürekli Batı uygarlığı seviyesinde bir hayat tarzı vadettiler. Aradan bir asra yakın, hatta bir yönüyle 150 sene gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ Batı kapısında dilencilik yapıyoruz. Değişen hiç bir şey yok. Bir çuvaldız boyu yol alındığı dahi söylenemez. O gün bugün de Batı bizleri hep kapıkulu ve halâiki gibi gördü. Üç-beş kuruş için yurdunu yuvasını terk eden kapıkulları... Şimdi ben size bir şey soracağım: "Hristiyan ve yahudiler müslüman olmuyor ve elimizdeki bu güzel prensipleri kabul etmiyorlar. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü? Sebep gayet basit; birisi böyle güzel prensiplerle size gelse ve mesajların en güzelini getirse, hatta göklerin kapılarını açsa, cennetlere giden yolu gösterse; ama bu zât sizin kapıkulunuz olsa, sizin hizmetlerinizi görse, küçük gördüğünüz işlerde çalışsa siz bunun dinine girmeyi düşünür müsünüz?.. Herhalde, kapıkulunuzun arkasından gitmeyecek hizmetçinize tâbi ve dilencinize dilence olmayacaksınız!.."

Bugün âlem-i İslâm denen bu dünya, beklendiği şekilde derlenip toparlanamamış; kendine gelememiş; İslâm'ı, hayatıyla gösterememiş,temsil edememiş ve hâlâ Batı kapısında dilencilik yapmaktadır. Sen, dünkü, kapıkullarının karşısında böyle elli defa nakavt olur, elli defa onların eşiklerine yüz sürer ve onların karşısında tir tir titrersen, Batılının seni dinlemesi, mesajlarına kulak vermesi katiyyen düşünülemez. Binaenaleyh, tıpkı seleflerimiz gîbi izzetli ve şahsiyetli insanlar olarak çok üst seviyede İslâm'ı temsil edip ve onun temsilcileri hüviyetiyle, Batı kapılarına dayandığımız zaman, bizi dinleyecek ve kabul edeceklerdir."Dilencilerinin dinini kabul etmek istemiyor, kapılarında amele ve işçi olarak çalıştırdıkları kimselere kulak vermek istemiyorlarsa bir bakıma haklıdırlar;' diyemiyeceğim ama, kendilerini mazur görebilir ve ihtimal ki, ötede, bir soru onlara sorulduğu takdirde, bir soru da ,İslâm'ı temsil ediyor gibi görünüp de, yüzüne gözüne bulaştıranlara sorulacaktır.

Bence, mesele evvelâ bu zaviyeden ele alınmalı, bize ve onlara ait mesuliyetler müşterek olarak mütalaa edilmeli, hükümler de adalet ve istikamet dairesi içinde verilmelidir. Yoksa bir kısım muvazenesiz kimselerin, dış ülkelerde yaşayan herkesi Cehennem'e doldurup, kapısına bekçi gibi dikilmesi gibi bir anlayıştan biz fersah fersah uzağız. Keza, müslümanlık adına ortaya çıkıp ve yarım yamalak mesajlarını sunar sunmaz, alemin koşup onları takip edeceklerini bekleme hayalperestliklerinden de fersah fersah uzak bulunuyoruz.

Ama inanıyoruz ki, bir gün dünya muvazenesinde bir değişiklik olacak. Orta kuşağın inci mercan dünyası, Türkiye, Mısır, Türkistan gibi ülkeler derlenip toparlanacak. Bu mübarek dünya, şahsiyetli ve yaşatma zevkiyle yaşama arzularından sıyrılabilmiş; tertemiz ve hasbî ruhlar sayesinde yeniden dünya muvazenesindeki yerini alacak... İşte o zaman cihanın doğusu da, batısı da bizi dinleyecektir.

Bu olmayacak diye bir şey yok. Olacaktır, hatta olmaya başlamıştır da. Bugün Batının fikir adamları, müslümanlığın çarpıcılığı, tazeliği karşısında büyülenmiş gibidir. Ve bu bakış çok ciddi değişikliklere sebeb olacak gibi görünmektedir. Çok yakın bir gelecekte, içtimaî coğrafyada ciddi değişikliklerin olacağını uzak görmemek lazım. Evet dünya haritasında bir kısım değişiklikler olacaktır. Ancak, bunu, şahsiyetli, özüyle bütünleşmiş insanlar yapacaktır; kendi işinin altında kalıp ezilmiş, bu türlü meseleleri, bulacağı boş vakitlere bırakmış, tutarsız, yetersiz insanlar değil...

Bir başka zaman arzettiğim gibi, başlarını mezardan kaldırıp, mezar taşlarının arasından size bakanlar, “işte bunlar onlardır” dedikleri zaman, sizin işiniz tamam, dünyanın da işi bitmiştir. Evet işte o zaman dünya ile hesaplaşabilirsiniz.
__________________
Bin sene de okusam ne biliyorsun diye sorsalar bana ?
HADDİMİ BİLİRİM derim....

Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler...Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler)” (Furkan 25/63)
  Alıntı ile Cevapla