Tekil Mesaj gösterimi

Alt 23.12.2006, 09:38   #3 (permalink)
fetih
Tercübeli Üye
 
fetih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
fetih isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 16.02.2007
Bulunduğu yer: Uzay İstasyonundan Alooooo Kimse Yokmuuuuu :)
Yaş: 30
Mesajlar: 2.088
Tesekkür Etti: 222
117 Kunu Icin 288 Tesekkür Aldı
fetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü birifetih Olagan üstü biri
Tecrübe Puanı: 13
Standart

Hiç bir peygamberin ümmeti, vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Bu vazife ancak Ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.

Bunlar öyle kimseler ki bütün işleri Allah içindir. Hiç bir kimseden hiç bir ücret, hiç bir menfaat beklemezler. Her şeyleri liveçhillahtır, Hazret-i Allah’a dayanır.

Vâris-i enbiyâ kimdir?

Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi kendisine çekmişse, emanetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu kime takmışsa, işte onlar Peygamber vârisidir.

Muallimleri Hazret-i Allah olduğu için ilimleri kesbî değildir, yani herhangi bir hocadan medreseden tahsil etmezler. Onların ilimleri vehbîdir, doğrudan doğruya Hazret-i Allah ve Resul’den gelir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu ilmi tarif ediyor ve Hadis-i şerif’lerinde buyuruyor ki:

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücev-herat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn. Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den)

Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulduğuna göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için de müşrikler böyle söylediler. “Peygamberlik filân filân kimselere verilseydi?” dediler.

Yani Allah-u Teâlâ’nın takdir ve taksimine rızâ göstermediler. Neden? Nefis putu “Ben!” diyor, başka kimseyi dinlemiyor, o bir puttur.

Onların vâris-i nebi oldukları nasıl bilinir?

Hiç kimseden hiç bir tahsil görmediği halde en doğrusunu bilirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)

Ehl-i zikirden murad evliyaullah hazeratıdır.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“İnsana bilmediklerini O talim eyledi.” (Alâk: 5)

Hiç kimseden çekinmeden hakikatı söyler. Neden? Vazifedar olduğu için. Mühim olan emr-i ilâhîdir, mahlûkun hiç hükmü yoktur.

Âyet-i kerime’de:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet bir nûr verir.” buyuruluyor. (Enfâl: 29)

Kendilerine ihsan ve ikram edilen o lütuf ve o nûr sebebiyledir ki, Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar bütün hakikatları bilirler, hiç kimseden çekinmeden hakikatı söylerler.

Ve Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onları şöyle tarif eder:

“Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide: 54)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud)
Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kullarından birini gönderir, o ifsadı kaldırır.

Hele bu zamanda, her gün bir bölücü, her gün bir fitne.

Bu gönderilme hususunu size şöyle arzedelim. İsâ Aleyhisselâm Antakya halkını Tevhid’e davet etmek için Havari’lerinden iki kişiyi göndermişti. Oranın halkı karşı çıkınca arkalarından bir Havarî daha gönderdi.

Hazret-i Allah bu hadiseyi Kur’an-ı kerim’inde şöyle haber veriyor:

“O zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı.

Biz de bir üçüncü ile onları takviye edip desteklemiştik.

Gerçekten biz size gönderildik demişlerdi.” (Yâsin: 14)

Dikkat edilirse onları görünüşte İsâ Aleyhisselâm gönderdi, fakat Hazret-i Allah “Biz gönderdik.” buyuruyor.

Binaenaleyh bu gönderilenler Hazret-i Allah’ın emrini tebliğ ediyorsa, halkın onlara itaat etmesi gerekiyor. Gönderilmiş olduğu için.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin “Sehm-i nübüvvet” ve “Sehm-i velâyet” inden nasip alanlar Hakk iledirler ve Hakk’tan bahsederler.

Onların ilmi vehbîdir, Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’dan gelir. Nasibdar olanlara nasiplerini vererek; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yolları ile Hazret-i Allah ve Resul’üne ulaştırmaya çalışırlar.

Kendilerinin değersiz olduklarını bilirler, zira bütün değerler Allah-u Teâlâ’ya aittir.

Hükümsüz olduklarını görürler, zira hüküm de Allah-u Teâlâ’ya aittir.

Bunu onlardan başka kimse bilmez. Herkes varlık satmaya çalışır. Fakat o, Hazret-i Allah’ta fâni olduğu için, Hazret-i Allah’ı görür, kendisinde hiç bir şey görmez.

Onlar Hakk’ı bilir, kendisini bilmez. Hakk’ı görür kendisini görmez.

Bir sivrisinek kanadı kadar varlığı olsa, yahut kendisinde varlık görse, Allah-u Teâlâ’ya karşı o da bir varlıktır.

Bu onlara mahsustur. Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:

“Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir günahtır.”

Çünkü var olan ancak Hazret-i Allah’tır. Vücud O, mevcud O...

Hakikat ehlinde Hakk’tan gayrı hiç bir şey bulunmaz. Varlığını ata ata Var’a ulaşırlar.

Diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:

“Kulum beni zikrettiği zaman ben onunla beraberim.” (Buharî)

Âlem-i billâh olanlarda Allah-u Teâlâ nasıl tecelli etmişse öyledir.

O Rabbül-âlemîndir. Kuluna tecelli edince O’nun tecelliyâtı ile âlem olur.

Bir veli “Âlem” nasıl olur?

Onlar “Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn” dedikleri zaman kendilerinden zerre kalmaz, “Rabbül-âlemîn” husule gelir.

Bir kar tanesi denize düştüğü zaman eriyip hiç bir hükmü kalmadığı gibi; onlar da “Elhamdülillahi Rabbil-âlemîn” dedikleri zaman, Allah-u Teâlâ’nın tecellisi ile hiç oldukları zaman “Âlem” olurlar. Fakat demir parçası denize düştüğü zaman erimez. Ene kabuğunu delemeyen bir âlim de bunları bilemez. Yumurtanın kendisini dahi atsan yine erimez. Bozulur fakat erimez.

Kudsî ruhla desteklenen, ene kabuğunu delen, denize düşen kar tanesine benzer, Onun cinsi ayrıdır. Çünkü O “Rahmeten lil-âlemin” den geliyor. O Nûr’unun nûru, kehribarın tozu, daha doğrusu “El-fakru fahrî”nin sırrına mazhar.

Cenâb-ı Hakk sevdi de seçti, kendisine çekti, yüzüne yüzü ile tecellî etti, dilediğini lütfetti.

Bir Hadis-i kudsî’de Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)

“Onlara ilk vereceğim şey, nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

İşte burada görün ki, verilene böyle veriliyor.

Onlar o kimselerdir ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemî)
Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyatları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığında verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.

Bunlar İnsan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah’ın huzur-u ilâhîsine kabul ettiği kimselerdir.

“Onlar sıdk makâmında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Gerek Hadis-i kudsî ve gerekse Âyet-i kerime size bunu izah ve ispat ediyor.

Bu lütuf umum velilere âit değildir, hususa aittir. Yani kimi severse onu seçer, kimi de seçerse onu kendisine çeker. Huzur-u İlâhî’ye ancak sevdiğini seçtiğini alır.

Bu makama gelenler huzur-u ilâhi’ye alınır. Yüzünün maskesini, vücud elbisesini atar, hiç olur. Aklı da vücudu da kül olur. Var olan husule gelir. Kudsî ruh bâkî kalır.

O artık Hazret-i Allah’ın nûru ile Hazret-i Allah’a nazar eder. O’na bakar, O’nunla bakar.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de buyurur ki:

“Açlığa devam et beni görürsün, insanlardan uzaklaş bana kavuşursun.”

Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu nûr sahibi vekillere öyle büyük lütuflarda bulunmuştur ki; Onları zâtına çekmiş, onlara her şeyin en güzelini vermiş, onları takvanın en yüksek derecesine yükseltmiş, gönüllerini marifetullah nûrlarıyla nûrlandırmıştır.

Onlar da Hazret-i Allah’a gönülden bağlanmışlar, hükmü Hakk’tan beklemişler, daima iltica halinde olmuşlar, fazl-u ilâhiye ve feyz-i Samedaniyeye bağlılık halinde bulunmuşlardır.

Allah-u Teâlâ’nın tevfik-i onların refikidir. Tefrika ve çekişmelerden, muhalefet ve ihtilâflardan kurtuldukları için, bütün mahlukata şefkat ve merhamet nazarıyla bakarlar.

Onların ilmi mükâşefat ve müşâhedat ilmidir, ilâhî ilhama dayanan bir ilimdir. Naklî ve aklî delillerle teyid olunmuştur. Onların hâl ve ahvallerini, ilim ve irfanlarını kelime ve kalıplara sığdırmak mümkün değildir.

Onlar gerçekten Allah yolunu bulan kimselerdir. Gidişleri gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkların en temizidir. Niçin? Çünkü onlar Habibullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlanmışlar, onun boyasına boyanmışlar, yani onda hiç olmuşlardır.

Bunu size izah edeyim. Bir münafık kâfirlerin içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir münafık masonların içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir müslüman da müslümanların arasına girdiği zaman “Elhamdülillah ben müslümanım” der, Fenâfişşeyh’e çıkmış bir kimse şeyhte fani olur. Fenâfirrasul’e varmış olanlar Resulullah Aleyhisselâm’ın boyasına bürünür. Fenâfillah’a çıkmış olanlar da Hazret-i Allah’ın boyasına boyanır. Kendisinden zerre kalmaz artık.

Onlara düşmanlık eden veya haklarında suizan besleyen kimse, farkına bile varmadan helâkine vesile olur. Çünkü onların üzerinde titrer bir Allah-u Zülcelâl Hazretleri var. Onlar Hazret-i Allah’ın yardımına ve desteğine mazhardırlar.

Şimdi size mürşidi bulanla, Mürşid-i Kâmil’i bulan kimselerin arasındaki farkı izah edeceğiz.

Eğer nasibi mürşidde ise, mürşid ona bir ders verir ve yol budur yürü der. Allah-u Teâlâ Mürşid-i Kâmil’i buldurur ise; Mürşid-i Kâmil onun ruhâniyetini alır, Allah-u Teâlâ’nın izni kadar, nasibi olan yere mânen çıkarır. Ruhâniyet nefisten o an için ayrılmıştır, nefisten ayrı olarak çıkar ve o çıkışta büyük bir kuvvet kazanır. Fakat orası onun yeri olmadığı için eski makamına düşer.

Fakat o güzel yerleri gördüğü için, oraya tırmanmaya başlar. O iki aylık çıkışı, şimdi kimbilir kaç senede çıkabilecek? O zaman çıkarılmıştı. Şimdi ise nefis var, şeytan var, dünya var, maişet derdi var. O mânevi haz ona güç verir, artık ruhaniyet ile cismaniyet ciddi bir mücadeleye başlar.
__________________
HizmeT NimettiR...

Gavs-ı Sani...
  Alıntı ile Cevapla