| Üye
EHLİ-SUNNET isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik tarihi: 23.09.2006 Yaş: 30 Mesajlar: 187 Tesekkür Etti: 0
3 Kunu Icin 7 Tesekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 3 | ON İKİNCİ SIFAT: BASAR-GÖRME
Basar kelimesinin manası, görmek demektir. Basar da ezeli ve ebedi olan bir sıfattır ve görülen şeylere taalluk eder. Şanı yüce olan Allâh, ezeli olan zatını görür ve aynı zamanda ezeli olan görmesiyle diğer hadis olan yani sonradan meydana gelen şeyleri de görür. Allâh’ın görmesi, yaratmış olduğu varlıkların görmesi gibi değildir. Çünkü yarattığı varlıkların görmesi, göz denen bir organ iledir.
Allâh’ın gördüğünün sabit olduğuna ilişkin delil de akıl açısından şudur. Şanı yüce olan Allâh, eğer görmeseydi, bu durumda mutlaka bunun zıddı olan körlükle, görmemekle vasıflanırdı. Bu ise Allâh için bir eksikliktir ve Allâh için eksiklik olayı ise muhaldir.
Bu sıfatın nakle dayanan kanıtı da birçok ayetlerdir, sahih hadisler ve haberlerdir. Yüce Allâh şöyle buyuruyor: “O işitendir, görendir.” (42, Şura, 11)
Hz. Peygamber (s) de yüce Allâh’ın en güzel isimlerini yani Esmayı Hüsnayı sayarken bunlar arasında, “İşiten ve gören/Semi ve Basir” sıfatlarını da saymışlardır. Bu, İmam Tirmizi tarafından tahriç olunan bir hadiste dile getirilmiştir. Tirmizi bu hadis için, “Hasen” hadistir, demiştir. ON ÜÇÜNCÜ SIFAT: KELAM
Allâh için kelam sıfatının olması da vacip olan bir sıfattır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezeli ve ebedi olan bir sıfat olup,i yaratılmışların kelamına benzemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim olsun, diğer semavi kitaplar olsun, Allâh’ın kelamı diye ifade olunurlar. Yaratılmışların kelamı hadistir, yani sonradan olmadır. İnsanın kelamı yani sözü, harflerin mahreçlerine ve vurgulara dayanan bir sesten ibarettir. Nitekim iki cismin birbirine çarpması durumundaki ses de böyledir. Örneğin kayanın üzerine demir sürtülünce çıkan ses gibi.
Ancak indirilen semavi kitaplar için Allâh kelamı derken bu, yüce Allâh’ın zati olan kelamının ta kendisidir, demek değildir. Aksine bu o kelamdan ibaret olan bir şeydir. Akıl açısından bunun delili, eğer Allâh mütekellim yani konuşan olmasaydı, dilsiz olması gerekirdi. Allâh hakkında dilsizlik bir eksikliktir. Bu ise Allâh hakkında muhal olan bir durumdur.
Bu konuya ilişkin nakle dayalı delil ya da kanıt ise, Kur’an nassları ile hadislerdir. Bu delillerden biri de yüce Allâh’ın şu kavlidir:
“Ve Allâh Musa ile gerçekten konuştu.” (4, Nisa, 164)
Yani Allâh, ezeli ve ebedi olan sözünü, kelamını Musa’ya duyurdu, Musa da bundan anlaşılması gerekenleri anlayıp kavradı. Allâh’ın konuşması yani kelamı ezelidir. Oysa Hz. Musa’nın kendisi ve onun Allâh’ın kelamını işitmesi ve dinlemesi ise hadistir. Kur’an ile söylenmek istenen şey, Allâh’ın mana itibariyle olan kelamıdır. Yani yüce Allâh’ın zatıyla kaim olan bir sıfatıdır. Bununla efendimiz Hz. Muhammed (s)’e indirilen lafız muradolunmaktadır. Yüce Allâh şöyle buyuruyor:
“O Kur’an’ı Ruhu’l-Emin/Cebrail uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine indirmiştir.” (26, Şuara, 193-194)
Bu, Nefsi kelam diye adlandırılan ve Allâh ile kaim olan kelam değildir. Çünkü nefsi kelam, Allâh’ın zatı yani nefsi yani kendisiyle kaimdir. Kur’an, münzel yani indirilmiş olan bir lafız olması manasıyla harflerle yazılıp şekil alan, kulaklarla duyulup işitilen, hayali lafızlarıyla zihinlerde ezberlenip korunan ve lafız ile okunan kitap demektir. Oysa zati olan kelam ise, asla Mushaflara girmeyen, hulul etmeyen ancak mutlak manası itibariyle de her ikisine de Allâh kelamı denen bir şeydir. Bu, nefsi yani zati olan kelam itlak olunması itibariyle, şeriat açısından hem hakikattir, hem de akla yatkındır. Yani mutlaka manada zati kelam için söylenmesi durumunda durum böyledir. Fakat münzel olan yani indirilen lafza itlak olunması halinde bu, şer’i bir hakikattir, gerçekliktir. Çünkü münzel lafız, zati, ezeli ve ebedi olan kelamın ta kendisi, aynı demek değildir. Bunun yaklaşık olarak zihinde anlaşılabilmesi meselesine gelince, bunun için şu ifadeyi kullanmak uygun düşer, sahih olur. “Allâh ile telaffuzfa bulundum” Bu şu demektir: “Ben öyle bir lafız ile konuştum ki, bu lafız mukaddes olan yüce zat Allâh’a delalet etmekte, Onu göstermektedir” demektir. Örneğin, “Allâh’a yazdım” denir, bunun manası, kadim olan zatın varlığını gösteren harf şekillerini yazdım, demektir. Nitekim herhangi bir levha ve benzeri bir şey üzerinde yazılı bulunan lafzayi Celal için, İşte Allâh, bu, Allâh’tır, denir. Yani Allâh lafzıdır, demektir. Mesela filan kimse çok güzel ve sıhhatli bir Kur’an okudu, denir, aynı şekilde filan kimse de sahih olmayan bir şekilde bir Kur’an okudu, denir.
Ancak birinin, Ben Allâh ile telaffuzda bulundum-konuştum ve ben Allâh’a yazdım, akli manada gerçeklik anlamında söylenmesi sahih olmaz. Çünkü yüce Allâh, bizim dillerimize hulul etmez. Aynı şekilde yüce Allâh’ın zati olan kelamı da bizim dillerimize hulul etmez. Ancak bu, bizi dillerimizle ifade edilen bir ibaredir.
Eğer, “münzel olan lafız, yüce Allâh’ın zati olan kelamının aynısı değilse, o halde bunun Hz. Peygamber (s)’e indirilmesi nasıl olmuştur, diye sorulacak olursa, bunun cevabı şu şekildedir:
Bazı alimlerin söyledikleri gibi, Cebrail (as) onu Levh-i Mahfuz’da yazılı olarak buldu ve onu yüce Allâh’ın emri üzerine efendimiz Hz. Muhammed (s)’e, herhangi bir kitapta veya sahifelerde yazılı olarak değil de okuyarak indirdi.
Nitekim aşağıdaki ayet bu gerçeğe delalet ediyor. Yüce Allâh şöyle buyuruyor:
“Hiç şüphesiz o Kur’an çok şerefli bir elçinin-Cebrail’in sözüdür.” (81, Tekvir, 19) Yani bu, Cebrail tarafından okunarak indirilmiştir. Eğer indirilen bu lafız, yüce Allâh’ın zati kelamının ta kendisi, aynısı olmuş olsaydı, yüce Allâh bu ayette, “Hiç şüphesiz o Kur’an çok şerefli bir elçinin-Cebrail’in sözüdür” diye buyurmazdı. Yani Cebrail tarafından okunan bir sözdür, buyurmazdı. Çünkü burada sözü edilen, “çok şerefli bir elçiden” amaç, Cebrail’dir.
Müşebbihe görüşünü savunanlara gelince, onların söyledikleri şudur: “Allâh harflerle konuşur. Örneğin nasıl ki bizler (Bismillahirrahmanirrahim” ayetindeki (B) harfini önce ve sonra (Sin” harfini ve peşinden de diğer harfleri ve buna benzer diğer Kur’an lafızlarını söyleyip konuşuyorsak Allâh da tıpkı bizim gibi konuşmaktadır. Burada bunların ifade ettiği sözlerinde yüce Allâh’ı yarattığı varlıklarına benzetme vardır. Eğer Allâh, harflerle konuşuyorsa, yani tıpkı bu harflerin bizim dillerimizden telaffuz yoluyla çıktığı gibi, yüce Allâh’ın zatından çıkıp O da bu harflerle konuşuyorsa, O da bizim gibi olurdu.
“Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42, Şura, 11)
Allâh Ehli Sünnet imamlarından razı olsun. Çünkü bunlar itikad yani inançla alakalı olan doğru şeyleri açıklamışlardır. Eğer onların doğru açıklamaları olmamış olsaydı, insanların birçokları bir gerçeklerden habersiz olurlardı ve dolayısıyla böylece tecsime bulaşmış olurlar yani mücessimeden olurlardı. Bizim bu konuya ilişkin olarak yüce Allâh’ın:
“O Kur’an, şüphesiz değerli, güçlü ve Arş’ın sahibi Allâh’ın katında itibarlı bir elçinin-Cebrail’in getirdiği sözdür. O orada sayılan ve güvenilen bir elçidir.” (81, Tekvir, 19-21)
Bu ayetleriyle delil getirmemiz, Ehli Sünnetin söylediklerinin doğruluğuna ilişkin olarak en açık delil olması açısındandır. Çünkü Ehli Sünnet yaratanını tenzih eden, Onu yaratılana benzetmekten uzak duranlardır. İşte Ehli Sünnetin iki akımı ya da itikadi mezhebi olan Maturidiye ile Eşariye’nin görüşleri budur. Ehli Sünnetten olup da Kur’an, “Allâh’ın gerçek manadaki kelamıdır, sözüdür” tarzındaki ifadelerine gelince, bu, onların asıl inançlarının bu manada yansıtılmasından ibarettir.
Diğer taraftan mükellefler için Allâh’ın sıfatlarını bilme ve öğrenme noktasında vucubi ayniyle vacip olana yani farzı ayın olana gelince, işte anlattığımız bu on üç sıfattır.
Tekvin sıfatına gelince bu, yaratılmışları ve takdir olunanları yaratmaya ve takdire ilişkin bir sıfattır. Kimi Ehli Sünnet alimleri bunu, yüce Allâh’ın zatıyla kaim ezeli bir sıfatı olarak anlamışlardır. Bunlara göre Allâh’ın Tekvin sıfatı da ezelidir. Mükevvenat ise hadistir ve mahluktur.
Diğer bir gurup ile Eşarilerin çoğuna göre, Tekvin sıfatı yüce Allâh’ın ezeli olan bir sıfatı değildir. Çünkü onlar Tekvini, sadece ezeli kudretin bir eseri olarak görürler. Bunlara göre tekvin sıfatının ezeli bir sıfat olarak sayılmasına gerek yoktur.
Ancak Maturidiye mezhebine göre, her mükellef kişinin bilmesi gereken ve vacip olan sıfatların sayısı on dörttür. Maturidiye mezhebi mensubu ve “Bed’ul emali” adlı kitabın sahibi, Allâh’ın zati sıfatları hakkındaki doğruluğunun gerçekliliği, sabitliği konusunda şöyle diyor:
“Yüce Allâh’ın zatı ve fiilleriyle ile ilgili tüm sıfatları kadimdirler ve zeval bulmazlar.”
İşte Maturidiye kendilerince Allâh’ın zatıyla ilgili sıfatlarını bu şekilde ikrar ediyorlar ki, bunlar da on üç tanedir. Allâh’ın fiilleriyle yani yaratma ile alakalı sıfatlarına gelince bular da; Tekvin, said kılma, şaki olarak yaratma, öldürme ve diriltme gibi sıfatlar olup hepsi de kadim sıfatlardır yani ezelidirler. Bed’ul Emali eserinin yazarının, “hepsi de zeval bulmazlar” ifadesinden anlaşılan mana şudur. Yani bunlar için adem-yokluk söz konusu değildir. Yoksa bunlar, önce var olup da sonradan yok olanlardır, manasında değildir.
Fakat kimi Hambeli mezhebinden olanların: “Allâh’ın konuşması ses iledir” ifadelerine gelince, bunların çok önceleri yaşayan alimleri, bu ifade ile şunu demek istiyorlar. Bu, ezeli ve ebedi bir sestir. Yoksa yaratılmışların sesleri gibi değildir. Aslında, Allâh’ın konuşması-kelamı hadis olan bir sestir, diye inanırsa, bu kimseler, yüce Allâh’ı yarattıklarına benzetmiş olur ve aynı zamanda yüce Allâh’ın: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42, Şura, 11) kavline de aykırı düşmektedir.
Diğer taraftan insanlar bu sıfatlar meselesinde farklı guruplara ayrılmışlardır. Bir fırka yüce Allâh’ın sıfatlar konusunda, yarattığı varlıklara asla benzemediğini, bu konuda tenzihi savunurlarken –ki bunlar Ehli Sünnet velcemaat mezhebidirler.- Ehli Sünnet yüce Allâh’ın kendi zatı için isbat ettiği sıfatları aynen kabul ederler ve tenzihi savunurlar. Örneğin oturmak, yer değiştirmek, herhangi bir cihete ve mekana sahip olmak gibi, değişim ve benzeri diğer hadis olan şeyleri, yani cisimlendirmeyi hatırlatacak her şeyden münezzeh sayarlar.
Evet bir fırka yani Ehli Sünnet böyle inanırlarken, diğer bir fırka tümüyle sıfatları ret ederler. Bunlar da Mutezile, Kaderiye gibi mezheplerdir. Bunlar, yüce Allâh’ın zatıyla kaim sıfatlarının olduğunu inkar ettiler. İşte bu yüzden de muattıla diye anılır oldular. Çünkü bunlar sıfatları kabul etmiyorlar. Başka bir kısmı ise, Allâh’ın sıfatlarını cismiyetin bir gerekliliği olarak kabul ettiler, bu yüzden de, her şeyden mukaddes ve münezzeh olan yüce Allâh hakkında hareket etme, sükun-yerleşme, bir yerden bir diğerine taşınma ve hadis olma gibi şeylerin alametleri olan daha başka nitelikleri Allâh hakkında var saydılar. Örneğin Allâh’ın konuşması ses ve harflerden oluşur demeleri gibi. Bu sıfat önce var olur, sonra geçer, sonra yeniden döner, sonra tekrar kaybolur, sonra yeniden avdet eder ve sonra tekrar nihayet bulur gibi. İşte bunlar Mücessime ve Müşebbihe denir. Bunlardan bir kısmı açıkça Allâh’ı cisim olarak adlandırırlar. Sonra da bunlar, “biz Allâh bir cisimdir, O bir cirimdir” derken, biz bu ifademizle “Allâh vardır ve kaimdir” demek istiyoruz.
Bulardan bir kısmı ise, Allâh’ın cisim olduğuna iman etmekle birlikte açık ve net bir şekilde bunu söylemekten uzak dururlar. İşte Kerramiye mezhebi bu inançta olanlardandır. Bunlar hem müşebbihe ve hem mücessimedirler. Muhammed bin Kerram adındaki birine mensupturlar. Bu inanç mensuplarına Haşeviye denmektedir.
Ehli Sünnete gelince, bunlar söz konusu iki fırkanın arasında yer aldıkları için orta yolu tutanlardır. Ehli Sünnetin bir kısmı Eş’ariler ve bir kısmı da Maturidiler olarak ikiye ayrılırlar. Çünkü bu kesim hidayet önderi İmam Ebu Hasan Eş’ari ile İmam Ebu Mansur Maturidiye mensupturlar. Ehli Sünnet diye anılan bu kesim Muattıla ile müşebbihe mezheplerinden şu özellikleri itibariyle ayrılırlar. Ehli Sünnet daha önce anlattığımız sıfatları kabul ederler ve bu sıfatları Allâh için vacip olduğuna inanırlar. Yani İlim, Kudret, İrade, Semi, Basari Kelam, Hayat, Muhalefetun lilhavadis, Kıyam binefsihi, Vucud, vahdaniyet, Kıdem ve Beka sıfatlarının vacipliğine ve Allâh’ın zatıyla kaim ezeli ve ebedi sıfatlar olduğuna iman ederler. Bunun yanında yüce Allâh’ın sıfatları itibariyle de her şeyden münezzeh olduğuna ve hadis olan varlıkların sıfatlarıyla asla bir alakalarının bulunmadığına da iman ederler. Çünkü Ehli sünnet sözkonusu sıfatlar hakkında, bunların ezeli ve ebedi olduğunu açık olarak söylerler. Bir de Ehli Sünnet sıfatlarla ilgili olarak müteşabih durumunda olan ayet ve hadisleri zahiri manasıyla değil de, bunları tevil etmek suretiyle iman ederler. Kimisi bunları icmali anlamda olarak tevil ederlerken, kimisi de oldukça detaylı yani tafsili manada tevil yönüne giderler. Bununla beraber her iki durumu da doğru ve gerçek olarak kabul ederler.
__________________ Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd, ümmî peygamber Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına salât ve selâm olsun. Allâhu Teãlâ şöyle buyuruyor:
1 كنتم خيرَ أُمَّةٍ أُخرِجَتْ للنَّاسَِ تأمُرونَ بالمعروفِ وتَنْهَوْنَ عنِ المُنْكَرِ وتُؤْمِنونَ بِاللهِ
Manası: Ümmetlerin içinde en hayırlı ümmet Peygamber Efendimiz’in sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetidir. O iyiliği emreder ve kötülüğü nehyeder yasaklar.
Peygamber Efendimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
حتى متى ترعُون عن ذكرِ الفاجِرِ اذكرُوهُ بما فيهِ حتَّى يحذَرَه النَّاسُ 2
Manası: “Ne zamana kadar facirin fasığın hakkında konuşmaya korkacaksınız.
Yaptıklarını insanlara anlatınız ki, ondan sakınsınlar.”
Bu ayet ve hadise dayanarak, dalâlet sapıklık üzerinde olan bazı insanların yaptıklarını zikrederek, Müslümanları bunlara karşı uyarıyoruz. |